
Полная версия:
Madam Bovary
Sonra nedir o, eski zamanın zırhlı adamları gibi, göğüsleri şişkin kolalı gömlekler! Herkesin saçları daha yeni dibinden kesilmiş, kulaklar kafalardan ayrılmış ve yakınından tıraş başlamıştı. Hele bazıları tanyeri ağarmadan kalkıp gün doğmadan tıraş oldukları için iyice göremediklerinden burun altında, çene hizasında ustura kesikleri veya üç franklık bir madenî para büyüklüğünde kabarmış deriler, yolda gelirken havalanıp iltihaplanarak o kocaman beyaz yılışık suratlarda ebrulu mermer damarları gibi pembe plaklar göstermekteydi.
Belediye dairesi çiftlikten yarım saat kadar çektiği için bir kere kilisede merasim yapıldıktan sonra oraya kadar yaya gidilip öyle gelinmişti. Yeşil buğday tarlaları arasında yılan kavi kıvrılan dar yolda önce renkli bir eşarp gibi tek parça dalgalanan alay, gittikçe kesilip koparak giderken konuşmaya dalan ve geciken gruplara ayrılmıştı. Kabarık helezoni fiyonklu kurdelelerle donanmış olan kemanı elinde çalgıcı alayın önünde gidiyor, onun arkasında yeni evliler, onlardan sonra akrabalar ve rastgele eş dost ve en geride buğday başaklarını koparmakla eğlenen ve kimse görmeden koşup oynayan çocuklar…
Emma’nın gelinlik robu çok uzun olduğu için etekleri biraz yere sürünüyordu. Genç kız ikide bir durup nezaketle eğilerek yapışan küçük deve dikenleri ve sert otları silkiyor ve bu esnada elleri boş kalan Charles, işini bitirinceye kadar onu bekliyordu. Siyah elbisesinin uzun kolları tırnaklarına kadar ellerini kaplayan Baba Ruolt, başında yeni ipek şapkası, kolunu Charles’ın annesi Madam Bovary’ye vermişti. Babası Mösyö Bovary gelince, içinden bütün bu davetlileri hiçe sayan ve sırtına askerî biçimde, tek sıra düğmeli bir redingot giyerek sade bir kıyafetle gelmişti kumral bir köylü kızına takılarak ona birahane şakaları yapmaya başladı; zavallı kız da bu durum karşısında kızarıyor, bozarıyor, baş kesiyor ve ne diyeceğini bilemiyordu. Öteki davetliler kendi aralarında işlerinden bahsediyorlar veya peşin peşin neşelenmek için türlü oyunlar, muziplikler yapıyorlardı. Kulak kabartınca uzaktan kemanın vızıltısı duyuluyordu, çünkü çalgıcı hem alabildiğine gidiyor hem kemanı ile kırları inletiyordu. Sonra herkesin çok geride kaldığını fark edince durup dinleniyor ve kirişler daha iyi gıcırdasın diye elindeki yaya uzun uzun reçine sürüyordu. Sonra gene çalarak yürümeye başlıyor, ölçüsünü bilmek için vakit vakit kemanın sapını eğip kaldırıyor ve kemanın sesi uzaklardan küçük kuşları harekete getiriyordu.
Yemek sofrası yol arabaları sundurmasının altında hazırlanmıştı. Sofranın üstünde dört sığır filetosu, altı salçalı piliç ve tavada dana, üç koyun budu ve ortalarında kızarmış bir süt kuzusu ve bunları kucaklayan kuzu kulağı karışık dört domuz sucuğu vardı. Köşelerde içki dolu sürahiler duruyor, şişelerdeki tatlı elma şarabının koyu köpükleri tıpalardan dışarı fırlıyordu. Bütün şarap kadehleri daha evvelden ağızlarına kadar doldurulmuştu. Kocaman kayık tabaklar içinde, masanın en ufak sarsıntısı ile kendiliğinden titreyip dalgalanan sarı renkli kremlerin düzlüğü üzerinde yeni evlilerin isimlerinin ilk harfleri, ince bir arabesk sanatla resmedilmiş bulunuyordu. Çeşit çeşit pastalar ve bademli cevizli nugalar için, mahsus Iveto’ya gidilip bir pastacı bulunmuştu. Bu adam memlekette yeni iş yaptığını göz önüne getirerek çok özenmiş bezenmişti. Sıra yemeye geldiğinde, o, kendi eliyle ortaya öyle şatafatlı istifte bir el işi numunesi getirmişti ki görenler hayretle haykırmaktan kendilerini alamamışlardı. Önce zemin katını dört köşe mavi mukavva üzerine alçıdan revakları ve sütunlarıyla bir mabedi temsil eden bu maketin küçük hücrelerinde mini mini heykelcikleri ve semasında yaldızlı kâğıtlardan kırpılmış yıldızları vardı.
