
Полная версия:
Elçine Armağan
“Altın” özlü bir piyestir, çok somuttur, hedefi tam vurur. Bu piyesi neredeyse E. Hakverdiyev’in, N. Vezirov’un güldürü esaslı tek perdelik piyesleriyle mukayese etmek mümkündür. Eserin başlangıcı şöyle ki: Eve doktor çağrılıyor, Kabala Muhtar kendisinin muayene olmasına bir türlü razı olmuyor, sürekli “hayır” deyip duruyor. Tüm isteklere rağmen doktorun Kabala Muhtar’ı muayene etme şansı sıfıra iniyor, hastanın durumu ise an be an kötüleşiyor, ateşi yükseliyor. Sonunda Kabala Muhtar’ın oğlu babasını zorla da olsa doktora göstermeye, muayene için imkan yaratmaya karar veriyor.
Hastanın başında toplanan erkek personeller onun itirazlarını, kızmalarına, hay-huyuna rağmen Aslan Bey’in izniyle onun ellerini tutup büküyorlar. Cübbesini ve kaftanını çıkarmaya çalışıyorlar, o an Kabala Muhtar dayanamıyor, kalbi sıkışıyor ve ölüyor. Personellerden Hacı Kazımağa Kabala Muhtar’ın göğsünde bir kese fark ediyor, altın kesesi… Hepsi birbirini dürtüyor, Kabala Muhtar rahatsızlığını duyunca sabah erkenden bodruma inip altın kesesini boynuna asıp yatağına geri dönmüş ve kimsenin ona yaklaşmasını istememiş değil mi? Ancak Kabala Muhtar’ın ölümü ile anlaşıldı ki hastanın etrafına toplananlar hiç de kurbanın durumunu düşünmüyorlarmış, onun durumuna üzülmüyorlarmış. Çünkü onlar altınların keseden yere dağıldığını görünce Kabala Muhtar’ı hemen unutmuşlar. Ölüye insan gibi, Müslüman gibi davranmaktansa dörtnala koşup altın toplamayı daha iyi sanıyorlar… Olaya şahit olan Doktor Mahmut Bey ise uzun uzun çığlıklarla orayı terk ediyor.
Tıpkı eğitimciler gibi… Tıpkı aydınların acıklı eleştirileri gibi… Tıpkı Celil Memmetguluzade gibi… Tıpkı Abdurrahim Hakverdiyev gibi… Necefbey Vezirov gibi… Kendisi de 70 yıl sonra… Elçin, gerçekten Azerbaycan maarifçilerine ve geleneklerine layık bir dram eseri ortaya çıkarmıştır. Azerbaycan’a bir kere daha maarifçilerin gözüyle bakmıştır. Gerçekten de Elçin’in bir perdelik piyesini okuduğunuzda onun dramatik istidadının gücünü açık ve net hissedersiniz.
Elçin bir de 1989 yılında, tam 16 yıl sonra, yeniden piyes yazma zahmetine katlanıyor ve toplam üç yıl dolaylarında 8 küçük hacimli piyes yazıyor.
Onun “Değerli Yazarla Buluşma” adlı Farsça türde yazdığı bir perdelik piyesi bir dalkavukluk piyesi olarak yorumlanır ve en ilginci budur ki bu dalkavukluğun paradigmasında bütün SSCB vatandaşlarının hayat tarzı görülür.
1990 yılında yazdığı bir diğer oyunun adı ise “Otel Odasında Buluşma” Bu sefer tür absürt olarak belirlenmiş, Oyun, tüm işaretleri ve sanatsal özellikleriyle absürttür. Otel odasında tesadüfen iki misafir karşılaşır: Biri otel odasını terk ediyor öbürü geliyor neredeyse çok komik olaylar başlıyor. Bu trajikomik oyun özünde tekrarlardan oluşuyor. İlk misafir, kapı kapalı olmasına rağmen düzenli olarak odaya geri döner ve kırılan, bazen çalışmayan şemsiyesini burada bıraktığını söyleyerek özür diler. Şemsiyeyi alır, otel odasıyla ilgili diğer küçük meseleler hakkında sohbet eder ve dışarı çıkar. İkinci konuk rahatlamaya ve kendini evinde hissetmeye başlarken, ilk konuk odaya aynı bahaneyle, aynı şekilde, bir hayalet gibi, bir gölge gibi girer ve eskisi gibi hemen hemen aynı şeyleri, kırık bir gramofon şaftı gibi, sadece biraz farklı bir biçimde tekrarlar. Sonunda konuşma o kadar çarpık bir hâl alır ki, birinci yolcu katil, ikinci yolcu da kurban gibi görünür ve oyun bu ilişkiye bir son vermeden biter.
