Читать книгу Ölüm (Эмиль Золя) онлайн бесплатно на Bookz (2-ая страница книги)
bannerbanner
Ölüm
Ölüm
Оценить:
Ölüm

3

Полная версия:

Ölüm

Sağda, cam kapısından konağın giriş katındaki salonlarından birine açılan koca bir kış bahçesi vardı. Alçak çitler ile Monceau Parkı’ndan ayrılan bahçe, oldukça eğimliydi. Konağa göre de çok küçüktü; öyle dardı ki birkaç küçük ağacın doldurduğu, konağı allayıp pullayan bir tepecekti. Parktan bakıldığında bakımlı çimenleri ve yeni cilalanmış parıldayan ağaç yaprakları ile bu yepyeni ve eşsiz solgun yapı; ağır arduvaz başlığı, yaldız işlemeli korkulukları ve heykeller ile dolu ön cephesinde bir sonradan görmenin gülünç özgüvenine sahipti. III. Napolyon stilinin en karakteristik örneklerinden olan yeni Louvre’nin ve şimdiye dek var olmuş tüm mimari stillerin melez bir uyarlamasıydı. Yaz akşamları, güneşin son ışıkları ön cephenin altın yaldızlı tırabzanlarını aydınlattığı sırada parkta dolaşan insanlar; giriş kat pencerelerinde asılı kırmızı ipek perdeleri ve âdeta içerideki ihtişamı dışarıya göstermek istercesine modern vitrin camlarını andıran devasa pencerelerden gördükleri mobilyalar, kumaşlar ve göz kamaştırıcı zenginlikteki tavan oyuntuları karşısında hayrete düştüler.

Güneşin son ışıklarının ardından, tüm bu şatafatı uykuya daldırırcasına ağaçların arasından yükselen karanlık çöktü. Diğer taraftan oldukça nazik bir uşak, Renée’nin aracından inmesine yardım ediyordu. Sağda; kırmızı tuğlalı ahırların kahverengi meşe ağacından kapıları, cam hangarlara doğru açılıyordu. Solda; komşu evin bitişik duvarı, konağa uygun görünmesi için nişlerle bezenmiş ve önüne, kollarındaki deniz kabuğundan aralıksız su fışkıran iki Aşk Tanrısı heykeli şeklinde fıskiye konmuştu. Renée, kırışan elbisesini düzeltmek için bir süreliğine basamakların başında durdu. Az evvel atların gürültüsü ile inleyen avlu, aracın çıkmasıyla yeniden boşaldı ve bu soylu sessizliği şimdi, durmaksızın akan suyun şırıltısı bozuyordu. Konağın karanlığını yakında sonbaharın ilk büyük ziyafeti için aydınlatacak olan avizeler; şimdilik yalnızca giriş kat odalarda, dama tahtasına benzer muntazam kaldırım taşlarını kükreyen bir yangının parıltısı ile aydınlatıyordu.

Renée holün kapısını ittiğinde elinde gümüş çaydanlıkla mutfağa doğru giden kocasının uşağı ile burun buruna geldi. Uzun boyu, geniş omuzları, soluk teni, İngiliz diplomatlarınkini andıran düzgün tıraşlanmış bıyıkları ve tıpkı bir yargıç gibi ağırbaşlı havası ile siyahlar içindeki adam müthiş görünüyordu. Renée: ‘‘Baptiste, Mösyö evde mi?’’ Uşak, kalabalığı selamlayan prensleri kıskandıracak bir baş hareketiyle: ‘‘Evet, Madam; Mösyö üzerini değiştiriyor.’’ Renée, yavaşça eldivenlerini çıkararak yukarı çıktı.