Sonra ikinci katta Savoa böreğinden bir kale bedeni ve etrafında bademler, kuru üzümler ve dörde bölünmüş portakallarla melek otundan yapılmış mini mini istihkâmlar… Nihayet yeşil bir çayırı temsil eden üst taraçada kayalar ve içinde fındık kabuğundan gemiler yüzen reçel suyundan göller… Sonra çikolatadan bir salıncakta güya sallanan mini mini bir aşk perisi ki salıncağının iki direği tepesine konulmuş olan iki tabii gül goncası birer yuvarlak top rolünü yapmaktadır.
Akşama kadar yenildi içildi. Oturmaktan yorulanlar avluya çıkıp geziniyorlar yahut samanlıkta bir parti tıpa oyunu oynuyor, sonra gene sofra başına geliyorlardı. Ziyafetin sonlarına doğru bazıları uyudu ve horladı. Fakat sıra kahveye gelince hepsi canlandı. Şarkı söylediler, kuvvet tecrübeleri yaptılar, ağırlık kaldırdılar, başparmağı aşağıdan duvara dayayıp altından geçtiler, arabaları omuzlamaya çalıştılar, kaba şakalarla kadınları kucakladılar. Gece giderlerken burunlarına kadar tıka basa kuru ot yiyen hayvanlar huysuzluk ediyor, arabaların okları arasına girmek istemiyor, kıç atıyor, şaha kalkıyor, koşumları koparıyorlar; sahipleri de küfrü basıyor yahut gülüyorlardı. Ve bütün gece mehtapta, memleketin yollarında azgın hamlelerle dörtnala giden yaylı arabaların hendekler aştığı, çakıl yığınlarından atlayıp geçtiği, yamaçlara tırmandığı ve içinde telaşa düşen kadınların dizginleri yakalamak için araba kapılarından dışarı sarktığı görüldü.
Berto’da kalanlar geceyi mutfakta içmekle geçirdiler. Çocuklar sıraların altında uyuyakalmışlardı.
Gelin, düğünlerde âdet olan şakaların, eğlencelerin kendisine karşı yapılmamasını babasından rica etmişti. Böyle olmakla beraber kuzenlerinden bir balıkçı -ki düğün hediyesi olarak bir çift taze dil balığı getirmişti- gelin güveyinin bulunduğu odanın anahtar deliğinden ağzıyla su püskürtmeye kalkıştı. Bereket versin Baba Ruolt tam vaktinde yetişti de ağır başlı olan damadının durumunun bu gibi münasebetsizliklere müsait olmadığını anlatarak onu bu işten güçlükle vazgeçirdi. Çünkü kuzenin kulağına lakırtı girmiyordu. İçinden Baba Ruolt’a “kibirli” dedi ve bir köşede fiskos eden dört beş davetliye katıldı. Bunlar da sofrada etin hep fena taraflarının kendilerine verildiğinden ve saygısızlığa uğradıklarından bahsederek ev sahibini çekiştiriyorlar ve üstü kapalı sözlerle onun yoksul düşmesi için beddua ediyorlardı.
Güveyinin annesi Madam Bovary’nin o gün çenesini bıçak açmadı. Ne gelinin tuvaleti ne de ziyafetin düzeni işlerinde onun düşüncesi sorulmuştu. Buna içerlediği için erkenden çekildi. Kocası ise onun arkasından gideceği yerde kendisi için hususi Saint-Viktor sigaralarından aldırtarak bir taraftan da punçla kiraz rakısını karıştırarak sabaha kadar içti. Düğünde kimsenin bilmediği bu karışık içki onda daha derin düşünceler için bir ilham kaynağıydı.