“Otel Odasında Buluşma” korkunç ve tüyler ürpertici bir oyundur. Bunun nedeni, Elçin’in okuyucuyu veya izleyiciyi durumun gerçekliğine, iki misafir arasındaki iletişime ve ilişkiye ikna etmesidir. Bu gerçekten olabilir mi? Belki bu bir kabus, ikinci misafirin yorgunluğunun bir işareti, bozuk ruhunun bir tezahürü? Çünkü ilk misafir otel odasına girer girmez kimi zaman arkadaşı Natig’i, kimi zaman da istekli eşi Ofelya’yı aramak ister. Fakat “neler oluyor?” absürt oyunlarda soru cevaplanmaz.
Doğrusu, hiçbir absürt oyunun somut bir sonucu ya da anlamı yoktur. Her şey söz konusu, hepsi benim yorumuma bağlı. “Otel Odasında Buluşma” oyununun yapısı ve müzikal tonu “Hayvanat Bahçesinde Ne Oldu?” oyunuyla hemen hemen aynı gibi duruyor.
Açıkçası yazıyı yazmaya başladığımda Elçin’in tek perdelik oyunları hakkında bu kadar geniş bir yelpazede düşüncelere sahip olacağımı düşünmemiştim. Kısa bir duyuru yapıp isimlerini sıralayıp hızlıca üzerinden geçerim dedim. Ama öyle olmadı, nedeni bu küçük ölçekli oyunların birbirinden ilginç olmasıydı. “Hovsam Soğan” dahil… Yine 1990 yılında, bu kez Ağustos ayında (lütfen bu tarihe özellikle dikkat edin), Zugulba pansiyonunda yazılan bu oyun, farklı dönemleri, farklı ideolojileri, farklı tarihsel ve efsanevi kişilikleri iskambil kartları gibi karıştırıp tek trende sergiledi. Elçin, “Hovsan Soğanı” nın türünü absürt olarak tanımladı. Yazar, oyunla ilgili açıklamalarında, karakterlerin ait oldukları zaman ve mekânı belirtmeye dikkat çekmiştir: “Zaman 1990, Ağustos, sıcaklık 38 dereceydi; mekân: “Bakü-Buzovna” elektrikli treni” Bu cümleyle Elçin, sanatsal dünyasını pencerenin arkasından görülen gerçeklikle sıkı bir şekilde ilişkilendirdi ve okuyucuyu (izleyiciyi) karakterlerin gerçek olduğuna tamamen ikna etmeye çalıştı.
“Hovsan Sogani” oyunundaki olay “Bakü-Buzovna” treninin hareketidir. Bu gerçek bir hareket ve gerçek insanlar onun içinde oturuyor ve bir yerden bir yere gidiyorlar. Ancak Elçin, sanki farklı zaman dilimlerinden geçiyormuş gibi bu treni Buzovna köyüne gönderir. Trenin yolcularını trende yaşayan ruhlarla ustalıkla karıştırır, oraya Nadezhda Krupskaya, Anastas Mikoyan, Karl Marx, Mihail Gorbaçov figürlerini getiriyor. Yani bu elektrikli tren sadece bir Buzovna treni değil, aynı zamanda Sovyetler Birliği’nin tarihi geçmişinden bir zaman treni.