Giriş holü, konağın en lüks yeri olabilirdi. Hole girer girmez bir boğulma hissi yaşanıyordu. Yerlerde serili ve merdiven basamakları boyunca uzanan kalın halılar, duvar ve kapıları sarmalayan kırmızı kadife kaplamalar, bir şapelin sessizliği ve hoş kokusu ile havayı ağırlaştırıyordu. Yüksek tavan ve yerlere kadar uzanan perdeler, bir kafes üzerine iliştirilmiş gül şeklinde kabartmalı bezemeler ile süslüydü. Kırmızı kadife kaplı basamaklarına eşlik eden beyaz mermer tırabzanları ile merdivenler, ana salonun kapısının bulunduğu iki kola açılıyordu. İlk sahanlığın tüm duvarını devasa bir ayna kaplıyordu. Merdivenlerin bittiği eşikte mermer tırabzanların üzerinde bellerine kadar çıplak yaldızlı bronz heykeller, beş ampullü parlak ışıklar saçan yuvarlak cilasız cam lambaderleri taşıyordu. İki tarafta da nadir bitkilerin çiçekler açtığı İtalyan çinisi saksılar vardı.

Merdivenleri birer birer çıkarken aynada büyüyen yansımasını gören Renée’nin aklından, en meşhur aktrisleri de tutsak eden, ‘‘Gerçekten dedikleri kadar güzel miyim?’’ sorusu geçiyordu. Daha sonra, Monceau Parkı manzaralı ikinci kata çıktı ve onu akşam yemeğine hazırlaması için evin hizmetçisi Céleste’i çağırdı. Tam bir saat, on beş dakika sürdü. Giysinin son iğne darbesi bittiğinde iyice sıcaklayan Renée, odanın penceresini açtı ve pervaza yaslanarak düşüncelere daldı. Céleste, kadının arkasında sessizce iğne iplikleri topluyordu. Parkın aşağısı bir gölge denizi ile dolup taştı. Rüzgârın ani silkelenmesi ile bir mürekkep sıçraması gibi ahenkli bir gelgite kapılan kuru yapraklar, çakıllı bir kumsaldan süzülen dalgaları anımsatan sesler çıkarıyorlardı. Bu gelgit ancak La Reine-Hortense Caddesi’nden Malesherbes Bulvarı’na ilerleyen belli belirsiz bir aracın, altın sarısı farları ile bölünebiliyordu. Penceresinden bu hüzünlü sonbahar sahnesini seyreden Renée’nin kalbi, bir kez daha keder ile doldu.

İki yüzyıl boyunca bir yargıç soyu Béraud du Châtel’i ağırlayan, Saint-Louis Adası’ndaki babasının kasvetli evinde geçen çocukluğunu hatırladı. Sonra “Rougon” soyadını, yerden altın kazıyan bir tırmığınki gibi kulak tırmalarcasına o iki heceli “Saccard” soyadına satan bu adamla ve o fakir zihnini günden güne bulandıran zenginlik içindeki ani evliliğini düşündü. Daha sonra çocuksu bir neşe ile aklına, küçük kız kardeşi Christine ile eskiden oynadığı keyifli tüy top oyunları geldi. Bir sabah, son on yıldır içinde yaşadığı hayal dünyasından uyanacak; kocası hakkındaki vurgunculuk yaftalarından sebep itibarının zarar görmesine çok sinirlenecekti. Bu düşünceler, önsezi gibi beliriverdi. Ağaçların iniltileri yükseldi. Bu utanç ve cezanın rahatsızlığında Renée, derinlerde bir yerde uykuya dalmış saygın burjuva ailesinin içgüdülerini uyandırmış ve bu kara geceye, kumaş parçalarına artık bir servet harcamayacağına ve yatılı okuldaki mutlu günlerinde, kızlarla hep birlikte çınar ağacının altında yuvarlanırlarken söyledikleri, Artık ormana gitmeyeceğiz şarkısında hissettiği gibi masum zevkler bulacağına dair söz vermişti.

