Читать книгу Madam Bovary (Гюстав Флобер) онлайн бесплатно на Bookz (5-ая страница книги)
bannerbanner
Madam Bovary
Madam Bovary
Оценить:
Madam Bovary

4

Полная версия:

Madam Bovary

Emma’nın üç adım ötesinde bir kavalye, inciler takınmış soluk benizli bir kadına İtalyanca olarak Saint-Piyer kilisesi direklerinin kalınlığını, Tivoli’yi, Vezü’yü, Kastellamar’ı ve Kasinleri, Ceneve’nin güllerini, Kolize’nin mehtaplarını övüyordu. Emma öbür kulağı ile de anlamadığı kelimelerle dolu bir konuşmayı dinliyordu. Orada pek genç bir delikanlının etrafını sarmışlardı. Bu delikanlı bir hafta evvel Miss Arabel ile Romüllüs’ü yenmiş, İngiltere’de bir hendek atlamakla iki bin lira kazanmıştı.

Biri, koşu atlarının fazla semirdiklerinden, öbürü, atının ismini yanlış basan matbaa yanlışlıklarından şikâyet ediyordu.

Balonun havası ağırlaşıyor, lambalar sararıyordu. Herkes bilardo salonuna dönüyordu. Hizmetçilerden biri bir sandalyeye çıkarak iki cam kırdı. Onun şangırtısına başını çevirdiğinde Madam Bovary camların arkasından bahçede, baloyu seyreden köylülerin yüzlerini gördü. O zaman Berto’yu hatırladı. Çiftlik, çamurlu su birikintisi, elmaların altında bluzu ile gezinen babası gözünün önüne geldi. Orada kendi kendisini de, eskiden olduğu gibi, süthanedeki süt kaplarından parmağıyla sütlerin kaymağını alırken görüyordu. Fakat şimdi bulunduğu âlemin parıltıları arasında o zamana kadar temizliğini muhafaza etmiş olan geçmiş hayatı tamamıyla siliniyor ve o hayatı yaşamış olduğundan bile şüpheye düşüyordu. Kendisi, bütün canlılığıyla oradaydı ve orada balonun parıltılarından başka bir şey yoktu. Onun dışında kalan her şey örtülmüş, karanlıkta kalmıştı. Elinde altın kaplama gümüş bir dondurma kadehi içinde İtalya’nın marasken denilen ekşi kirazından yapılmış dondurmasını yerken bunları düşünüyor ve dondurma kaşığı dişlerinin arasında, gözlerini hafifçe kapıyordu.

Kadınlardan biri yelpazesini kanepenin arkasına düşürdü. Dans eden erkeklerden biri geçiyordu.

Kadın ona bakarak:

“Beyefendi…” dedi. “Şu kanepenin arkasına düşen yelpazemi alırsanız ne kadar minnettar olacağım!”

Adam, kanepenin arkasına doğru eğilirken şapkasını tuttuğu eli, vücuduyla bir köşe yaparak açılmıştı. O sırada Emma, genç kadının elinde tuttuğu muska biçiminde bükülmüş beyaz bir şeyi, şapkanın içine bıraktığını gördü. Yerden yelpazeyi alan mösyö, saygıyla eğilerek onu kadına uzattı. O da bir baş işaretiyle teşekkür ettikten sonra elindeki buketi koklamaya başladı.

Bol İspanya ve Ren şaraplarıyla, ıstakoz ezmesi çorbaları, badem ezmeleri, Trafalgar pudingleri ve etrafındaki donmuş elmasiyeleri koca tabaklarda titreyen, çeşit çeşit soğuk etleriyle gece yemeği artık sona erince arabalar yolcularını alıp birbiri ardı sıra gitmeye başladılar. Muslin perdenin bir köşesi açılınca bu arabaların karanlıkta parlayan fenerleri sarı ışıklarıyla görülüyordu. Oturanlar azaldı. Oyun masasında birkaç oyuncu daha kalmıştı; mızıkacılar parmaklarının ucunu ağızlarına götürerek üflüyor, ateşini alıyorlardı. Charles, sırtını bir kapıya dayamış uyukluyor gibiydi.

