
Полная версия:
Sovyet Öykü Seçkisi
Komiser çıktı. Banyodan şarkı sesi geliyordu:
Sen benim paltomsun, palto-o!Seni kimse alamaz!İnsanların önüne çıkıp bağıracağım!Nöbetçiler, ceket istiyorum-m!Sabah komiser tepede duruyordu. İşçi başları insanları topladı. Gökyüzüne koyu bulutlar yığıldı, yağmur hafifçe çiseliyordu. Tarlaların üzerine hızla yağan yağmur, dimdik duran çavdarların belini kimi zaman büküyordu.
Suyun üzerinde beyaz renkli kuzular kıvrıla kıvrıla gidiyor, nehirdeki sıkışıklık boyuna değil de enine doğru giderek artıyordu. Bu sıkışıklığa eklenen kütükler ise nehir boyu yoğun, geniş kitleler halinde duruyordu. Aylaklar ise dalga geçiyorlardı: “Etrafını çevirmeyi bıraktı! Döşemeye başladı!” Kütükler ıslanarak parladı. İnsanların oluşturduğu kalabalıktan bir uğultu geliyordu. Kalabalık içinden birisi şarkı mırıldanıyor, başka biri ise tekerleme söylüyordu:
Aylaklar, nehrin hüzünlüleri,Amirler ormana sürdüler sizi,Ormanı geçtiler, koşuşturdular, ateş açtılar,İneği öldürüp ağladılar,Yakın zamanlarda iş vardı,Bak, pantolon ineğin boynuzunda asılı kaldı,Sesini düzelterek komiser bağırdı.“Şarkı söylemeyi bırakın! Dinleyin-n! Yoldaşlar, tomruk sıkışıklığını hanginiz kaldırırsa, ödül olarak tayın alacak: çay, şeker, sigara, bulgur!”
Aylaklar zıpkınları toprağa basarak susuyordu. Başları öne eğilmişti. Rüzgârın, şelalelerin ve kütüklerin uğultusu duyuluyordu.
“Utanın yoldaşlar! Bu kalabalık içinde tıkanıklığı düzeltecek cesur biri yok mu?”
“Evet, bakın yoldaşlar! Sıkışıklığı önce yüzeyden almak gerek!”
“Orası ne halde biliyorsunuz!”
“Görüyor musun, ensen nehre bakıyor, yüzün ise çağlarcaya!”
“Bunu size öğretmek bana düşmez. Neyi nasıl yapacağınızı biliyorsunuz!”
“Çağlarcadan sıkışıklığı bir temizleyip, şu işten bir kurtulalım. Ruhumuzu teslim etmeyeceğiz ya… Tıkanıklık açıldığında beş verst ileride bir gök gürültüsü gibi bir ses duyulacak.”
“Tekrar söylüyorum. Kim ormana daha fazla ilerlerse, işi karşılığında tayın alacak.”
“Tabi ki, yiyeceği özledik… Ölmesek bari…”
“Alın o zaman!”
“Kokusunu şimdiden duyuyoruz, işe koyulacağız!…”
İnsanlar köprüden geçerek tıkanıklığın olduğu yere yöneldi ve oraya buraya koşuşturmaya, uyuşuk bir şekilde tıkanıklıkta yer alan kütükleri kırıp, aşağı doğru yuvarlamaya başladılar. Birbirlerini uyararak sıkışıklığın nasıl göründüğüne dair bilgi veriyorlardı.
Komiser, sıkışıklığın etrafında toplanan insanlara, kapıların yanında nöbetçinin bulunduğu kara kulübeye sert ve gururlu bir şekilde baktı, silkelenip kendine geldiği anda arkasından biri bağırdı:
“Hamamları boşaltın! Yoksa bizimkiler boşuna vakit kaybedecek.”