Charles’ın yaradılışında hiç şakacı taraf yoktu. Düğünde hiç kendini gösteremedi. Sofrada çorba ile beraber başlayan dokunaklı şakalara, kelime oyunlarına, kinayelere, cinaslara, komplimanlara, çapkınlıklara pek basit cevaplar veriyordu. Hâlbuki sosyeteyi şenlendirmek için herkes onu böyle biraz iğnelemek istiyordu.
Ertesi gün ise sanki bütün bütün başka bir adam oldu. Şimdi o, daha ziyade dünkü bakirenin yerini tutmuş gibi utanıyordu. Hâlbuki gelin, herkesin merakla yüzüne bakarak bir şeyler sezinleyebileceği zamanlarda bile hâlinden hiçbir şey sezdirmiyordu. Kurnaz geçinenler de ne diyeceklerini bilemiyorlar ve gelin yanlarından geçerken ruhlarının ölçüsüz bir gerginliği ile onu süzmekten geri kalmıyorlardı. Charles ise, hiçbir duygusunu saklamıyordu. Emma’ya “karıcığım” diyor, onunla senli benli konuşuyor, herkese onu soruyor, her yerde onu arıyor ve ikide bir koluna takıp onu dışarı çıkarıyordu. Charles’ın orada ağaçların arasında, kolunu beline dolamış ve onun rahipler gibi taktığı kolalı büyük yakasının ütüsünü bozarcasına, başını omzuna dayayıp yürüdüğü uzaktan görülüyordu.
Düğünden iki gün sonra karı koca şehre indiler. Charles hastalarını daha fazla bırakamazdı. Baba Ruolt kendi arabasıyla onlara Vasonvil’e kadar yoldaşlık etti. Orada kızını sonuncu olarak bir kere daha öptü ve onları bırakarak kendisi arabadan indi. Artık köye dönecekti. Yüz adım kadar yürüdükten sonra durdu, baktı. Fakat tozlu yolda tekerlekleri hızla dönen arabayı görünce derin derin içini çekti. Sonra kendi düğünlerini, eski zamanlarını, karısının ilk gebeliğini hatırladı. Onu babasının evinden alıp ilk defa olarak kendi evine getirdiğini düşündü: Noel zamanları olduğu için kırlar bembeyaz karla örtülüydü. O karlı yollarda onu, atının terkisinde götürürken kendisi de ne kadar sevinçliydi! Karısı bir kolunu beline sarmıştı. Ötekinde de sepeti asılı idi. Rüzgâr, başlığının dantellerini uçuruyor ve ara sıra ağzının üstüne kadar getiriyordu. Başını çevirdiği vakit yanıbaşında omzunun dibinde onun pembe küçük yüzünü, başlığının altın plakası altında sessizce gülerken görüyordu. Parmaklarını ısıtmak için ara sıra mini mini ellerini göğsüne sokuşturmaz mıydı? Bütün bunlar şimdi ne eski hatıralardı! Yaşasaydı şimdi oğulları otuzunda olacaktı!
Arkasına baktı yolda hiçbir şey görünmüyordu. O zaman boş bir ev gibi içine bir hüzün çöktü. Fazla yiyip içmenin buharı ile gölgelenen beyninde bu tatlı hatıralarla acıları birbirine karışınca kilise tarafına doğru şöyle bir tur yapma isteğine düştü. Fakat bu manzaranın kendisine bütün bütün dokunacağından korktuğu için vazgeçti, doğru evine gitti.
Mösyö ve Madam Charles akşam saat altıya doğru Tost’a vardıkları vakit komşular, hekimlerinin yeni karısını görmek için pencerelere koştular.
İhtiyar dadı karşılayarak gelini ağırladı. Yemeğin henüz hazır olmamasından dolayı özür diledi ve genç hanımına yemek hazırlanıncaya kadar evini gezip görmesini teklif etti.
