
Полная версия:
Madam Bovary
Müzikten vazgeçti. Ne çalacaktı? Niçin çalacaktı? Çalsa da kim anlayacaktı? Kısa kollu kadife robu ile bir konserde, Erar fabrikasının bir piyanosunun başına geçerek narin parmaklarıyla o fildişi tuşlar üzerinden geçerken etrafında bir meltem eser gibi hayranlık havasının fısıltılarını duymayacak olduktan sonra ne lüzumu vardı? Çalışmak, uğraşmak zahmetine değer miydi? Resim kâğıtları, işlediği şeyler, olduğu gibi dolapta kaldı. Dikiş onu sinirlendiriyordu. Bunlar niyeydi? Sanki ne olacaktı? İçinden “Hepsini okudum!” diyordu.
Oturup ocağı karıştırır yahut yağan yağmura bakardı.
Pazar günü ikindiüstü akşam duası münasebetiyle kilisenin çanı çalınırken o ne kadar mahzundu! Çanın çatlak vuruşlarını avare şaşkın bir dikkatle birer birer dinliyordu. Damın üstünde ağır ağır yürüyen bir kedi, güneşin soluk ışıklarına karşı kamburunu çıkarıyor, rüzgâr, caddede toz serpintileri üflüyor, uzakta ara sıra bir köpek havlıyor ve sesi kırlara dağılıp kaybolan çan, usanç veren düzenli vuruşlarına devam ediyordu.
O sırada kiliseden çıkılıyordu. Cilalı ayakkabılarıyla kadınlar, yeni mintanlarıyla erkekler, başı kabak çocukları önlerinde zıplayarak evlerine gidiyorlardı. Beş altı kişi, hep aynı adamlar, karanlık basıncaya kadar, hanın büyük kapısı önünde tıpa oyununa devam için kalkmışlardı.
Kış soğuk oldu. Her sabah camlar bir buz tabakasıyla örtülüyor, onlardan geçen beyaz ışıklar bazı akşamlara kadar sürüyor ve akşam saat dört olmuyor mu, lambayı yakmak lazım geliyordu.
Havanın güzel olduğu günler bahçeye inerdi. Çiğ damlaları lahanaların üstüne gümüş danteller örmüş ve bunların uzun parlak telleri birbirine ulaşmış bulunurdu. Kuşların cıvıltısı yoktu. Her şey uyuyor gibiydi; üstü saman çöpü ile örtülü çardak uyuyor, duvarın saçağı altında kocaman hasta bir yılan gibi uzanan asma uyuyordu. Duvara yaklaşıldıkça birçok ayağıyla tespih böceklerinin süründüğü görülüyordu. Çitin yanında, çamlar arasında, üç köşe başlığıyla, dua kitabını okumakta olan keşişin sağ ayağı kopmuş, hatta alçısı donup pul pul düştüğü için yüzünde beyaz beyaz uyuz lekeler peyda olmuştu.
Sonra Emma gene yukarı çıkar, kapıyı kapar, ateşi karıştırır, ocağın fazla sıcak olmasından içine sıkıntı basar ve iç sıkıntısı ağır bir yük gibi üstüne çökerdi. Aşağı inip hizmetçi kızla pekâlâ konuşabilirdi. Fakat sıkıldığı için inemiyordu.
Her gün aynı saatte, siyah saten takkesiyle mektep hocası, evinin pencere kepenklerini açar, belinde kılıcı orman muhafızı geçer, her gün sabah akşam posta beygirleri üçer üçer sokaktan geçirilerek sulanmaya götürülür, zaman zaman meyhanelerden birinin kapısındaki çıngırak çalar ve rüzgârlı günlerde berberin, sicimle asılı küçük bakır leğenlerinin birbirine çarpıp tıkırdadığı duyulurdu. Dükkânın moda gazetelerinden cama yapıştırılmış eski bir resimle saçları sarıya boyanmış bir balmumu kadın başından başka, süs namına bir şeyi yoktu. Berber kendisi de şikâyetçi idi, işler durmuştu. İlerisi ne olacaktı? İstikbal karanlıktı, sonra büyük bir şehirde, mesela Ruan limanında, tiyatroya yakın bir dükkân hayal ederek bütün gün belediye ile kilise arasındaki yolu boylu boyuna adımlarken mahzun mahzun müşteri beklerdi. Madam Bovary ne zaman gözlerini kaldırsa, kısa yün ceketi ve bir kulağına inmiş çarpık Rum fesi ile, nöbetçi bir karakol neferi gibi, onu hep orada görürdü.