İşçi başları tarafından sıkışıklığa neden olan kütükleri temizlemek için gönderilen aylaklar her gün geceyi gündüze katarak çalışıyor, azgın nehrin bir kıyısından diğer kıyısına döşenen geniş ve uzun köprü boyunca gidip geliyor, tıkanıklığın içerisinde sıkışan kütükleri kırıyorlardı. Kütükler boğuk bir ses çıkararak hafifçe çarpıyor, kayarak aşağı yuvarlanıyor, bazı kütükler ise tıkanıklığın içinden yuvarlanarak geçiyordu. Şelaleler kütükleri güçlü bir şekilde yakalıyor, azgın suyla yıkanan taşların üzerine çıtırtıyla hafifçe çarpıyordu. Sıkışıklıkta hiçbir azalma yoktu, öylece duruyordu. İş her gün daha sıkıcı, daha uyuşuk bir hal alıyor, aylaklar birbirleriyle dalga geçiyor, kendi hallerine gülüyorlardı:
“Birimiz çalışıyor da geri kalanlar yatıyor mu acaba?”
Akşam yaşlı işçiler kıyıya ön tarafa ateş götürdüler, su kaynattılar, peksimet yediler, çorba içip, bayat ekmek yediler. Bazen, kimde tuzlu balık varsa pişiriyor, akşam yemeğini yiyip, bol bol konuştuktan sonra uykuya hazırlanıyorlardı. Gençler aceleyle yemek yiyerek yıkanıyorlar, yirmi kişi tek tarak ile taranıyor, karadan geçer gibi köprü aracılığıyla nehir üzerinden tıkanıklığın üç verst ötesinde bulunan ıssız köye geçiyorlardı. Köy büyüktü, çok fazla kadın, az sayıda erkek vardı ve aylaklar kaçamak ve eğlenceler için istenen misafirlerdi. Hava henüz aydınlıktı, ama soğuktu, akordeonun sesi eşliğinde ritim tutarak her biri kendi eşini seçti ve köyün ortasında Polonyalı kızlar gibi chaine18 oynadılar. Sonra da her biri kendi eşini alarak, oturmak için harman yerinin ya da hamamın arkasına geçti. Sabah işe değil de küçük ormana döndüklerinde ise uykuya daldılar. Öğle yemeğinden sonra zaman zaman esneyerek ve ellerine tükürerek, sıkışıklık içerisinde yer alan kütükleri zıpkınla çektiler, fakat tıkanıklığı açmaya çalışmak amaçsız bir işten başka bir şey değildi. Görünüşe göre işçiler, kütüklerin oluşturduğu tıkanıkla güçlenmiş ve bütün bir yıllığına nehre yerleşmişti.
Komiser geldi, uzun uzun ve dikkatli bir şekilde işçilere baktı. Bütün çabalara karşın tıkanıklığın kalkmamasına şaşırıp kaldı.
Gece mehtap vardı. Nehrin arkasındaki köyde genç aylaklar yoğun sisten faydalanarak kaçamak yapmak istediler, kadınlarla birlikte sisin ardına saklandılar. Ancak hiç de umdukları gibi olmadı, çünkü köyün erkekleri onları kovaladı:
“Her gece harman yerine sigara içmeye geliyorsunuz, bir de yangın çıkarıyorsunuz, defolun buradan yabancılar!”
Delikanlılar bezmedi. Gece tatlı ve ılıktı. Kendilerine kaçamak arayan kadınlar ise eğlence için bir izbe kiraladılar ve gece yarısından sonra oraya eğlenmeye gittiler.
Tıkanıklığın yanında duran aylaklar uzun bir süre yatmaya gidemediler, kaçamak yapmaya gitmek için hazırlanan arkadaşlarıyla dalga geçtiler:
“Nereye çocuklar! Daha uzun süre burada kalacağız. Ormanda kütük çok, bari izbe yapalım. Kızları buraya getirin de hep beraber eğlenelim.”
“Sen evli değil misin? Karının kulağına gitsin de gör!”
Uzun köprü üzerinde, tam da sıkışıklığın olduğu yerden tüylü bir gölge fırladı. Tıkanıklığın üzeri köpükler yüzünden gri bir renk almıştı. Köpükler daha da yukarı yükseldi, rüzgâr ile birlikte döndü ve mavimsi ayın çıktığı havada uçuştu.
Şelalelerin altında, sıkışıklığın üzerinde küçük damlaların oluşturduğu mavi parlak sütun gökyüzüne doğru uzanıyordu. Uykulu tarlaların üzerinde bir baykuş yavaş ve maharetli bir şekilde uçuyordu. Bazen de çitin üzerine tünüyor, ıslık çalarak gagasını şaklatıyordu.
