
Полная версия:
Karakalpak Halk Masalları
– Siz gittiğiniz zaman ben tek başıma korkuyorum. Bundan sonra bir yere gidrken yanıma canınızı bırakıp gidin, demiş. Ertesi gün devler canlarını kızın yanına bırakıp gitmişler. Devler gittikten sonra Kıran gelip:
– Canlarını bıraktılar mı, diye sormuş.
– Evet, demiş.
– Nerede diye sormuş.
– İşte, orada diye canı göstermiş.
– Canlarını bana ver, demiş.
– Hayır, veremem. Kimseye verme diye söylediler, demiş.
– Bakıp geri vereceğim, demiş.
– Al, deyip canı vermiş. Canı alınca tırnağını batırmış. Biraz sonra:
– Bizim canımıza eziyet eden de kim, diyerek iki dev gelmiş. Kıran’ı görüp:
– Vay vay! Kıran ağa, sen miydin, demişler.
– Kızı niye buraya getirdiniz, diye sormuş, Kıran.
– Senin tanıdığın olduğunu bilmiyorduk. Ne istersen yaparız ama canımızı bize geri ver, demişler.
– Aldığınız yere götürün, demiş Kıran. Devler kızı hemen aldıkları yere götürüp bırakmışlar. Sonra devler izin istemişler Kıran izin vermemiş.
– Bu şehri yerinden kaldırıp bu delikanlının babasının şehrinin doğu tarafına yerleştireceksiniz, demiş.
– Tamam, deyip şehri olduğu gibi kaldırıp Kıran’ın söylediği yere yerleştirerek canlarını istemişler. Kıran canlarını geri verip devleri göndermiş.
Padişah sabah dışarı çıkıp doğu tarafa doğru baktığında insanın aklının almayacağı güzellikte desenlerle inşa edilmiş şehir görmüş. Nereden çıktı bu şehir deyip ülkesindeki cadıyı o şehre göndermiş. Cadı şehre varıp etrafı dolaşmaya başlamış ama etrafta kimseler yokmuş Bir evi gözüne kestirmiş. Evin kapısından içeri baktığında başköşede uyuyan bir delikanlı ile sağ tarafta dönüp duran Kıran’ı görürmüş. Cadı padişaha varıp gördüklerini anlatmış. Padişah cadıya:
– O dönüp duran adamı yakalayıp getir, demiş.
– Yakalayayım. Ama bana onun için hazinedeki zehirden vermen lazım, demiş. Cadı zehri alıp o şehre gidip eve girmiş.
– Gel, anne, demiş kız.
– Geliyorum yavrum, deyip gireken ayağı takılmış ve elindeki zehir ocağın üstüne dökülmüş. Bir damla zehir de kızın yüzüne sıçramış. Kız ölecek gibi olmuş. Kıran kızın öleceğini anlayınca kızın yüzündeki zehri emmiş. O sırada padişahın oğlu uyanmış:
– Kıran ağa! Sen de çok hevesliymişsin, demiş
– Öyle değil, dostum, yaşlı bir kadın gelip zehir saçtı. Kızın yüzüne damlayan zehri çıkarıyordum, demiş. Padişahın oğlu buna inanmamış.
– O zaman ben gidiyorum diyerek Kıran evden çıkıp gitmiş.
– Kız neden inanmıyorsun, ben de hemen kanadımı kuyruğumu toplayıp uçup giderim, demiş.
O sırada padişahın askerleri toplanarak şehre oklarala saldırmaya başlamışlar. Padişahın oğlu ne yapacağını bilemeyip Kıran’ın verdiği tüylerden ikincisini yakmış ama Kıran gelmemiş. Üçüncüsünü de yakmış. O vakit Kıran:
– Gelmeyecektim ama çok istedin demiş. Padişahın oğlu Kıran’dan özür dilemiş. Kıran da affetmiş. Kıran dışarı çıkıp heybetiyle padişaha:
– Ben Kıran’ım, sinirlenirsem şehrini yerle yeksan ederim diyerek haykırmış. Senin tek çocuğuna suda silüetini gördüğü kızı buldum. Sonra da yeni bir şehir inşa edip, senin yanına getirttim, demiş.