Sabahın saat üçünde sonuncu dans, kotiyon başladı. Emma, vals bilmiyordu. Herkes, hatta Matmazel Anderviliye ve Markiz vals yapıyorlardı. Şatonun on iki kadar misafirinden başka kimse yoktu.

Bununla beraber, kendisine teklifsizce Vikont denilen ve pek açık yeleği göğsüne yapışmış gibi duran bir genç geldi, ikinci defa olarak Emma’yı dansa davet etti. Onu idare edeceğini ve pekâlâ işin içinden çıkabileceğini söylüyordu.

Önce yavaş başladılar, sonra gittikçe hızlandılar. Dönüyorlardı ve her şey onların etrafında dönüyordu; lambalar, mobilyalar, lambriler ve parkeler tıpkı bir mihver üstünde dönen disk gibi dönüyordu. Kapıların yanından geçerken Emma’nın robu kavalyesinin pantolonuna dolaşıyor, bacaklar birbirinin arasına giriyor. Delikanlı gözlerini genç kadına eğiyor, onun gözleri delikanlının gözlerini buluyor ve vücuduna bir uyuşukluk geliyordu. Daha fazla dans edemeyecekti, durdu. Vikont daha hızlı bir hareketle onu çekip götürdü. Kimsenin göremeyeceği bir yere, dehlizin öbür ucuna kadar gittiler. Orada, nefes nefese, Emma az kaldı düşecekti. Bir aralık başını delikanlının göğsüne dayadı. Dinleniyorlardı. Sonra gene, fakat daha yavaş, döne döne delikanlı damını yerine götürdü. Emma’nın dinlenmeye ihtiyacı vardı. Başını arkaya, duvara dayadı. Bir eliyle gözlerini kapadı.

Açtığı vakit salonun ortasında tabureye oturmuş birini gördü. Önüne üç erkek çömelmiş, kendisini dansa davet ediyorlardı. Onlardan biri de Vikont’tu. Kadın, onu seçti ve keman, dans havasıyla, tekrar ortalığı çınlatmaya başladı.

Herkes onlara bakıyordu. Geçiyor, gidiyor, gene geliyorlardı. Kadın çenesini öne eğmiş, dik duruyor, Vikont hep aynı pozda, vücudu öne eğimli, dudakları ileride, kol çepeçevre… Bu kadın, öbürü gibi değil, mükemmel vals biliyordu! Başkaları hemen yorulduğu hâlde onlar uzun müddet devam ettiler.

Birkaç dakika daha konuşuldu ve geceler hayır olsun, daha doğrusu sabahlar hayır olsun dendikten sonra şato misafirleri yatak odalarına çekildiler.

Charles, yerde sürünerek gidiyordu. Sanki dizleri karnına girecekti. Çok yorgundu. Masaların başında ara vermeden beş saat ayakta durmuş, hiçbir şey anlamadığı hâlde vist oynayanları seyretmişti. Onun için botlarını çıkardığında geniş bir nefes aldı.

Emma kocasının omuzlarına bir atkı koyduktan sonra pencereyi açtı ve dirseklerini dayadı.

Gece karanlıktı… Damla damla yağmur düşüyordu… Göz kapaklarına serinlik veren nemli havayı ciğerlerine çekti. Dans havası, balonun müziği hâlâ kulaklarında uğulduyordu. Az zaman sonra bırakıp ayrılacağı bu lüks hayatı biraz daha uzatmak için kendini uyanık tutmaya çalışıyordu.

Tan yeri ağarmaya başladı. Emma, şatonun pencerelerine uzun uzun baktı. Gördüğü kimselerin odalarının hangileri olabileceğini kestirmeye çalıştı. Onların ne hâlde olduklarını bilmek, içlerine girmek, onlara karışmak istiyordu. Fakat soğuktan da titriyordu. Soyundu. Büzülüp yorganın altında Charles’a sokuldu. Charles uyuyordu.

Kahvaltı kalabalık oldu. On dakika sürdü. Likör namına hiçbir şey yoktu. Hekim buna pek şaştı. Matmazel Andervidiye çörek kırıntılarını bir sepete koyarak havuzda yüzen kuğulara götürdü. Sonra sıcak limonluğu görmeye gittiler. Orada acayip şekillerde dikenli, tüylü bitkiler, askılı saksılarda kat kat piramitler vücuda getiriyor ve ağzına kadar dolu yılan yuvaları gibi bu saksılardan taşıp sarkan uzun yeşil kordonların birbirine dolaştığı görülüyordu.

