
Полная версия:
Ölüm
‘‘Son olarak, Renée’ye bir hediye vermek istiyorum. Benim çocuğum olmadı, dolayısıyla tüm servetim bir gün yeğenlerime kalacak. Bugün onlardan biri gözyaşları içinde diye elimi sıkacak değilim. İkisinin de düğün hediyeleri çoktan beri hazır. Renée’ye, Charrone yakınlarında bulunan ve iki yüz bin frank kadar edeceğini düşündüğüm büyük bir bina vereceğim. Yalnızca…’’
Bina lafı geçince Saccard, olduğu yerde hafifçe kıpırdandı. Kayıtsız tavrının altında büyük bir ciddiyet ile yaşlı kadını dinlemeye başladı. Madam Aubertot doğru kelimeleri seçemediğinden kafası karışmış hâlde, kızararak:
‘‘Yalnızca…’’ diye devam etti. ‘‘Bu arazinin mülkiyet hakkının Renée’nin ilk çocuğuna verilmesi şartı ile. Niyetimi anlıyorsunuzdur, doğacak çocuğun günü geldiğinde sizin yükümlülüğünüzde olmasını istemem. Bebeğin ölmesi durumunda ise tüm haklar Renée’ye devredilecek.’’
Saccard kımıldamıyordu ancak kaşları, içinde duyduğu endişeyi ele veriyordu. Charrone toprakları aklında bir fikir deryası uyandırmıştı. Élisabeth hala, çocuk konusunu açarak genç adamın canını sıktığı düşüncesi ile ne diyeceğini bilemediği bir şaşkınlığa kapılmıştı. Saccard cana yakın gülümsemesini sürdürerek:
‘‘Bu iki yüz bin frank değerindeki büyük bina hangi sokakta demiştiniz?’’
‘‘Pépinière Sokağı.’’ diye cevapladı Madam Aubertot.
‘‘Astorg Sokağı’nın köşesine oldukça yakın.’’
Bu basit cümle, Saccard üzerinde belirleyici bir etki meydana getirdi. Kendine daha fazla hâkim olamayan genç adam sandalyesini yaklaştırdı; Güneyli lehçesi ve tatlı dilliliğiyle: ‘‘Sevgili Bayan, bu lanet olası para konusunu sürdürecek miyiz? Tüm içtenliğim ile size kendimi anlatmak isterim, zira güveninizi kazanamamak benim için hoş olmaz. Yakın zamanda karımı kaybettim; iki çocuğum ile çaresizlik içindeyiz, pratik zekâlı ve mantıklı bir adamımdır. Yeğeniniz ile evlenerek herkes için en iyi olanı yapmaya çalışıyorum. Şimdi bana karşı bazı ön yargılarınız varsa ileride her birinizin gözyaşlarını kuruttuğum, büyük büyük yeğenlerime kadar kim varsa zengin ettiğim vakit benden özür dilersiniz. Başarı, her şeyi arındıran altından bir alevdir. Mösyö Béraud du Châtel’in elimi sıkmasını ve bana teşekkür etmesini bekliyorum.’’