Şelaleler, yüzyıllardır bilinen aynı şarkıları mırıldanıyordu.
Komiser, çağlarcanın eğimli yerinde kalbi arada duraklayarak bekliyor, beyazımsı açık renkli suyun bulunduğu devasa alana uçsuz bucaksız bir şekilde çıkan uçurumun derinliğine bakıyor, sigara içiyor, dağın eteğindeki yangını ve tomruk sıkışıklığını seyrediyordu sakin sakin. Tepedeki hamama yaklaştı, nöbetçi ise görevini devretti. Daha sonra aylakların konaklamak için mutlu bir şekilde toplandığı tarafa indi ve ambardan yaşlı işçi başına seslendi:
“Hamamda onlarla olmak nasıl?”
“Doğruyu söylemek gerekirse, onlara içki vermek adet oldu.”
Komiser, elini kolunu kızgın bir şekilde sallayarak, yerine çekildi.
Üst rütbeli işçi başı hamama girerek paketi açtı ve şişeyi sıranın üzerine koydu. Rafta duran akağaç kabuğundan yapılmış dört adet ayakkabı tabanı, yani iki varlık, tatlı su gelinciği gibi anında kayboldu, sessizce rafın arkasından kayıp gittiler.
“İletmemiz emredildi! Orada çerez dâhil her şey var… Fakat çocuklar, orman halkı yarın çağlarcada olmak zorunda.”
“Doğru mu?” dedi birisi, titreyen elleriyle kabı tutarak.
“Bekle Mikişka! Doğru düzgün yapmak gerek, şurada bir yerde süt kabı olacaktı…”
“Buldun mu onu!”
“Yavaş yavaş suyla doldurmak lazım! Suyla!”
“Duyuyor musunuz çocuklar? Orman halkı yarın çağlarcada olmak zorunda!”
“Duyuyoruz… Söyle bakalım! Duyduğuma göre kısa bir süre önce işçi başı olmuşsun.”
“Evet, alaşımdan sorumluyum… Komhoz19‘da…”
“Yaa, at arabasında mı?20 Ormandakiler yarın çağlarcada olmayacak. Yazık, hemen gitsinler isterdim hâlbuki.”
“Bekle Mikişka! Birlikte gitmek gerek, sen de canım.”
“Yoldaş komisere, yüreğine inmesin diye de ki, teşekkür ederim, fakat orman halkı yarın hiçbir şekilde çağlarcada olmayacak!”
“Bak, 15 verst ötedeler… Hey, Haritanko! Tut, taşırma… Yok, kardeşim benim… Çalışmaya başlanmadı…”
“Şarkıya göre hüküm verme! İşe ne olmuş…”
“Demek çağlarcaya gelmeyecekler? Yazık! İnsanların boşuna çalıştığını görmek artık canıma tak etti… Eh, ben izninle gideyim, çıkayım.”
“Çık bakalım, iyi günler!”
“Gece oldu artık!”
“Gerçekten gece olduğuna emin misin, peki biz-z? Biz gündüzü temsil ediyoruz, çünkü karanlık içerisinde beyaz, beyaz içerisinde de bir siyahlık vardır. Bak, yüzler siyah, eller siyah, kefen beyaz, eğer bu dünyada bir düzeni ifade ediyorsa… Sen, işçi başı, dur! Yoldaşa şöyle söyle: Haritanko ve Mikişka dedi ki orman halkı yarın çağlarcada olmayacak, çağlarcanın arkasında olacak. Anladın mı?”
İşçi başı dışarı çıktı ve düşündü: “Birazdan sarhoş olduklarına şeytanlar övünecek!”
Ateş söndü, insanlar uyudu. Ay gece boyunca yer değiştirdi, daha parlak oldu. Nehrin arkasında aylakların uzaktan gelen gürültüleri ve şarkıları, akordeonun sesi, kızların söylediği şarkıların sesleri belli belirsiz bir şekilde şelalelerin gürültüsüyle yarışıyordu.