Bazı kereler de, öğleden sonra odasında kapalı penceresinin camından bakarken sokakta çalgıcı bir erkek başı görürdü. Siyah favorileriyle güneşten yanmış bir baş ki tatlı geniş bir gülümseme ile beyaz dişlerini göstererek ağır ağır gülümser. O zaman, hemen bir vals başlardı ve orgun üstünde, küçük bir salonda parmak kadar küçük dansçıların döndüğü görülürdü: Pembe yemenili kadınlar, ceket giyen Tirollu erkekler, siyah elbiseli maymunlar, kısa pantolonlu baylar, kanepelerin, koltukların, konsolların arasında köşeleri bir parça yaldızlı kâğıtla bezenmiş ayna parçalarında akisleri görünerek döner, dönerlerdi. O adam, sağa sola ve pencerelere doğru bakarak manivelasını kullanır, hararetle orgunu çalardı. Arada bir duvarın dibine doğru fıskiye gibi uzun bir tükürük atarken, katı askısı boynunu yoran aletini diziyle de kaldırır ve kutuda canlanan musiki nağmeleri, şimdi hazin ve mecalsiz, şimdi şen ve taşkın, arabesk bakir bir pençe altındaki pembe taftalar arasından uğuldayarak sokağa dağılırdı. Bu havalar başka yerlerde çalınan, tiyatrolarda, salonlarda söylenen, geceleri parlak avizeler altında dans edilen dünya havaları idi ki Emma’ya kadar ulaşıyordu. Sonu gelmez İspanyol dansı havaları genç kadının kafasında dönerek açılıyor, çiçekli halılar üstünde dinî rakslar yapan Hintli kızlar gibi, notalarla beraber aklı yerinden oynuyor ve hayalden hayale, üzüntüden üzüntüye düşüp gidiyordu.
Adamın kasketine, beklediği sadaka düşünce, durmaz, eski bir mavi yün örtü ile örttüğü orgunu sırtladıktan sonra ağır adımlarla uzaklaşır, Emma da onun arkasından uzun uzun bakar dururdu.
Fakat asıl, yemek vakitlerinde ne yapacağını bilemezdi. Yer katındaki o küçük yemek odasında, soba tüter, kapı gıcırdar, duvarlar sızarken, nemli kaldırımlara karşı hayatın bütün acılığını sanki tabağında bulur ve dumanı tüten çorba ona, boğazını tıkayan başka tatsızlıklar çeşnisi verirdi. Charles yemekte çok otururdu. Ya birkaç fındık geveler yahut dirseğini dayayarak bıçağının ucu ile muşambanın üstüne çizgiler çizerek vakit geçirirdi.
Emma, artık ev işlerini oluruna bağlayıp kendi hâline bırakıyordu. Büyük perhizin birkaç gününü Tost’ta geçirmeye gelen kaynanası bu değişikliğe pek şaştı. Eskiden o kadar titiz, o kadar ince ve nazik olan gelini, şimdi günlerce kendine çeki düzen vermeden evlikleriyle duruyor, ayağında gri pamuk çoraplar görülüyor, tek mum ona yetiyordu. “Mademki zengin değiliz, ekonomiye uygun davranmalıyız.” derdi. Sonra çok memnun, çok mesut olduğunu, Tost’tan pek hoşlandığını söyleyerek ve bin dereden su getirerek kaynanasının ağzını kapatırdı. Zaten Emma, onun öğütlerini de pek dinleyeceğe benzemiyordu. Bir gün kadıncağız nasılsa evdeki hizmetçilerin dinî ödevleriyle efendilerinin ilgilenmesinin doğru olacağını ileri sürdüğü vakit gelini ona öyle öfkeli bir bakış ve öyle soğuk bir gülüşle cevap verdi ki zavallı kadın bir daha ağzını açmadı.