Limonluğun bir ucunda bulunan portakallıktan, başka yerlere geçiliyordu. Marki genç kadını eğlendirmek için ahırları gezdirmeye götürdü. Sepet şeklindeki yemliklerin üstünde siyah yazılarla atların adlarını gösteren porselen plakalar vardı. Hayvanların her biri, yanından geçilirken, dilini şapırdatarak kımıldanıyordu. Eyer takımları konulan yerin zemini, bir salon parkesi parıltısıyla göze çarpıyordu. Arabaların koşumları, ortada dönen iki sütun üzerinden gemler, kamçılar, üzengiler, gem sulukları düz bir sıra hâlinde boylu boyunca duvarda yer almıştı.

Bununla beraber Charles, arabasının hazırlanmasını, bir hizmetçiden rica etti. Biraz sonra tek atlı araba taş merdivenin önüne getirildi. Bütün paketler konduktan sonra, karı koca Bovaryler, ev sahipleri Marki ve Markiz’e teşekkür ederek vedalaştılar. Araba yola çıktı. Tost’a gidiyorlardı.

Emma sessiz, tekerleklerin dönüşüne bakıyordu. Charles peykenin ta kenarına oturmuş, kollarını açarak dizginleri idare ediyor ve küçük beygir, kendisine bol gelen okların arasında eşkin tırıs yapıyordu. Gevşek dizginler hayvanın köpük içinde kalan kıçına çarparken, arabanın arkasına bağlanmış olan çekmece de yanındaki sandığa muntazam darbelerle vurdukça büyük gürültü çıkarıyordu.

Tibuvil tepelerinde idiler. Önlerinden, ağızlarında sigara olan birtakım atlılar geçti. Emma, bunların arasında Vikont’u tanır gibi oldu. Başını çevirdiği vakit hayvanların tırıs veya dörtnala gidişine göre, değişik çapta eğilip kalkan başlarının bu hareketlerinden başka birşey göremedi.

Bir çeyrek fersah daha gidildikten sonra nasılsa kopan arka kayışın iplerle tamiri için, mola vermek lazım geldi.

Charles koşumlara son bir göz attığı sırada, hayvanın ayakları arasında bir şey gördü, eğilip aldı. Bu bir sigara kutusu idi, kenarı yeşil bir ipekle çevrilmiş olan bu kutunun kapağında, araba kapılarında görüldüğü gibi bir arma vardı.

“İçinde iki de sigara var.” dedi. “Bu akşam, yemekten sonra işe yarar.”

Karısı sordu:

“Sen sigara içiyor musun?”

“Ara sıra, fırsat buldukça…”

Kutuyu cebine koydu ve midillinin üstünde kamçısını şaklattı. Eve geldikleri vakit akşam yemeği için hiçbir hazırlık bulamadılar. Madam kızdı. Nastasie aksi aksi cevap veriyordu.

Bunun üzerine Emma, hizmetçiyi evden kovdu:

“Hemen şimdi çıkıp gideceksiniz.” dedi. “Hesabınızı kesiyorum.”

Yemekte soğanlı çorba ile biraz dana eti ve kuzu kulağı vardı. Karşı karşıya oturdukları vakit Charles ellerini ovuşturarak hâlinden memnun:

“İnsan evindeki rahatı hiçbir yerde bulamıyor!” dedi.

Nastasie’nin ağlamaları duyuluyordu. Bu zavallı kızı Charles biraz severdi. O, önceleri işini bitirdikten sonra çok geçmeden gelir Charles’ın yanında oturur, ona arkadaşlık ederdi. Bu onun ilk alıştığı kadın ve kasabada en eski tanışı idi.

Karısının yüzüne bakarak sordu:

“Gerçekten hesabını kesecek misin onun?”

“Elbette! Buna kim mâni olabilir?”