Şapkasız, uzamış, dağınık saçlarını hafifçe sallayarak, uzun ellerini gerdirerek iki siyah varlık hamamdan çıktı, kucaklaştılar ve yüz yüze tokuşup, birbirlerinin sigaralarını yaktılar. Sigaralarını içerken körler gibi elleriyle yoklayıp ayaklarını toplayarak dik tepeye oturdular ve şarkı söylemeye başladılar:
Babamın yanında bir ahmak olarak büyümedim.Anne-babamın yanında aklı başında bilindim.Çitlerin üzerine ineği çekeceğimKaderim olan felaketi sallandıracağımAcaba orman cini ineğimi alır mı?Saçlarına ve yüzlerine yapışan is yüzünden, birbirlerinden farksız bir hale gelmişlerdi.
“Bu kadar ikram yeter! Sen, Haritanko, nasılsın?”
“Eh, çok şükür ya! Mikişka kardeş, sigaranın yarısı kaldı, neyin içine koyalım, kalanını içmek için biraz beklemek gerek… bek-k-lemek.”
“Doğru! İşi bitirmek gerek, ordaysa ya gevezeye takılırsın ya da rahibin yanına gidersin…”
“İşi bitirdin mi? İş boş, keşke bir şarkı olsaydı kardeşim…”
“Hayır, önce işi bitirmek gerek. Duyuyor musun?”
“Neyi-i?”
“Nehrin arkasında bizim aylaklar kızlarla geziyorlar… Duyuyor musun?”
“Doğru… Öyle!”
“Daha tıkanıklığın olduğu yere gitmediler, kayıkla oraya gitmeye korktular…”
“Buraya yerleşti onlar. Kışı nehirde geçirecekler.”
“Biliyorsun işte, Hariton! Bırak on verst kadar turlayıp gelsinler.”
“Doğru söylüyorsun!”
“Ah, kafam! Gece dolunay vardı, ortalık gündüz gibi aydınlıktı. Şık şık ses çıkartan laptilerin altından küçük taşlar dökülüyordu adeta.”
İkisi nehrin kenarına indiler, uyuyan aylakların etrafında yürüdüler, toprağa batırılmış birkaç zıpkına dokundular, birisi şöyle dedi:
“İşe yaramaz insanlar! Tembellikten yağ bağladılar, zıpkınlar ise tembellikten uslu uslu duruyor.”
“El yordamıyla buldum!”
“Ucuna bak!”
El yordamıyla zıpkını bulduktan sonra iki siyah varlık sıkışıklığın olduğu yere doğru geldi ve yaklaştıkça adımları daha hızlı ve hafif bir hale geldi. Islanan laptileri zaman zaman parlıyordu.
“Bak-k!”
“Burada bir altıgen görüyorum.”
“Henüz dokunma!”
Ellerindeki zıpkınlar parladı ve oraya buraya çarptıkça tık tık diye ses çıkartıyordu. Siyah varlıklar sıkışıklığın arttığı kısma doğru gittiler ve tek bir kütüğe dokunmadan uğuldamakta olan yığının diğer tarafından kayboldular.
Yine çığlıklar duyuldu kocaman, var sesiyle:
“Tu-t-t!”
“Yakaladı-m-m!”
“Kenara indir!”
“Uzaktaki kütüğün üzerine, biliyorum!”
“Kır!”
“İn-di-i-r!”
Sağır edici bir çatırtı başladı. Kütükler şelalelerin derinliğine doğru yöneldiler, takla atarak süründüler. Su tanelerinden oluşan ve gökyüzüne kadar uzanan mavi direk, yığının altında parlıyor gibiydi. Beyaz köpüğün arasında, uçurumun derinliğinde taş örgüler duruyordu.
Artık sırılsıklam olan iki siyah varlık, vücutlarına yapışan gömlekleriyle su altı dünyasına ait canlılar gibi kütüklerin üzerinden, arasından geçtiler… Suyun var gücüyle attığı kütüklerin biri taşın üzerine doğru uçuyordu. Siyah varlıklardan biri, kütüğün üzerinde durarak kendine çarpmasına izin vermedi. Köpüklerin ve damlaların arasında parladı ve öncesinde keskin kayalıklara çarpınca yarılan ve dağılan diğer kütüğü yıldırım hızıyla yakaladı.