“Hovsan Soğanı”nda tüm bölümler uzaktan bir sesin anlattığı komik bir hikâye etrafında mozaikleniyor. Ses seyircileri ve aynı zamanda trenin yolcularını bilgilendirir: “Büyükbabam 1914’te dinlenmek için Kislovodsk’a gitti. Bir gün soğanı hatırladı. Mokarini’yi Bakü’den bir torba Hovsan soğanı getirmesi için göndermişti… Hizmetçi de gitmiş soğanları getirmişti. Bakın bu hikâyenin devamı oyun boyunca uzaktan bir ses ile anlatılacak: Dede her seferinde soğanı beklememiş. Bakü’ye gelecek ve ardından efendisinin peşinde Bakü-Kislovodsk yolu boyunca soğanı taşıyacak. Sonunda dede Bakü’de oturup hizmetçiyi bekler, hizmetçi soğanı efendisine getirir, torbanın ağzını açtığında soğanın çürük olduğunu görür. Sonra, “Dedem hizmetçinin yüzüne tükürdü ve ey “aptal oğlu aptal” dedi. Tanrım, saçmalığından dolayı harika bir hikâye. Kendisi “Posta Kutusu” (J. Mammadguluzade), “Bamba”, “Çeşmak” (A. Hagverdiyev) öykülerine benzer bir öyküdür. Öte yandan “Gittim, bir vadide bir berber gördüm, bir berber bir berberi kesiyordu, teker teker, teker teker” ritmik yapısında işlenmiş bir öykü. Bunlar sadece dernekler olmasına rağmen. Oyundaki habercinin öyküsünü Azerbaycan edebiyatının gelenekleri ve ulusal folklor ile ilişkilendirme girişimidir.
Aslında Bakü-Kislovodsk güzergahında yaşanan soğan hikâyesi Bakü Buzovna güzergahına bir göndermedir, her güzergâh yıllar içinde tekrarlanır ve hatta tekrarlar absürtlüğün simgesi hâline gelir.
“Hovsan Soğan” oyunu, Bakü-Buzovna güzergahında çalışan elektrikli trendeki absürt sohbetler çerçevesinde dönemleri, insanların yaşam tarzlarını, toplumsal acılarını, dertlerini, aile içi komedileri resmetti. Unutulmamalıdır ki, bu tek perdelik absürt oyunlar, Elçin’in yaşadığı döneme, çağdaşlarına, çevresinde gelişen olaylara, bir sosyo-politik oluşumdan diğerine geçişin anti-hümanist özelliklerine karşı refleksiydi.
Elçin ayrıca “Özel Sipariş” oyununu absürt olarak nitelendirdi ve aynı yıl (1990) Ağustos’ta yazdı: İki adam arasındaki bir diyalog olarak yazdı, sahnede kalkınmanın küreselleşmesi kupasını açtı ve bunların insan ruhu üzerindeki etkilerinden, sanallaştırmanın olumsuzluklarından bahsetti ve onlarla internette konuştu. Bunlardan sonra Elçin, 1991’de “Tiyatro”, 1992’de “Yalan”, “İntikam”, “Su” ve 2006’da “Gece Penceresinden Görülen Dağlar” adlı tek perdelik oyunlarını yazıp yayımladı. Bu oyunlar arasında yazarın Araz Dadaşzade’ye adadığı “Su” oyunu, sanatsal mükemmelliğiyle öne çıkıyor.
“Su” oyunu yapısı itibariyle bir tek oyunculu, metin ise yapı itibariyle bir kadın monoloğudur. Ancak bu monologda tüm hayatı bir filmdeki kadar canlı görünüyor.
Bir kadın kendi eski çoktan tamir yüzü görmemiş evinde oturmuş çorap dokuyor ve ilk cümlesinde okuyucuya anımsatıyor. Üç gündür evlerinde su yok Kadın şikayetçi ve hayatından bezmiş bir durumdadır çorap dokuya dokuya söylendiği anda musluktan su damlamaya başlar kadın karşılaştığı bu olaya sadece sözle tepki verir. Bir iş yapmak için Yerinden kımıldamaz, musluğu kapatsın, suyu durdursun, evi toparlasın… Su ise olduğu gibi durmadan damlar su kovasını doldurur yere dağılır ve durmadan artar ve kadının topuklarına kadar yükselir. Kadın ise sanki su ile konuşup suya hayatını anlatır suya dünyadan bahseder ve bir anda anlaşılıyor ki kadının su ile kendi hesabı var.