O sırada merdivenlerden inmek üzere olan Céleste’in, Madam’ın kulağına: ‘‘Mösyö sizi aşağıda bekliyor, şimdiden birkaç konuk salona teşrif etmiş bile.’’ fısıldaması ile Renée ürperdi. Omuzlarını donduran keskin havayı fark etmemişti. Aynasının yanından geçerken durdu ve kendine şöyle bir baktıktan sonra, istemsiz bir gülümseme ile aşağı indi. Neredeyse tüm konuklar gelmişti. En önce yirmili yaşlarında, incecik beyaz elbisesi ile kız kardeşi Christine’i gördü. Daha sonra sırası ile altmışlı yaşlarında, siyah saten elbisesinde son derece zarif, Aubertot noteri ile evlenen dul halası Élisabeth; zayıf, tatlı ve yaşını belli etmeyen, hafif donuk tenli ve seçtiği elbise rengi ile daha da donuk görünen kocasının kız kardeşi Sidonie Rougon; Mareuil ailesi ve eşinin ölümünün yasından yeni çıkmış, uzun boyu, bitkin ve ciddi yüzü ile uşak Baptiste’in yakışıklılığına sahip Mösyö de Mareuil ve onun on yedi yaşında, cılız, hafif kamburu çıkık, kırmızı puantiyeli elbisesi ve beyaz fuları ile hastalıklı bir zarafete sahip kızı zavallı Louise; şık giyimli, ciddi görünümlü, solgun yüzlü ve pek konuşmayan bir grup adam; sarı elbisesi ile Markiz d’Espanet ve sarışın, morlar içinde kıyafetinde Madam Haffner’in ayrılmaz ikilisi olduğu yüksek sosyete beş altı kişilik bir kadın grubunun etrafında dört dönen çapkın tipleri ve ardına kadar açık yelekleri ile bir grup genç erkek ve son olarak Renée’nin selamını almadığı, karşılıksız bir aşkın hüznüne sahip gözleriyle bir süvari… Halıyı süpüren etek kuyruklarının ortasında ise ertesi gün Saccard’ın bir işini halledecek olan iki zengin duvar ustası müteahhit Mignon ve Charrier; ayaklarında botları, siyah fraklarının arkasında bağlı elleri ile ağır ağırdolanıyorlardı.

Kapının yanında duran Aristide Saccard, bir yandan resmî görünümlü adamlarla güney lehçesi ve genizden konuşması ile sohbet ederken bir yandan da gelenleri selamlıyordu. Konuklarla el sıkışan, onlara methiyeler yağdıran ve karşılarında kukla gibi eğilen bu kısa boylu, sıska adamda dikkat çeken tek şey; gösterişli nişan kurdelesiydi.

Renée’nin salona girişi, bir hayranlık mırıldanması ile karşılandı. Birbirlerine sarmaşıklarla bağlanmış menekşelerden bir demetle süslü ön kısmı, bol fırfırlı eteğinin arkası ve özel İngiliz dantelleri ile işli zarif, saten, yeşil elbisesinde Renée; ilahi bir güzelliğe sahipti. Büstü, omuzlarında biten menekşe demetlerinin ardında açık kolları ve göğüs uçlarına kadar dekolteli bu zengin elbise; kutsal meşe ağacından çıkan bir orman perisi edasında tül ve satenleri aralayarak tüm çıplaklığı ile beyaz gerdanı ve narin bedeninin bu yarı özgürlükten öylesine mutlu göründüğü, elbisenin geri kalanının da neredeyse kayıp gitmesine izin vereceği eşsiz bir zarafet ile taşıyordu. Tepeden, bir sarmaşık sapı ile dolanarak bir menekşe düğümüne tutturulan miğfer şeklinde topuz toplanmış sırma sarısı saçları; tüm bu çıplaklığı ensesinde de vurguluyordu. Boynunda, kusursuz şeffaflıkta bir kolye ve alnında pırlantalı gümüş dallarla örülmüş bir başlık vardı. Birkaç saniye, ışıkların altında nemlenmiş omuzları ve büyüleyici elbisesi ile eşikte öylece durdu. Hızla aşağı indiği için nefes nefese kalmıştı.

Monceau Parkı’nın karanlığının gölge düşürdüğü gözlerini, ani bir ışık parlaması ile miyobunun sebep olduğu tereddütle kırpıştırırken müthiş görünüyordu. Küçük Markiz onu görür görmez koltuğundan fırlayıp koşar adımlarla Renée’ye doğru ilerleyerek iki elinden tutmuş; kadını baştan aşağı inceledikten sonra yumuşak bir sesle: ‘‘Ah, bu ne güzellik böyle?’’ demişti. O sırada salonda büyük bir hareketlilik vardı. Tüm konuklar Renée’yi, Madam Saccard’ı selamlıyorlardı. Tüm beyler ile tokalaştıktan sonra, kardeşi Christine’e sarıldı. Christine, Monceau Parkı yanındaki bu konağa hiç uğramayan babalarını sordu. Kolyesine ve saçına tutturduğu başlığına yöneltilen bakışların altında Renée, hiçbir şey söylemeden yüzünde bir tebessümle kardeşini sarmalamaya ve başıyla kalabalığı selamlamaya devam etti.