Emma, gittikçe huysuz ve şımarık oluyordu. Mahsus kendisi için yaptırdığı yemeklere el sürmez, bir gün yalnız süt içerken ertesi gün fincanlar dolusu çayla midesini şişirirdi. İkide bir inat eder, bir yere çıkmaz, içeride sıkıntıdan boğulur, sonra pencereleri açar ve inadına incecik elbiseler giyerdi. Hizmetçi kıza pek sert muamele ettiği zamanlar gönlünü almak için ona öteberi verir ya da komşularına gitmesine müsaade ederdi. Aslında pek merhametli değildi ve dağ halkının ruhlarında, nasırlaşmış kaba ellerinin katılığından bir şeyler kaldığı gibi, onun da kalbi, başkalarının ıstırabından o kadar acı duymazdı. Öyle iken bakarsınız, günün birinde kesesindeki bütün gümüş paraları fukaralara atardı.
Şubat sonlarına doğru Baba Ruolt iyileşmesinin hatırası olarak bir baba hindi getirdi ve üç gün Tost’ta misafir kaldı.
Charles hastalarıyla meşgul olduğu için ona arkadaşlık etme vazifesi Emma’ya düştü. Misafir fosur fosur sigara içerek odayı duman içinde bırakır, ocağın ızgarasına tükürürdü. Durmadı, dinlenmedi, çift çubuk, inek, dana, tavuk, hindi, bir de belediye meclisinden bahsetti. Bir dereceye kadar ki gittiği vakit Emma, oh! diye geniş bir nefes alarak arkasından kapıyı kaparken içinde duyduğu bu ferahlığa kendisi de şaştı. Zaten o artık ne bir şeye, ne de bir kimseye karşı menfi duygularını saklıyordu. Ara sıra ortaya olmadık düşünceler atar, başkalarının takdir ettiğini batırır, herkesin kötülediği fesatlıkları veya insafsızlıkları hoş görürdü; o zaman kocası gözlerini dört açıp bakar ve şaşardı.
Bu sefalet hep böyle sürüp gidecek miydi? Ondan yakasını hiç kurtaramayacak mıydı? Bununla beraber çok mesut yaşayan kadınlar vardı ve kendisinin onlardan geri kalır yeri yoktu! Vebiyesar’da iken düşesler görmüştü ki vücutları daha hantal, davranışları daha bayağı idi. Bu yüzden Tanrı’nın haksızlığına lanet eder, başını duvara dayayıp ağlarken, şatafatlı yaşayışlara imrenir; baloya, maskeli gecelere imrenir, onların kucağında kendisinin daha bilmediği aşırı zevklere ve çılgınlıklara imrenirdi.
Yüzü gittikçe sararıyor ve yüreğine çarpıntılar geliyordu. Charles ona biraz valeriyan verdi. Karurlu banyolar yaptırdı. Ne yapılsa tersine etki ederek sanki onu daha da beter sinirlendiriyordu.
Bazı günler de zevzekliği tutar, marazi bir şakraklıkla boyuna konuşurdu. Sonra bunun arkasından ona bir uyuşukluk gelir ve birdenbire sessiz, hareketsiz kalırdı. O zaman kollarına bir şişe kolonya dökerek canlanmaya çalışırdı.
İkide bir Tost’tan şikâyet ettiği için Charles hastalığın sebebini yer ve iklime bağlı gördü ve bunun üzerinde durarak nihayet başka taraflara gidip yerleşmeyi önemli bir surette düşündü.
Emma, o zamanlar zayıflamak için sirke içiyordu. Kısa ve kuru bir öksürüğe yakalandı. İştahını bütün bütün kaybetti.
Dört sene yerleştikten sonra ve işini tam yoluna koyduğu bir sırada Tost’tan çıkmak Charles için kolay değildi. Bununla beraber bu mutlaka lazımsa ne yapabilirdi! Karısını Ruan’daki eski hocasına götürdü. Onda sinir hastalığı vardı. Hava değişikliği lazımdı.