Siyah varlıklar damlaların arasında, gürültü, gıcırtı ve çatırtı cehenneminde susarak koşuşturuyorlardı. Kıyılardaki her girintiyi, her koyu biliyorlardı ve kütükler, her ittiklerinde bu koylara takılıyordu. Bıraktıkları kütükler taştan nehir yatağı tarafından taşınıyordu. Sırılsıklam olan siyah varlıklar ise dar girintinin kenarında bulunan duvarın üzerine oturarak birer sigara yaktılar.
“Nehir bizi yıkadı, Mikişka kardeş”.
“Sigara da bizi ayılttı, biraz daha tüttürelim bari.”
Ateşin kenarında uyuyan insanlar hışırtı, şakırtı ve gürültüden uyandılar, yerlerinden sıçrayıp, sordular:
“Kimdir o?”
“Tomruk sıkışıklığı mı?”
“Sıkışıklık!”
“Bak, görüyor musun, hamamın önündeki nöbetçi kaçtı!”
“Bu Sısovluların hileli güçleri var!”
“Evet… Artık aylaklar, çantalarınızı alın. Birazdan çağlarca taşacak!”
“Şeytanlar, gece gece rahat uyutmadınız!”
“Tıkanıklık hızla çözüldü. Köprüler bozuldu. İşçi başları yiyecek deposunu çağlarca alıp götürmesin, ormanın içine çekmesin diye güvenli bir yere koydular.
Nehrin diğer kenarından, ay ışığında gri- yeşil kıyı boyunca kirden kararmış insanlar koşturup duruyor, sesleri nehir boyunca yayılıyordu.
“Sal-lar!… Hey! Sal-la-a-r!”
“Lar-lar-lar!… l-a…”
“Lar-lar-lar”, diye yankı nehir boyunca duyuldu.
Tomruk sıkışıklığının yanındaki kamptan kinayeli sesler geliyordu:
“Delikanlı-lar-r, siz daha gezi-n-n!”
“Kadın geti-ri-n-n!”
“Durdurun!”
“N-n-n…”
“Sal-la-rı!”
Kimse tarafından korunmayan aynı hamamda rafın üzerinde, çıranın sisli ışığında iki çıplak varlık, Mikişka ve Hariton oturuyordu. Hamam sıcaktı, giysileri ocağın üzerindeki sırada kuruyordu.
Mikişka balalayka tıngırdatıyor, elleri balalaykaya kötü bir şekilde eşlik ediyor ve tellere halsizce değiyordu. Haritanko uykulu ve yarı sarhoş sesle şarkı söylemeye başladı:
Bahçede ihtiyar kadını patakladılar da mıGenç kız kaçtı-ı?1923MİHAİL MİHAYLOVİÇ PRİŞVİN

Mihail Mihayloviç Prişvin 4 Şubat 1873 tarihinde Lev Tolstoy, İvan Turgenyev gibi ünlü Rus yazarlarının doğduğu Oryol bölgesine bağlı Kruşçevo köyünde tüccar bir ailenin oğlu olarak dünyaya gelir. Burada gimnayzumda öğrenim görürken öğretmeni ünlü Rus filozof Vasili Vasilyeviç Rozanov’a saygısızlık yaptığı gerekçesiyle okuldan atılır ve bundan on yıl sonra Riga’da bulunan Politeknik Üniversitesi’nde öğrenimine devam eder. Öğrencilik yıllarında Marksist felsefeden etkilenir. 1900-1902 yılları arasında Leipzig Üniversitesi’nde ziraat eğitimi alır. 1905 Şubatındaki ilk devrimi pek çok yazar gibi olumlu karşılayan Prişvin 1906 yılında Petersburg’a dönerek ilk yazarlık faaliyetlerine başlar. İlk öyküsü olan Saşok (Сашок) 1906 yılında yayımlanır. Rusya’nın kuzeyine yaptığı yolculuklarda etnografya ve folklora ilgi duyar. 1907 yılında Korkusuz Kuşlar Ülkesinde (В краю непуганых птиц) adlı seyahat notlarından oluşan ilk deneme derlemesi kitabı yayımlanır. Bu yıllarda Petersburg’da ünlü edebiyatçılar Aleksandr Aleksandroviç Blok Dmitriy Sergeyeviç Merejkovski ve Aleksey Mihayloviç Remizov ile tanışır. I. Dünya Savaşı yıllarında savaş muhabirliği yapan yazarın yazıları Ekim Devrimi’ne kadar farklı gazetelerde yayımlanır. Avcılıkla ilgilenen, tarım konusunda bilgili olan ve doğayı iyi tanıyan Prişvin, Rus doğasını ve insanını araştırma merakını yaşamı boyunca sürdürmüş, bu konuda kaleme aldığı pek çok eser ile ‘Rus Doğasının Ozanı’ olarak Rus edebiyatındaki yerini almıştır.
