
Полная версия:
Madam Bovary
Onda büyük bir yetenek gören iyi kalpli rahibeler şimdi Matmazel Ruolt’un ellerinden kayıp gitmekte olduğunu sezerek şaşıp kaldılar. Gerçekten ona o kadar bol ayin yaptırıp dua ettirmişler, inzivaya ve riyazete alıştırmışlar, Növen dedikleri dokuz günlük tövbe ve perhize sokmuşlar, vaaz dinletmişler, evliyaya ve din şehitlerine öyle derin bir saygı telkin ederek vücudun mahiyeti ve ruhun yükselmesi için öyle nasihatler vermişlerdi ki sonunda, yularından çekilip götürülen bir kısrak hâline gelmişti. Fakat o, birdenbire durunca gem ağzından fırladı. Dinî heyecanları arasında gene pozitif kalan kiliseyi çiçekleri için, musikiyi sözleri için, edebiyatı ve şarkıları hırs uyandırdı ğı için seven bu kafa, din ve imanın esrarı önünde isyan ediyor, hele mizacına uymayan manastır disiplinine bütün bütün tutuluyordu. Babası onu alıp götürdüğü vakit buna üzülen olmadı. Hatta başrahibe onu son zamanlarda, meslek ve cemaate karşı daha az saygılı bulmaya başlamıştı.
Eve geldiği vakit Emma, önce hizmetçileri komuta etmekten hoşlandı. Fakat çok geçmeden köy hayatından da bıkarak manastırı özledi. Charles’ın ilk gelişinde o, kendini emelleri kırık bir hâlde buluyordu. Artık ne öğreneceği bir şey ne de kalbine heyecan verebilecek bir duygusu olabilirdi.
Fakat yeni durumun sıkıntısı yahut belki de bu yeni adamın varlığından pirelenmesi kendisinde farklı bir inancın doğmasına kâfi geldi. Artık inanmıştı ki o zamana kadar, pembe tüylü büyük bir kuş gibi, şiir ve hayal dolu göklerin ihtişamı içinde kanat açıp duran o güzel, o hayranlık verici ihtirasa sahipti; buna inandığı için hayal ettiği mutluluğun, şimdi içinde bulunduğu şu durgun hayattan doğabileceğini aklına sığdıramıyordu.
7
Bununla beraber hayatın en güzel günlerinin, yani adı üstünde balayı, bugünler olduğunu düşündüğü olurdu. Bunun tadını çıkarmak için şüphesiz ad ve san almış ülkelere gitmek lazımdı. Oralarda düğün geceleri sabahlarının tatlı tembellikleri olacaktır! Posta arabasının peykleri üstünde ve mavi ipek storlar altında, keçilerin çıngırakları ve kaskadların boğuk sesleri arasında posta arabacısının şarkılarını dinleyerek ağır ağır dik yollara çıkılır. Güneş battığı vakit körfezlerin kıyısında limon ağaçlarının kokularıyla nefes alırsınız sonra ortalık kararmaya başlayınca villaların taraçası üzerinde parmaklarınızı birbirine kenetleyerek yıldızlara bakarken projeler tasarlarsınız. Emma’ya öyle geliyordu ki nasıl bir bitki bazı yerlerdeki toprağın özelliğinden orada iyi yetişir ve başka yerde yetişmezse öylece dünyada mutluluk yetiştiren yerler de vardır. Ah, ne olurdu, kendisi de mesela İsviçre’de bir köşkün balkonuna dirseklerini dayasa ya da İskoçya’nın bir kulübeyi andıran küçük bir sayfiyesinde dertlerini uyutsa ve yanında beyaz kollukları, sivri şapkası, yumuşak çizmeleriyle uzun etekli siyah kadife elbiseler giymiş bir kocası bulunsa!
Belki bir sırdaşa bütün bu hayallerini açıp dertleşmek isterdi. Fakat koyu ve büyük bulutlar gibi, manzarasını değiştiren rüzgâr gibi dönüp kasırgalanan bu kaleme gelmez üzüntüyü nasıl söyleyecekti? Bunun için sözleri ağzında kalıyor, muhtaç olduğu fırsat ve cesareti bulamıyordu.