Padişah askerlerine ok atmayı durdurun diye emretmiş. Askerler silahlarını bırakmışlar. Padişah oğluyla gelinini görüp mutlu olmuş. Düğün yapıp oğlunu tahta oturtmuş. Oğlu da Kıran’ı veziri yapmış. Adaletli padişah, adaletli vezir olarak şanları tüm dünyaya yayılmış.
AKKUVBAY PADİŞAH
Akkuvbay padişah Karakuş ile savaşıp üstü başı paramparça olup ölmek üzereyken kuşa dönüşmüş ve uçarak ihtiyar bir karı kocanın evinin çatısına konmuş. İhtiyar kadın:
– Bunu bize Tanrı göndermiştir. Yakalayıp kesip yiyelim, demiş kocasına. O zaman Akkuvbay:
– Beni kesip yerseniz bir kere doyarsınız ama benim yaramı iyileştirirseniz, ben sizin isteklerinizi yerine getiririm, demiş. İhtiyar adam Akkuvbay’ı çatıdan alıp yaralarını iyileştirip birkaç gün evinde bakmış. Akkuvbay yaraları iyileşip kendine geldikten sonra:
– Şimdi beni uçur. Ne zaman ben gözden kaybolursam uçtuğum tarafa doğru beni aramaya çık. Neye ihtiyacın olursa yardımcı olurum, demiş ve Akkuvbay padişah uçup gitmiş.
Akkuvbay gözden kaybolduktan sonra ihtiyar adam eline bastonunu alıp aramaya gitmiş. Ararken bir yerde at sürüsüne rastlamış.
– Bu kimin atı diye sormuş ihtiyar adam, seyise.
– Akkuvbay padişahın atı, diye cevap vermiş adam.
İhtiyar yoluna devam etmiş. Biraz gittikten sonra önüne deve sürüsü çıkmış.
– Bu develer kimin devesi diye sormuş ihtiyar adam.
– Akkuvbay padişahın develeri, demiş deveci. İhtiyar yine yoluna devam etmiş. Bir süre sonra yayılmakta olan koyun sürüsüyle karşılaşmış.
– Kimin koyunları diye sormuş, ihtiyar adam.
– Akkuvbay padişahın koyunları, diye cevap vermiş, çoban. İhtiyar adam Akkuvbay padişahın bu kadar zenginliğini görüp şaşkınlık içinde araya araya padişahın sarayını bulmuş.
Padişah, ihtiyar adamı kabul emiş. Ona çok hürmet etmiş. İhtiyar adam dört beş gün misafir olduktan sonra:
– Karım evde tek başına kaldı, izin verirseniz evime döneyim, diyerek Akkuvbay padişahtan izin istemiş.
– Uzak yerden gelmişken keşke bir iki ay kalsaydınız. Madem öyle beni takip edin, demiş ve ihtiyar adamı hazinenin olduğu yere götürmüş. Altı farklı odanın içinden geçip yedinci odaya girmişler. Padişah büyük bir sandığı açıp içinden küçük bir sandık çıkarmış:
– İster dışarıda yayılan hayvanlarımı al, ister bu sandığı al, kendin bilirsin, demiş.
– Hayvanlara bakacak kimsem yok, alsam sürüp götüremem. Taşıması kolay, bu sandığı alayım, demiş ihtiyar adam. Akkuvbay padişah sandığı vermiş:
– Bu sandığın değeri yayılan hayvanların değeri kadardır. Sakın yolda açma. Evine varınca açarsın, demiş ve helalleşip ihtiyarı yolcu etmiş.
İhtiyar yola çıkıp biraz yol gittikten sonra “O kadar hayvanı verdi almadım da şu küçük sandığı aldım. Bunun içinde ne var acaba, çok da hafif, çok uzaklaşmadan şurada açıp bir bakayım.” diye düşünmüş ve sandığı açmış. İhtiyar sandığı açar açmaz içinden çok sayıda hayvan çıkıp doğru yaylıma gitmiş. İhtiyar şaşkınlıkla bir oraya bir buraya koştursa da hiçbirini yakalayamamış. Bu sırada bir kara kuş uçup gelmiş:
– Ya hayvanlarından ya da çocuğundan vazgeç demiş, ihtiyar adama.