KUTUP BALI
Orçun ALPAY21I
Şu sıralar en sevdiğim şey ara ara eskilerden birilerini hatırlayıp o kişiyi, onunla ilgili anıları bugüne taşımak. İşte o an, tıpkı televizyon ekranındaki gibi net bir görüntü sunan küçük saydam bir bardakta görmeyi arzuladığım o kişi belirir. Ekranda yakaladığın bu çok ilginç avı vurmana, kovalamana gerek yoktur, av eti bir işine yaramaz; biz hayat avcıları için ise yaşamın bu dakikasında kendi geçmişimizi yansıtmak öğretici olacaktır.
Yaşlıların pek çoğunun, özellikle de yaşlı kadınların çorap örerken böylesi bir av ile uğraştıklarını düşünüyorum. Kendi dadımdan biliyorum bunu, küçükken ona dikkatlice bakar ve “Dadı, nereye daldın gittin böyle?” diye sorardım. O da kendine gelir, örme işini bırakır, şişi yumağa saplayarak aceleyle “Geldim, geldim yavrucuğum,” derdi. Onu daldığı rüyadan uyandırdığıma üzülür, sonra da bunu telafi etmek için ona “Dadı, sen güzel güzel yaşamana bak, kötü şeyleri hiç aklına getirme. Ben büyüdüğümde, ayaklarımın üzerinde durmaya başladığımda hep senin yanında olacağım,” derdim. Ve köydeki yaşlı mujiklerin nasıl konuştuklarını hatırlayıp ona “Canım dadım, kendi ayaklarımın üzerinde durunca, sana ölene kadar ben bakacağım; ömrün boyunca seni kendi ellerimle besleyip, sana şarkılar söyleyeceğim,” derdim. Bunu söylediğim an dadım, tüm yaşanmış ve yaşanmamışlıklarıyla birlikte bana döner ve onca yaşına rağmen onu seven birisi olmasına sevinerek beni kucaklar, öper, mutluluktan ağlardı.
Bugün yaşlı insanların bizim gençken onları düşündüğümüz kadar kötü yaşamadıklarına inanıyorum. Uzun yıllar sonucunda edinilmiş tecrübelerin hafızada geçmişi canlandırması ve her bir parçanın kendi yerini bulması ne güzel.
Şimdi hatırlıyorum da 19. yüzyılın çocukları olan bizler Nil nehrinin ne kadar verimli olduğunu nasıl da kazımışız zihnimize. “Nil nehri neden verimlidir?” diye sormuştu öğretmenimiz. “Çünkü çamuru verimlidir,” diye cevap vermiştik biz de. Şimdi düşünüyorum da bizim Oka22 bile verimlilik anlamında Mısır’daki Nil nehrini aratmazmış. Baharda kapı önüne çıktığında her şeyin değiştiğini fark edersin. Ormanın, nehrin ve köyün nerede olduğunu unutturur insana. Oka nehri denize, köy ise onun adasına dönüşür ve her evin önünde arıları bu denizin üzerinden uzakta görünmeyen ormana götürmek için tahtadan bir kayık bağlanmıştır. Su, yatağından dökülmeye başladığında bizim kara toprağın verimli çamuru yıpranmış çimlerin üzerine çıkar ve geniş bir alanı kaplayan tüm bu çayırlar siyah kadifemsi bir görüntüye bürünür.