Bununla beraber eğer Charles isteseydi, eğer bunun farkına varsaydı, yani hiç olmazsa bir kere onun gözü karısının düşüncesiyle karşılaşmış bulunsaydı ona öyle geliyordu ki el dokunur dokunmaz pıtrak gibi dökülen çardak yemişi gibi, içindeki emeller birden boşalacaktı. Ne çare ki mahrem hayatlarında onlar ne kadar kaynaşıyorlarsa, içinden gelen bir yabancılık hissi, genç kadını o nispette kocasından uzaklaştırıyordu.
Charles’ın sözleri sokağın yaya kaldırımı gibi dümdüzdü. Herkesin ağzında çiğnenen fikirler ne bir düşünce ne bir gülüş ne de bir heyecan doğurmaksızın adi kostümleriyle geçit yapardı. Dediğine göre Paris’ten gelen aktörleri görmek için bir kere olsun merak edip Ruan’a tiyatroya gitmemişti. Ne yüzmeyi ne eskrimi öğrenmiş ne de ömründe bir tabanca atmıştı. Bir gün karısının bir romanda görüp anlamadığı binicilik terimini bir türlü ona izah edememişti.
Hâlbuki bir erkek her şeyi bilmeli değil miydi? Birçok işte kendini göstermek, emel ve ihtiras enerjisini size vermek, hayatın inceliklerini bütün esrarını size anlatmak ona düşen bir vazife değil miydi? Bu adam hiçbir şey bilmiyor, bir şey öğretmiyor, bir şey istemiyor ve karısını mesut farz ediyordu. Karısı ise onun bu genişliğine, bu oturaklı rahatına, bu okkalı durgunluğuna içerliyor, hatta ona verdiği haz ve zevkleri çok görerek kızıyordu.
Emma ara sıra resim yapardı. O zaman Charles için onun baş ucunda ayakta durup resim yaptığını seyretmek, genç kadının işini daha iyi görmek için gözlerini kısarak kartonuna doğru eğildiğini ya da bir şeyi silmek istediği zaman ekmek içini başparmağıyla ezip yuvarladığını görmek ona büyük bir zevk verirdi. Piyanoda Emma’nın parmakları ne kadar hızlı uçarsa öteki o kadar şaşıp kalırdı.
Genç kadın piyanonun dişlerine yukarıdan aşağı birden indikten sonra klavyede boydan boya durmadan gezinirdi. Bu suretle bir sarsıntı geçiren ihtiyar aletin didinen tellerinden çıkan ses, pencere açıksa köyün ta öbür ucundan duyulur ve çok kere mahkeme yazıcısı, başı açık, ayağında şosonlar, büyük caddeden geçerken elinde bir mühürlü kâğıt, durur onu dinlerdi.
Emma, bir taraftan evin idaresini de eline almıştı. Vizitelerinin hesabını hastalara, fatura kokusu vermeyen ustalıklı mektuplarla bildirirdi. Pazar günü yemeğe gelen komşu bir misafir olduğu zaman sofraya gösterişli bir yemek koymanın yolunu bulur, asma yaprakları üstüne en makbul frenk eriklerinden piramit yapmayı bilir, kalıpları tabağa ters çevrilerek kondurulmuş kompostolar hazırlar, hatta yemekten sonra misafirlerin ağızlarını çalkalamaları için kokulu su dolu zarif kupalar alacağını söylerdi. Bütün bunlar Bovary’nin üzerinde saygı telkin eden bir iz bırakıyordu.
Charles, böyle bir karısı olduğu için kendisine daha fazla kıymet vermekte karar kıldı. Onun salonda duvar kâğıtları üzerinde yeşil uzun kordonlarla asılı ve geniş birer çerçeve içine koydurduğu o kurşun kalem ile yapılmış iki küçük krokisini herkese iftihar ile gösterirdi. Litorya ayininden çıkınca, bu çalımlı kocanın ayağındaki kanaviçe şık terliklerin, kapısının önünde durduğu görülürdü.