“Bu kadar hayvandan nasıl vazgeçerim, zaten daha yeni mal sahibi oluyorum. En iyisi evladımdan vazgeçtim diyeyim. Evimde sadece ihtiyar karım var, çocuğum yok. Benim neyimi alacak.” diye düşünmüş, ihtiyar adam. Ve:
– Çocuklarımı verdim, demiş kara kuşa. İhtiyar adam öyle der demez az önce sandıktan çıkıp sağa sola dağılan hayvanların hepsi sandığın içine geri girmiş. İhtiyar sandığı sırtlanıp evine varmış.
İhtiyar evine vardığında on yedi yaşında bir çocuk:
Babamın borcunu ödemeye gidiyorum, deyip evden çıkmış. İhtiyar, karısına:
– Bu kimin çocuğu, diye sormuş.
– Vay, başımıza gelenler, sen hâlâ bilmiyor muydun? Sen giderken ben bu çocuğa aşeriyordum. Sen gideli de bayağı yıl oldu. Allah’ın izniyle doğup delikanlı oldu, demiş karısı. İhtiyar koşarak evden çıkıp oğlunun arkasından bağırmış ama çocuk arkasına bakmadan gitmiş. Karı koca mal sahibi olsun. Sonrasını çocuktan dinleyelim.
Çocuk uzun süre gittikten sonra bir nehrin yanına varmış. Nehre ağ atan bir ihtiyara rastlamış. İhtiyara selam vermiş ve babasından dolayı başından geçenleri anlatıp padişahın ülkesini sormuş.
– Evladım, sen daha gençsin. Kendini ölüme atacağına bundan kurtulmanın yolunu söyleyeyim, demiş ihtiyar.
– Söyle bakalım. Ne yaparsam ölümden kurtulurum, diye sormuş çocuk.
– Karakuş padişah ağzı dualı kişidir. Onun üç kızı var. En küçük kızı babasından fazladan bir dua daha biliyor. Sen o küçük kızını bul. Seni ölümden kurtarırsa o kurtarır, diyerek çocuğa Karakuş padişahın ülkesine nasıl gitmesi gerektiğini tarif etmiş. Çocuk Karakuş padişahın küçük kızını bulup niçin geldiğini anlatmış. Padişahın kızı:
– Babamın üç şartı var. Kapısında bağlı duran kara atı var. Gelen adamları o atı sulatmaya gönderiyor, birinci şartı bu. At önden yaklaşanı ısırıyor, arkasından yaklaşanı tepiyor. Gelen adamların hepsi o at yüzünden ölüyorlar. Senden de o atı sulamaya götürmeni isteyecek. O zaman sen evin sağ tarafında duran büyük baltayı alıp git. At ısırmaya kalkarsa, başına vur. Tepecek olursa ayağına vur. Ondan sonra at sakinleşir. O zaman atın üstüne bin, atı sulayıp getirip yerine bağla demiş. Böylelikle babamın birinci şartını yerine getirmiş olursun. İkinci şartını gelince söyleyeceğim, demiş ve çocuğu babasıyla görüştürmek için içeri aldırmış. Çocuk padişahın huzuruna çıkmış:
– Efendim, babam size bir çocuk borçluymuş. Ben onun çocuğuyum, demiş.
– Geldiğin iyi oldu. Ahırda bağlı kara at duruyor. Onu sulayıp getir ve yerine bağlayıp yem ver, demiş. Çocuk kızın söylediği gibi evin sağ tarafında duran baltayı eline alıp atın yanına varmış. At ısırmaya kalktığında, başına balta ile vurmuş, at tepmeye kalktığında ayağına vurmuş. Sonra at sakinleşmiş. Çocuk ata binip sulamaya götürmüş ve sulayıp geri getirmiş. Getirdikten sonra ata yem verip padişahın huzuruna çıkmış:
– Atı sulayıp getirdim ve yerine bağladım, demiş çocuk. Karakuş padişah şaşırmış.
– Şimdi bir gecede nehre köprü yapacaksın. Köprünün hiçbir yerinde kusur olmasın. Bir tarafından yuvarlanan yumurta, diğer tarafına sarsılmadan gidebilsin. Eğer bir yerinde kusur bulunursa ölüm cezasına çarptırılacaksın, demiş padişah çocuğa.