Sarı saçlarıyla Madam Haffner, uzun uzun Renée’nin mücevherlerine baktıktan sonra merakına karşı koyamayarak ona doğru yaklaştı ve imalı bir ses tonuyla: ‘‘Şu kolye ve başlığa da bakın…’’ dedi. Renée, nispet yaparcasına başını kolyesine doğru eğdi. Bunun üzerine tüm kadınlar Renée’nin etrafına doluşarak bu büyüleyici, kutsal güzellikteki mücevherlere methiyeler yağdırmaya başladılar. Kalabalığın dağılması ile kadınlar büyük bir kıskançlık içinde Mösyö Saccard’ın, Laure d’Aurigny’nin satışından aldığı bu mücevherleri Renée gibi ucuz bir kadının üzerinde görmelerinin kendileri gibi soylulara hakaret sayıldığından yakındılar. Yakınışlarında tüm Paris’in bir fahişenin vücudunda gördüğü mücevherleri, belki kulaklarına bu kadının rezilliklerinden birkaçını fısıldayacakları düşüncesi ile kendi tenlerinde hissetme arzularının acınası yankısı duyuluyordu. Ardından göz kamaştırıcı kaşmir ve dantellerden bahsetmeye başladılar; Renée’nin üzerinde taşıdığı neredeyse her parçanın fiyatını biliyorlardı. Başlık on beş bin frank, kolye ise elli bin franktı. Markiz d’Espanet, Mösyö Saccard’ı harcadığı servetin heyecanıyla yanına çağırdı. Aristide Saccard yaklaşırken ‘‘Sizi kutlamama izin verin! Ne harika bir kocasınız…’’ cümlelerini duyunca mütevazılığını hanımların önünde eğilerek göstermek istedi ancak yüzündeki sırıtma, gizlemeye çalıştığı kıvanca ihanet ediyordu. Bir yandan da göz ucu ile birkaç adım ötede durmuş mücevherlere harcanan paraları saygıyla dinleyen iki servet sahibi duvar ustası müteahhide bakıyordu. O anda siyahlara bürünmüş Maxime salona girdi ve babasının yanına geçip içtenlikle omuzuna yaslanarak karşılarında duran iki müteahhiti işaret etti. Aristide Saccard’ın yüzünde, ayakta alkışlanan bir aktörün ihtiyatlı gülümsemesi vardı.

Birkaç konuk daha gelmişti. Şimdiden salonda en az otuz kişi vardı. Konuşmalardan yükselen uğultuların kısa süreli sessizliklerinde, duvarların arkasından gümüş sofra takımlarının takırtıları duyuluyordu. Kısa bir süre sonra Baptiste, iki kanatlı kapıyı görkemli bir şekilde açarak bir tören sunarcasına: ‘‘Akşam yemeği hazır, Madam…’’ dedi. Kalabalık, yavaşça yemek salonuna gitmek üzere toplandı. Kolunu Markiz d’Espanet’nin omuzuna atmış Aristide Sac-card, herkesin saygı ile önünde eğildiği yaşlı bir adam olan Senatör Gourad’nın koluna girmiş Renée ve babasının ricası üzerine gönülsüz bir şekilde kolunun altına aldığı Mareuil ailesinin kızı Louise ile Maxime’i, en sonda kollarını sıyırarak ilerleyen iki müteahhit ve diğer konuklar, çift sıra hâlinde takip ettiler.