Geceleri eve geç gelirdi; saat onda, bazı kere de gece yarısı gelir yemek isterdi. O zamana kadar hizmetçi kadın yatmış olduğu için yemeği ona Emma hazırlardı. Yemeğini daha rahat yemek için de redingotunu çıkarır, ondan sonra o gün kimleri gördü ise birer birer anlatırdı; gittiği köyleri, yazdığı reçeteleri söylerken, hâlinden memnun, soğanlı kebaptan kalanı yiyip bitirir, peynirin kaşarını ayırır, bir elma yer, sürahisini boşaltır, sonra gider sırtüstü karyolasına uzanır ve çok geçmeden horlamaya başlardı.
Uzun zaman pamuk takke giymeye alışmış olduğu için ipekli fuları şimdi kulaklarında durmuyordu. Bunun için sabahleyin saçları karmakarışık ve gece, bağları çözülen yastığının ince kuş tüyleriyle ağarmış bir hâlde, yüzüne iniyordu. Hep sağlam çizme giyme âdetiydi. Alttan topuklara doğru iki kalın katmer yapan bu çizmelerin içinde birer tahta ayak varmış gibi, üstü gergin ve dümdüz uzanı yordu. Kendisi bunlar için, “Adam.” derdi. “Ne olacak burada böyle gider.”
Annesi onun bu ekonomisini beğenirdi; çünkü evinde fırtınayı andıran şiddetli kavgalar, sinirlenmeler olduğu zamanlardaki gibi şimdi de ara sıra oğlunu görmeye geliyordu. Aynı zamanda bu anne Madam Bovary’nin, gelinine karşı zaten içine doğmuş hınçları, hicranları vardı. Onu, kendi iktisadi durumlarına göre üstün bir tip olarak görüyordu: Odun, şeker, mum koca bir konakta olduğu kadar çabuk eriyip gidiyordu. Mutfakta yanan ateş ise yirmi beş kişinin yemeğini pişirmeye yeterdi! Onun çamaşırlarını dolaba yerleştirir ve kasap et getirdiğinde bakmayı ona öğretir, Emma da bu dersleri kabul ederdi. Kaynanası ise, bol bol ders verirdi. Her gün akşama kadar aralarında kızım ve anneciğimle konuşurlardı. Fakat söylenen tatlı sözlerin asıl manasını, her ikisinin de öfkeden hafifçe titreyen dudakları açığa vururdu.
Eskiden Madam Dübük zamanında ihtiyar kadın kendisinin daha üstün tutulduğunu anlardı. Fakat şimdi Charles’ın Emma’ya karşı tutkunluğunda, kendisine karşı olan sevgisinin azalması ve kendi öz malının bir başkası tarafından kapılması manasını sezer ve oğlunun mesut oluşuna, hazin bir sessizlik içinde; tıpkı servetini kaybetmiş bir kimsenin, eski debdebeli konağında başkalarının oturduğunu pencereden görmesi kabilinden bakardı. Geçmiş günlerin hatıralarını anarken, oğluna emeklerini ve onun yüzünden çektiklerini hatırlatır ve bunları Emma’nın kayıtsızlıklarıyla karşılaştırarak şimdi ona tapıp tapıp kendisini bu kadar yukarıdan atmanın doğru olmayacağı neticesine varırdı.
Charles ne söyleyeceğini bilemezdi. Onun anasına saygısı ve karısına sonsuz bir sevgisi vardı. Birinin söylediklerini pek yerinde bulur; fakat ötekinde de hiçbir kusur göremezdi. Anası evde yokken onun sözlerinin çerçevesi içinde karısına en yumuşak ihtarlardan bir ikisini sıkılarak söylemeyi dener; fakat Emma bir sözle kocasının yanıldığını ispat ederek onu hastalarına yollardı.