– Çocuk padişahın küçük kızına gelip babasının emrettiği işi söylemiş. Padişahın kızı:
– Sen bu iş için kendini zorlama. Bu iş senin elinden gelmez. Ben dev perileri çağırıp bir gecede köprüyü hazır ettireceğim. Sabah olunca köprünün yanına varıp başında bekle. Sonra babam gelir ve köprüyü beğenir demiş. Çocuk kızın evinde yatarken kız bütün dev perileri çağırmış ve gece boyunca dev periler köprüyü yapmışlar. Çocuk erkenden kalkmış ve köprünün başında padişahı beklemeye koyulmuş. Biraz vakit geçtikten sonra padişah yanında beş altı adamıyla gelmiş. Köprünün bir o tarafına, bir bu tarafına bakmış. Köprünün hiçbir yerinde kusur bulamamış. Yumurta yuvarlatıp denemiş, yumurta köprünün hiçbir yerinde sarsılmadan yuvarlanmış. Karakuş padişah köprüyü beğenmiş. Ancak bu işleri küçük kızının yaptığını anlamış.
Karakuş padişah ertesi gün çocuğu çağırmış:
– Benim üç kızım var. Üçünü güvercin yapıp sana göndereceğim. Küçük kızımı yakalarsan hayatta kalırsın ve o kızımı sana veririm. Eğer büyük kızlarımdan birini yakalarsan ölüm cezasına çarptırılacaksın, demiş. Çocuk padişahın küçük kızının yanına gelmiş, babasının şartını söylemiş.
– Yarın biz güvercin olduğumuzda birbirimizden ayırt etmen zor olacak. Ben diğer iki güvercini gagalayacağım. O zaman beni yakalarsın, demiş. Padişah ertesi gün çocuğu huzuruna çağırmış üç kızını üç güvercine çevirmiş. Ve:
Küçük kızımı yakala demiş. Küçük kızı yanındaki iki güvercini gagalamaya başlamış. Çocuk gagalayan güvercini yakalamış. Padişah sonra üç kızını üç tavuğa çevirmiş. Küçük kızı yanındaki tavukları gagalamaya başlamış. Çocuk gagalayan tavuğu yakalamış. Padişah küçük kızını orada çocuğa vermiş. Kız çocuğa:
– Babamın iki tane çok hızlı giden atı var. Ben onları getireyim. İkimiz iki ata binip senin ülkene kaçalım. Burada kalırsan sana bir zarar gelir, demiş. Çocuk da kabul etmiş.
Bir gece vakti kız babasının iki atını getirmiş. İkisi iki ata binip kaçmışlar. Karakuş padişah onların kaçtıklarını anlayınca, karakuş olup arkalarından kovalamış. Tam yetişeceği sırada ikisi iki güvercin olup kaçmışlar. Karakuş padişah laçin olup kovalamış. Onlar iki ördek olup kaçmışlar. Tam yetiştiğinde ikisi iki eski ev olup orada durmuşlar. Sonra Karakuş padişah:
– Ben gidiyorum diyerek kıble tarafa doğru uçup gitmiş. Onlar da insana dönüşmüş, atlarına binmişler ve çocuğun evine varmışlar. İhtiyar adamla karısı çocuklarının sağ salim gelinle dönmesine sevinip düğün yapmışlar ve muratlarına ermişler.
ZOR BİR HAYAT YAŞAYAN DELİKANLI
İki delikanlı çalışıp para kazanmak için tüccarlarla yola çıkmışlar. Tüccarlarla biraz gittikten sonra birisi oradan ayrılıp başka tarafa gitmiş. Diğeri ise tüccarlarla yoluna devam etmiş. Tek başına giden delikanlı birkaç gün yol gittikten sonra bir köye varmış. Köyde in cin top oynuyormuş. Bütün evler boş, hayvanlar sahipsiz kalmış durumdaymış. Ne olacaksa olsun bir eve gireyim demiş ve büyük bir eve girmiş. Eve girdiğinde, bir kızın başköşede yüklüğün üstünde oturduğunu görüp:
– Orada ne yapıyorsun, diye sormuş.