Şuraya buraya başvurduktan sonra. Charles, Növşatel taraflarında Yonvil Abey kasabası hekimi olan Polonyalı bir çiftçinin bir hafta evvel başka bir yere geçtiğini haber aldı ve oranın eczacısına bir mektup yazarak ahalisinin ne kadar olduğunu, en yakın mıntaka hekiminin ne mesafede bulunduğunu, giden doktorun senelik kazancının ne kadar tuttuğunu vesaireyi sordu. Gelen cevaplar hep işine elverecek gibi olduğu için Emma’nın durumu düzelemeyecek olursa ilkbaharda oraya göç etmeyi tasarladı.
Bir gün Emma, yer değiştirme sevinciyle çekmeceyi düzeltirken, eline bir şey battı. Evlenme buketinin teliydi bu. Portakal çiçekleri tozdan sararmış, gümüş tel örgülü ipek kurdeleler kenarlarından akıp bozulmuş. Bir kere baktıktan sonra buketi ateşe attı. Kuru bir saman çöpü bundan daha çabuk alev alamazdı. Sonra bu, küllerin üstünde ağır ağır kıvranan kırmızı bir çalı oldu. Onun nasıl yandığına bakıyordu. Küçük karton üzümler çatlıyor, sarı pirinç teller kıvrılıyor, kurşun şerit eriyordu. Katılaşan kâğıt çiçekler ocağın madenî safhası boyunca siyah kelebekler gibi sallanırken sonunda ocağın çekişiyle uçtular.
Mart ayında Tost’tan çıktıkları vakit Madam Bovary gebeydi.
2. Bölüm
1
Yonvil Abbeyi, Ruan’dan sekiz fersah (32 kilometre) mesafede Abevil ile Bove yolları arasında Andel’e dökülen küçük Riyöl Irmağı’nın suladığı vadinin bir ucundadır. Denize karıştığı yerde çocukların olta ile alabalık tutarak vakit geçirdikleri bu ırmak, Andel’e kavuşmadan üç değirmen çevirir.
La Büvasiyer’de büyük caddeden ayrıldıktan sonra vadiye bakan Lö’ler yamacının tepesine kadar düz olarak çıkılır. Vadiden geçen ırmak, onu birbirinden ayrı görünüşte iki çeşit iklime ayırmış gibidir; sol taraf olduğu gibi otlak, sağ taraf da olduğu gibi tarlalıktır. Çayır, alçak tepelerin çevresinde uzanarak arkadan Brey mıntakasının çayırlığına ulaşır. Hâlbuki doğu tarafında ova, yavaş yavaş yükselerek gittikçe genişler ve sarışın buğday tarlalarını göz alabildiğine gözünün önüne serer. Çayırın kenarından akan su, bir taraftan çimlerin, bir taraftan da saban izlerinin rengini beyaz bir çizgi ile ayırır ve böylelikle manzara, yakasının kenarına gümüş bir kordon geçirilmiş koca bir mantonun yayılmış hâlini andırır. Ufka doğru, vadinin sonuna kadar gidilince Argöy Ormanı’nın meşeleri ve Saint-Jean Tepesi’nin yukarıdan aşağı sıra sıra süzülmüş kırmızı değişik kazıntılar gösteren dik yamaçlarıyla karşılaşılır. Bu kazıntılar yağmur sellerinin izleri olduğu gibi, kül rengi dağın sırtında ince bir sicim gibi görünen o tuğla rengi de ötede başka yerlere akan çelikli maden sularından ileri gelmektedir.
Burası Normandiya, Pikardiya ve Fransa adası sınırları üzerinde soysuz bir mıntıkadır ki köyü karaktersiz olduğu kadar dili de aksansızdır. Bütün o çevredeki Növşatel peynirlerinin en kötüsü orada yapılır. Diğer taraftan ziraat de tuzluya mal olur; çünkü, kum ve çakıl dolu gevrek topraklarını beslemek için çok gübre ister.