Sonra odaları hazırlanıncaya kadar, mutfakta kalıp ısındılar. Charles sigara içmeye başladı. Dudaklarını uzatarak dakikada bir tükürerek her çekişte ürperip tiksinerek sigarasını yarıladı. Emma yüksekten bakıp dudağını bükerek:

“Sana dokunacak!” dedi.

Charles sigarayı bıraktı. Bir bardak soğuk su içti. Emma hemen kutuyu alarak dolabın bir köşesine attı.

Ertesi gün çok uzadı. Akşam olmak bilmiyordu. Gene aynı yollardan geçerek bahçede gezindi. Fideliklerin, çardağın, alçıdan papaz heykelinin önünde duruyor, eskiden pek iyi bildiği bütün bu şeyleri şaşkın şaşkın inceliyordu. Daha şimdiden balo kendisinden ne ka dar uzaktı! Dün sabahla bu akşamı birbirinden bu kadar uzaklaştıran kimdi? Vobiyesar seyahati onun hayatında bir gedik açmıştı. Boraların bir gece içinde dağlarda açtığı büyük yarıklar olmaz mıydı? Bununla beraber kaderine razı oldu. Bir gün evvel giydiği güzel tuvaleti dolaptan çıkarıp acıyan ellerle okşadı. Parkenin kaygan cilasıyla ökçeleri sararan saten iskarpinleri bile bu okşanıştan mahrum kalmadı. Onun kalbi de şimdi tıpkı bunlar gibiydi. Bir kere servet ve ihtişam ile temasa geldikten sonra, izleri o kalbin üstünde kalacak, bir daha hiç silinmeyecekti.

İşte bunun için balo hatırası Emma’ya bir iş oldu. Her çarşamba sabahı uykudan uyandığı vakit kendi kendine şöyle derdi: “Tam sekiz gün evvel, tam on beş gün evvel… Tam üç hafta evvel ben orada idim!” Sonra yavaş yavaş yüzler kafasında karışmaya başladı. Kontrudansların havasını unuttu. Şatonun muhtelif dairelerini, hizmetçilerin resmî kıyafetlerini pek o kadar net olarak görememeye başladı. Bazı detaylar kayboldu; fakat bunların hasreti, olduğu gibi içinde kaldı.

9

İkide bir Charles yokken, o gider, dolapta çamaşırların arasına koyduğu yeşil ipekli sigara kutusunu alırdı.

Alır, bakar, kutuyu açar, hatta tütün kutusuna karışan mine çiçeği kokusunu, kutunun iç kokusunu içine çekerdi. Kimindi acaba? Vikont’un olacak, kim bilir, belki de metresi vermişti. İçi sarı ve siyah damarlarla süslü menekşe renginde makbul pelesenk ağacı üzerine işlenmiş olan bu zarif kutu, yabancı gözlerden saklanmış, saatlerce ona emek verilmiş, çalışan bir kadının düşünceli başı onun üstüne eğilmiş, ipek bukleleri onun üstünde salkımlanmıştır. Kanaviçenin örgüleri ve ilmikleri arasına derinden gelen sevdalı nefesler süzülmüş, her gün onun üzerindeki iğne ya bir hatırayı ya da bir umudu çivilemiş ve birbirine karışan bütün bu ipek teller aynı sevdanın sessiz bir devamı olmuştur. Sonra bir sabah Vikont onu alıp götürüyor.

Neler konuşmuşlardı? O, geniş söve pervazlı şöminenin yanında çiçek vazolarıyla Pompador modası asma saatler arasında duruyordu. Şimdi kendisi Tost’ta, o ise ta nerede, Paris’te idi. Paris nasıl bir yerdi acaba? Bu, ne büyük ne ölçüsüz bir isimdi! Bu ismi yavaştan kendi kendine tekrarlıyor ve onun bir katedral çanı gibi kulaklarında çınlamasından hoşlanıyor ve pomata kutularının etiketlerine varıncaya kadar ona ait her şey gözünde alevleniyor, nurlar saçıyordu.

Gece, pencerelerinin altından, küçük arabalarıyla balıkçılar Marjolen melodisini mırıldanarak geçerlerken o, uyanırdı. Demir çemberli tekerleklerin, şehir dışında toprağa deyince yatışan gürültüsünü dinlerken içinden:

“Yarın orada bulunacaklar!” derdi.

