Читать книгу Ölüm (Эмиль Золя) онлайн бесплатно на Bookz (4-ая страница книги)
bannerbanner
Ölüm
Ölüm
Оценить:
Ölüm

3

Полная версия:

Ölüm

Renée yavaşça granit oturtmalığa yaslandı. Yeşil saten elbisesinin içinde yüzü ve gerdanı kızarmış, elmaslarının berrak damlaları ile ıslanmış, kırmızı ve yeşiller içinde; tıpkı havzada sıcaktan baygın düşen nilüfer çiçeğine benziyordu. Bu içe dönüş anında akşam yemeğinin buyurgan ve muzaffer sarhoşluğu, seradan yükselen alevlerin ısısı ile katlanarak başını döndürmüş; öncesinde aldığı tüm iyi kararlar hiçliğe karışmıştı. Monceau Parkı’na düşen gölgelerin, gecenin yatıştırıcı serinliğinde huzuru öğütleyen homurtularını artık duyumsayamıyordu. Usanmış bir kadının gazabı uyanmıştı. Tepesinde duran siyah mermerden sfenks heykeli; bunca zamandır yolculuklarının sarsıntılarında, gecelerin zifirî karanlığında, aydınlığın çiğliğinde, bu ateş bahçesinin ortasında Louise ve Maxime’in el ele gülüşüp oynaşmalarında arzuladığı “başka bir şey”in nihayet adını koyarak ölü kalbini dirilttiğini yüzünden okur gibi bıyık altından sırıtıyordu.

O sırada Aristide Saccard’ın, Sör Mignon ve Charrier’e eşlik ettiği bitişikteki çardaktan sesler yükselerek:

‘‘Hayır gerçekten, Mösyö Saccard. Bunu sizden metre başına iki yüz franktan fazlaya geri alamayız.’’

Saccard tiz sesi ile haykırarak:

‘‘Ancak daha önce iki yüz elli frank değer biçmiştiniz.’’ dedi.

‘‘Peki, peki! Bakın, iki yüz yirmi beş frank koyacağız.’’

Sesler devam ediyor, ağaç yapraklarının altında tuhaf bir biçimde yankılanıyordu. Gece boyu içtiği şarapların ardından, beylerin sesi bir kuru gürültüden öteye geçmiyor; kadehindeki keskin şarabın son yudumlarında saklı sersemlik çağrısında bilinmeyenin hazzı ile suç heyecanına kapılıyordu. Renée, artık yorgun değildi. Arkasında, çalıların kısmen sakladığı lanetli bir ağaç olan Tangena; geniş, şimşir yaprakları ile uzanıyor ve beyazımsı gövdesinin en küçük damarlarında zehir damıtıyordu. Ve bir anda Renée, küçük salondan yayılan gün batımı sarısı ışığın yansımasında birlikte oturan Louise ve Maxime’in en içten gülüşlerinde aklını yitirerek kurumuş dudaklarını araladı, Tangena’nın bir dalına doğru uzanarak acı yapraklarından birine dişlerini geçirdi.

II

Aristide Rougon, savaş meydanlarının kokusunu uzaklardan alabilen bir yırtıcı kuş duyusu ile aralıktan sonraki gün Paris’e indi. Fransa’nın güneyindeki bir alt vilayet olan Plassans’tan henüz dönmüş, oradaki ayaklanmada babasının krizi fırsata çevirerek uzun zamandır beklediği vergi tahsildarı ataması işini halletmişti. Genç yaşında, bir çıkarı olmadan budala gibi hayatını tehlikeye attığı savaştan sağ salim kurtulduğu için kendisini şanslı sayıyor olmalıydı. Yanlış yola saptığı için deliye dönmüş; taşralara lanet okuyarak Paris’ten maymun iştahlılıkla ve ince dudaklarının arasında iğneli gülümsemesi ile korkunç bir anlam kazanan, ‘‘Artık bu kadar aptal olmayacağım.’’ sözlerini sayıklayarak bahsediyordu.

On sekizine yeni basmıştı. Saint-Jacques Sokağı’ndaki ufak dairesine bir eşya gibi yerleştirdiği sarışın, soluk tenli karısı Angèle’i de yanında getirmiş ancak dört gözle ondan kurtulmayı bekliyordu. Genç kadın; babasının, ailesinin yanına bırakmaya dünden razı olduğu dört yaşındaki küçük kızları Clotilde’den ayrılmak istemiyordu. Genç adam karısının isteğine ancak Plassans Kolejinde okuyan on bir yaşındaki arsız oğulları Maxime’i, onu büyüteceğine söz veren babaannelerine bırakmak koşulu ile boyun eğmişti. Aristide özgür olmak istiyordu; bir eş ve bir çocuk şimdiden ona yapmak istediklerini gerçekleştireceği vakit ilerlemesi gereken yolda belini bükecek, köstekten başka bir şey olmayacak ağır yükler gibi geliyordu.