1835’e kadar Yonvil’e gidecek hiç yol yoktu. Fakat o devre doğru nahiyeler arasında çok işe yarayacak bir yol yapıldı. Bu yol Abevil ve Amiyen yollarını birbirine bağladığı gibi Ruan’dan Flandri’ye giden arabacıların da ara sıra işine yaramaktadır. Böyle olmakla beraber ve yeni çıkış yerlerine rağmen Yonvil Abbeyi ileri gidememiş, yerinde saymıştır. Ziraat işlerini ıslah edeceklerine ahali, kıymeti ne kadar düşmüş olursa olsun, gene otlakçılıktan vazgeçmemiş ve küçük tembel kasaba ovadan uzaklaşarak tabii ırmak tarafına doğru büyümekte devam etmiştir. Onun, hazım zamanını geçirmek için su kenarında uzanan bir inek çobanı gibi, ırmak boyunca yattığı görülür.
Tepenin eteğinde, köprüden sonra, iki tarafına akça kavak fidanları dikilmiş bir şose başlar ki sizi dosdoğru şehrin ilk evlerine götürür. Etrafı çitle çevrilmiş olan bu evler, damlarına el merdivenleri, sırıklar, oraklar takılı sık ağaçlıklar altına dağınık bir hâlde serpilmiş bulunan mengene evleri, arabalıklar, kaynatma evleri gibi bir sürü binayla dolu avlular arasındadır. Kulübelerin üstü, gözlere kadar inen kürk başlıklar gibi alçak pencerelerin üçte biri hizasına kadar iner, bunların kaba ve kabarık camlarının ortasında şişe diplerine benzer bir yumru bulunurdu. Köşeden köşeye kara kirişler bulunan ak duvarlarına ara sıra cılız bir armut fidanı takılır, yer katındaki kapılarında, elma şarabı ile ıslatılmış, esmer bayat ekmek kırıntılarını kapının önünde gagalamaya gelen piliçlerin içeri girmemesi için küçük bir döner tahta siper bulunurdu. Bununla beraber avlular gittikçe darlaşıyor, evler sıkışıyor, çitler kalkıyor; süpürge sapının ucuna takılı bir demet eğrelti otu pencerenin altında sallanıyor; artık bir nalbant, iki üç küçük yeni yol arabasıyla bir arabacı ustası, dışarıda yol üstünde yer alıyordu. Sonra bir parmaklığın arasından parmağı ağzında aşk perisi heykeli ile bezenmiş bir çimen dairesi, ötesinde beyaz bir ev görülür; mermer merdivenin iki tarafında iki dökme vazo vardır; kapıda noterlik levhaları parıldar. Burası noterin evi ve evlerin en güzelidir.
Kilise, yirmi adım ötede, yolun öbür tarafında ve meydana girilecek yerdedir. Dirsek boyunda bir duvarla çevrilmiş olan küçük mezarlık, mezar taşlarıyla öyle doluydu ki yerle bir olan eski taşlar biteviye bir döşeme hâlini almış, aralarında biten otlar, kendiliğinden muntazam kareler meydana getirmiştir.
X. Charles saltanatının son senelerinde yeniden yapılmış olan kilisenin ahşap kubbesi yer yer tepeden çürümeye başlamış ve mavi renkteki zemini üstünde kara oyuklar peyda olmuştur. Kapının üstünde ve orgların bulunacağı yerde erkeklere mahsus bir minber vardır. Dönme bir merdivenle çıkılan bu minber, tahta kunduralar altında gürültülü sesler verir.
Tek parça gibi birbirine bitişik camlardan giren kuvvetli ışık yandan gelerek sıraları aydınlatır, duvarların şurasında burasında çivili hasır parçaları ve bunların altında büyük harflerle “Bay filancanın sırası” ibaresi görülür. Daha ötede, iç kilisenin darlaştığı yerde, papazın günah çıkarma dolabı, Meryem Ana’nın küçük bir heykeliyle eştir. Heykelin sırtında saten bir elbise, başında beyaz sırma yıldızlarla işlenmiş tül bir başörtüsü vardır. Yanakları Sandviç Adaları’nın bir mabudu gibi kıpkırmızıdır. En sonunda Dahiliye Nazırı tarafından gönderilmiş kutsal aile tablosunun bir kopyası, dört şamdan arasından, kilisenin en büyük mihrabına yüksekten bakarak perspektifi tamamlar. Okuyucuların oturdukları çam tahtasından bölmeli sıralar boyanmadan kalmış.