Sonra içinden onların arkasına düşerek yamaçlara çıkıyor, inişleri iniyor, köylerden geçiyor ve yıldızların ışığı altında şoselerden akıp gidiyordu. Böyle uzun boylu gittikten sonra karışık bir meydana varıyor ve oradan ötesine artık hayal gücü işlemiyordu.

Paris’in bir planını aldı ve haritanın üstünde parmağını yürüterek koca şehri gezmeye başladı. Köşebaşında, sokak çizgileri arasında ve binaların yerini tutan beyaz karelerin önünde durarak bulvarları boydan boya adımlıyordu. Nihayet haritaya baka baka yorulunca gözlerini kapıyor ve karanlıklar içinde hava gazı fenerlerinin rüzgârdan kıvranarak tiyatro meydanlarını gürültüleriyle kaplayan açık araba basamaklarında akisler yaptığını görüyordu.

Sepet ve Samontar Perisi ismindeki kadın mecmualarına abone oldu. Hiçbir satırını kaçırmadan her yerini gözleriyle yiyecekmiş gibi okuyordu. Bütün ilk temsillere ait röportajları, at yarışlarını, süvarileri takip ediyor, bir şantözün ilk sahneye çıkışı, bir mağazanın açılış töreni onu ilgilendiriyordu. Şimdi o, yeni çıkan modaları, iyi terzilerin adreslerini, Bulonya ormanı veya operanın günlerini biliyordu. Eugene Sue’nun romanlarıyla güzel döşenmiş evleri inceledi. Balzac ve George San’i okudu. Kişisel ilgilerinin hayalen tatmini yollarını onlarda buldu. Hatta sofraya bile kitabını alıp geliyor ve Charles yemeğini yiyerek ona lakırdı söylerken o kitabın yapraklarını çevirmeye bakıyordu. Okuduğu şeyler Vikont’un hatırasını tazelemesine sık sık vesile olur ve onunla, yarattığı kişi arasında, birtakım yakınlıklar kurardı. Fakat öte yanı hep o olmak üzere etrafındaki çevreler genişler ve çehresini bir nur çemberi hâlinde saran hale, başka hayallerine de ışık vermek için, daha uzaklara yayılıp uzanırdı.

İşte bunun için Paris, Atlantik’ten daha geniş bir varlıkla Emma’nın gözlerinde, pembe bir havaya bürünerek hareleniyordu. O kargaşalık içinde kaynaşan sayısız hayat, bu esnada, parti parti ayrılmış ve çeşitli tablolar hâlinde sınıflanmıştı. Emma, bunlardan ancak ikisini, üçünü görüyor; fakat ikisi üçü ötekileri kapadığı için bütün insanlık âleminin bunlardan ibaret olduğu sanısını ona veriyordu. Önce Elçiler Heyeti parlak parkeler üstünde yürür, aynalı salonlarda, sırma saçaklı kadife örtüleriyle duran oval masalar etrafında otururlar. Orada kuyruklu roplar, büyük sırlar ve gülümsemeler altında gizlenen üzüntüler vardır. Bundan sonra düşesler sosyetesi gelirdi. Soluk benizli, saat dörtte yataktan kalkan kimseler. Kadınlar… Fistanlarının eteklerine İngiliz dantelleri dikilmiş zavallı melekler! Erkekler… Değersiz görünüşleri altında tanınmamış liyakatler… Herhangi bir zevk partisi için atlarını çatlatan, yaz mevsimini gidip Baden’de geçiren ve nihayet kırkına doğru mirasyedi kızlarla evlenen kimseler… Lokantaların geceyarısından sonra yemek yenen özel odalarında mumların ışığı altında gülen alacalı bir kalabalık: edebiyatçılar ve aktrisler… Bunlar krallar kadar israfı seven, ideal ihtiraslar ve efsanevi hezeyanlarla dolu kimselerdir. Onların varlıkları başkalarından üstün, gökle yer arasında ve boralara karışık, yüksek bir şeydir. Geride kalanlar, hiç yokmuşlar gibi yersiz, belirsiz kayboluyordu. Zaten kendi yakınında olan şeyler ne kadar yakınsalar düşüncesinden o kadar uzak düşüyorlardı. Onun hemencecik civarında olan can sıkıcı kırlar, budala küçük burjuva yaşayış tarzının bayağılığı, kendisine olmadık bir şey gibi geliyordu. Kaderin aksiliği ile bir ağ gibi kendisini bunların içine düşmüş buluyor, hâlbuki ötede zevk ve ihtiras diyarı göz alabildiğine uzanıp gidiyordu. Onun istekleri içinde lüks iştahı ile gönül duyguları, âdetlerin kibarlığı ile his incelikleri hep birbirine karışıktı. Hint bitkileri için lazım olduğu gibi aşk için de elverişli bir toprak, hususi bir sıcaklık lazım değil miydi? Mehtaplarda iç çekmeler, uzun süren sarmaş dolaşlar, terk edilmiş ellere akan gözyaşları, vücudun ürpermesi, titremeleri, sıtmalar, sevginin verdiği gevşeklikler… Bütün bunlar büyük şatoların balkonundan ayrılmayan şeyler. O şatolar… Boş vakitlerle dolu şatolar… Storları ipek, yerde kalın bir halı, içi dolu çiçeklikler, kerevet üstüne kurulmuş bir karyola, kıymetli taşların ışıldaması ve yaver korkonlarının parıltısı… O şatolardan ayrılmayan işte bunlardı.