Bununla beraber doğru bulduğu teorilerden ilham alarak genç kadın, kendi içinde bir aşk yaratmayı isterdi. Mehtaplı gecelerde bahçeye çıktıkları vakit ona ezberinde kalan bütün sevda şiirlerini okur, içini çekerek melankolik besteler söylerdi. Fakat ondan sonra kendini gene eskisi gibi heyecansız bulur, Charles da eskisinden ne fazla âşık ne de fazla duygulu olurdu. Böylece kocasının kalbinde yakmak istediği sevda çakmağından hiçbir kıvılcım çıkmadığını görünce zaten kendisinin duymadığını onun duymaya yeteneği olmadığını anlayarak belirli biçimlerde ortaya çıkmayan bütün şeylere inanmak nevinden, Charles’ın kendisine düşkünlüğünde hiçbir aşırılık olmadığına kolayca inandı. Üstüne düşmeleri âdeta düzenli bir hâl almıştı. Vakti, saati gelince kalkar karısını öperdi. Birçokları arasında bu da bir âdet sırasına geçmişti. Sıkıcı bir ziyafetten sonra geleceği herkesçe bilinen yemişliğin sofraya gelmesi kabilinden bir şey. Uğradığı akciğer iltihabından Mösyö’nün tedavisiyle iyileşen bir av ormanı bekçisi Madam’a küçük bir İtalyan tazısı hediye etmişti. Emma, yalnızca başını dinlemek ve evin ebedî bahçesiyle tozlu yolunu biraz olsun görmemek için bu köpeği alır gezmeye çıkardı.
Banvil’e kadar uzanır, orada tarla tarafında, duvarın köşesindeki ıssız pavyona yakın, kayın ağaçları altında, otların ve keskin yapraklı uzun sazların arasında gezinirdi.
Her şeyden evvel etrafına bir göz gezdirir ve son gelişinden beri orada bir değişiklik olup olmadığını araştırırdı. Yüksek otlarını, ravanelleri, ısırgan demetlerini ve yosunları, iri çakıl taşları saran yosunları, hiç açılmayan kanatları çürüyerek paslı demir parmaklıklarına dökülen üç pencerenin boydan boya hizasındaki yosunları, hep yerli yerinde ve aynı hâlde bulurdu. Önce zihni sebepsiz, tıpkı tazısı gibi rastgele, şuraya buraya takılırdı. Gerçek tazısı da kırda rastgele dolaşır, sarı kelebeklere havlar ve buğday ekili bir tarlanın kenarındaki gelincikleri ısırarak sivri burunlu fareleri avlardı. Sonra genç kadın yavaş yavaş kendini toplar, çimenlere oturur ve şemsiyesinin ucuyla küçük vuruşlar yaparak o çimenleri kazırken içinden şunu tekrar ederdi:
“Ben ne diye evlendim ya Rabbi?”
Kaderin bazı kombinasyonlarıyla önceden başka bir adama varmış olmasını ve tanımadığı o kocanın, o değişik hayatın, şimdi meydana gelmeyen olayların nasıl olabileceğini zihninde tasarlardı. Gerçekte kocalar hep birbirine benzemiyorlardı. Kendi meçhul kocası da pekâlâ güzel, zeki, yüksek ve alımlı olabilirdi. Mutlaka eski manastır arkadaşlarının kocaları da böyle olacaktı. Onlar şimdi acaba ne yapıyorlardı? Şehirde, sokakların gürültüsü, tiyatroların uğultusu, baloların pırıltısı içinde kalbi ferahlatan, duyguları coşturan bir ömür sürdüklerine şüphe yoktu. Hâlbuki kendisi ne soğuk bir hayat geçiriyordu! Penceresi poyraza açılan bir zahire ambarı kadar, soğuktu bu hayat. Ve can sıkıntısı… O sessiz örümcek, karanlıkta kalbinin her bucağına kuvvetli ağını örüyordu. Okulda ödül dağıtma merasimini, o merasimde küçücük ödüllerini almak için kürsüye çıkışını hatırlıyordu. Örgülü saçları, beyaz robu ve saten kumaşlı açık iskarpinleriyle sevimli bir hâli vardı ve yerine gelip oturduğu vakit delikanlılar gelip kendisine komplimanlar yaparlardı. Avlu, üstü açık arabalarla dolar ve herkes arabaların kapısından bakıp ona aşnalık ederdi. Müzik öğretmeni, keman kutusuyla geçerken onu selamlardı. Bütün bunlar ne kadar uzak, ne kadar uzakta kalmıştı!
Bu düşünceler arasında köpeği Cali’yi çağırır, onu bacaklarının arasına alır ve ince uzun başını parmaklarıyla okşayarak:
“Haydi bakalım…” derdi. “Hanımını öp! Siz ki dert nedir bilmezsiniz.”
Sonra ağır ağır esneyen narin hayvanın melankolik yüzüne dikkatle bakarak içlenir ve onu kendisinin yerine koyarak dertli birini avutur gibi sesli sesli konuşurdu.