Kendisini kaybetmişti. Uzunca bir süre kibar beyefendi zırhını delip geçen ölçüsüz bir alaycılık ile konuşmaya devam etti. Plassans’ta vekillik görevi yapan ağabeyi ve vergi tahsildarı olan babasına atıfta bulundu. Konuşmasını, son bir aydır yaşadığı trajedinin bu hünerli genç adamın elinde neredeyse bir komediye dönüşmesinin istemsiz zevkini yaşayan Élisabeth halayı kazanarak bitirdi. Ertesi gün notere gitmek üzere sözleştiler. Madam Aubertot çıkar çıkmaz Saccard, belediye binasına gitti ve orada tüm gününü, ezbere bildiği bazı evrakları karıştırarak geçirdi. Ertesi gün noterde; Renée’nin varlıklarının tümünün toprak mülkiyetinden oluşmasının, ileride kızcağızın başına bela açabileceğinden endişelendiğini belirterek en azından Pépinière Sokağı’ndaki binayı satarak yıllık faize parayı yatırmanın akıllıca olduğunu düşündüğünü söyledi. Madam Aubertot bu konuyu, kendisini eve kapatmış Mösyö Béraud du Châtel’e danışmak istediğini söyledi. Saccard akşama kadar yürüyüş yaptı. Pépinière Sokağı’na gitti, mutlak bir savaşın arifesinde bir generalin düşünceli hâli ile Paris sokaklarını dolaştı. Ertesi gün Madam Aubertot, ağabeyinin yetkilerini tamamıyla kendisine bıraktığını söyledi. Kontrat, önceden belirlenen esaslara dayanarak hazırlanmıştı. Saccard iki yüz bin frank alacak, Renée’ye çeyiz olarak Sologne’daki arazi ve satmak üzere Pépinière Sokağı’ndaki bina kalacak, bebeğini kaybetmesi durumunda ise halasının hediyesi olan Charrone bölgesindeki arazinin de tek sahibi olacaktı. Kontrat, karı kocanın servetlerinin tüm idaresini koruyan mal paylaşımı esası üzerineydi. Avukatı dikkatle dinleyen Élisabeth hala; hükümleri yeğeninin tam bağımsızlığını güvence altına alan, servetini her türlü şahsın el koyma girişiminden koruyan bu kontrattan epey memnun görünüyordu. İyi kalpli kadının, yazılı tüm maddeleri başı ile onayladığını gören Saccard hafifçe gülümsedi. Evliliğin, mümkün olan en kısa sürede gerçekleşmesine karar verildi.
Her şey hallolduktan sonra Saccard, Matmazel Renée Béraud du Châtel ile birlikteliğini duyurmak için ağabeyi Eugène’in yanına gitti. Bu akıl sır ermeyecek iş karşısında Vekil’in şaşkınlığı üzerine Saccard:
‘‘Arayın demiştiniz. Aradım, buldum.’’
Kardeşinin bu cümlesi karşısında başta afallasa da çok geçmeden ne kastettiğini anlayan Eugène:
‘‘Eh, sen akıllı bir adamsın. Buraya benden düğününe şahitlik edecek insanları bulmamı söylemek için geldin, değil mi? Güven bana, gerekirse tüm sağcı kesimi oraya getireceğim. Senin adına iyi bir tanıtım olur.’’
Kapıyı tümüyle açarken alçak bir ses tonuyla:
‘‘Şu sıralar yeni çıkaracağımız önemli bir kanun üzerinde çalışıyoruz. Bu nedenle dikkatlerden uzak kalmak istiyorum. Söylesene, en azından hanımefendinin karnı belirginleşmedi, değil mi?’’
Saccard öyle vahşice bir bakış atmıştı ki Eugène kapıyı kapatırken kendi kendine:
‘‘Bir Rougon olmasaydım, bana pahalıya patlayacak bir şakaydı…’’
Düğün, adadaki Saint-Louis Kilisesi’nde yapıldı. Saccard ve Renée, düğünden bir gün önceye kadar birbirlerini görmediler. Akşam vakti, gece çökmeye yakın Béraud Konağı’nın alçak tavanlı bir odasında tanıştılar. Merakla birbirlerini süzdüler. Renée evlilik anlaşmasının haberini aldığı gün, delidolu ve pervasız hâline dönmüştü. Manastırdaki özgür yaşantısının bir getirisi olan kaprislerine kavuşmuş; uzun boylu, son derece güzel bir kızdı. Saccard’ı kısa ve çirkin buldu ancak bu çirkinliği hayat tarafından hırpalanmış üslubu ve davranışları etkileyici, zeki bir adamın yorgunluğuna yordu. Saccard, genç kızı ilk gördüğü an hafifçe yüzünü buruşturdu; boyu çok uzundu, kendinden çok daha uzun. Hiç güçlük çekmeden birkaç kelime konuştular. Baba orada olsaydı, uzun zamandır birbirlerini tanıyan ve bazı ortak günahlarını geride bırakmaya hazırlanan iki gencin hikâyesine kolaylıkla inanabilirdi. Yanlarında bulunan Élisabeth halanın yanaklarında, iki genç adına duyduğu utancın kızıllığı vardı. Eugène Rougon’un yakın bir zamanda yaptığı akıllardan çıkmayan konuşması, düğünün gündemi olmuş; gelin ve damadı geride bırakmıştı.