Her sabah gelip hayvanı tımar eden postacı yamağı, kocaman tahta kunduralarıyla koridordan geçerdi. Gömleği delik deşik, şosonlarının içinde ayakları çıplaktı. Bu kısa külotlu at uşağı, adam kıtlığında güya işe yarıyordu. Tımar işini bitirdikten sonra akşama kadar bir daha oraya uğramazdı. Çünkü Charles gelince atını kendisi ahıra koyar, eğerini üstünden alır, yularını çıkarır, o sırada hizmetçi kız bir kucak saman getirerek gücü yettiği kadar onu yemliğe atardı.

Emma, sel gibi yaşlar dökerek Tost’tan ayrılıp giden Nastasie’nin yerine on dört yaşında şirin yüzlü kimsesiz bir kız almıştı. Ona pamuklu başlık giymeyi yasak etti. Karşısındakine “siz” diye hitap etmek yerine üçüncü kişi kipinde “Ne emirleri var?” tarzında hitap etmeyi, su getirirken bardağı küçük bir tabağa koymayı, içeri girmeden kapıya vurmayı öğretti. Ütü, kola ve kendisini giydirmek gibi hizmetlere de alıştırarak onu bir fam dö şambr gibi kullanmak istedi. Yeni hizmetçi kız öteki gibi kovulmamak için hiç ses çıkarmadan ne dense boyun eğiyordu ve büfenin anahtarını üstünde bırakmak Madam’ın âdeti olduğu için Felicite akşamları yatmadan evvel oradan biraz şeker alır ve duasını yaptıktan sonra yatağında yalnızca onu yerdi.

Öğleden sonra ara sıra gider, arabacıların karşısına çıkar, onlarla konuşurdu. O zaman Madam da yukarıda, odasında bulunurdu.

Madam, korsajının devrik şal yakası arasından üç altın düğmesiyle plise gömleği görünen önü açık bir sabahlık giyerdi. Belinin kuşağı koca püsküllü bir keşiş zünnarını andırıyordu. Nar tanesi rengindeki mini mini terliklerinin üstünde topuklarına kadar gelen geniş birer top kurdele vardı. Mektup yazacak bir kimsesi olmadığı hâlde kendine bir yazı çekmecesi, kalemler, kâğıtlar, kurutma kâğıtları ve zarflar aldı. Etajerinin tozunu siler, aynaya bakar, eline bir kitap alır, sonra satırları arasında hayallere dalarak kitabı dizlerine düşürürdü. Kâh seyahat etme emeline düşer kâh da eski manastır hayatına dönüp orada yaşamak isterdi. O, aynı zamanda ölmek ve Paris’te oturmak isteğinde idi.