5
Evin tuğla yüzü tam sokağın, daha doğrusu yolun üzerindeydi. Kapının arkasında, çiviye asılı, dar yakalı bir palto ile siyah bir deri kasket ve bir köşede kurumuş çamurları ile bir çift çizme duruyordu. Sağ tarafta salon, yani yemek yenilen ve oturulan büyük bir oda vardı. Duvarlarının pek gergin durmayan bazı kaplamaları üzerinde soluk çiçekli pervazıyla kanarya sarısı renginde bir kâğıt baştan başa titriyordu. Kenarları kırmızı şeritli beyaz kaliko perdeler boylu boyunca pencerelerde çaprazlanıyor ve şöminenin dar sövesi üstünde, Hipokrat’ın kafasını temsil eden bir konsol saati beyaz karpuz lambalarıyla bir çift gümüş kaplama şamdan arasında ışıldıyordu.
Koridorun öbür tarafında aşağı yukarı altı adım genişliğinde küçük bir oda, Charles’ın odası… Bir masa, üç sandalye ve koltuğu ile bir yazıhane. Tıbbi bilgiler sözlüğünün kesilmemiş fakat elden ele geçip satıldıkça yıpranmış formaları, altı gözlü cam kitap dolabının belli başlı bir ziynet eşyasıydı. Mutfakta pişen yemeklerin ve yağda kızartılan salçaların kokusu duvarlardan muayene odasına sindiği gibi, muayene odasından da hastaların öksürükleri ve doktora dert yanmaları mutfaktan duyuluyordu. Sonra kapısı ahırın bulunduğu avluya açılan harap ve büyük bir yer odası geliyordu ki içinde kulla nılmayan bir fırın vardı. Şimdi burası kiler, odunluk, türlü hırdavat, paslı demirler, boş fıçılar, ıskarta edilmiş çift aletleri ve neye yaradıkları bilinmez birçok tozlu eşya ile doluydu.
Samanlı çamurla sıvanmış iki duvar arasında uzanan bahçe, bahçeyi tarlalardan ayıran dikenli çite kadar gidiyordu. Duvarların dibine ekilen fasulyeler büyüyüp duvarı kaplamıştı. Bahçenin ortasında taştan örme bir kaide üstünde arduaz bir irtifa aleti vardı. Cılız yabani güllerle süslenmiş dört pervaz, bahçenin işe yarayan, ekli ve dört köşe bir parçasını karşılıklı çevirip içine almıştı. Ta dipte, çamların altında, alçıdan bir papaz, elindeki dua kitabını okuyordu.
Emma, yukarıdaki odalara çıktı. İlk oda hiç döşeli değildi. Fakat gelin odası olan ikincisinin kırmızı kumaşlarla döşenmiş iç bölmesinde bir akaju karyola vardı. Konsolun üstünü, küçük midyelerle işlenmiş bir kutu süslüyordu. Pencerenin yanındaki yazıhanenin üstündeki sürahide, beyaz saten kurdele ile bağlı yapma bir demet portakal çiçeği vardı. Bu gelin demeti besbelli ki ötekine; ilk karısına aitti! Yeni gelin gözünü bu demete dikti. Charles farkına varınca demeti aldı ve tavan arasına götürdü. Emma ise, oturduğu koltukta -eşyası etrafında hazırdı- kendi gelinlik demetini düşünüyor ve şimdi bir mukavva kutu içinde duran bu demeti, yarın kendisine bir hâl olacak olursa, acaba ne yapacaklar diye düşünüyordu.
İlk günler evde yapacağı değişiklikleri tasarlamakla meşgul oldu. Şamdanların karpuzlarını kaldırdı. Duvarların kâğıtlarını yeniletti. Merdiveni boyattı. Bahçedeki irtifa aletinin etrafına kanepeler yaptırdı. Hatta fıskiyeli, balıklı bir havuz yaptırmanın yollarını soruşturdu. Nihayet kocası da onun araba ile gezmeyi sevdiğini bildiği için kelepir bir araba buldu. Bunun lambalarıyla meşin pike çamurlukları yenilenince iki tekerlekli hafif bir tilbüriye benzedi.