Elçin, bu defa da folklor denizine bir taş atar ve oyunun (piyesin) başlangıcına bir eğigraf gibi atasözü yazar. “Su harda dirilik orda (Su nerede dinamik orada)” Eser ise bu düşüncenin tam tersini yansıtır “Su harda ölüm orda” (Su nerede ölüm orada) Elçin atasözünü inceler ve suyun her zaman pozitifliğin algılanmasını dağıtmaya çalışır gerçekten de su odayı basar ve anbean kadını daha çok içine alır. Elçin oyunda sanki bir şiir ortaya koyar ahirette ateşin değil suyun yardımıyla gerçekleştirir böylelikle su kadına ölüm getiren bir unsur olarak anlaşılır. Oyundaki kadının monoloğu size ulaştığında Elçin burada bir romancı olarak mükemmel bir yorum yapar ve bu yorumda hayatın bütün anlamının ötesinde hala tüm anlamlara sahip bir su olduğunu gösterir bu anlamda kadının durumunu belirterek Elçin bunları kaydeder “Ağzı burnu da suyun altında kalır. Sadece gözleri etrafa bakar ve kadının bembeyaz saçları suyun yüzeyine yayılır. Suyun içinden bir telefon sesi duyulur kısa bir süre içinde kadının kafası tamamen suda kaybolur telefon çalmaya devam eder.
Bu bir kadının intihardır, hayattan bıkmış, yorgun yaşama umutlarını yitirmiş yeryüzünde gezmekten bacaklarında ağrı hisseden birinin intihar etmesidir.
Kadını intihar öncesi monoloğu ise onun yaşadığı hayatını gözlerinizin önünde ve hayal gücünüzde yeniden yaşayabilirsiniz kadını anlamaya, onun dertlerine ortak olmaya çalışırsınız. Bu makaleyi yazmaya hazırlanırken şunu açıkça belirttim ki Elçin’in bir perdelik oyunları( piyesler) eğitim niteliğindedir. Elçin teoride sırlarının edebiyat eleştirmeni gibi iyi bilse de doğrudan bu sırların farkına varmaya çalıştı. Büyük hacimli piyesler yazmadan önce bu alanda başarılı olmak için kendini eğitti bu konunun önemli olduğuna kanaat getirdi.
Bu doğrudan Elçin’in kişiliği ile ilgilidir hem yaratıcı bir insan gibi Elçinin kendisine karşı talepler bir maksimalist olduğunu bildirir.
Elçin bunu açıkça belirtir: O “Edebiyat Gazetesinde verdiği röportajında “Sizin için yazar kimdir?” sorusunu böyle cevaplamış: Tereddüt etmeden sadece kendi çıkarlarını düşünmeyen kişidir. Onj hem halkın kaderi rahatsız eder ne zaman her şey kökünden yok edilir onu şüpheler yer. Bunu o zaman doğru olup olmadığını anlarsınız
Diyelim ki 90’lı yılların ocağında bu kadar insan neye göre yok edildi. Bu kurbanların anlamı nedir? Böylece olayların azap ve eziyetle felsefi ve ruhsal olan sürecini belirtir. Tereddüt eden insan şüphelenen insan denektir. Kesinlikle elçinin şüphe ve tereddütleri onun geniş hacimli piyesler yazma arzusundandır. Posta Şubesinde Hayal’den sonra yavaşladı.
Hiç şüphesiz ki bu konuda bir tiyatro eleştirmeni olarak bunları çıkarılmasına dayanarak söylüyorum. Elçin bu sonuçlarına kesinlikle katılmayanlar ve onları hiç kabul etmeye bilir bu duruma bağlı olarak tamamen başka deliller getirsin.