Charles, yağmura, kara bakmaz atı ile kötü yollarda hastalara giderdi. Çiftçilerin sofrasında omlet yer, elini nemli yataklara sokar, yüzüne ılık kanlar fışkırır, can çekişenlerin hırıltısını dinler, leğenlere bakar, kirli çamaşırların altından kirli vücutları dinler, fakat her akşam eve gelince harlı bir ateş, hazır bir sofra, yumuşak eşya ve zarif tuvaletli ince bir kadın bulurdu. Tazelik kokan nefis bir kadın ki bu kokusunun nereden geldiğini, yoksa kendi derisinden, kendi vücudundan mı gömleğine sindiğini bilemezdi.

Emma, kocasını türlü incelikleriyle mest ve hayran ederdi. Bir gün şamdanlara kâğıttan yaptığı başlıklarda bir yenilik gösterir, başka bir gün robunun volanında değişiklik yapar yahut hizmetçi kızın beceremediği sade bir yemeğe tantanalı bir isim bularak onu iştahlı iştahlı Charles’a yutturmanın yolunu bulurdu. Bir gün Ruan’da, bayanların saat kösteklerinin ucuna cicili bicili bir şeyler taktıklarını gördü. Hemen onlardan kendi de satın aldı. Şöminenin üstünde mavi renkte camdan iki vazo bulunmasını istedi. Bundan da hevesini alınca bir müddet sonra fil dişinden bir dikiş kutusu edindi ki yüksüğü kırmızı renkteydi. Charles, bu incelikleri ne kadar az kavrıyorsa o kadar çok beğeniyor ve çileden çıkıyordu. Emma, onun duygularını kamçılayarak canına can katar ve yuvaya başka bir şirinlik verirdi. Sanki onun daracık hayat yoluna boydan boya altın tozu serpiyordu. Charles’ın da sıhhati yerindeydi… Yüzü bunu gösteriyordu… İyi bir şöhret kazanmıştı. Kendisini tanımayan yoktu. Ahali onu seviyordu. Çünkü kibirli değildi; çocukları sever, meyhaneye adım atmaz ve iyi ahlakı ise itimat verirdi.

En çok nezle ve göğüs hastalıklarında başarılı oluyordu. El âlemi öldürmekten pek korktuğu için ağrıyı teskin edici şuruplarla ara sıra kusturucu ilaçlardan başka, pek ilaç vermez, ayak banyosu ve sülük tavsiye ederdi.

Kesip yarmaya gelince, ondan korkusu yoktu, atlardan alır gibi insandan bol kan alırdı. Hele diş çekmek hususunda, soluk aldırmayan belalı bir bileği vardı.

Yeni tedavi cereyanlarından uzak bulunmamak için Ruche Medical (Tıp Kovanı) isminde bir mecmuaya da abone oldu. Bunun prospektüsünü önce görmüş beğenmişti. Akşam yemeğinden sonra biraz okurdu. Fakat odanın sıcaklığına mide dolgunluğu da katılınca şu olurdu ki beş dakika sonra uykuya dalardı ve çenesi avuçlarının içinde, saçları bir yele gibi lambanın dibine kadar dökülüp saçılmış, orada öylece kalırdı. Emma, bu vaziyette ona omuzlarını kaldırarak yüksekten bakardı. Ne olurdu kocası olacak şu adam, içinde gizli bir ateş yanan, geceleri kitaplarının arasında boğulan ve sonunda romatizmalar devri olan altmışına geldiği vakit, fena dikilmiş siyah elbisesi üzerinde bir nişanı bulunan tanınmış kimselerden olsaydı. O, şimdi kendinin de adı olan, Bovary isminin meşhur olmasını istiyordu. Kitapçıların camekânlarında o ismi görmek, sık sık gazetelere geçtiğini, bütün memleketçe tanınmış olduğunu öğrenmek onun için bir emeldi. Fakat Charles’ın hiç ihtirası yoktu! Konsültasyon için başka bir doktorla bir hastanın başında bulundukları sırada o doktor, Charles’ı herkesin içinde mahcup etmişti. Akşamüzeri meseleyi anlattığı vakit Emma o meslek arkadaşına fena hâlde tutuldu. Karısının böyle heyecanlanması Charles’ın kalbine dokunduğu için gözleri dolarak onu alnından öptü. Fakat Emma bu hareketi hazmedemiyor, hırsını almak için içinden kocasını dövmek geçiyordu. Koridora çıktı. Pencereyi açtı. Sinirlerini yatıştırmak için serin havaya ihtiyacı vardı.