Hal, yani yirmi kadar direkle tutturulmuş kiremitli bir çatıdan ibaret olan pazar yeri, tek başına Yonvil’in büyük meydanını yarı yarıya kaplayacak kadardır. Bir Paris mimarının desenleri üzerine yapılmış olan belediye dairesi, Eczacı’nın evinin yanı başındaki köşede bir Yunan mabedi tarzındadır. Yer katında üç iyonik -eski İzmir ve Çeşme sahilleri- direk, birinci katta boydan boya kubbeli bir galeri ve ucundaki üç kornize aralığını dolduran bir Golova horozu ki bir pençesinde adalet terazisini tutarken öteki pençesini şehrin imtiyaz fermanına bastırır.
Fakat Yonvil’de en çok göze çarpan Liyon d’Or Oteli’nin karşısındaki, Bay Homais Eczanesi’dir! Hele geceleri asma lambası yandığı ve camekânını süsleyen büyük kırmızı ve yeşil şişeler, uzaklara doğru yerde iki renk ışıktan birer yol uzattığı vakit, Bingale ateşlerini andıran bu ışıkların arasından, dirseğini masasına dayamış olan Eczacı’nın korkunç hayali görünür. Evi yukarıdan aşağı ilanla doludur. Yuvarlak basılmış ve İngiliz harfleriyle yazılı bu ilanlarda; “Vişi maden suları, Selç ve Bareg suları, kanı temizleyen murabbalar, doktor Raspoy usulü, Arap macunları, Darse’nin pastilleri, Renyolt’un pestilleri, sargılar, banyolar, sağlık çikolataları vesaire” vardır. Dükkânı baştan başa kaplayan tabelada yaldızlı harflerle: “Eczacı Homais” yazılıdır. Sonra dükkânın iç tarafında, tezgâhın üstündeki büyük mühürlü terazilerin arkasında camlı bir kapıda ‘Laboratuvar’ kelimesi ve kapının aşağıda kalan yarısında da, siyah bir zemin üstüne yaldızlı harflerle gene ‘Homais’ kelimesi görülmektedir.
Bunlardan başka Yonvil’de görülecek bir şey yoktur. İki tarafında birkaç dükkânı bulunan ve bir tüfek menzili boyunda olan tek caddesi, yolun dönemecinde birdenbire biter. Eğer bu cadde sağda bırakılarak Saint-Jean Tepesi’nin eteği takip olunursa çok geçmeden mezarlığa varılır.
Koleradan sonra mezarlığı büyütmek için bitişiğindeki araziden üç dönüm yer alınmış ve aradaki duvar yıkılmıştır. Fakat eklenen bu yeni parçaya hemen hiç ölü gömülmemiş, mezarlar eskiden olduğu gibi hep kapı tarafına yığılmakta devam etmiştir. Mezarlığın bekçisi ki aynı zamanda hem kilise hademesi hem de mezarcıdır, böylelikle ölülerden iki katlı istifade ederken, boş kalan yerlere patates ekerek oradan da bir kâr sağlar. Bununla beraber onun küçük tarlası yıldan yıla darlaşmaktadır. Hele epidemik bir hastalık olunca ölülerin çoğalmasına mı sevinmek yoksa mezarların yer kaplamasına mı sıkılmak lazım geleceğini bilemez.
Bir gün Papaz Efendi ona, şöyle dedi:
“Siz ölülerle besleniyorsunuz Letibuduva!”
Bu acı söz onu düşündürdü ve bir müddet bu işten alıkoydu. Fakat bugün hâlâ o patates ekimine devam etmekte ve onların kendiliğinden yetiştiğini cesaretle ileri sürmektedir.
Anlatacağımız vakalardan beri Yonvil’de hiçbir değişiklik olmadı. Kilisenin çan kulesi üstündeki üç renkli tenekeden bayrak eskisi gibi dönmekte, modaya göre kumaşlar satan manifaturacının reklam için kapıya astığı iki basma parçası rüzgârdan sallanmakta, Eczacı’nın şişeler içinde sakladığı düşürülmüş çocuklar, tortulu bir ispirtoda gittikçe çürümekte ve lokantanın büyük kapısı üstündeki yaldızlı ihtiyar aslan, yağmurlardan rengini kaybetmiş, gelene geçene kıvırcık yelesini göstermektedir.