Paris’e döndükleri akşam Angèle sandıkları açarken Aristide, ayağındaki taşralı ayakkabıları; milyonlarca kaynak çıkarmayı umduğu yanan kaldırım taşlarında parçalayana dek tüm şehri koşmak gibi acı bir istek duydu. Paris’e gerçekten hükmediyormuş hissi ile uzun kaldırımlar boyu amaçsızca yürüdü. Katıldığı savaş ile ilgili çok net bir görüşü vardı ve bu konuda kendisini ortak servetten payını kurnazca, gerekirse şiddete başvurarak alacak olan becerikli bir hırsız ile kıyaslamayı şimdiye kadar zalimce reddettiyse de artık bundan çekinmiyordu. Bir mazerete ihtiyaç duyduğunda on yıl boyunca bastırdığı arzularını, sefillik içindeki taşralı yaşamını, özellikle de yalnızca toplumu sorumlu tuttuğu hatalarını ileri sürerdi. O anda nihayet ellerini yeşil çuhanın üzerinde gezdiren kumarbazın heyecanı ile dolup taşarak açgözlülüğünü biraz olsun tatmin edeceği, zenginlerin yasal hırsızlığının salt zevkini hissetti. Paris’in havası onu sarhoş ediyordu. Araçların gürültülerinden yükselen Macbeth tonunda bir sesin, ‘‘Zengin olacaksın!’’ diye bağırdığını işitiyordu. Yaklaşık iki saat boyunca sokak sokak gezerek kusurlarına dilediğince hükmeden bir adam gibi davrandı. Öğrenci olarak geçirdiği bir yıldan beridir Paris’te bulunmamıştı. Gece çöküyordu; kafelerden ve dükkânlardan kaldırımlara saçılan parlak ışıklarda hayalleri giderek büyüyordu. Artık nerede olduğunu bilmiyordu.

Kafasını kaldırdığında Fauborg Saint-Honoré’nin ortasında olduğunu gördü. Kardeşlerinden biri olan Eugène Rougon, bir yandaki Penthièvre Sokağı’nda yaşıyordu. Paris’e gelirken hiç kuşkusuz darbenin ana katılımcılarından; şimdilerde son derece etkili bir şahsiyet, ileride önemli bir politikacı olacağına inandığı kardeşini de hesaba katmıştı. Ancak bir kumarbazın sahip olduğu batıl inanç ile o akşam kardeşinin kapısını çalmak istemediğine karar vermişti. Ağır adımlar ile Saint-Jacques Sokağı’na döndü; donuk bir kıskançlık ile Eugène’i düşünüyor, hâlâ yolun pisliği ile kaplı kıyafetlerine bakarak zenginlik rüyasında kendisini teselli etmeye çalışıyordu. Bu rüya, tümüyle bir acıya dönüşmüştü. Büyük adam olma hayali ile gezindiği Paris sokaklarından, dükkânların koşuşturmacası içinde kapıldığı rüyadan uyandıktan sonra şehirde gezinen mutluluktan büyük bir tiksinti duyarak eve dönmüş; onu ite kaka aralarında istemeyen bu mutlu kalabalığa büyük bir zevk ile meydan okuyacağı acımasız savaşının korkunç bir hırs ile hayalini kurmuştu. Başarıya ve zevke duyduğu ihtiyaç, hiç olmadığı kadar keskindi.