Yemek odası cilalı armut ağacı ile tavana kadar kaplı, ince altın şeritlerle süslenmiş büyük, kare bir odaydı. Duvarda dört büyük natürmort tablo asılacak kadar alan boş duruyordu. Kuşkusuz, sanata yapılacak harcamalar Aristide Saccard için mücevherler kadar önem arz etmiyordu. Tabloların yerine gerilmiş koyu yeşil bir kadife kumaş; mobilya, perde ve kapılarda devam ediyor ve avizelerden yayılan ışığın tüm ihtişamını yemek masasına yoğunlaştırmak için önceden düşünülmüş gibi odaya bir ağırlık ve ciddiyet kazandırıyordu. O anda, ayak seslerini bastıran koyu renkli İran halısının ortasında, avizelerden yayılan parlaklığın altında altın geçişli siyah arkalıklı sandalyelerin karanlığıyla kuşattığı göz kamaştıran beyaz örtüsü üzerinde kristallerin ve gümüş sofra takımlarının berrak yansımalarının çarpıştığı masanın çevresi, otuz kişiyi ibadete kabul eden bir sunak gibiydi. Oymalı sandalye arkalıklarının arasından, hantal büfenin ahşap işçiliği ve etrafında asılı kadife parçaları havada asılı puslu bir gölgenin ardındaymış gibi güçlükle seçilse de gözler doğal olarak yalnızca masanın görkemine çevriliydi. Masanın ortasında, melekleri kaçıracak kadar parlak bir sarı renkte oymalı mat metalden masa süsü duruyordu. Yanında ise bir boynuzdan salkımlar hâlinde uzanan çiçek demetleri ve bir koluyla baygın bir kadın, diğer koluyla da on mumlu meşale taşıyan satir4 tasvirinden iki şamdan duruyor ve şamdanlardan yükselen ışık, avizenin yakıcı parlaklığı ile buluşuyordu. Süslerin arasında büyüklü küçüklü simetrik olarak dizilmiş ısıtıcı fırınların yanlarında, ordövrlerin içinde bulunduğu deniz kabuğu şeklinde tabaklar; aralarına serpiştirilmiş Çin porselenleri ve kristal vazolar; çatal bıçak takımları ve çoktan masaya getirilmiş tatlı takımlarını tutan tepeleme meyvelerle dolu kâseler duruyordu. Uzayıp giden tabak takımları, bardaklar ordusu, su ve şarap sürahileri ile küçük tuzluklardan oluşan tüm bu kesilmemiş kristalden servis takımı; bir muslin kadar ince, hafif ve şeffaftı ki gölgeleri dahi yoktu. Şamdanlardan yayılan ışık bir alev topunun kıvılcımları gibi yemek takımlarının üzerine koşuyordu. Çatallar, kaşıklar ve sedef saplı bıçaklar ateşten çubuklara dönüşürken oluşan renk cümbüşü bardakları dolduruyor ve bu alev yağmurunun ortasında bir akkor kütlesi, bembeyaz masa örtüsünü kırmızıya boğuyordu.

Yemek odasına, hanımları kollarının altına alarak giren beylerin yüzlerinde gizemli bir mutluluk ifadesi vardı. Çiçekler, konağın boğuk havasına bir canlılık getiriyordu. Pişen yemeklerin kokusu, gül kokularına karışıyordu. Kerevitlerin keskin kokusu, limonların ekşi kokusunu bastırıyordu. Konuklar, menü kartının arkasında adlarını bulup yerlerine geçerlerken ipek elbiseleri buruşturan sandalyeler gıcırdıyordu. Siyah elbiselerle kuşanmış omuzlarda elmaslar, süt beyazı masanın yüzünde bir gülümseme gibi parlıyordu. Yemek servisi başladığında konukların arasında geçen gülüşmelerin ani sessizliğinde, kaşıkların şangırtısı kulakları sağır ediyordu. Baptiste bir devlet adamı ciddiyeti ile başkâhyalık görevini yerine getiriyordu. O gece emrinde; konağın iki uşağı haricinde, yalnızca özel akşam yemeklerinde görev alan dört uşak daha çalışıyordu. Baptiste çıkan yemekleri odanın köşesinde tabaklara bölüştürdükten sonra üç uşak, onları alıp ellerinde tabaklarla masanın etrafında dolaşarak alçak sesle konuklara yemekleri servis ediyordu. Diğer uşaklar da ekmekleri hazırlıyor ve şarapları sürahilere dolduruyorlardı. Başlangıç ve ana yemek servisi, kadınların inci gibi gülüşleri şarap eşliğinde daha da keskinleşmeden sessizce sunuldu ve kaldırıldı.