***Karı koca Bovarylerin Yonvil’e inecekleri akşam bu otelin sahibi dul Madam Le Fransua o kadar telaş içinde idi ki tencerelerini karıştırırken iri damlalarla buram buram terliyordu. Bu, kasabada pazar kurulduğu günün ertesiydi. Etleri kesmek, piliçleri temizlemek, çorbayı, kahveyi hazırlamak lazımdı. Bundan başka o, kendi pansiyonunda kalacak olan, doktorun, karısının ve hizmetçisinin yemeğini de hazırlayacaktı. Bilardo salonu kahkahalarla çınlıyor, üç değirmenci bağırarak içki istiyorlardı. Arkadaki kümeste tavukların cayırtısından durulmuyor, çünkü hizmetçi yakalayıp kesmek için onları kovalıyordu.
Ayağında yeşil deri terlikler, başında sırma püsküllü bir fes, biraz çiçek bozuğu bir adam, sırtını şömineye vermiş ısınıyordu. Hâlinden pek memnun olduğu belliydi.
Başının ucunda asılı duran kamış kafesteki saka kuşunun emniyetli hayatı kadar, hayatı sakin ve rahat görünüyordu; işte Eczacı bu adamdı.
Misafirhane sahibi kadın bağırıyordu:
“Artemis! Çalı çırpı hazırla, sürahileri doldur, içki getir, çabuk ol, (Eczacıya dönerek) bari beklediğiniz kimselere ne türlü yemiş vereceğimi bilseydim! Allah iyilikler versin! Nakliyeciler, bilardo salonunda gene gürültüye başladılar! Küçük yük arabaları da cümle kapısının altında kalmış olacak? Kırlangıç gelirse onun dibini çıkarmasını iyi bilir! Şu Polit’i çağır da onu yerine koysun bari! Bay Homais, bilirsiniz, sabahtan beri belki on beş parti oynadılar ve sekiz okka elma şarabı içtiler! Fakat, kevgiri elinde, uzaktan onlara bakarak, korkarım bunlar bilardonun çuhasını paralayacaklar.”
Homais:
“Zararı yok.” dedi. “Yenisini alırsınız.”
Dul kadın haykırdı:
“Başka bir bilardo ha!”
“Mademki bu bir işe yaramıyor, Madam Le Fransua, siz haksızlık ediyorsunuz! Evet, tekrar ediyorum, büyük haksızlık ediyorsunuz! Bundan başka şimdi bilardo heveslileri köşe çukurlarının daha küçük ve istekaların daha ağır olmasını istiyorlar. Artık herkes bilye oynamıyor. Her şey değişti. Zamana uymak lazım! Daha doğrusu, bir kere Telviye’ye baksanıza…”
Kadın öfkesinden kıpkırmızı oldu.
Homais ilave ederek:
“Siz ne derseniz deyiniz, onun bilardosu sizinkinden daha şık! Mesela Polonya’da veya Liyon’da su altında kalanlara yardım için oyuna bir para koymak lazım gelse…”
Otelci kadın şişman omuzlarını kaldırarak Homais’nin sözünü kesti:
“Onun gibi haytalardan bizim pervamız yoktur!
Sen işine bak, Mösyö Homais! Liyon d’Or yaşadıkça ona gelenler de olacaktır. Bizim işimiz tıkırında gidiyor. Kesemiz para görüyor. Hâlbuki Kafe Franse’yi, saçağında güzel bir ilanla, şu sırada bir sabah kapanmış bulacaksınız!”
Kendi kendine söylenir gibi devam ederek:
“Bilardomu değiştirmek ha! Çamaşırlarımı devşirirken o kadar işime yarayan ve av zamanı altı yolcuya kadar üstünde yatırdığım bilardomu öyle mi! Fakat bu uyuşuk Hiver de bir türlü gelmez oldu!”
Eczacı sordu:
“Erkeklerinizin akşam yemeği için mi onu bekliyorsunuz?”