Charles mesuttu. Dünya umrunda değildi. Başbaşa yenen bir yemek, akşamları cadde üzerinde yapılan bir gezinti, sargılarına bir el atışı, karısının, pencere espanyoletine takılı hasır şapkasının görünüşü ve daha böyle yoktan şeyler ki o zamana kadar zevk alacağı hatırına bile gelmezdi, şimdi mutluluğunun sürekliliği için bir bahane oluyordu. Sabahleyin yatakta, yan yana yatarlarken karısına hayranlıkla bakar, güneşin sırma telleri onun gecelik başlığının dilimleriyle yarı örtülü, renkli yanaklarına vurdukça ince parlak ayva tüylerinin arasından nasıl geçtiğine dikkat ederdi. Bu kadar yakından gördüğü gözleri, hele yeni uyandığı vakit göz kapaklarını sık sık açıp kapadıkça, ona büyümüş gibi gelirdi. Gölgede siyah ve gündüz koyu mavi olan bu gözlerin tabaka tabaka değişen çeşitli renkleri vardı ki derinlerde koyulaşırken minenin üst yüzüne geldikçe rengi açılıyordu. Kocasının gözü bu derinliklerde kaybolurdu. Charles kendisini mini mini bir bebek hâlinde, yakası yarı açık gömleği ve başını örten ipek mendili ile omuzlarına kadar onun göz bebeğinde görürdü. Sonra kalkar giyinir, işine giderdi. Karısı onun gidişini görmek için, bol geceliği içinde pencereye oturur, iki ıtır saksısı arasında dirseklerini pencerenin kenarına dayardı. Charles dışarıda ayağını binek taşına koyarak mahmuzlarının tokasını iliştirirken o, yukarıdan bir şeyler söyler, bir taraftan da dişleri ile saksıların birinden kopardığı bir çiçek veya ıtır yaprağını kocasına doğru üfler, bunlar da uçarak ve bir kuş gibi havada parende atarak yere düşmeden gider, kapının önünde hareketsiz duran yaşlı beyaz kısrağın iyi taranmamış yelesine takılır kalırdı. Charles atına binince karısına eliyle bir öpücük gönderir, o da ona bir işaretle karşılığını verir, pencereyi kapar, kocası da atını mahmuzlardı. O zaman, tükenmez toz şeritlerini uzatıp seren caddede, ağaçları beşik gibi sallanan çukur yollarda, başakları dizlerine kadar gelen buğday tarlaları arasındaki patikalarda omuzlarını ısıtan güneş ve burun deliklerini dolduran sabah rüzgârı ile kalbi geceden kalan bir zevkin tatlı hatırası içinde başı rahat, organizması, yediği lezzetli mantarın tadını çıkarırcasına, yemekten sonra çiğnemekte devam edenler gibi memnun, şen dakikaları için geviş getirerek yoluna devam ederdi.
Şimdiye kadar hayatından sanki ne anlamıştı! Kolejde geçen zamanı mı? Dört duvar arasında hapis olduğu o zamanlar, kendinden daha zengin ve daha kuvvetli olan arkadaşlarının arasında yalnız ka lışı mı? Onun taşralı sözlerine kâh gülmeleri kâh kıyafetiyle alay etmeleri mi? Yoksa oğullarını görmeye gelen anaların, manşonlarına sakladıkları pastaları, gözünün önünde onlara yedirdiklerini görmesi mi? Hangisi! Daha sonra tıp öğrenimi görürken kendisine metres olması muhtemel bir işçi kızın kontrödans ücretini verebilecek kadar olsun kesesi dolgun olmadığı zamanlar hayattan nasibi neydi? Nihayet on dört yıl şu dul kadınla hayatını geçirdi. Bir kadın ki yatakta ayaklarının birer buz parçasından farkı yoktur. Fakat şimdi taptığı güzel bir kadına sahipti, hem de ölünceye kadar. Onun fistanının ipek çevresini bütün dünyaya değişmezdi. Mademki karısını görme isteğindeydi, gidip sevmemek bir suç değil miydi? Bunun üzerine işinden çabuk döner, yüreği çarparak merdiveni çıkar. Emma odasında tuvaletini yapmakla meşguldür. O hiç ses çıkarmadan, parmaklarının ucuna basarak gelir, karısını ensesinden öper. O zaman karısı şakrak bir çığlık koparırdı.