Bazı zamanlar apansız çıkan sert bir rüzgâr, denizden gelen bir meltem, bir hamlede memleketin bütün yaylaları üzerinde yuvarlanarak ta uzaklardaki tarlalara kadar tuzlu bir serinlik getirirdi. Ağaç gövdelerinden yerlere sürünerek geçen ıslıklar çıkar, kayın ağaçlarının yaprakları, hızlı bir titreyişle gürültü çıkarırken tepeleri durmadan sallanarak sürekli hışırtılar yapardı. O zaman Emma, atkısına sıkı sıkı bürünerek kalkardı.
Ağaçlı yolda yapraklardan süzülen yeşil bir gün, yerlere serpilirken ayağının altında yumuşak yumuşak gıcırdayan tek tük yosunları aydınlatıyordu. Güneş batmak üzeredir. Dalların arasından gökyüzü kıpkızıl görünür ve sıra sıra dikilmiş ağaç gövdeleri, yaldızlı bir zemin üstünde kendini iyi gösteren koyu renkli sütunları andırırdı. O zaman onu bir korku alır, Cali’yi çağırır, doğru yoldan acele eve döner, bir koltuğa yığılır ve o gece hiç lakırtı etmezdi.
Fakat eylülün sonlarına doğru onun hayatına olmadık bir hadise karıştı. Vobiyesar’da Marki-Ander Viliyeler tarafından davet olunmuştu.
Restorasyon zamanında vekillik etmiş bulunan Marki, siyasi hayata karışmak emeliyle mebus olmak istiyor ve adaylığını etraflıca tedbir alarak hazırlıyordu. Kışın birçok fukaranın odununu temin eder ve bulunduğu kazanın yolları için umumi meclise her vakit heyecanlı müracaatlarda bulunurdu. Yazın büyük sıcaklarında ağzında peyda olan bir apseyi Charles tam vaktinde deşerek mucize nevinden iyi etmişti. Operasyon ücretini getiren adamı, doktorun küçük bahçesinde eşi az bulunur kirazlar gördüğünü Marki’ye söyler. Vobiyesar’da ise hiç iyi kiraz yetişmediği için Marki, Bovary’den birkaç kiraz çeliği ister, buna karşılık gelip teşekkür etmeyi kendine borç sayar, Emma’yı görür, boyu posu hoşuna gider, selam verişinin diğer köylü kadınlarınkine benzemediğine dikkat eder ve bu genç karı kocayı şatoya davet etmenin bir münasebetsizlik olmayacağı ve onların rızaları hududunu geçmeyeceği kanaatine varır.
Bir çarşamba günü saat üçte Mösyö ve Madam Bovary, arkaya koca bir sandık, öne bir şapka kutusu yerleştirerek arabalarına binip Vobiyesar’a doğru yollanırlar.
Alaca karanlıkta, arabalara yol göstermek için parkın küçük lambalarının yakıldığı sırada şatoya varırlar.
8
Şato, İtalyan mimarisi tarzında modern bir binaydı. İki yanı ve üç taş merdiveniyle geniş bir çimenliğin aşağısında yaygın duruyordu. Çimenlikte birkaç inek, seyrek büyük ağaç buketleri arasında otluyordu. Kumlu yolda ise katmerli zakkumların, yabani yaseminlerin, kartopu çiçeklerinin ve küçük sepet gibi fidanların sık ve değişik yeşillikleri birer kabartma manzarasını gösteriyordu. Bir köprünün altından geçen çay, sisler içinde fark olunabilen üstü samanla örtülü yapılar çayıra serpilmiş, ağaçlı iki tepe, tatlı bir bayır yaprak, çayırı kucaklamış, arka tarafta ve ormanın sık yerinde iki paralel çizgi üzerinde, yıkılan eski şatodan kalma, arabalıklar ve ahırlar duruyordu.
Charles’ın arabası ortadaki taş merdivenin önünde durdu. Hizmetçiler meydana çıktılar. Marki ilerledi ve kolunu köy hekiminin karısına takdim ederek içeri, avluya aldı.