“Bunun için onu bekler miyim? Mösyö Bine neredeyse şimdi gelir. Saat altıyı çalarken onu kapıdan girerken görürsünüz. Çünkü tam vaktinde bulunma meselesinde onun dünyada bir eşi daha yoktur. Küçük salondaki yerini kimseye vermek istemez. Öldürsen başka yerde yemez! Ne kadar da titizdir! Bir türlü şarap beğendiremem! Bak, Mösyö Leon hiç öyle değildir. O bazen yedide, hatta yedi buçukta gelir. Önüne ne koysan yer, aramaz. Ne iyi bir delikanlı! Hiçbir sözü ötekinden yüksek değildir.”
“Çünkü terbiye görmüş bir adamla Karabinalı eski bir atlı, bir tahsildar arasında görüyorsunuz, büyük fark vardır.”
Saat altıyı çaldı. Bine içeri girdi. Sırtında mavi bir redingot vardı ki cılız vücudunun etrafında etekleri kendiliğinden düşüyordu. Başının tepesinde, parçaları kaytanla bağlanmış deri kasketinin kalkık siperi altından, kenarları kasket kullanmaktan ezilmiş dazlak bir alın meydana çıkıyordu. Siyah bir yeleği, bir kıl yakası, gri bir pantolonu ve her mevsimde giydiği çok cilalı çizmeleri vardı ki parmaklarının çıkıntılı olmasından iki paralel şişkinlik yapardı. Küçük gözleri ve kemerli burnu ile uzun ve renksiz yüzünü, çenesinin altından dolanarak bir bahçe fideliği pervazı gibi, çerçeveleyen kumral sakalının hizasını hiçbir kıl geçmiyordu. Bütün kâğıt oyunlarında usta, iyi bir avcı ve güzel bir yazısı olan Bine’nin, evde bir çıkrığı vardı ki vakit geçirmek için onda peçete halkaları çevirir, bir artist kıskançlığı ve burjuva egoizmi ile evini bunlarla doldururdu. Küçük salon tarafına doğruldu. Fakat önce oradan üç değirmenciyi çıkarmak lazım geldi ve sofra takımı hazırlanıncaya kadar Bine, sobanın yanında sessiz durup bekledi. Sonra kapıyı kapadı ve âdeta saygıyla kasketini çıkardı.
Eczacı, otelci kadınla yalnız kalır kalmaz sözüne devam etti:
“Nezaketli sözlerle dili aşınmaz ya!”
“Hiçbir vakit fazla konuşmaz. Geçen akşam buraya üstü başı düzgün iki yolcu gelmişti. Bu zeki delikanlılar öyle tuhaf şeyler anlattılar ki ben gülmekten kırıldım. Gözümden yaşlar geldi. O ise tek bir söz söylemeden karagöz balığı gibi öyle duruyordu.”
“Evet, ne bir söz bulma kudreti ne de tam yerinde bir nükte sarfı gibi sosyete adamına lazım nitelikleri olmayan bir kimse!”
Otelci kadın itiraz etti!
“Bununla beraber, dediklerine göre hâli vakti yerinde imiş.”
“Hâli vakti yerinde mi? Onun ha? Hâli vakti yerinde öyle mi?”
Biraz duraklayarak:
“Kendi memleketinde belki.”
Sonra tekrar söz aldı:
“O! Büyük işlere girişmiş bir tüccar, hukuk müşaviri bir avukat, bir doktor, bir eczacı, işlerinin düşüncesine o kadar dalmış olabilir ki bakarsınız dalgın ve hatta kaba görünür, bunu anlarım, buna tarihten birçok misal getirirler! Fakat hiç olmazsa onların düşündükleri, kafalarında yoğurdukları bir şey vardır. Mesela benim birkaç kere başıma gelmiştir. Bir etiket yazmak için kalemimi ararım da neden sonra bakarım kalem kulağımda duruyor.”
Bu esnada Madam Le Fransua, yolcuları getirecek arabanın gelip gelmediğini anlamak için, kapıya gidip dışarı baktı. Kırlangıç meydanlarda yoktu. Mutfağa döndüğü zaman bir kere titredi. Siyahlar giyinmiş biri apansız içeri girmişti. Batan güneşin son ışıklarıyla da bu adamın, yüzünden kan damlayan pehlivan yapılı biri olduğu fark ediliyordu.