Hiçbirimiz coğrafya dersinde siyah kadife renkli çayırlık ile ilgili bir şey duymamıştık, ama o zaman çocuk halimizle gözlerimizle ve tüm ruhumuzla siyah kadifemsi çayırlıkta verimli toprağın çamurunu görmüştük ve bunun Nil nehrini verimli yapan çamurun ta kendisi olduğu hiç de aklımıza gelmemişti. Nil nehrinin verimliliği ile ilgili öğretmenimize verdiğimiz yanıtlar hem olumlu hem de olumsuz olarak değerlendirildi; ne var ki biz verimli toprağın ne demek olduğunu bilmiyorduk.
Su, çamurlu nehre doğru aktıkça toprağın altına doğru gider, yağmurlar çamurun kadifemsi katmanını aşağıya doğru çökeltir, yeşil otlar yavaş yavaş doğal gübreyle örtülür, ıhlamur ve meşe ormanlarından oluşan Oka’nın ardındaki çayırlıkta arılar uçar. İşte bu çıplak ilkbaharın gelişiyle drenaj kanalında bir sürü söğüt ağacı boy verir. Bu, dolgun ve sarı taneleri olan hoş kokulu çiçeklerin çıplak dallarını yeni yeni süsleyen nisan gelinidir. Bunun gibi binlerce küçük ağaç su kanalında hayat bulur ve her ağaca yetecek kadar misafir vardır. Arılar, yaban arıları, kelebekler uçuşur ve hepsi aynı anda ses çıkardığında kelebeklerin sessizliğine şaşarsın. Arıların vızıltısından önce kelebekler masum nisan gelinine şefkatle dokunur ve “Söz gümüşse sükût altındır” sözü nihayet tam anlamıyla karşılığını bulur. Güneş, gökyüzü, çiçekler, arılar sabahtan akşama kadar birlikte çalışır ve her geçen gün daha çok bal toplarlar kovana. Bizim Oka’nın çocuklarımızın yüreğine kazınması için şairlerimizin Oka’nın ardındaki kadifemsi çayırlığı çoktan meşhur etmiş olmaları gerekirdi. Bundan sonra zaten bizimkiler hiç verimli toprak görmedikleri için Oka’nın namı Mısır’daki Nil nehrinin namını otomatik olarak geçerdi.
Ne arıcılar vardır ama Oka’da! Hele bizim zamanımızda bir komşumuz vardı İvan Ustinıç diye. Çalıların arasından onu gizlice izler, kafamı çevirmekten, dalları hışırdatmaktan ve arıların dikkatini üzerime çekmekten korkardım. Yüzünü arılardan korumak için hiçbir zaman maske takmazdı. Ha, bu arada size nasıl bir yüzü olduğundan bahsedeyim. Yüzü ak sakalla örtülmüş koyu kırmızı renkli iri bir elmaya benziyordu. Maske takmamasına karşın arılardan korunmak için sürekli olarak duman verirdi. Kadınların yüksek bel etekleriyle adeta uçarak geldikleri ve herkesin “Arılar oğul veriyor!” ya da “Ustinıç ganimet gibi arı topluyor!” diye müjde verdikleri bazı özel günler de oluyordu. Bir keresinde çalıların arasından o gri renkli arı bulutunun yükselişini ve o bulutun arasında elinde büyük, ıslak ve akağaçtan yapılma bir süpürgeyle korunmasız ve dimdik duran Ustinıç’ı görme şansı bulmuştum. Ellerini ve yanaklarını sokmasınlar diye binlerce canlıdan oluşan bu sürünün kaderini kendi lehine çevirmek için fırsat kollarcasına hiç dikkat çekmiyordu. Uygun zamanı kolluyor ve ondan sonra sert bir şekilde bu gri bulutun üzerine doğru süpürgeyi sallıyor, onu su dolu fıçıya daldırıyor, süpürgeye biraz daha yağmur suyu ekliyor, tekrar tekrar ekliyor ve sonra arılar çökmeye başlıyor ve çit bitkilerinin içinde kara bir yumak haline dönüşüyorlardı.
Henüz çocuk yaşımla bile yaptığım, insanları anlayıp sınıflandırmaya başladığım o günden bu yana böyle bir usta görmemiştim. Birilerinin kendi için yaşadığını, diğerlerinin ise herkese hizmet ettiğini ve bu çalışmaya hizmet dendiğini anladığımda diyebilirim ki tüm çalışanlar ve patronlar içinde bence gerçek anlamda bir tek İvan Ustinıç hizmet etmiştir.