İkide bir onun tarağını, yüzüklerini, fişüsünü tutup okşamaktan kendini alamaz, yanaklarını ağız dolusu şapur şupur öper ya da parmaklarının uçlarından başlayarak omuz başlarına kadar sıralanmış küçük öpücüklerle çıplak kollarını kaplardı. Emma içi sıkılmış gibi görünür ve gülümseyerek peşe takılan bir çocuğa yapıldığı gibi hafifçe kocasını itip elinden kurtulmak isterdi.
Evlenmeden evvel içinde bir aşk olduğunu sanmıştı. Fakat arkasından böyle bir aşkın sonucunda olması gereken saadet gelmediği için; “Demek aldanmışım!” dedi. Genç kadın, kitaplarda o kadar tatlı tatlı okuduğu bahtiyarlığın, aşk ihtirasının sarhoşluğunu hakiki hayatta bulmak istiyordu.
6
Küçüklüğünde Paul ile Virjin’i okumuştu. Orada bambu kulübeyi, zenci Domengü’yü, sadakatli köpeği imrenerek hayal etmişti. Hele Paul gibi, çan kulesi kadar yüksek ağaçlardan, sizin için olgun yemişler toplayan yahut yalın ayak kumlarda koşarak size bir kuş yuvası getiren, küçük kardeş hayali ne kadar cezbediciydi.
On üçüne bastığı vakit babası onu kendi eliyle manastıra götürdü. Saint-Gervais Mahallesi’nde bir otele indiler. Yemekte önlerine getirilen tabakalarda boyalı bazı tarihî resimler vardı. Bunların bıçak darbeleriyle ötesinden berisinden kesilen efsanevi şerhleri hep dinî, kalbin inceliklerini ve sarayın şatafatlarını kutluyordu.
Önceleri manastırda canı sıkılmak şöyle dursun iyi kalpli sörlerin sosyetesinden hoşlanmıştı bile. Onlar onu eğlensin diye, yemekhaneden uzun bir koridorla gidilen Şapel’e, küçük kiliseye götürürlerdi. Paydoslarda pek az oynar, din kitabını iyi anlar ve köy papazı yardımcısının sorduğu güç suallere cevap veren hep o olurdu. Başlarında bakır istavrozlu marabet şapkası bulunan o beyaz tenli kadınların arasında ve sınıfların ılık atmosferi içinde geçen daimi hayatı onu yavaş yavaş mihrabın mabet kokularından, kutsal su kaplarının serinliklerinden ve mumların titrek alevlerinden yayılan mistik bir ha va ile uyuşturmuştu. Mes ayinine gideceğine kitabında lacivert bir hale ile çevrilmiş olan dinî resimlere bakar, bu resimlerdeki hasta kuzuyu, sivri uçlu oklarla delinmiş kutsal kalbi ve çarmıha doğru giderken yere düşen zavallı Mesih’i (İsa’yı) görmek hoşuna giderdi. Nefsini köreltmek için bir gün hiçbir şey yememeyi denedi. Kafasının içinde, adayacağı bir adak arıyordu.
Günah çıkarmaya gittiği vakit, ellerini bitiştirip diz çökerek ve papazın fısıltıları arasında yüzünü parmaklığa dayayarak o loş yerde daha fazla kalmak için bazı ufak tefek suçlar uydururdu. Vaazlarda geçen semavi, nişanlı, karı koca, âşık ve ebedî evlenişlerin mukayesesi ruhunun derinliklerinde umulmadık tatlılıklar uyandırırdı.
Akşam duasından evvel etüt odasında dinî bir parça okumak âdetti. Hafta arasında bu parça kutsal tarihten yahut rahip Froy-Sinus’un konferanslarından, pazar günleri de paydoslarda “Hristiyanlığın dehası”na ait parçalardan yapılırdı.
Yeryüzünün ve sonsuzluğun bütün yansıyan seslerinde tekrarlanan romantik melankolilerin yüksek sesli haykırışlarını ilk defalarda o, nasıl da dinledi! Eğer onun çocukluğu esnaf mahallesinde, bir dükkân arkasında geçmiş olsaydı, tabiatın bize hep yazarların ifadesiyle gelen lirik hamlelerine karşı belki de kalbi açık bulunacaktı. Fakat o köy hayatını lüzumundan fazla tanımıştı; sürü sürü koyunların melemesi, sütten yapılan şeyler, araba işleri ona yabancı değildi. Bu durgun hayata alışan ruhunda bilakis dalgalı manzaralar görme özlemi vardı. Denizi ancak fırtınaları olduğu için severdi. Ve yalnız harabeler arasına serpilmiş olan yeşilliklerden hoşlanırdı. O, peyzaj değil, heyecan aradığı ve artist olmaktan ziyade, duygulu bir mizaca sahip olduğu için, her şeyden kalbine bir çeşit kazanç çıkarmaya çalışıyor ve kalbin alışverişine yaramayan şeyi atıyordu.