Kalabalık o kadar fazlaydı ki her kafadan başka bir ses çıkıyordu. Başlangıç ve ana yemeklerin yerini rosto ve tatlı öncesi hafif atıştırmalıklar; Léoville ile Chatêau-Laffite gibi hafif şarapların yerini Bourgogne, Pommard, Chambertin marka ağır şaraplar aldıkça yükselen kahkahalar incecik kristalleri çınlattı.

Masanın ortasında Renée, sağında Baron Gouraud, solunda eskiden mum imalatçılığı yapmış şimdi ise belediye meclis üyesi, Bağcılık Kredisinin yöneticisi ve Fas limanlarının yönetim kurulu üyesi Mösyö Toutin-Laroche vardı. Madam d’Espanet ve Madam Haffner’in karşısında oturan Mösyö Saccard ise pohpohlayıcı bir sesle, ‘‘Sevgili ortağım, sayın yöneticim…’’ naraları atıyordu. Masanın devamında politikacılar yer alıyordu. Yılın sekiz ayını Paris’te geçiren Vali Mösyö Hupel de la Noue, geniş Alsaslı yüzü ile Mösyö Haffner’in de aralarında bulunduğu üç milletvekili, sonra yakışıklı bir genç delikanlı olan Mösyö de Saffré, bir Bakan sekreteri Mösyö Michelin, karayolu dairesi başkanı ve diğer kıdemliler… Daimiler Komitesi adayı olan Mösyö Marceuil, gözlerini diktiği Vali’nin karşısında oturuyordu. Mösyö d’Espanet’e gelince karısına hiçbir sosyal etkinlikte eşlik etmezdi. Saccard ailesinin kadınları, en önde gelen şahsiyetlerin arasına yerleştirilmişti. Aristide Saccard; kız kardeşi Sidonie’yi masanın sonuna, sağında Sör Charrier, solunda da Sör Mignon olacak şekilde iki müteahhidin arasına özellikle oturtmuştu. Büro şefinin esmer ve tombul eşi Madam Michelin ile Mösyö de Saffré yan yana oturuyor; alçak sesle sohbet ediyorlardı. Masanın her iki ucunda ise Danıştay denetçileri, veliahtlar, giderek zenginleşen genç milyonerler, Renée’ye umutsuz bakışlar atan Mösyö de Mussy, gönlünü sağında oturan Louise de Mareuil’e kaptırmış gibi görünen Maxime ve gençler bulunuyordu. Aralarında yükselen kahkahalarının neşesi giderek tüm masaya yayıldı.

Tam o sırada Mösyö Hupel de la Noue kibarca, ‘‘Bu gece Ekselanslarını görme şerefine erişecek miyiz?’’ diye sordu. Saccard önemli bir sırrı gizliyormuş gibi panikle: ‘‘Korkarım ki hayır. Ağabeyim şu sıralar oldukça meşgul. Özürlerini iletmek için bu geceye, sekreteri Mösyö de Saffré’yi gönderdi.’’ cevabını verdi. Madam Michelin’in tekeli altında olan genç sekreter, adını duyar duymaz başını kaldırarak bir cevap vermesi gerekiyormuşçasına rastgele: ‘‘Evet, evet. Bu akşam saat dokuzda Mühürdar ile toplantısı var.’’ dedi. Bir anda sözü kesilen Mösyö Toutin-Laroche, belediye meclislerindeki saygın sessizliğe hitap ediyormuş gibi ciddi bir tavırla: ‘‘Sonuçlar harika. Bu şehir kredisi, çağın en iyi finansal operasyonlarından biri olarak hatırlanacak. Ah, beyler!’’ derken sesi bir kez daha masanın diğer ucundan yükselen kahkahalarda boğulmuştu. Bu kahkaha tufanının ortasında yalnızca, bir fıkra anlatan Maxime’in sesi duyuluyordu: ‘‘Bir yol bekçisi tarafından durdurulan Amazon kadınının, onunla evlenmek istediği söylenir. Evlenebilmek için de adamı kallavi bir eğitimden geçirdiği anlatılır. Sırf dizindeki beni, kocasından başkası göremesin diye…’’ Kahkahalar tekrardan yükseldi. Louise’in katıla katıla gülüşü, beylerin sesini dahi bastırıyordu. Bu eğlencenin arasında her bir uşak, sağırlarmış gibi ciddi bir kayıtsızlık ile konukların arasında ızgara yaban ördeği servisini yapıyordu.