Ancak her durumda, inkar edilemez bir gerçek su ki yaratıldığı 16 yıl boyunca (1973-1989) zamanları arasında drama türüne müracaat etmiyor doğru etmiyor. Ancak büyükelçinin yaratıcılığına geriye dönük bakıldığında bu dönemde sadece dramatik değil tiyatro eğitimi aldığı tiyatro eleştirmenliği yapmayı planladığı ve zorlu bir göreve hazırlandığı bir dizi ünlü oyun yazarının eserlerinin dilimize çevirdiği açıktır. 1989 yılında Elçin’in 3 yıl boyunca aralıksız küçük ölçekli oyunlar yazması tesadüf değildir. İnanıyorum ki bu 3 yıl “büyük Elçinin büyük çalışmaları “gibi Azerbaycan Edebiyat dünyası için sınıflandırsam hiç hata yapmam Elçin drama doğru uzun bir yol gidiyordu. Ben bizzat gözlemleyip, hem de birçok eleştirenlerin makale ve monografilerinden okudum ki onlar özellikle Elçin eserlerinden bahsederken, bu da kesinlikle doğrudur onun Dünya görüşünün duygu dünyasının, sanatsal ve bilimsel yaratıcılığının özünü 60’lı yıllarda görürler. Hatta ben de birkaç yıl önce Elçin’in “Piyesler” koleksiyonuna yazdığım “Ön Söz” de düşüncelerimin dayanak noktasını 60’lı yılların tiyatrosunu makale için odak noktası olarak aldım ve buradan 90’lı yıllara getirdim ama şimdi biraz farklı düşünüyorum. Anlıyorum ki onu bir eleştirmen, yayıncı ve yazar olarak şekillendiren 60’lı yıllardı 60’lı yılların deneyimleri 60’ların ilerici fikirleri, 60’ların edebiyat ve sanat ortamı olmuştur. 20. yüzyılın 60’ları muhteşem bir nesir elçin yarattı ve 90’lar da muhteşem bir oyun yazarı yarattı.
Düz yazısının ve dramın birbiriyle ilişkili olarak yabancı gezegenler gibi olması tesadüf değildir. Birbirine çok az benzerlikleri var haberci tehdit ve yiyecek anlamında çok yumuşak ve akıcı bir anlatıma sahip nesir sınırları içinde tüm karakterlerini övüyor hatta bende uzak olmayın derim (belirli karakterlerin olumsuzluklarına rağmen) onları sever, arkadaşları, akrabaları onu tanır. Onlarla aynı yatay düzlemde olmaya karar verdi bu insanlarla kendi akrabası gibi konuşur ya da kenarda durup onları heyecanla izler ve hep bir şeylerin dikkatini dağıtacağından korkar gibi görünür geri planda kalır. Yazarın merceğine düşmez nesir Elçin hep kahramanlarıyla beraberdir
Karakterlerin romantik çırpınışlarını lirik ve psikolojik durumlarını ve cesaret duygularını paylaşıyor. Onun neresinde garip akıcı bir müzik var bu müzik hangi notalarda? “Bitless” grubunun şarkıları, hangi notalarda ise Fransız Paul Moria’nın besteleri bazı notalarda muğamların mutlu tasnifini ve renklerini hatırlatır. Elçin kendi romanlarında, hikâyelerinde, povestlerinde 60’lı yıllara, o yıllarda yaşamış insanların romantik dünyasına ramazan aşikardır Ve o yıllarda gerçek dünyaya pembe gözlük camlarının arkasından bakar. O insanlara gerçeğe, iyiliğe, sadakate, bencil olmayan nezakete Adalete ve ahlaki saflığa inanmak istiyor sadece inanmak istemekle kalmıyor hatta inanıyor.
Başka bir deyişle Elçin nesrinin mayası 60’lı yılların inkılabının samimiyetinde, isyanlar asi saflığında yatıyor kökleri de oradan beslenip boy atıp dallanmış bir ağaca dönüşür. Şunu da not etmeliyim ki Elçin nesrin hatta “Mahmut ile Meryem” romanında görünen bazı fantastik bölümlerin varlığına rağmen son derece gerçekçi bir romandır Düz yazısında Elçin azami ölçüde şeffaftır. Bu nesirde alaya, ironiye karamsarlığa, koyu renklere yer yoktur. Elçinin yazısı güneşin şafağında parlayan bir Gökkuşağı gibidir.