Ertesi sabah gün ağarırken kardeşi ile birlikteydi. Kardeşini rüya şehrinde lüks içinde bulmayı umarken Eugène; iki büyük odalı, zar zor döşediği, Aristide’i iliklerine kadar donduran bir dairede yaşıyordu. Küçük siyah masasında çalışırken hafif bir gülümseme ile söylediği tek söz: ‘‘Ah, işte buradasın! Seni görmeyi umuyordum.’’ oldu. Aristide hırçınlık ile kardeşini, bir tek nasihat verme nezaketinde dahi bulunmadan kendisini taşrada ot gibi yaşamaya terk edişi ile suçluyordu. Aralık ayına kadar cumhuriyetçi olarak kaldığı için kendisini asla affetmeyecekti. Bu onun kanayan yarası, sonu olmayan karmaşası idi. Sessizce tüy kalemini alarak kardeşinin sözünü bitirmesini bekledikten sonra Eugène: ‘‘Aristide, herkes hata yapabilir. Genceciksin, gelecek vadediyorsun.’’ dedi. Ağabeyinin ses tonu ve bakışları varlığının derinliklerine nüfuz ediyordu. Genç adam başını öne eğdiği sırada, Eugène hoyratça bir samimiyet ile ekledi: ‘‘Sana bir iş bulayım diye geldin, değil mi? Mutlaka düşüneceğim ancak şu an uygun bir iş ne yazık ki yok. Biliyorsun, bu konularda dikkatli olmamız gerek. Kendini ya da beni tehlikeye atmayacağın güvenli bir iş bulmalıyız. Hemen kızma, ikimiz de yalnızız. Birbirimize doğruları söyleyebilmeliyiz.’’ Aristide çaresizce gülümserken ağabeyi: ‘‘Ah, zeki olduğunu biliyorum. Artık kendini yok yere aptal durumuna düşürmene izin vermeyeceğim. Karşımıza iyi bir fırsat çıkar çıkmaz da sana haber edeceğim. O zamana dek yirmi franga ihtiyacın olursa gel ve benden iste.’’ diyerek sözlerine devam etti.

Kısa bir süre güneydeki ayaklanmada babalarının kendi yolunu nasıl bulduğundan bahsettiler. Eugène, bir yandan paltosunu giyiniyordu. Dışarı çıktıkları sırada ayrılmak üzerelerken ağabeyi, Aristide’i kolundan tutarak alçak bir sesle ekledi: ‘‘Bana bir iyilik yap ve kendi kendine iş aramaya kalkışma. Evinde otur ve sessizce benden haber bekle. Küçük kardeşimin bekleme odaları köşelerinde dolaştığını görmek istemem.’’

Aristide, şahsına münhasır ağabeyine saygı duyuyordu. Güvenini sarsmasını ya da yer yer patavatsızlığa kaçan dürüstlüğünü affetmese de ağabeyinin istediğini yaparak kendisini Saint-Jacques Sokağı’ndaki evine kapattı. Paris’e, kayınpederinin borç verdiği beş yüz frankla gelmişti. Yol masraflarının ardından, ayın geri kalanı için üç yüz frangı kalmıştı. Karısı Angèle, para harcamayı çok seviyordu. Bu sıkışıklıkta nedendir bilinmez, bayramlık elbisesini leylak rengi kurdeleler ile süsleme ihtiyacı duymuştu. Genç kadın, bu ayın bitmek bilmeyeceğini düşünüyordu. Aristide, Angèle’in sabırsızlığında tükeniyordu. Pencerenin önünde oturmuş Paris’in devasa ağırlığı altında ezildiğini hissederken; harlı fırına kendisini tıkıp ateşten ellerinde bal mumu kıvamına gelen altını yoğurmak gibi delice bir arzuya kapıldı. Koca şehirden yükselen, şimdiden finansal kumarhanelerin ve şehvetin sıcak kokularını taşıyan imparatorluğun doğuşunun soluklarını içine çekiyordu. Soluduğu hafif kokular ona doğru yolda olduğunu; imparatorluğun, yeni maceraların, kadınların ve milyonların avının nihayet başladığını söylüyordu. Burun delikleri genişledi, açlıktan ölmek üzere olan bir hayvanın içgüdüsü ile şehrin arenaya dönüşerek kanlı avın yaklaştığı günleri görebiliyordu.