Aristide Saccard, Mösyö Toutin-Laroche’a yapılan saygısızlıktan rahatsız olarak: ‘‘Şehir kredisi diyordunuz…’’

Mösyö Toutin-Laroche, olanları saygı ile karşılayacak kadar ince bir adamdı. Tüm naifliği ile kahkahalar biraz olsun dindiğinde:

‘‘Ah, beyler! Yönetimimizin dün gece alçakça bir saldırı ile karşı karşıya kalması bizim için bir teselli oldu. Konsey, şehri yıkıma götürmek ile suçlanıyor ve görüyorsunuz ki şehir kredi açar açmaz bu sızlayanlar da dâhil olmak üzere herkes parasını bize getiriyor.’’

Aristide Saccard: ‘‘Harikalar yaratıyorsunuz. Paris, tüm dünyanın başkenti hâline gelecek.’’ dedi.

Mösyö Hupel de la Noue, Saccard’ın sözünü keserek:

‘‘Evet, gerçekten harikulade! Gerçek bir Parisli olarak benim, memleketimi artık tanıyamadığımı hayal edebiliyor musunuz? Harikulade bir iş çıkartıyorsunuz, harikulade!’’ Şimdi ise masa, büyük bir sessizliğin hükmünde idi. Tüm konuklar, can kulağı ile Mösyö Toutin-Laroche’u dinliyordu.

‘‘Paris’in dönüşümü, imparatorluğun şanı olacak. İmparator’un ayağının altını öpmeleri gerekirken halk, nankörlük ediyor. Bu sabah konsey toplantısında da kredinin başarısını tartışırken söylediğim gibi beyler, bırakın muhalefetin gevezeleri ‘Paris’i yıkmak, onu verimli kılmaktır.’ naralarını diledikleri kadar atsınlar.’’ Aristide Saccard, bu deyişin özünü tatmak istercesine gözlerini kapatarak gülümsedi. Madam d’Espanet’nin sırtından Mösyö Hupel de la Noue’ya doğru eğilerek: ‘‘Tapılası bir zihin…’’ diye fısıldadı.

Paris’in değişimi ile ilgili konuşmalar ilerlerken Sör Charrier muhabbete katılmak istercesine boynunu uzatmış, ortağı Sör Mignon ise yalnızca Madam Sidonie ile ilgileniyordu. Aristide Saccard, yemeğin başından beri göz ucu ile izlediği bu iki müteahhide dönerek hoyratça bir pohpohlama ile:

‘‘Yönetimin destekçisi oldukça fazla. Herkes bu büyük projeye katkı sağlamak için can atıyor. Zengin şirketlerin yardımı olmasaydı şehir böyle hızlı bir ilerleme kaydedemezdi. Mösyö Mignon ve Charrier bu konu hakkında oldukça bilgi sahibi. Üzerlerine düşeni yaptılar ve şimdi bu zaferden paylarını alacaklar.’’

İki zengin duvar ustası bu inceliksiz iltifatı zevkle kabul ettiler. Mösyö Mignon kendisine o sırada, ‘‘Beni şımartıyorsunuz Mösyö, ne yazık ki pembe benim için çok genç kaçar.’’ diyen Madam Sidonie’nin sözünü Aristide Saccard’a cevap vermek için keserek; ‘‘Çok kibarsınız, biz sadece işimizi yaptık.’’ dedi. Mösyö Charrier daha işinin ehli bir adamdı. Kadehindeki Pommard marka şarabı yudumlarken:

‘‘Paris’in yenilenmesi, işçinin can damarı oldu.’’

Mösyö Toutin-Laroche cevap olarak: ‘‘Finans ve endüstriye müthiş bir katkı sağladıklarını söyleyebiliriz.’’ diye devam etti. Duyduğu gururun zevki ile Mösyö Hupel de la Noue:

‘‘İşin sanatsal boyutunu da unutmamak gerek. Yeni yapılan bulvarlar müthiş görünüyor.’’ Mösyö de Mareuil ise bir şeyler söylemiş olmak için mırıldanarak:

‘‘Evet, evet. Her şey harika.’’