Geçmişin derinliklerinde kalmış çocukluk dönemimin üzerinden 70 yıl geçmiş! Buna rağmen, yanımızdaki safkan Oryol tırıs atlarının üretildiği harada muhteşem bir kısrağın doğduğunu çok iyi hatırlıyorum ancak birkaç gün sonra kısrağın doğuştan kör olduğu anlaşılmıştı. İvan Ustinıç kısrağı kendine aldı, dışarı çıktı ve ona Kör Kısrak demek yerine nezaketen olması gerektiği gibi Zina adını verdi. Ve kısa zamanda bu kısrağın ona çok faydası dokundu. Her şeyden önce Ustinıç’e harika yavru atlar verdi; dahası belki de, özellikle bu Zina sayesinde gezici arıcılık fikri aklına geldi. Bu fikrin ondan mı yoksa bir bilgeden mi çıktığını ya da bir yerden mi aldığını söylemek zor. Keza İvan Ustinıç’in bereketli kadifemsi çayırlığın ilerisinde bir yerlere neden gittiğini anlamak da zordu. Her şeyden önce orada, daha güzel yerler vardı ve arıları uzak bir uçuşa zorlamaktansa kendisi oraya gitmeyi yeğlemişti. Yoksa orada da başka çayırlar vardı, karabuğday baş vermeye başladığında arıları karabuğdaya doğru getirmek gerekirdi. Göçe hazırlanırken İvan Ustinıç, arılar serbest alanda beslenebilsin diye kovanı aşağıdan yukarı doğru koydu. Arıların gürültüye ve her türlü rahatsızlığa karşı bir yumak halinde toplanma hareketini sürülerimizin hareketlerinden, ineklerin kurt karşısında birbirilerine sokulmasından, hatta kendimizden; “tek kişilik ölüm trajik değildir” sözünden biliriz. İşte Zina da öyle yeri doldurulmaz bir yardımcıydı. Kör at, arılar sarsılmasın diye fevkalade dikkatli bir şekilde adım atardı. Geceleri açık kovanla gider, gündüzleri ise uygun yerlerde durur ve arılar hemen yakınlarındaki çiçeklerden kovana bal taşırlardı.
Vay canına… Bundan tam 70 yıl önce, henüz ömrümüzün ilk yılları, 19. yüzyılın sonu, 20. yüzyılın başı! İvan Ustinıç’in o zamanlar gezici arıcılığı bilip bilmediğini ya da yeni mi keşfettiğini tam olarak bilmiyorum, ancak diğer komşumuz bu keşfi Amerika’nın keşfi gibi gördü ve ona kendi adını vererek yaygınlaştırdı. Bunu tam olarak anlatamayacağım, zaten söylemek istediğim de bu değil. Bana öyle geliyor ki arılarla olan birlikteliğimiz insanların karakterlerine yansıyor. Arılar, kendini öne atmamayı, keskin hareketlerde bulunmamayı ve iş yaparken fiziksel değil dikkat gücünü kullanmayı öğretiyor insanlara. İşte bu yüzden İvan Ustinıç bu yeni arıcılık yöntemini keşfederken işin etiket kısmıyla ilgilenmiyor: Keşfe kimin adının verileceğini önemsemiyor, zaten yaptığı keşifle bir numaraya yerleşti ve yerinde sağlam bir şekilde duruyor.
IIYıllanmış memleketime şimdi televizyon ekranından seyreder gibi bakıyorum da onu her zaman sevmişim ancak hep bir şeyler eksik kalmış sevgimde. Onunla gurur duymadığım gibi, birisi başka birine memleketimin iyi olduğunu söylediğinde buna pek de inanmamışım. Daha yeni, daha iyi bir memleket için kuzeyde dolanıp durup halk masalları yazmadım mı? Ne var ki ne masallar ne de kuzeyin doğasının muazzam olayları işe yaradı. Bu hikâyenin ve mucizevi doğanın kalbindeki elbette bir insandı ve gece yarısı güneşi ve kuzey parıltıları ışığında memleketimdekinden daha perişan bir insan çıktığını gördüm. Bizde hiç yoktan bülbüller öter; elmalar çiçek açardı; orada ise bal toplayan arı bile yoktu.