İş konusunda daha fazla çaba sarf etmeye teşvik etmek için iki kez ağabeyini aradı. Eugène kaba bir üslupla onu unutmadığını, sabretmesi gerektiğini söyledi. Sonunda, Penthièvre Sokağı’na görüşmeye gideceğini yazan bir mektup aldı. Oraya giderken güzel bir kadın ile randevuya çıkıyormuş gibi kalbi, delicesine atıyordu. Ofis olarak kullanılan buz camlı odada, koca bir siyah masanın önünde Eugène’i gördü. Aristide’in geldiğini gören ağabeyinin hemen yanındaki avukat ona bir kâğıt uzatarak: ‘‘İşte, yazın dün geldi. Belediye binasında komiser yardımcısı olarak görev yapacaksın. Maaşın, iki bin dört yüz frank olacak.’’ dedi. Aristide olduğu yerde kalakalmıştı. Ağabeyinin kendisi ile dalga geçtiğini düşünerek sapsarı kesildi ve kâğıdı almadı. En az altı bin franklık bir maaş umuyordu. Ağabeyi, kardeşinin aklından neler geçirdiğini duyarcasına sandalyesini çevirdi ve kollarını birbirine kavuşturarak öfkeyle: ‘‘Şu hâline bakılacak olursa koca bir aptalsın. Hizmetçilerin etrafında dört döndüğü büyük bir apartman dairesinde iyi yemekler yemek; iki saatte dekore edilmiş yatak odanda ipek çarşafların üzerinde kendini tatmin ettiğin an varlığını dahi unutacağın herhangi bir kadını koynuna almak; ardından da uykuya dalmak istiyorsun, öyle mi? Sen ve senin gibilere izin versek kasayı daha dolmadan boşaltırsınız. Aman Tanrı’m! Bir çocuk kadar safsın. Biraz sabırlı ol! Ne şartlarda yaşadığımı görmedin mi?’’

Küçük kardeşinin diplomalı sabırsızlığından derin bir küçümseme ile bahsediyordu. Bu küçümseyiş; içinde daha yüksek hırslar, daha farklı güç arzuları barındırıyordu. Aristide’in salt para iştahı, bundandır ki ona sıradan ve çocukça geliyordu. Eugène, hafif bir gülümseme ile daha nahif bir ses tonunda: ‘‘Niyetinin iyi olduğunu biliyorum ve seni üzmeyi inan istemiyorum. Senin gibi adamlar değerlidir. Dostlarımızı en açlar arasından seçmeye özen gösteriyoruz. Ne yazıktır ki hükmetmenin en kolay yolu budur. Endişelenme, yakında masada bir yer açılacak ve en sancılı açlıklar doyurulacak ancak Tanrı aşkına, en azından sofra kuruluncaya kadar bekle; lakin bana inanır ve tavsiyeme uyarsan o masada kendi yerini sen hazır edeceksin.’’ dedi. Ağabeyinin hoş benzetmelerinin tesir etmediği Aristide, düşünceli bir hâlde öylece duruyordu. Eugène bir kez daha öfkeye kapılarak: ‘‘Ah!’’ diye haykırdı. ‘‘Sana aptal demekte çok haklıydım. Ne bekliyordun, ha? Şanlı benliğiniz(!) ile tam olarak ne yapacağımı zannediyordunuz? Hukuk eğitimini dahi bitirmedin. Kendini on yıl boyunca alt vilayetin sefil memuriyetine gömdün. Darbenin cumhuriyetçi adamlarından birinin iğrenç ünü ile kapımda belirdiğin vakit, gerçekten bir Bakan olabileceğini mi düşlüyordun? Bak, ne pahasına olursa olsun başarmaya kararlı olduğunu biliyorum. Bunun büyük bir erdem olduğunu kabul ediyorum ve sana iş düşünürken de bunu bir an olsun aklımdan çıkarmadım.’’ dedi; ayağa kalktı ve yazıyı Aristide’e uzatarak: ‘‘Al şunu!’’ diye devam etti. ‘‘Bir gün bana teşekkür edeceksin, bu pozisyonu senin için özel olarak seçtim. Yeterince zeki isen ne demek istediğimi anlayacaksın. Dileyen herkesin zengin olabileceği bir döneme giriyoruz, kardeşim. Oraya git ve istediğin kadar para kazan. İzin veriyorum ancak aptalca bir şey yapar ya da bir skandala imza atarsan seni öldürürüm!’’

Bu tehdit, arzularının çıkaramadığı güçlü duyguları ortaya çıkardı. Aristide’in coşkusu, ağabeyinin bahsettiği zenginlik karşısında yeniden alevlendi. Sonunda acımasız savaşını başlatabilecek gibi görünüyordu; haykırmalarına müsaade etmeden boğazlarına sarılacaktı, üstüne üstlük bürokrasi adı altında… Eugène, ay sonuna kadar beklemesi için iki yüz frank verdikten sonra düşünceli bir şekilde:

‘‘Adımı değiştirmeyi düşünüyorum, sen de değiştirmelisin. Daha az utanç ile yaşayabiliriz böylece.’’

Aristide sessizce:

‘‘Nasıl istersen…’’ diye cevapladı.