Düğünden bir gün sonra, karı koca nihayet Mösyö Béraud du Châtel’in huzuruna kabul edildi. Bir günde babasını daha yaşlı, daha ciddi ve daha üzgün bulan Renée, gözyaşlarını tutamadı. O ana dek genç adamın ödün vermediği kayıtsız yüz ifadesi, evin soğukluğu ve yarı aydınlığında; bakışları ile vicdanını delip geçen bu uzun boylu yaşlı adamın haşin üzüntüsünde donmuştu. Eski yargıç, kızını affettiğini söylercesine yavaşça alnından öptü ve damadına dönerek hiç düşünmeden: ‘‘Mösyö, çok acılar çektik. Bize verdiğiniz zararları bir gün iyileştireceğinizi umuyorum.’’ dedi ve elini genç adama doğru uzattı. Saccard, titremeye devam ediyordu. Mösyö Béraud du Châtel’in, kızının utancının trajedisine boyun eğmemiş olsaydı bir bakışı ile Madam Sidonie’nin tüm çabalarını nasıl da boşa çıkarabileceğini düşünüyordu. Élisabeth hala ile kendisini bir araya getirdikten hemen sonra da ortalardan kaybolmuştu. Düğüne dahi gelmemişti. Saccard; kızını baştan çıkaran adamı kırk yaşında, kısa boylu ve çirkin bulan yaşlı adamın gözündeki şaşkınlığı görünce ona karşı açık olmaya karar verdi. Yeni evli çift, geceyi Béraud Konağı’nda geçirmek zorunda kaldı. Christine iki aylığına bir yere gönderilmişti, zira on dört yaşındaki küçük kız çocuğunun bir manastırı andıran dinginlik ve huzura sahip bu evde yaşanan drama tanıklık etmesini istemiyorlardı. Döndüğünde, kendisinin de yaşlı ve çirkin bulduğu bu adamın ve kız kardeşinin karşısında bir dilsiz kadar sessizdi. Yalnızca Renée kocasının yaşının ya da kurnaz bakışlarının farkında değil gibiydi. Onu hor görmediği gibi yakınlık da duymuyor, ara sıra alaycı dokundurmalar yaptığı mutlak bir sükûnet ile davranıyordu. Saccard, kendisini evinde hissederek varlığı ile her yeri doldurdu; güçlü hitabeti ve içtenliği ile evdeki herkesi yavaş yavaş kazandı. Taze karı koca, Béraud Konağı’ndan ayrılıp Rivoli Sokağı’nda çok şık bir apartman dairesine yerleştiklerinde Mösyö Béraud du Châtel’in gözlerindeki şaşkınlık artık kaybolmuş; küçük Christine ise kayınbiraderi ile yakın arkadaşıymış gibi oyunlar oynuyordu. Renée dört aylık hamile olduğu sırada kocası, bebeğin yaşı hakkında yalan söylemeye devam edebilmek için onu kasabaya göndermek üzereyken Madam Sidonie’nin tahmin ettiği üzere genç kız, düşük yaptı. Hamileliğini saklamak için dolgun eteğinin belini öyle sıkı bağlıyordu ki düşükten sonra birkaç hafta yataktan çıkamaz hâldeydi.