Halbuki Elçin’in drama unsuru elbette ki “Posta Şubesinde Hayal” ve “Kızıl” piyeslerini çıkarmak şartıyla tamamen başkadır. Onun bütün draması yeniden yapılanma (perestroyka) dönemine, doksanlı yıllara yansımıştır. Doğrusu bu ifadeyi Azerbaycan edebiyatının bir sıra temsilcileri konusunda ele almak mümkündür. Lakin Elçin diğerlerinden şöyle ayrılır, onun piyeslerinde 90’lı yılların ayrı ayrı durumları güzel şekilde şekillendirip esere alınmaz; devir, zamanın özü sembolik tarzda gösterilir. Sanki 90’lı yıllar ona 60’lı yıllardan tanıdık karakterleri muhtemelen farklı bir takvimle tanıtır. Sanatkârın gözündeki gözlüğün pembemsi renkli camları kırılır. Elçin’in karakterleri delirir, ahmaklaşır, gergedanlaşır, robotlaşır. Onlar para, rütbe oyuncaklarına çevrilirler. Aşırı derecede düşüp alçalırlar, itibarsızlaşırlar. Yazarın sevimli kahramanları ise hasta durumda olup kendi romantik alemlerine kapılırlar, ilaçsız durumları ile barışırlar. Elçin’in sanatçılığı için 90’lı yıllara kadar özgün olmayan satirik durum, iğneleme, acı kinaye, karamsarlık notları, koyu boyalar onun piyeslerinde kendine özgü şekilde yer almaya başlar. Elçin’in yazı sayfalarına zamanın kiri çıkar. Düz yazısında hiçbir zaman filozof olmaya can atmayan Elçin kendi draması çerçevesinde filozoflaşır, ciddiliğin zirvesine ulaşır, zaman ve mekân çerçevelerinin dışına çıkar, her tür mantık sınırlarını vurup dağıtır.
Evet, Elçin dramaturjiye, tiyatroya tamamen yeni bir Elçin gibi geliri. Yeni edebi hazine ile yeni düşüncelerle, yeni fikirlerle, yeni güzel marifetlerle gelirdi. Drama ve tiyatro tecrübesine belli surette sahip olarak gelirdi ve büyük nesir deryasını piyes yazarlığı ile karşılardı. Niye ben burada “karşılamak” sözcüğünden faydalandım? Niye 60’lı yılların Elçin’i için özgün edebi, estetik dünyayı 90’lı yılların Elçin’i için özgün estetik yazarlıktan bu kadar farklılaştırdım. Bu yüzden de bu fikrin konular doğurabileceğine inanıyorum. Hiç şüphesiz ki 90’lı yılların Elçin draması hiç de onun nesrindeki karakteristik işaretlerin yeni edebi estetik ölçüde 60’lı yılların ideali ile yaşayan Elçin eğil 90’lı yılların Elçin’i tamamen farklı, tamamen yeni bir Elçin’dir! Ve eğer geniş mukayeseler ve sembolik sınıflamalar düzlemini götürürsek Elçin’in “Edebi düşüncelerine dayansak göreceğiz ki Elçin 90’lı yıllarda ruha Leo Nikolayeviç Tolstoy’dan daha çok Samuel Bekketo yakındır.
Tesadüf değildir ki Elçin Azerbaycan sahnesine tuhaf gelir, absürt piyeslerden elinde kurşun toplayıp gelir!
Elçin’in ilk dram eseri “Posta Şubesinde Hayal” (1970) trajikomedisidir.
Elçin’in 1989-1992’li yıllar arasında birbiri ardına yazdığı bir perdelik piyesleri drama materyalin esas benimsemeyi asıl dramaturg adetlerine sahiplenme, bu alanda üstat olmak girişimlerinin gerçekliğidir.
Elçin’in drama sahnesine gelişi hemen “Ah, Paris Paris” (1992) piyesiyle kayda alınmalıdır. Çünkü bu, artık yazarın drama ile bağlı kalem tecrübesi değil, yazarın dramaya olan iddiasının gerçekliğidir.
Elçin’in tiyatroya gelişi ise yazarın 1995’li yılda “Ben Senin Dayınım” komedisinin Azerbaycan Devlet Rus Dram Tiyatrosundaki sahne boyutunun prömiyeri ile tarihe geçer.
Ve bundan sonra Elçin’in piyeslerinin önü bir bir açılıp Azerbaycan tiyatrolarının sahnesine konar oradan da büyük bir inanç duygusuyla duvarları aşıp Avrupa sahnelerine gider, dünyaya yayılır ve yayılmaktadır.