‘‘Senin hiçbir şey ile ilgilenmene gerek kalmaz, evrak işlerini ben hallederim. Karının adını almak ister misin, Mösyö Sicardot?’’

Aristide, hecelerin ahengini görmek için bakışlarını yukarı kaldırarak:

‘‘Sicardot… Aristide Sicardot… Korkarım ki, hayır. Ucuzluk ve başarısızlık kokuyor.’’

Eugène: ‘‘Başka bir isim düşün o hâlde.’’ derken Aristide kısa bir an durakladıktan sonra: ‘‘Sicard’ı tercih ederim; Aristide Sicard! Kulağa hoş geliyor, değil mi? Belki biraz anlamsız…’’

Düşünde görmüşçesine bir anda: ‘‘Buldum!’’ diye haykırdı. ‘‘Sac-card, Aristide Saccard! İki ‘c’ ile… İşte bu isimde para var. Kuruşları sayıyoruz, duyuyor musun?’’

Ağabeyi zalimce bir şaka ile kardeşini uğurlarken:

‘‘Evet, ya hapse düşecek ya da milyonlar kazanacak bir isim!’’

Aristide Saccard, birkaç gün sonra belediye binasının önündeydi. Çok geçmeden rutin mülakatlara tabi tutulmaması için ağabeyinin tüm nüfuzunu kullandığını öğrenmişti. Ev halkı için bir memurun tekdüze yaşantısı artık başlamıştı. Aristide ve karısı, Plassans’taki alışkanlıklarını sürdürüyorlardı. Dolaysız servet hayallerinden uyanmış; sefalet içindeki yaşamlarında, ne zaman sona ereceğini bilmedikleri bu deneme süresinin de ağırlığı ile nefes alamıyorlardı. Paris’te fakir olmak, iki kat fakir olmaktır. Angèle, yoksulluğu donuk bir çaresizlik ile kabul etmiş; günlerinin çoğunu ya mutfakta ya da kızı ile vakit geçirirken yerde yuvarlanarak paraları bitmediği sürece neredeyse hâlinden memnun geçiriyordu. Öte yandan Aristide, varoluşunun hapsolduğu bu yoklukta kuduz bir it gibi titriyordu. Tarifi mümkün olmayan bir yas tutuyor, gururu kanıyor, doymayan arzularınca korkunç bir öfke ile kamçılanıyordu. Plassans Bölge Meclisine atanan ağabeyinin haberini alınca tümden yıkıldı. Eugène’in üstünlüğünü budalaca bir kıskançlıktan çok daha fazlasında hissetti. Ağabeyini, onun adına yapabileceklerinin tümünü yapmamak ile suçluyordu. Mukavemetini yitirdiği birkaç zaman, borç istemek için kapısına gitmişti. Eugène son seferinde de parayı verdi ancak sert bir tavırla onu cesaretsiz ve iradesiz bir adam olduğu için kınadı. O an kaskatı kesilen Aristide, bundan böyle kimseden tek kuruş istemeyeceğine dair yemin etti. Angèle ayın son sekiz günü iç çekerek kuru ekmek yedi. Bitmek bilmeyen çıraklık, Saccard’ın acımasız eğitimini tamamlamıştı. Dudakları daha da incelmiş, sırım gibi vücudu bir deri bir kemik kalmıştı; artık milyonları düşünecek kadar aptal değildi ve günün her saati aklında Saint-Jacques Sokağı’ndan belediye binasına koşarken kaldırımlarda çınlayan aşınmış ayakları ile eski püskü mantosunun düğmelerini iliklerken sansar burnuna dolan, sokakların kin tımarhanesi kokusu; Paris’te sinsi sinsi dolaşan, zenginlik ve zevk düşüne dalmış kıskanç bir yoksulun sembolüydü. 1800’lü yılların başında Aristide Saccard yol denetçiliğine atanmıştı. Dört bin beş yüz frank kazanıyordu. Angèle’in sağlığı günden güne bozuluyor, küçük Clotilde’in kanı çekiliyordu. Maaş zammı için olabilecek en iyi zamandı. Ceviz ağacı ile döşeli yemek odası ve maun ağacından yatak odasından oluşan iki odalı ufak dairesini tutuyor; dirseklerine kadar paraya batana dek, kimseden tek kuruş istemeyeceği sözüne sadık kalmak için eli sıkı bir yaşam sürmeye devam ediyordu. İçgüdülerini bastırmaya uğraşıyor, eline geçen birkaç kuruşu sürekli küçümseyerek pusuda bekliyordu. Angèle tek kelime ile mutluydu. Kendine yeni kıyafetler aldı, her gün broş takmaya başladı. Kocasının dilsiz öfkesi ile çok güç problemlere çözüm ararcasına takındığı karanlık yüz ifadesine artık anlam veremiyordu. Aristide; ağabeyinin tavsiyelerine uyuyor, onu dinliyor ve gözlemliyordu.