Yaşadığı serüven, Saccard’ın başını döndürüyordu. Kader nihayet yüzüne gülmüştü. Altın değerinde bir pazarlık yapmış; beş kuruş para vermeden müthiş bir servet ve altı ay içinde kendisini toparlayacak güzel bir kadına kavuşmuştu. Annesinin görmek dahi istemediği bir fetüs uğruna, kendisini iki yüz bin franga satın almışlardı. O andan itibaren Charron topraklarını aşk ile düşlüyordu ancak o an için tüm dikkati, servetinin temeli olacak büyük bir vurgundaydı. Karısının ailesinin itibarına rağmen, yol denetçiliğinden istifa etmekte acele etmemişti. Bitirmesi gereken işler ve araması gereken yeni işlerden bahsediyordu. İşin aslı, henüz ilk hamlesini oynadığı savaş alanında sonuna kadar kalmak istiyordu. Orada kendisini evinde gibi hissediyordu, dilediğince pis işlerini gerçekleştirebilirdi. Yol denetçisinin planı basit ve pratikti. Şimdi planlarını gerçekleştirmek için hayal edebileceğinden çok daha fazla parası olduğundan tasarılarını büyük ölçekte uygulayabilecekti. Duvarları döven altından yağmurun her geçen gün şiddetleneceği Paris’i avucunun içi gibi biliyordu. Akıllı insanlar yalnızca ceplerini açmalıydı. Bu akıllı insanların arasına, belediye binasında çalıştığı süre boyunca geleceği okuyarak girmişti. Mevkisi ona, bina ve arazi alım satımlarında neler çalabileceğini öğretmişti. Şık giyimli dolandırıcılığın tüm püf noktalarının farkındaydı. Yüz bin franga mal olan bir şeyi bir milyona nasıl satacağını, gülümseyerek gözlerini yummuş devlet hazinesini maymuncukla açan kişinin ücretini nasıl ödeyeceğini, eski bir mahallenin göbeğinden bulvar geçirerek altı katlı evlerden yükselen ahmak seyircilerin alkışları eşliğinde yapılan hokkabazlıkların hepsini biliyordu. Vurgunculuk çıbanının henüz kuluçkada olduğu bu karanlık saatlerde onu, patronlarından daha korkunç bir oyuncu yapan; Paris’e ayrılan moloz ve alçıdan geleceği görebiliyor oluşuydu. Detaylara öyle hâkim, ipuçlarını öyle doğru birleştirmişti ki; 1870 yılında yeni mahallelerin sunacakları manzarayı şimdiden kestirebiliyordu. Zaman zaman sokaklarda kendi kaderini bildiklerine inandığı, ona derinlerden dokunan bazı evler görür; içini tarifsiz bir boşluk kaplardı.
Angèle’in ölümünden iki ay önce, onu bir pazar günü Montmartre Tepesi’ne götürmüştü. Zavallı kadın, restoranlarda yemek yemeye bayılırdı. Uzun bir yürüyüşün ardından onu kenar mahalledeki kabarelerden birine götürdüğünde Angèle çok mutluydu. O gün, o küçük tepenin zirvesinde; pencereleri uçsuz bucaksız ufku dolduran dalgalar gibi mavimsi çatılarına açılan Paris evlerinin okyanusunda yemek yemişlerdi. Masaları bu pencerelerden birinin önüne yerleştirilmişti. Paris çatılarının manzarası Saccard’ı neşelendirmişti. Tatlının yanında bir şişe Burgonya şarabı getirilmesini istemişti. Alışılmamış bir cesaret ile göğe gülümsemişti. Bakışları; kalabalığın boğuk homurtularından uzaklaşıp bu yaşayan ve kabaran denize doğru usulca inmişti. Sonbahar vaktiydi; şehir belli belirsiz grilik ve bir gölün üzerinde ahmakça uzanmış nilüferlerin geniş yapraklarını andıran yer yer kasvetli yeşillikler ile delinmiş solgun bir gökyüzü altında durgundu. Güneş kızıl bir bulut ardında batarken; arka planda hafifçe yükselen sislerin arasından, nehrin sağ kıyısındaki Madeleine ve Tuilerie tarafına altından çiy yağıyordu. Montmartre Tepesi’nden görülen bu seyirlik, Paris şehrinin efsunlu bir köşesi gibiydi.
İşte böyle bir günde, tepenin zirvesinde, pencereleri Paris’e açılan bir restoranda, mavimsi çatılı evler okyanusunda yemek yemişlerdi.
Zümrüt yeşili ağaçlar, safirden çatılar ve yakuttan rüzgârgülleri ile Binbir Gece Masalları eserinden bir bölüm gibiydi. Öyle bir an geldi; iki bulut arasından saçılan ışık hüzmesi öyle göz alıcıydı ki evler bir pota fırınındaki altın külçe gibi alevler içinde eriyip gitmişti. Çocuksu bir kahkaha ile Saccard:
‘‘Ah, bak! Paris’e yirmilikler yağıyor.’’