– Soracağına beni indir. Ondan sonra niye oturduğumu söylerim, demiş. Delikanlı kızı yere indirip niçin oturduğunu sormuş:
– Her zaman ejderha gelip insanları yutuyordu. Ben de o zaman bu yüklüğün üstüne çıkıp kurtuluyordum. Dün halkımızı ejderha yuttu. Ben buraya oturup sağ kaldım. Benim burada oturmamın sebebi bu, demiş kız.
– Öyleyse sen benimle evlenir misin diye sormuş delikanlı.
– Evlenirim diye cevap vermiş, kız. Delikanlı bir dizini müftü, bir dizini de kadı edip nikâhını kıymış. Sonra eşi ayağa kalkıp:
– Senin halkın var mı? Yurdumuzu ejderha yuttu. Tekrar padişahlık yapacak, mala mülke sahip olacak insan lazım. Halkın varsa buraya göçür, demiş.
– Fakir halkım var. Bu çok iyi oldu, göçüreyim, demiş. Delikanlı yanına yuvarlak bir altın alıp halkını göçürmek için yurduna gitmiş. Halkını göçürüp hepsini yeni ülkeye yerleştirmiş. Halk delikanlıyı padişah olarak seçmiş ve delikanlı padişah olmuş.
Sonrasını eski yol arkadaşı olan delikanlıdan dinleyelim. O delikanlı da tüccarlarla beraber bir şehre varmış. Orada ekmek satıp para kazanıp geçinmeye başlamış. Sonra biraz para biriktirmiş. Evlenmiş dükkân açmış ve ünlü bir zengin olmuş.
Bir gün o delikanlının dükkânına bir dilenci gelip dilenmiş. Delikanlı sadaka olsun diye bir şeyler vermiş. Sonra da kendi kendine “Bu dilenci şehir şehir, ülke ülke gezen birisi. Yola beraber çıktığım dostumu sorayım. Belki biliyordur. Bilmiyorsa da bir gün karşılaşabilir.” diye düşünmüş. Delikanlı dilenciye dostunu tarif etmiş. Ancak dilenci öyle birini görmediğini söylemiş. Delikanlı:
– Sen gezen bir adamsın. Bir gün karşılaşırsan ona benim iyi ve çok zengin olduğumu söylersin. Eğer ekonomik durumu kötüyse yanıma gelsin istediği kadar para verebilirim, demiş.
Dilenci bir yerde durur mu, hay hak deyip yoluna devam etmiş. Aradan birkaç gün geçtikten sonra dilenci başka bir ülkeye gitmiş. O ülke padişah olan delikanlının ülkesiymiş. Dilenci, padişahın sarayına gidip yatayım diye düşünmüş. Sonra padişahın sarayına gidip o gün orada misafir olmuş. Akşam laf lafı açmış. Dilenci kendisine dostumu bul diyen delikanlının hikâyesini anlatmış. Padişah kendi kendine “Anlattığı kişi benim dostum. Bununla selam göndereyim. Padişah olduğumu ve ülkeme davet ettiğimi söylesin.” diye düşünmüş ve dilenciye söylemiş.
Aradan günler geçmiş, dilenci dükkân açan delikanlının ülkesine gitmiş. Dostunun haberini ulaştırmış. Maşallah, ben dükkân açıp zengin oldum o ise padişah olmuş ya. Dostumun ülkesini gidip göreyim demiş ve bir gün arkadaşının ülkesine gezmeye gitmiş. İkisi kucaklaşıp öpüşüp, hal hatır sormuşlar. Arkadaşının sarayında bir hafta kaldıktan sonra ülkesine dönmek için izin istemiş. Ayrılırken dostu padişaha şöyle demiş:
– Evinde bir hafta kaldım. Hürmet gösterdin, teşekkürler. Padişahlığında da sınır yok, ama senin sadece bir eksikliğin var, demiş.
– Nedir o, söyle, elimizden gelecek bir şeyse düzeltiriz, demiş padişah.