Terfi için Eugène’e teşekkürlerini iletmek istediğini sezdiğinde özünün devrimi ile tanıştı ve iyi davranışı için ağabeyine teşekkür etti. Herkesin gıpta ile adından söz ettiği çalışan, uysal ve dışa dönük bir adama dönüşmüştü. Birkaç ay içinde müthiş bir komedyen olmuştu. Güneyli ruhu tümüyle uyanmış ve muziplikte öylesine ustalaşmıştı ki; iş arkadaşları onu bir Bakan’ın akrabası olarak, ricası üzerine önemli işlerle ilgilenen iyi bir adam zannediyorlardı. Bu akrabalık ilişkisi, şeflerinin de gözünden kaçmamıştı; kendisine sürekli teveccühlerini iletiyorlardı. Tüm bunlar ona makamının üzerinde bir yetki alanı sağlıyor, bazı kilitli kapıların ardına geçmesine olanak sunuyordu. İşin sırrı, tereddüt etmemekteydi. İki yıl boyunca koridorlarda volta attığı, tüm odalarda vakit öldürdüğü, bazen bir arkadaşı ile muhabbet etmek, bazen ofisler arasında “Güneyli şeytan!”, “Yerinde durmak nedir bilmiyor!”, “Kıçında kurt var!” diye haykıran çalışma arkadaşlarının muhabbetlerine katılmak gibi bahaneler ile günde yirmi kez masasından ayrılma lüksüne sahip olduğu görüldü. Onu aylak bir adam olarak gören, idarenin işleyişinden birkaç dakika çalmak ile suçlayan bu boş zihinlere yalnızca gülüyordu. Hiçbir zaman kapı dinleme hatasına düşmedi ancak cesurca kapıları yarıp geçmenin bir yolu vardı: Elinde tuttuğu birkaç dosya kâğıdı ile hiçbir konuşmanın tek kelimesini kaçırmayacağı kadar yavaş ve ölçülü adımlarla dalgın bir görüntü çizerek eş zamanlı hareket etmek. Ofislerin gölgeleri arasında, kendisini tamamen işine kaptırmış hâlde süzülen bir adamın yanından geçen insanlar susma zahmetine girmiyorlardı. Sonsuz cömertliği bir başka yöntemiydi. İşlerini yetiştiremeyen dostlarına her zaman sevecenlikle yardımcı olmayı teklif eder, karşılığında eline geçen hesap defterlerini ve tüm evrakları pürdikkat okumuş olurdu. En sevdiği günahlarından biri ise ofisteki beylerle arkadaşlık kurmaktı. Öyle ki onlarla el sıkışmaya kadar cüret ederdi. Saatlerce iki kapı arasında onları kısa hikâyeler ile güldürerek güvenlerini kazanırdı. Bu yiğit insanlar ondan hayranlıkla: ‘‘İşte, kendisini fazla ciddiye almayan bir adam!’’ diye bahsediyorlardı. Bir skandal çıkar çıkmaz haberi ilk ona geliyordu. Böylece iki yılın sonunda, belediye binasında Aristide için sır diye bir şey yoktu. Binada elektrikçisinden, en kıdemli çalışanına kadar herkesi tanıyor; çamaşırhane faturalarına kadar her bir resmî belgeyi biliyordu. İşin sırrı, tereddüt etmemekteydi.

Böylesi bir anda Paris, Aristide Saccard gibi bir adam için eşsiz bir manzaraydı. Prens-Başkan’ın bazı Bonapartist kesimin coşkusunu uyandırmayı başardığı ünlü gezisinin ardından imparatorluk ilan edilmişti. Mecliste ve gazetelerde sessizlik hâkimdi. Bir kez daha kurtarılan halk; onları koruyan, kendi dertlerini onlar yerine düşünecek ve çözecek güçlü hükûmetin güveni ile birbirlerini tebrik ettiler, geç saatlere kadar huzurla uyudular. Halkın en büyük endişesi nerede eğlenerek zaman öldürecekleriydi. Eugène Rougon’un memnun açıklamalarına göre Paris, akşam yemeği için masaya oturmuş; tatlıdan sonra ne ile zevk alacağını düşünüyordu. Politika, bir uyuşturucu gibi dehşet saçıyordu. Erkeklerin savunmasız zihinleri savurganlık ve spekülasyonlar arasında zayıf düştü. Parası olanlar, paralarını sakladıkları yerden hemen çıkaracak kadar şanslı iken; parası olmayanlar kıyıda köşede kalmış her peniliğin peşine düştüler.