Avlu, mermer karelerle döşeli ve tavanı çok yüksekti. Ayak sesleri ve konuşulan sözler kilisede olduğu gibi, orada da akisler yapıyordu. Sağ tarafta düz bir merdiven üst kata çıkarır, solda bahçeye bakan bir dehliz bilardo salonuna götürürdü. Kapıdan girilince bu salonda birbirine çarpan fildişi yuvarlakların sesi duyuluyordu. Salona giderken oradan geçildiği için Emma, oyun masasının başında ağırbaş lı, göğüsleri hep nişanlı, çeneleri yüksek yakalıklar üstünde, yüzleri ciddi kimseler gördü. Bunlar, istekayı kullanırken sessizce gülümsüyorlardı. Duvarların iç yüzünde koyu kaplama lambri üzerinde büyük yaldızlı çerçeveler ve bunların alt kenarında kara harflerle yazılmış isimler vardı. Genç kadın şu isimleri okudu:
“Jean Antuan d’Anderviliye d’lverbonvil, Kont dö la Vebiyesar ve Baron dö la Frenaye, 21 Teşrin 1587’de Kutras Muharebesi’nde maktul olmuştur.”
Başka bir tabloda da:
“Jean Antuan Hanri Guy d’Anderviliye dö la Vobiyesar, Fransa’nın amiralı, Saint-Michel nişanının şövalye rütbesini hamil, 29 Mayıs 1692’de Hug-Sen-Verst Harbi’nde yaralanmış, 23 Ocak 1693’te Vobiyesar’da ölmüştür.”
Daha sonra gelenler pek fark edilmiyordu. Çünkü lambaların ışığı bilardonun yeşil çuhasına düştükten sonra salonda loş bir gölge dalgalandırıyordu. Bu ışık, yatay sıralanan tabloları cilalandırarak verniklerinin çatlaklarına ve çiziklerine göre, ince mücessem haleler hâlinde kırılıyordu ve bütün bu yaldızlı çerçeveler içindeki büyük siyah karelerden, şurada burada boyanan daha açık parçaları, bir soluk alın, size bakan gözler, kırmızı elbiselerin tozlu omuzlarına dökülen ondüle peruklar ya da yuvarlak bir baldır üstünde bir diz bağı tokası fırlıyordu.
Marki salonun kapısını açtı, bayanlardan biri, Markiz’in kendisiydi bu, kalktı, Emma’yı karşıladı, iki kişilik bir kanepede onu kendi karşısına oturttu ve eskiden beri tanıdığı samimi bir dost gibi onunla konuşmaya başladı. Markiz aşağı yukarı kırk yaşlarında bir kadındı. Güzel omuzları, kemerli burnu ve ölgün bir sesi vardı. Bu akşam kestane rengi saçının üstüne sade dantelli bir fişü koymuştu. Uçları arkadan üç köşe sarkıyordu. Onun yanında ve uzun aralıklı bir sandalyede kumral bir tazecik oturuyordu. Yakalarında birer küçük çiçek bulunan beyler, şöminenin etrafında bayanlarla konuşuyorlardı.
Saat yedide yemek hazırlandı. Sayıca daha fazla olan erkekler av luda birinci sofraya, kadınlar da Marki ve Markizle beraber yemek odasında ikinci sofraya oturdular.
Emma, içeri girer girmez vücudunu sıcak bir havanın sardığını ve bu havada çiçek kokuları, güzel örtü kokuları, nefis tröflü mantarlı et kokularıyla karışık olduğunu kestirdi. Bir sürü kollu şamdanlarda yanan mumlar gümüş takımlara alevlerini uzatıyor, sıcaktan buğulanmış olan kesme kristal takımlar, aralarında donuk bir ışık alışverişi yapıyorlardı. Sofranın üstünde boylu boyuna bir çiçek şeridi uzanmıştı. Geniş kenarlı tabakların içinde piskopos külahı biçiminde devşirilen peçetelerin ortalarına, yumurta gibi ufak birer ekmek kondurulmuştu. Kırmızı ıstakoz ayakları, tabaklardan dışarı uğramış, delikli sepetlerin içinde iri iri yemişler, yeşil çimlerin üstüne kat kat yerleştirilmişti. Kanatlarıyla birlikte konmuş bıldırcınların dumanı tütüyordu. Sofracıbaşı (metridotel) da kısa pantolonu, ipek çorapları, beyaz kravatı, dantelli göğüslüğü ve bir hâkim ağırbaşlılığıyla elindeki büyük tabakların içindeki yemeklerden seçilen parçayı, kaşığının ustalıklı bir kavrayışı ile alıp önünüze koymak için davetlilerin omuzları arasından geçiyordu. Bakır çemberli büyük çini soba üstünde çenesine kadar tüle bürünmüş küçük bir kadın heykeli, bu kalabalık salona donakalmış, bakıyordu.