Angèle de bu toplaması güç yirmilikleri suçlayarak gülmüştü. Kocası ayağa kalkmış, pencerenin tırabzanlarına dirsekleri ile yaslanarak:
‘‘Vendôme sütunu değil mi, hani şurada parıldayan? Az daha sağında Madeleine, huzurlarınızda… Yapacak tonla şeyin olduğu güzel bir bölge. Ah! Bu kez, her şey yanıp kül olacak. Tüm Madeleine bir kimyagerin imbiğinde kaynıyor, görüyor musun?’’
Sesinde derin bir coşku vardı. Yaptığı bu benzetme onu oldukça etkilemiş gibi görünüyordu. Şarabını yudumladıkça kendinden geçiyor, göğsüne yaslanmış Angèle’in hizasından kollarını uzatarak Paris’i işaret etmeye devam ederek:
‘‘Evet, evet. İyi dedim, tüm mahalleler eriyecek. Kazanı ısıtıp karıştıran herkesin parmaklarında altın tozu kalacak. Tüm masumiyeti ile Paris… Heybeti ile nasıl da zarifçe uykuya daldığına bir bakın! Şu büyük şehirler ne kafasız…’’
Kazı ekiplerinin bu güzel sabahlara dalıp Anjou Sokağı’ndaki birçok evi yıkıp geçmeden yaşayacakları üç ya da dört yılı dahi olmadığını bilselerdi; batan güneşin altında hiç şüphesiz bu denli güçlü parlamazlardı. Angèle, kocasının şaka yaptığını düşünmüştü. Zaman zaman böyle abartılı ve rahatsız edici şakalar yapmaktan zevk alırdı. Bu küçük adamı, ayaklarının dibinde uzanan devin üzerinde yükselerek alaycı bir şekilde dudaklarını büzmüş yumruğunu sallarken görünce belli belirsiz bir korku ile gülümsemişti.
‘‘Çoktan başladılar…’’ diye devam etmişti Saccard. ‘‘Zavallılıktan başka bir şey değil. Şuraya bak, Halles yakınlarında… Paris’i dörde böldüler.’’
Bir pala kadar keskin ve geniş eli ile şehri dörde böler bir hareket yapmıştı.
Конец ознакомительного фрагмента.
Текст предоставлен ООО «Литрес».
Прочитайте эту книгу целиком, купив полную легальную версию на Литрес.
Безопасно оплатить книгу можно банковской картой Visa, MasterCard, Maestro, со счета мобильного телефона, с платежного терминала, в салоне МТС или Связной, через PayPal, WebMoney, Яндекс.Деньги, QIWI Кошелек, бонусными картами или другим удобным Вам способом.
1
19. ve 20. yüzyılların başlarında, çift süspansiyon sistemine sahip lüks atlı arabalara verilen isim. (ç.n.)
2
IV. George için tasarlandığı düşünülen, tek atlı ve şoför koltuklu zarif bir Fransız fayton türü. (ç.n.)
3
Bir başlık veya şapkanın süslenmesinde kullanılan, sorguçlu kret ya da akbalıkçılın başındaki tüylerine atıfta bulunan isim. Mücevherlerdeki benzer süsleri tanımlamak için de aynı isim kullanılmaktadır. (ç.n.)
4
Mitolojide, yarı insan yarı keçi bir kır tanrısı.
5
1358 Paris Ayaklanması’na liderlik eden Fransız burjuvası. Krallığa karşı monarşiyi getirmeye çalışan bir reform hareketinin önderlerinden biridir. Saint-Antoine’da krala karşı çıkmakta fazla ileri gittiği ve şehri İngilizlere teslim edebileceği gerekçesi ile idam edilmiştir. (ç.n.)
Вы ознакомились с фрагментом книги.
Для бесплатного чтения открыта только часть текста.
Приобретайте полный текст книги у нашего партнера:
Полная версия книги
Всего 10 форматов