İzdiham zamanlarında kadınların keskin kahkahaları ve belli belirsiz sofra takımları tıkırtısı, öpüşmelerin çınlamalarının arasından donuk bir titreme ile peniliklerin gürültüsü yükselirken; düzenin sağır edici sessizliğinde, yeni saltanatın ezici barışında sevimli söylentiler ile yaldızlı ve şehvetli vaatler yükseliyordu. Dikkatle çekilmiş perdelerinden, kadınların gölgelerinden ve şöminelerinin mermerinde seken altınların çınlamalarından başka bir şeyin görülmediği küçük evlerden birinin önünden geçiyor gibiydi. İmparatorluk; Paris’i, Avrupa’nın kötü mahallelerinden birine çevirmek üzereydi. Tahta oturmayı başaran üçkâğıtçılar çetesi; macera saltanatı, karanlık köşelerde yapılacak ticari antlaşmalar, vicdan sömürüleri, kadın pazarlıkları ve evrensel sarhoşluklar ile dolu bir saltanat sürmenin peşindeydi. Aralık ayının kanının daha yıkanmadığı şehirde, ülkeyi yozlaşmış ve onursuz bir ulus düzeyine sürükleyecek olan bu zevk çılgınlığı henüz bir köşede ürkekçe büyüyordu.

Aristide Saccard, yakında tüm Paris’i yutacak olan bu vurgunculuk dalgasını ilk günlerden beri sezinliyor; ağır ağır ilerleyişini de dikkatle izliyordu. Kendisini, şehrin çatılarından yağan bozukluk yağmurunun ortasında buldu. Belediye binasının uzun koridorları boyunca yaptığı sayısız gezintilerinde Paris’in dönüştürülmesine ilişkin köklü projeyi, yıkım planını, yeni bulvarları ve mahalleleri, arazi ve mülk satışlarındaki devasa vurgunların haberlerini almıştı; şehir, dört bir yandan çıkar savaşları ve sonu gelmeyecek bir lüks arayışı ile karşı karşıyaydı. O andan itibaren, varlığının tek bir amacı vardı; tüm bunlar olup biterken uslu bir çocuk olmak. Biraz göbek bile yaptı, sokaklarda fare kovalayan bir kedi gibi koşturup durmayı bıraktı. Ofisinde, her zamankinden daha konuşkan ve uysaldı. Belediye binasına yaptığı resmî ziyaretler sırasında Eugène, uyarılarına bu kadar bağlı kalan küçük kardeşini tebrik etti. 1850’lerin başında Aristide, aklında birkaç proje olduğunu ancak gerçekleştirmek için büyük miktarda avans gerektiğini söylediği ağabeyinden ‘‘Arayın!’’ cevabını alınca en ufak bir çıkışma göstermeden önemli bir konuda desteğini esirgediğini fark etmemiş gibi: ‘‘Haklısın, bulacağım.’’ demekle yetindi.