Madam Bovary birçok kadının eldivenlerini bardaklarına koymadıklarına dikkat etti. Şarap içmek istemeyenler eldivenlerini kadehlerine bırakırlardı.
Bu sırada sofranın bir ucunda ve bütün kadınların arasında yalnız, dolu tabağına eğilmiş, peçetesi çocuk gibi ensesinden bağlanmış yaşlı bir adam vardı ki ağzından damla damla salçalar akarak yemeğini yiyordu. Göz kapakları ters çevrilmiş gibi, kızarmış gözleri vardı. Siyah bir kurdele ile sarılı küçük bir tutam saç, başının arkasından sarkıyordu.
Bu adam, Marki’nin kaynatası ihtiyar dö Laverdiyer idi. Marki dö Konflan’ın konağında iken vaktiyle yapılan Vodröy av partilerinde Kont d’Artua’nın sıkı dostu ve denildiğine göre Mösyö dö Koenyi ile Mösyö Lozün arasında Kraliçe Mari Antuanet’in de adamı. Düello larla, bahislerle, kaçırılmış kadınlarla dolu şatafatlı bir sefahat âlemi içinde yaşamış, servetini yalayıp yutmuş ve bütün ailesini dehşet içinde bırakmış bir adamdı. Sandalyesinin arkasında bir uşak, kulağına eğilip yüksek sesle, onun kekeleyerek parmağıyla gösterdiği, tabaklardaki yemekleri söylüyor, Emma’nın gözleri de ikide bir, bu kral sarayında yaşamış, kraliçelerin yatağında yatmış, dudakları sarkık, ihtiyar adamın üzerinde, anlı şanlı bir şey, bir harika seyreder gibi, takılıp kalıyordu!
Yayvan bardaklara buzlu şampanyalar konuldu. Dudaklarında onun soğuk temasını duyan Emma’nın bütün vücudu bir kere titredi. O, ömründe nar görmemiş, hiç ananas yememişti. Toz şeker bile ona her yerde gördüğünden daha beyaz ve daha ince göründü.
Nihayet bayanlar, balo hazırlıkları için yukarı, odalarına, çıktılar.
Emma, sahneye yeni çıkan bir aktris titizliğiyle tuvaletini yaptı. Saçlarını berberin tavsiyelerine göre düzeltti ve karyolada serili duran, ince tiftik yününden robunu giydi. Yemekten sonra Charles’ın pantolonu dar geliyor, belini sıkıyordu.
“Dans ederken supiyelerim beni rahatsız edecek sanırım.” dedi.
Emma sordu:
“Ne dedin, dans mı?”
“Evet.”
“Aklını mı oynattın sen? Âleme kepaze olursun, otur oturduğun yerde!”
Sonra ilave etti:
“Zaten bir doktora yakışan da budur.”
Charles sesini çıkarmadı. Odada bir aşağı bir yukarı dolaşıyor, Emma’nın giyinmesini bekliyor ve iki şamdan arasında ışıklanan billur vücudunu aynanın içinde seyrediyordu. Kara gözleri şimdi daha kara gibi göründü. Başını saran kurdeleler, kulaklara doğru biraz kabarık, mavi bir ışıkla parlıyor, arkadan kıvrılan saçına takılı gül yapraklarının ucundaki yapma su damlalarıyla, ince dalının üstünde titriyordu. Yapraklı üç gül demeti ponponla kaldırılmış açık bir rop giyinmişti.
Charles geldi, sarılarak omzundan öptü.
“Rahat dur! Elbisemi buruşturuyorsun.”
Bir kemanın ince nağmesi ve klarnet sesleri duyuldu. Emma hemen merdivenden indi. Koşmamak için kendini zor tutuyordu.