Ciddi bir tavır ile önemli konular haricinde ağzını açmayan Vekil Haffner:

‘‘Giderlere gelince olması gerektiği gibi bedelini çocuklarımız ödeyecek.’’

Bunu söylerken az evvel güzel Madam Michelin’in gözlerini devirdiği Mösyö de Saffré’ye bakıyordu. Genç sekreter bu bakışın ardından bir şey söylemesi gerektiğini düşünerek: ‘‘Olması gerektiği gibi, kesinlikle.’’ diye ekledi.

Masanın orta kısmını oluşturan ciddi adamların hepsi artık gecenin sahipleri idi. Büro şefi Mösyö Michelin gülümseyerek başını sallıyordu. Onun iletişim kurma şekli gülümsemelerden ibaretti. Selamlamak, yanıtlamak, onaylamak, teşekkür etmek ve veda etmek için şüphesiz, terfi sürecinde sarf edeceği sözleri kontrol etmeye çalışmaktan daha kibar ve uygun bir yöntem olduğunu düşündüğü farklı gülümsemelerden oluşan bir koleksiyonu vardı. Masada, yemeğini uykulu bir öküz gibi ağır ağır çiğneyerek sessizliğini koruyan bir başka kişi daha vardı. Baron Gouraud, gece boyu tabağının seyrinde kaybolmuştu. Ona her türlü ilgiyi gösteren Renée, hafif memnuniyet homurdanmalarından başka bir şey işitmemişti. Başını kaldırıp yağlı dudaklarını sildikten sonra kurduğu, ‘‘Bir ev sahibi olarak daireyi tamamladığım ve boyadığım anda kirayı yükseltirim.’’ cümlesi herkesi şaşkına çevirmişti. Mösyö Haffner’in “Çocuklarımız ödeyecek.” söylemi, Senatör’ü heyecanlandırmayı başarmıştı. Herkes ihtiyatlı bir şekilde ellerini çırparken Mösyö Saffré haykırarak:

‘‘Ah, harika! Harika! Bunu yarın gazetelere göndereceğim.’’

Sör Mignon, Baron’un söylemlerinin coşturduğu gülümseme ve hayranlığı özetlemek adına: ‘‘Haklısınız, beyler! Güzel zamanlarda yaşıyoruz. Bu işten servet kazanan birkaç kişi tanıyorum. Görüyorsunuz, para kazanıldığı sürece her şey çok güzel.’’ dedi.

Bu son cümlenin ardından masadaki ciddi adamlar donakaldı. Masadan çıt çıkmıyor, herkes yanındaki ile göz göze gelmekten kaçınıyordu. O sırada Aristide Saccard’a hoş bir gülümseme ile bakan Michelin, bir an için duvar ustasının söyledikleri konak sahibini hedef alıyor korkusu ile gülüşünü soldurdu. Sör Mignon ile göz göze gelen Madam Sidonie, bu fırsatı kaçırmayarak kesilen sözünü tamamlamak için:

‘‘Demek pembe rengini seviyorsunuz, Mösyö?’’

Saccard ise Madam d’Espanet’ye uzun iltifatlar ediyor; esmer ve kurnaz yüzü, arkasına yaslanmış kıkırdayan kadının süt beyazı omuzlarına değiyordu.

Sıra tatlı servisine gelmişti. Uşaklar, masanın etrafında hızlı adımlarla dolaşıyorlardı. Masa örtüsü meyve ve tatlılarla donatılırken bir duraksama oldu. Bir uçta, Maxime’in yanında oturan Louise’den huysuzca bir ses tonu:

‘‘Sizi temin ederim ki Sylvia, ‘Dindonnette’ rolünü canlandırırken mavi saten bir elbise giymiştir.”

Ardından çocuksu bir ses:

‘‘Evet ancak elbisenin üzerinde beyaz dantel işlemeleri vardı.’’

Yemek odasının yükselen ısısında kızaran yüzler, bir iç huzur ile yumuşamış gibi görünüyordu. İki uşak, masanın etrafında gezinerek Alicante marka İspanyol şarabı ve Tokaj marka Macar şarabını bardaklara dolduruyordu.

bannerbanner