Şimdilerde, sermaye bulma işinden başka bir şey düşünemiyordu. Planları hazırdı ve her geçen gün olgunlaşıyordu. İlk birkaç frangı bulmakta çok zorlandığından giderek gerginleşti; sokaktan geçen her insana potansiyel yatırımcı gözüyle gergin ve derin bakışlar atıyordu. Angèle, evde silik bir mutluluk ile hayatını sürdürmeye devam ediyordu. Aristide bir fırsat kolluyor, o karşısına çıkmakta geciktikçe yüzündeki gülümseme acılaşıyordu. Aristide’in Paris’te bir de kız kardeşi vardı. Sidonie Rougon, Plassans’ta bir avukat kâtibi ile evlenmiş ve orada, Rue de Saint-Honoré’de birlikte meyve ticareti işi kurmuşlardı. Ağabeyi onunla karşılaştığında kocası ortadan kaybolmuş ve işler çoktan durmuştu. Rue du Fauborg-Poissonière’de üç odalı, küçük bir asma kat dairede yaşıyordu. Dairesinin hemen altındaki ufak ve gizemli dükkânı da kiralamış, orada dantel işlediğini iddia ediyordu. Vitrinde yaldızlı raflarda güpür ve Valencielles kumaşları asılı dursa da içeride satış yapılacak bir ürün ya da stok göze çarpmayan, parlak ahşap işlemeleri ile sofayı andıran bir yerdi. Kapı ve pencere, dükkânı sokağın bakışlarından koruyan ve bir tapınağa açılıyor gibi görünen bekleme odası, dikkat çekmeyen peçeli ince perdeler ile süslenmişti. Bir müşterinin Madam Sidonie’nin dükkânına girdiği görülmüş şey değildi. Yalnızca varlıklı kadınlar ile randevu usulü çalıştığını, duvara gizlenmiş bir merdiven ile birbirine bağlanan asma katı ve butiği kiralamasının tek nedeninin yerin rahatlığı olduğunu söylese de günün çoğunluğunda dışarıda olurdu. Gün içinde en az on kez telaşla bir yerlere gider gelirdi. Dantel işi ile de yetinmemiş, asma katına kimsenin nereden geldiğini bilmediği bol çeşitli eşyalar istiflemişti. Kauçuk nesneler, kabanlar, ayakkabılar, giysi askıları, ortopedik cihazlar, saçları güçlendirmek için doğal yağlar ve kullanımı ona büyük zorluk yaşatan patenti yeni alınmış bir kahve cezvesi ile doluydu. Ağabeyi onu ziyarete gittiğinde Sidonie, dairesine bir piyano yerleştirmeye uğraşıyor; içeride başka piyanoların da olduğu cilveli döşenmiş yatak odası ve geri kalan iki satış odasının karmaşası ile çatışıyordu.

Asma kata alışveriş yapmak için gelen müşteriler, evin Papillon Sokağı’na bakan ana kapısından girip çıkıyor; dantel dükkânının iki yönlü satış trafiğini anlayabilmek için küçük merdivenin gizemini bilmeleri gerekiyordu. Bu sayede kusursuz bir biçimde iki işinin altından kalkıyordu. Asma kata çıkan arkadaki dükkâna kocasının soyadı olan “Madam Touche”, ön cepheye bakan dükkânına ise ilk adı olan “Madam Sidonie” ismini vermişti. Madam Sidonie otuz beş yaşındaydı ancak özensiz görüntüsü ve kadınsılıktan eser olmayan tavırları ile çok daha yaşlı sanılıyordu. İşin aslı; tüm kıvrımlarını örten, kenarları yıpranmış ve rengi atmış; avukatların mahkeme salonunda giydikleri cüppeyi anımsatan siyah sonsuz elbisesini üzerinden çıkarmayan, aslında o kadar yaşlanmamış bir kadındı. Alnına kadar uzanan ve saçlarını örten siyah bir şapka, ayağına geçirdiği hantal ayakkabılar, kolunda taşıdığı sap kısmı iplikler ile yamalanmış küçük bir sepet ile sokaklarda koşturuyordu. Yanından bir an olsun ayırmadığı bu sepet, onun kıymetlisiydi. İçinde; bir komisyoncu ya da icra memurunun taşıyacağı her türden eşantiyon, ajandalar, dosyalar, okuması marifet isteyen kargacık burgacık el yazısı ile yazdığı bir avuç dolusu damgalı kâğıt vardı. Mahkeme celpleri, buyruklar ve borçlar içinde yaşıyordu. Yalnızca on frank değerinde bir pomat ya da dantel satışı hususunda yaşadıkları anlaşmazlıkta derhâl dava açar; elinden düşürmediği sepeti ile haftalarca düzgün bir araç dahi kiralamadan küçük bir faytonda elinde evraklar ile Paris’in bir ucundan diğer ucuna gider gelir; başına türlü belalar açardı. Böylesi bir işten elde ettiği kârı hayal etmek güçtü; önceleri bunu karanlık işlere karşı salt içgüdüsel bir zevkten, dalavere sevdasından yaparken gittiği yerlerde sağda solda dağıtılan akşam yemekleri ve oradan buradan topladığı penilikler ile az da olsa kazanç sağladığını fark etti. En büyük kârı ise onu büyük vurgunlara ve talih kuşlarına adım adım yaklaştıracak olan, kulağına çalınan sırlardı. Yabancıların arasında, işlerine burnunu sokarak yaşayan bir teklifler ve talepler fihristi idi.

bannerbanner