Bu yüzden de ben Elçin’in dram sanatçılığının, tiyatro faaliyetinin güzelliğini, büyüklüğünü, miktarını özel olarak vurgulamak amaçlı deniyor ki “AÇIN PERDEYİ: ELÇİN GELİYOR!” Tamamen haklıyım…
II.BÖLÜM ROMANCI YÖNÜYLE ELÇİN
USTA BİR ROMANCININ TARİH YORUMU: KAFA ROMANI
Prof. Dr. Bilge Ercilasun
21. yüzyılda Modern Türk edebiyatı oldukça gelişmiştir ve pek çok türde orijinal eserler vermektedir. Türk edebiyatının en çok eser verdiği türün roman olduğu görülüyor. Roman, bütün dünyada 19. yüzyıldan itibaren en çok örnek veren, toplum tarafından en çok ilgi gören bir edebî türdür. Teknolojinin ilerlemesiyle, bu tür daha da yaygınlaşmış ve kolay ulaşılır bir hâle gelmiştir. Roman, bütün toplumun çeşitli meselelerini, duygu ve düşünce dünyasını, ferdî ve sosyal problemlerini ifade edebilen çok yönlü kompleks bir türdür. Eğlendirme ve eğitme amaçlarını da taşıyan roman, insanların en çok okuduğu, ihtiyaç duyduğu bir tür hâline gelmiştir. İnsanlar romanlarda kendilerini bulmakta, pek çok konunun kendilerine tanıdık geldiğini görerek daha çok okumaya heves etmektedirler.
Batı dünyasında roman 18. yüzyıldan itibaren gelişmeye ve pek çok örnek vermeye başlamıştır. 20. yüzyılda Türk dünyasında da aynı gelişme olmuştur. Artık geniş bir coğrafyaya yayılan çeşitli Türk topluluklarında da değişik ve orijinal romanlar yazılmaktadır. Zengin bir geçmişe sahip bulunan Azerbaycan edebiyatı bu konuda başta gelen örneklerden biridir. Azerbaycan edebiyatının Anar ve Elçin gibi büyük ve usta romancıları bulunmakta ve ilgi çekici ve zengin muhtevalı, modern ve orijinal eserler vermektedirler.
Bu yazıda Elçin Efendiyev’in son romanı olan Kafa üzerinde durmak istiyoruz. Eserde ele alınan tarihî konuları ve yazarın tarihe bakışını, olayları sorgulayışını ve yönelttiği eleştirileri, bakışı ve eleştirileri ile aslında neyi anlatmak istediğini ortaya koymaya çalışacağız.14
Tarih 6 Şubat 1806’dır. Hüseyin Kulu Han Bakû’da Danışma Meclisi toplamış, konuşulanları dinlemektedir. Canı çok sıkkındır, ağzını bıçak açmaz. Pek fazla seçenekleri yoktur. Rus ordusu Bakû’nun surlarına dayanmıştır. Hüseyin Kulu Han daha önceki yılları hatırlar. Kaçar Hanı Ağa Muhammet Şah Kaçar, Bakû’nun bütün varlığını alıp gitmiş, Bakû’nun hazinesi tamtakır kalmıştır. Mütercim Şerif Bey, Rusların aydınlanma çağını yaşadıklarını, onların ilminden faydalanabileceklerini, bunun için de Rus tebaası olmayı kabul etmek gerektiğini söylemektedir. Şerif Bey konuşurken Mahmut onu uşaklıkla suçlar. Son sözü Hüseyin Kulu Han söyler ve teslim olmaktan başka bir çareleri olmadığını belirtir.
Rus ordusu ilerlemekte ve Azerbaycan hanlıklarını birer birer yutmaktadır. Buna karşı yapılacak bir şey yoktur. Çünkü Rus ordusu modern ve düzenlidir ve iyi yönetilmektedir.
Knez Sisianov ordusuyla beraber yürümektedir. Bakû’ya girmek üzeredir. Yanında Hüseyin Kulu Han vardır. Fakat bir anda beklenmedik bir olay olur. Knez Sisianov’la Yarbay Emir Subayı Elizbar Elistov, şehrin anahtarını Şerif Beyin elinden almak üzere iken iki kurşun sesi işitilir. Sisianov’la Elistov yere düşerler ve ölürler. Kurşunlar Mahmut Bey’in süvarileri tarafından atılmıştır.