– Senin karın ejderhaymış. Her zaman şehir dolduğunda yutuyormuş. Karının ejderha olup olmadığını anlamak için akşam olunca keyfim yok, hastayım, gece susadığımda içerim diyerek başucuna bir tabak su koydur. Sonra da uyumuş gibi ses horla. Senin iyice uykuya daldığını düşündüğünde o suyu köpek gibi şapırdatarak içecek. İşte o zaman ejderha olduğunu anlayablirsin. İkinci olarak da yarın ülkenden altmış bir usta topla ve araba yaptır. Karın bunu niye yaptırıyorsun diye soracak. O zaman dün dostum geldiğinde düğününe davet etti. Düğüne ikimiz gideceğiz dersin. O eğlenceyi sever, sevinçten kahkaha da atar. Sonra arabaya oturup yola çıkarsınız. O susuzluğa dayanamaz. Bir yere geldiğinizde susayıp su ister. Az kaldı, işte geldik, işte su diye diye yüksek dağlara kadar varırsın. O zaman fırtına başlar. Arabaya koştuğun atın ipini kesip arabayı devir. Sonra da ata binip kaç. Karın susuzluğa dayanamayıp çatlayıp ölür. Bu şekilde kurtulabilirsin demiş ve padişahın dostu ülkesine dönmüş. Padişah akşam olunca karısına:
– Biraz rahatsızım, yorgunluk var. Bana döşek ser, başucuma bir tabak su koy, gece susarsam içerim, demiş ve yatmış. Gece yarısı karısı tabaktaki suyu köpek gibi şapırdatarak içmiş. Sabah olunca padişah altmış bir usta çağırıp araba yapın diye emretmiş. Padişah emreder de durulur mu, o gün araba hazır edilmiş. Padişah karısını arabaya bindirip atı da koşup yola çıkmışlar. Epey bir yol gittikten sonra yanına aldıkları su bitmiş. Karısı çok susamış ve içecek su istemiş. Padişah az kaldı, işte geldik deyip bir dağın eteğine varmışlar. O sırada fırtına başlamış. Padişah atın iplerini kesip bırakmış. Sonra da ata binip arkasına bakmadan uzaklaşmış. Ejderha kadın oracıkta haykırarak çatlayıp ölmüş. Padişah, karısının sesi kesildikten sonra geri gelmiş ve öldüğünü görmüş. Ejderhanın kayışını kesip beline bağlamış. Artık senden kurtuldum diyerek arkasını dönüp sarayına varmış ve tahtına oturmuş.
Birgün padişah gölün kenarında balık avlayıp geçinen bir ihtiyarın kızı olduğunu duymuş. O kızı istetip almış. Birkaç gün sonra ayı günü gelip, karısı kız doğurmuş. Kız on beş yaşına geldiğinde bir gecede kaybolmuş. Tek evladı kaybolan padişah çok üzülmüş. Her tarafa adam göndermiş. Kızı kimse bulamamış. Padişah bütün vezirlerini çağırıp:
– Gitmediğimiz, bakmadığımı yer nere kaldı, diye sormuş. Birisi:
– Çok uzakta avcılık yaparak geçinen iyi nişan alan bir adam var. Sadece o kaldı. Belki kızınızı o görmüş olabilir, demiş. Padişah bir vezirini gönderip o adamı getirtmiş ve kızını sormuş.
– Efendim, sizin kızınızı görmedim. Ancak gözünle gördüklerini, başından geçenleri anlat derseniz anlatayım, demiş.
Padişah da anlat, demiş. O da anlatmaya başlamış:
– Benim hayatım avcılık ile geçiyor. Bir gün bir yaban atı avladım. Akşam o atı pişirip yerken insan suretinde birisi yanıma gelip oturdu. Yemeğim bitmek üzereyken, geldiği taraftan tekrar ormana girip kayboldu. Tek başıma kalınca korkmaya başladım. Atımın koşumlarını uzunlamasına saksaul ağacının üstüne attım. Üstüne kaftanımı serip bir yere oturup saklandım. Benim oturduğumu görmüş olmalı geri gelecektir diye düşündüm. Gecenin bir vaktinde atım huysuzlanıp kulaklarını dikip durdu. Ben de tüfeğimi elime alıp hazırlandım. Az önce gördüğüm şey geri geldi. Kaftanımı serdiğim saksaul ağacını kucakladı. O zaman iniltili bir ses duyuldu. Tüfeğimle nişan alıp vurdum. Neyse ne sabah olunca görürüm diyerek tüfeğimi başucuma koyup uyudum. Sabah olunca baktığımda tırnakları bir karış bir şey duruyor. Tırnakları saksaul ağacına girmiş. Bu jeztırnak adında bir hayvanmış. Efendim, başımdan böyle bir hadise geçti ama sizin kızınızı hiçbir yerde görmedim. Başka gördüklerini anlat derseniz anlatayım, demiş nişancı. Padişah:
– Anlat, demiş.