Dudaklarını ısırarak kendi kendine yavaşça:

“Ne zavallı adam! Ne zavallı adam!” diyordu.

Zaten ona gittikçe daha da fazla kızmaya başlamıştı. Çünkü yaşlandıkça Charles’ın daha kabalaştığını, türlü türlü huylar peyda ettiğini görüyordu. Sofra sonunda sıra yemişe gelince o, boş durmamak için, boşalmış şişelerin tıpalarını keser, yemekten sonra dilini ağzının içinde dolaştırarak aklınca dişlerini temizler, çorba içerken her yudumda kuluçkadaki tavuk gibi boğazından bir ses çıkarırdı. Üstelik şişmanlamaya da başladığı için zaten düğme gibi ufak olan gözleri elmacık kemiklerinin şişkinliğiyle şakaklarına kadar çıkmış gibi görünürdü.

Emma, bazı kereler onun yeleğine kendi trikolarından kırmızı bir kenar koyar, kravatını düzeltir yahut giymek istediği, rengi kaçmış eldivenleri kaldırıp bir tarafa atardı. Ve bunu kocasının sandığı gibi onun için değil, sırf kendisi için ve kendi sinirine dokunduğu için yapardı. Bazı kereler de ona okuduğu şeylerden bahsederdi. Yeni bir piyesten, bir romandan parçalar ya da gazete tefrikalarında yazılan kibar âlemi menkıbelerinden bir şeyler anlatırdı. Çünkü nihayet Charles da bir kulağı daima açık ve hep karşısındakini onaylamaya hazır bir kimseydi. Çünkü Emma, çok defa köpeğiyle de dertleşirdi! Neredeyse şöminedeki odunlarla ve saatin sarkacıyla da dertleşecekti.

Bununla beraber kalbinin derinliklerinde o, bir hadise bekliyordu. Umutsuz kalmış gemiciler gibi, sisli ufuklarda beyaz bir yelken ararcasına hayatının ıssızlığına, içi dolu göz gezdiriyor fakat bunun nasıl bir tesadüf olacağını bilmiyordu. Hangi rüzgâr onu kendisine kadar getirecek ve hangi sahillere alıp götürecekti? Bu, bir duba mı yoksa üç ambarlı bir gemi miydi? Üzüntüyle mi yüklüydü, yoksa ağzına kadar saadetle mi doluydu? Hiç bilmiyordu. Fakat her sabah uyandığı vakit onun geleceğini umuyordu. O zaman etrafı dinler, çıt olsa kulak asar sıçrayarak kalkar ve gelmemesine şaşardı. Sonra güneş batarken daha dertli, ertesi günün gelmesini beklerdi.

***

Bahar geldi, ilk sıcaklarda armutlar çiçek açarken onda sıkıntılar, bunalmalar belirdi.

Temmuzun başında, ekime kaç hafta kaldığını parmaklarıyla hesap ediyordu. Marki d’Andevilye’nin Vobiyesar’da bir balo daha vermesi ihtimali vardı. Fakat bütün eylül geçtiği hâlde ne bir davet ne de bir ziyaret için gelen oldu.

Bu boşuna bekleyişlerin sıkıntısından sonra kalbi yeniden boş kaldı ve o zaman aynı günlerin serisi tekrar başladı.

O günler şimdi birbiri ardı sıra, birbirinin eşi, bitip tükenmeden ve hiçbir şey getirmeden geçip gidiyordu! Ne kadar düz ve tatsız olursa olsun başkalarının hayatında hiç olmazsa bir hadise olma şansı vardı. Bakarsınız bazen hadise birdenbire değişiklikler yapar; sahne, dekor büsbütün değişir. Fakat kendisi için ne olması ihtimali vardı! Hiçbir değişiklik olmuyordu. Tanrı demek böyle istiyordu! Hayat onun için zifiri karanlık bir koridordu ve bu koridorun sonunda da sımsıkı kapalı bir kapı vardı.

bannerbanner