8 Şubat’ta danışma meclisi Bakû’da olağanüstü toplanır. Hüseyin Kulu Han Mahmut’a bağırır, o da cevap verir. Şerif Bey ortada yoktur. Şimdi ne yapacaklardır? Hüseyin Kulu Hanın bu sorusuna Molla Muzaffer Ağa cevap verir ve Kaçarlarla iyi ilişkiler kurmalıyız, der. Hediye olarak da Feth Ali Şaha Sisianov’un kellesini göndermeyi teklif eder.
Bir heyet hazırlanır ve Tahran’a doğru yola çıkar. Heyette Molla Muzaffer Ağa, Mahmut Bey ve süvarileri, Lal Gaffar Oğlu bulunmaktadır. Yol uzundur, bu yüzden kafanın mumyalanması gerekmektedir. Hacı Muhtar Beye uğrarlar ve Tabip Selahattin vasıtasıyla bu işi hallederler.
Güzergâhları üzerinde genç Veliaht Abbas Mirza da vardır. Kafayı Feth Ali Şaha teslim etmeden önce Abbas Mirza’ya da göstermek istemişlerdir. Fakat Abbas Mirza, onların yollarına devam etmelerine izin vermez. Kafayı teslim alır ve kendi adamlarıyla Tahran’a, Feth Ali Şaha gönderir.
Abdurrahman Ağa’nın ve Kurt Kerim’in öncülüğünde bir heyet, kafayı Tahran’a ulaştırmışlar ve Feth Ali Şaha teslim etmişlerdir. Feth Ali Şah bu yapılanın son derece tehlikeli olduğunu düşünür. Bunun bir faydası olmayacağından emindir. Ruslar Kafkasya’daki ordularını çekmeyeceklerdir.
Sisianov’un başsız bedeni 27 Kasım 1911’de Bakû Kalesi’nden çıkartılarak Tiflis’e götürülür ve törenle gömülür. Kafa yoktur ve nerede olduğu da bilinmemektedir.
***Romanın genel olarak tahliline geçmeden önce bazı karakterleri tanıtmak ve üzerinde durmak gerekmektedir. Çünkü bunlar, olayların içinde aktif olarak yer alan ve olaylara yön veren işlevsel karakterlerdir. Romanda yalnızca birer kişilik olarak değil, olayların gidişinde de önemli derecede rolleri bulunan karakterler olarak yer almışlardır.
Hüseyin Kulu Han: Bakû Hanıdır. Oynak karakterli, güvenilmez bir adam olduğu belirtilir. Güçlü bir karaktere sahip olmadığı, korkak mizaçlı olduğu söylenir. Kimseyi dinlemeyen, kendi başına hareket eden, sabırsız bir yaradılıştadır. Buhranlı zamanlarda sorumluluktan kaçma isteği ağır basar. Olayları kaldıracak ve taşıyacak güçte olmadığı anlaşılıyor. Şiirlere merakı vardır. Hafızası kuvvetlidir. Pek çok şiir bilir ve ezberden söyler. Problemli zamanlarda şiir tutkusu depreşir. Böyle zamanlarda şiiri bir kaçış olarak gördüğü, içinde bulunduğu buhranlı anlardan kaçmak istediği, sorumluluk duygusundan kurtulmayı düşündüğü anlaşılıyor. Böyle anlarda çözüm üretmek yerine şiire sığındığı görülüyor. Şiir, onun için bir kaçış duygusunu ve arzusunu ifade ediyor. Hüseyin Kulu Hanın bu tutkusu romanda şöyle anlatılıyor:
“Yine aniden, inanılmaz bir şey oldu, hayatının en zorlu ve gergin o anlarında Hüseyin Kulu Hanın içinde bir şiir yazma tutkusu belirdi, hiçbir zaman şiir yazmayan, bunu aklından bile geçirmeyen, fakat fırsat buldukça şiir okumayı seven ve güçlü hafızasıyla okuduğu şiirlerin çoğunu aklında tutan Hüseyin Kulu Han’a bir vahiy indi sanki. İçinden, Molla Penah’ın şiirine nazire tarzında mısralar geçer oldu. Büsbütün şaşırmış olarak, içine doğan o mısraları yüksek sesle söylememek için kendini zor tuttu.”15