– Bir gün hayvan avlayıp akşam bir yerde yiyordum. Boyu bir karış, saçı ayağına kadar uzun bir garip geldi. Oda yemeğini kazana koydu ve ateş yakıp oturdu. Ben oturursam o da oturdu, ben kalksam o da kalktı. Kazanın altına odun atsam o da kazanın altına odun attı. Bir ara kazandaki yemeğim pişti bulamaç yaptım. O da bulamaç yaptı. Kazana bulamaç koydum. O da bulamaç koydu. Yemeğimi tabağa koyup yesem o da yemeğini tabağına koyup yemeye başladı. Ben ne yapsam o da onu yapıyor, iki gözünü benden ayırmıyordu. Ondan önce yemeğimi bitirip onu vurup öldüreyim diye düşündüm. Ondan önce yemeğimi bitirdim ve tüfeğimi elime alıp ateş ettim. Hemen orada can verdi. O insan yiyen “Albastı” denen mahlûkmuş. Efendim, ben böyle belayı gördüm ama sizin kızınızı görmedim. Başka gördüklerini anlat derseniz anlatayım, demiş nişancı. Padişah nişancıya gördüklerini anlatması için yine izin vermiş.
– Bir gün avdan dönerken bir ak yılan ile bir kara yılanın kavga ettiğini gördüm. Kara yılan ak yılanı öldürmek üzereydi. Ak yılanı kurtarıp, kara yılana ateş ettim. Mermim ak yılana değdi, oracıkta can verdi. Kara yılanın sırtına üç saçmam isabet ettiği halde sağ kalıp kaçıp gitti. Yanıma üç adam gelip:
– Sen padişahımıza kötülük ettin. Ak yılan padişahımızın karısıydı. Seni padişaha götüreceğiz diyerek yerin altına doğru götürdüler. Yerin altına girerken tüfeğimi dışarıya bıraktım. Adamlar beni yerin altındaki yılan padişahının huzuruna çıkardılar. Padişah:
– Ak yılanı neden vurdun diye sordu. Ben olan biteni anlattım.
– O kara yılanı görsen tanır mısın diye sordu padişah.
– Tanırım, dedim padişaha. Padişah yerin altındaki ve üstündeki bütün yılanları getirtip tek tek göstermiş. Fakat yılanların arasında kara yılan yokmuş. Nişancı:
– Bunların arasında o yılan yok demiş padişaha. Bunun getirtmediğimiz hangi yılan kaldı, diye sormuş padişah. Birisi kalkıp:
– Uzaktaki adada yedi yılan var. Sadece onlar kaldı, demiş. Padişah, o yedi yılanı da getirtmiş. Nişancı yedi yılandan ilk altısına bakmış:
– Bunlar da değil demiş. Yedinci yılanı gördüğünde:
– Benim vurduğum kara yılan bu. Sırtına isabet eden üç saçmamım izi hâlâ iyileşmemiş, demiş. Padişah hemen kara yılanı yakalatıp boynunu bağlatarak asıp öldürtmüş.
Ondan sonra padişah, nişancıya:
– Senin suçun yokmuş. Suç kara yılandaymış, diyerek eline yuvarlak bir altın vermiş ve yerin altından üstüne çıkartmış. Nişancı yerin üstüne çıktıktan sonra bıraktığı tüfeğii almak istemiş. Baksa ki sadece tüfeğinin iskeleti kalmış. Gerisi yanıp kül olmuş. Ben tüfeksiz nasıl yaşarım, bari elimdeki altınla bir tüfek alayım diye şehre gitmiş, nişancı. Bir adamın elinde tüfek olduğunu görmüş. Adam:
– Kim bir yuvarlak altın verirse ona bu tüfeği vereceğim, diye bağırıyormuş. Nişancı yuvarlak altınımı verip, o tüfeği almış. Tüfeği aldıktan sonra mesleği olan avcılığa devam etmiş.