Manastırın çamaşır işlerini görmek üzere her ay gelip sekiz gün kalan bir ihtiyar kız vardı. Devrim zamanında fakir düşmüş eski bir asilzade ailesine mensup olduğu için başpiskopos tarafından himaye edilmekte olan bu yaşlı kız yemekhanede sörlerin masasında ye meğini yer ve işine çıkmadan evvel de onlarla kısaca laflardı. Çok kere onu görmek için pansiyonerler etüt odasından kaçarlardı. O, bir taraftan dikişiyle meşgul olurken bir taraftan da geçen asra ait bildiği çapkınca şarkıları hafiften mırıldanırdı. Masal anlatır, size havadis getirir, şehirdeki işlerinizi başarır ve işten fırsat buldukça ara sıra kendisinin de can atarak okuduğu ve daima önlüğünün cebinde taşıdığı romanları gizlice büyük kızların eline tutuştururdu. Bu romanlar hep aşktan, kadın erkek âşıklardan, ücra köşklerde bayılıp kalmış, üstüne düşülen kibar bayanlardan, her menzilde öldürülen posta sürücülerinden, sık sık, hemen her sayfada çatlatılan atlardan, loş ormanlardan, kalp üzüntülerinden, yeminlerden, hıçkırıklardan, gözyaşlarından, öpücüklerden, mehtaptaki sandal sefalarından, koruların bülbüllerinden, aslan gibi, aslan yürekli fakat kuzu gibi uysal ve görülmemiş biçimde erdemli, her zaman şık giyinen ve bir testi sızıntısı gibi sessiz ağlayan erkeklerden bahsederdi. Emma daha on beşindeyken altı ay ellerini bu çeşit bir okuma odasının tozlarına buladı. Daha sonra Walter Scott’la beraber tarihî şeylere merak saldı. Sepet sandıklarını, muhafızlar koğuşunu, Orta zamanın saz şairlerini hayal etti.
Geniş malikâneleri içine gömülmüş eski bir konakta yaşamak, yonca şeklinde yapraklarla süslü gotik kubbeler ve kemerler altında bir eli çenesinde dirseğini balkonun taş parmaklığına dayayarak uzaktan siyah ata binmiş beyaz sorguçlu bir süvarinin gelmesine dalıp bakan bir derebeyi karısının hayatını sürmek ona tatlı geliyordu. O esnada Marie Stuart’a tapınırcasına bağlandı. Meşhur ve talihsiz kadınlar hakkında derin bir heyecan ve saygı duydu. Jeanne d’Arc, Heloise, Anges Sarel, Güzel La Belle Ferroniere ve Clemens İzor ona göre tarihin karanlık boşluğunda parlayan birer kuyruklu yıldızdı. O semanın ötesinde berisinde, aralarında hiçbir ilişki olmayan, biraz daha gölgede kalmış simalar vardı: Meşe ağacıyla beraber Saint Louis, ölüm hâlinde Bayard, XI’inci Lois’nin bazı vahşetleri, bir parça Saint Barthélemy, Bearnais’nin sorgucu ve içinde XIV’üncü Lois’nin övgüsü bulunan tabakaların sönmez hatırası.
Müzik dersinde söylediği şarkıların güfteleri hep altın kanatlı meleklerden, Meryem Ana’ya ait tasvirlerden, küçük göllerden, Venedik gondollarını kullanan sandalcılardan ibaretti. Yatıştırıcı, zararsız kompozisyonlar ki güftelerinin saçmalığı ve bestelerinin manasızlığı ile beraber ona karanlık odalarda gösterilen cazibeli hayaller nevinden geliyordu. Bazı arkadaşları dışarıdan aldıkları hediyelik resimli kitapları gizlice içeri getirirlerdi. Bunları saklamak bir mesele idi. Ancak yatak koğuşunda okuyabilirlerdi. İpekli güzel ciltleri itina ile evirip çevirirken Emma’nın kamaşan gözleri sık sık bunların, Vikont veya Vikontes diye imzalanan meçhul yazanları üzerinde dururdu.