Kadril4 başlamıştı. Bir taraftan gelen davetliler kapıdan sığışamıyor, birbirini itiyorlardı. Genç kadın, kapıya yakın küçük bir iskemleye ilişti.
Kontrudans bittiği vakit parke serbest kaldı. Şimdi takım takım erkekler orada ayakta konuşuyor, hususi kıyafetleriyle hizmetçiler, ellerindeki büyük tepsileri kimseye dokundurmadan götürüp getiriyorlardı. Oturan kadınların sırasında renkli yelpazeler sallanıyor, gül demetleri yüzlerdeki gülümsemeleri yarım yamalak örtüyor, tıpaları yaldızlı şişeler, yarı açık, ellerde dönüyor, o elleri örten beyaz eldivenler, tırnakların biçimini meydana vurduğu kadar bilekleri de sıkıyordu. Dantel garnitürler korsajlarda titriyor; pırlanta broşlar göğüslerde kıvılcımlanıyor, madalyonlu bilezikler çıplak kollarda şıkırdıyordu.
Alınlara yapışmış ve enselerde gergin duran saçlarda yaseminler, nar çiçekleri, başaklar, miyozotisler ve peygamber çiçekleri salkım salkım, dal dal veya çelenk şeklinde duruyor; başlarında kırmızı başörtüsü çatık kaşlı analar yerlerinde sessiz oturuyorlardı.
Kavalyesi onu parmaklarının ucundan tutarak yerine getirdiği vakit Emma’nın yüreği biraz oynadı. Tekrar dansa kalkmak için yayın, kirişler üzerinde bir hamlesini bekliyordu. Çok geçmeden bu heyecanlı bekleyiş sona erdi. Şimdi o, hafif gerdan kırmalarıyla öne doğru kayarak vücudunun kıvrılışlarını orkestranın ahengine uyduruyordu. Arada bir bütün musiki aletleri susup da yalnız keman çalındığı vakit onun inceliği, genç kadının dudaklarında bir tebessüm oluşturuyordu. Bir tarafta masaların örtüleri üstüne dökülen altın liraların şen sesi yükselirken şimdi patlar gibi ortalığı apansız gürültüye boğan, gaydanın davetiyle hep birden gene dansa kalkıyorlardı. Ayaklar adımlarını gene ölçü ile atıyor, fistanlar kabarıp birbirine sürtüyor, eller bitişip gene ayrılıyor, demin karşınızda yere inen gözler biraz sonra gelip gene sizin gözlerinizde duruyordu.
Yirmi beşle kırk yaşları arasında birkaç kişi -on beş kadar- dans edenlerin arasında dolaşarak kapı önlerinde durup konuşarak aralarındaki yaş farkına, çehre ve kıyafet farkına rağmen, hâllerindeki ailevi hususiyetle orada bulunanlardan ayrılıyorlardı.
Daha biçimli olan elbiselerinin yumuşak bir kumaştan olduğu anlaşılıyor, şakaklara doğru kıvrılan saçları daha iyi bir pomata ile parlıyordu. Onlarda zenginlik rengi vardı; porselenlerin soluk benzini, ipeklilerin harelerini, kıymetli eşyanın cilasını daha parlak gösteren o beyaz ten rengi ki sağlamlığında nefis yemeklerin ihtiyatlı rejimini ifade eder. Basık boyun bağları üstünde başlarını kolaylıkla iki tarafa döndürebilen bu adamların favorileri, devrik yakalarına kadar iniyordu. Ucuna büyük bir marka işlenmiş mendilleri ile ağızlarını sildikleri vakit hoş bir koku çıkardı. Yaşlanmaya başlamış olanlarda bir genç hâli görülürken gençlerin yüzünde bir olgunluk nişanesi belirirdi. Kayıtsız bakışlarında günü gününe tatmin edilmiş ihtirasların ferahlılığı dalgalanır ve tatlı muameleleri arasında öyle kabaca bir sertlik belirirdi ki bu sertliği cins atların kullanılışı ve düşmüş kadınların sosyetesi gibi kuvvetin rol oynadığı fırsatlar veya gösteriş meylini tatmin eden yarı kolay işler verir.