Nişancı bir gün tüfeğini omzuna atmış giderken bir kaplanın gölde büyük bir oğlak ile çekiştiğini görmüş. Bir ara kaplan oğlağı havaya fırlatmış. Oğlak biraz öteye düşmüş. Nişancı da baltasını eline alıp oğlağı öldürmüş. Orada, kaplan ile beraber oğlağı yiyip yatmışlar. Bir gün sabah kaltığında kaplan ortalıkta yokmuş. Şimdi gelir diye düşünmüş ama o gün kaplan gelmemiş. Ertesi gün nişancı kaplanı aramak için yola çıkmışken kaplanın karşıdan geldiğini görmüş. Kaplanın eskisi gibi keyfi yok ve sırtı yara içindeymiş. Nişancı kaplanın sırtına ilaç sürmüş ve birkaç gün sonra yarası iyileşmiş. Birgün, kaplan yine ortadan kaybolmuş. Nişancı iki günbeklemiş ama kaplan gelmemiş. Başına bir iş gelmiş olmalı diyerek aramaya çıkmış, nişancı. Ararken iki ölü kaplana rastlamış. Birisi nişancının dostu olan kaplanmış. Diğeri ise nişancıyı yemek için arkasından takip eden kaplanmış. Nişancının dostu olan kaplan bunu farkedip diğer kaplana saldırınca ikisi de ölmüş. Nişancı dostu olan kaplanı gömüp üzüntüyle dönerken önüne bir kız çıkmış. Nişancı kendi kendine “Önüme bir şeyler çıkıp duruyor. Bu kız da bana düşmandır.” diye düşünüp kızı yanına yaklaştırmadan ateş etmiş. Kız mermi isabet edince inleyerek ağlamaya başlamış. Nişancı kızın yanına yaklaştığında:
– Ben sana on beş yıldır uzaktan âşığım. Seni aramaya çıkalı günler oldu. Sonunda senin merminle ölüyorum, demiş ve gözlerini yummuş. Nişancı da kızı orada yıkamış Güzelce gömüp üstüne mezar yapmış. Bunları hepsini nişancı padişaha anlatmış. Son olarak da belki o kız sizin kızınızdı, demiş ve susmuş. Padişah bunun üzerine o kızın kendi kızı olduğunu anlamış. Padişah, nişancıyı dünya ahiret damat ilan edip vezir yapmış.
ÇARK-I FELEKLİ ÇOCUK
Eskiden bir padişahın oğlu varmış. Padişahın oğlu bir gün şehre gitmiş. Pazarda bir adamın:
– Çark-ı felek satıyorum diye bağırarak dolaştığını görmüş. Padişahın oğluu hemen o adamı çağırmış:
– Çark-ı feleğin ne özelliği var, diye sormuş.
– Sağ kulağını büksen gökyüzüne uçar ve uçup görmediğin şeyleri gösterir. Sol kulağını büksen yere iner, demiş. Padişahın çocuğu adamın istediğini verip on bin altına çark-ı feleği satın almış. Bir gün evdekilere belli etmeden, kimseye göstermeden çark-ı feleğine binip sağ kulağını bükmüş ve uçmuş. Güneş batarken de bir yere konmuş. Nereye gitsem diye düşünürken kenarda bir evde ateş yandığını görmüş. Çark-ı feleği bir yere bırakıp o eve gitmiş. Gittiği ev yaşlı bir kadının eviymiş. Çocuk yaşlı kadın ile konuşup tanıştıktan sonra yaşlı kadının evde tek başına çarık yaparak geçindiğini öğrenmiş. Yaşlı kadın çocuğa:
– Ne iş yapıyorsun, diye sormuş.
– Kaybolmuş, sahip çıkacak birini arayan biriyim, demiş.
– Ah yavrum, benim oğlum da yok, kızım da yok tek başımayım. Otuz kadar hayvanım var. Onlara baksan, olur yavrum, demiş yaşlı kadın.