Resimlerin üzerindeki ince ipek kâğıt, nefes alışı ile yarı bükülerek kalkıp sonra gene sayfanın üstüne düşerken o, içinde bir ürperme duyardı. Mesela resimde kısa ceketli bir delikanlı, balkonun parmaklığı arkasında beyaz roplar giyinmiş, belinde bir kese asılı genç bir kızı kucaklamış. Yahut bunlar, yuvarlak hasır şapkalarının altında kumral saçlarının büklümleriyle, isimleri meçhul İngiliz kadınlarıdır ki açık mavi iri gözleriyle size bakarlar. Onların içinde arabaya kurularak parkların içinden geçenler vardır. Beyaz külotlu iki küçük seyisin tırıs götürdüğü arabanın önü sıra bir tazı seğirtmektedir. Bazıları da açılmış bir mektup zarfının yanında, divana uzanmış, yarı inik siyah perdeli bir pencereden aya bakarak hayallere dalmışlardır. İçlerinde daha safları vardır ki yanaklarında gözyaşı, gotik bir kuş kafesinin telleri arasından içindeki kumru ile gagalaşır ya da başı bir omzuna doğru eğilmiş, gülümseyerek ucu yukarı kalkık ince parmaklarıyla bir papatyayı yolmakla meşguldür. Ve sizler… Ey güzel bakirelerin kollarıyla örülmüş çardaklar altında kendinden geçen uzun çubuklu sultanlar, ey Türk kılıçları, Rum fesleri, ey gâvurlar, hele sizler, ey gazeller diyarına ait, rengi uçmuş peyzajlar ki bize hurma ve çam ağaçlarını bir arada gösterirsiniz, sağ tarafta kaplanlar, solda bir aslan, ufukta Tatar ülkesinin minareleri, ilk planda Romalılar devrinden kalma harabeler, sonra çökmüş develer ve bunların hepsini çerçeveleyen iyice temizlenmiş bakir bir ormanla, tepeden inme bol bir güneşin hafifçe içinde titrediği bir su ve bu suyun gri çelik zemini üstünde uzaktan uzağa beyaz birer leke gibi beliren kuğular…
Emma’nın başı üstünde duvara asılı bir lamba ile aydınlanan bütün bu dünya tabloları, yatakhanenin sessizliği ve hâlâ bulvarlarda giden gecikmiş bir arabanın uzaktan uzağa gelen tekerlek sesleri içinde, birer birer gözünün önünden geçiyordu.
Annesi öldüğü vakit, ilk günler çok ağladı. Onun, saçlarından bir cenaze alayı tablosu yaptırdı ve Berto’ya gönderdiği bir mektupta hayatla ilgili acı şikâyetlerde bulunduktan sonra öldüğünde kendisinin de aynı mezara gömülmesini vasiyet etti. Zavallı adam onun hastalandığını zannederek ziyaretine geldi. Emma içinden memnundu; bayağı kalplerin hiçbir zaman varamayacağı ve soluk simaların da nadir olarak vasıl olabileceği ideal bir mertebeye hemen ermiş olduğunu hissediyordu. Bundan dolayı kendisini Lamartinvari, dolaşık nehir mecralarına koyuverdi. Laklar üstünde erguvanın seslerini dinledi. Büyük şairlerin son nefeslerinde yazdıkları bütün şiirler, bütün yaprak dökümleri, göklere süzülen tertemiz bakireler ve vadilerde uzanıp giden ebediyetin sesi onun ruhunda terennüm etti. Sonra bundan da bıktı. Maneviyat ile arası açıldı. Önce alışkanlıkla sonra gösteriş için buna devam etti. Nihayet kendisinin durgunlaştığına, sükûnet bulduğuna şaştı. Hem de kalbinde hiçbir elem, alnında bir çizgi olmadan…