Читать книгу Avonleali Anne (Люси Мод Монтгомери) онлайн бесплатно на Bookz (5-ая страница книги)
bannerbanner
Avonleali Anne
Avonleali Anne
Оценить:
Avonleali Anne

5

Полная версия:

Avonleali Anne

“Sanırım bunun sebebi senin kız olman.” dedi Davy. İkinci bir sarılmadan sonra yerine geri döndü. “Sen de bir zamanlar bir kızdın galiba. Her ne kadar bunu düşünmek çok komik olsa da. Dora hareketsiz durabiliyor. Ama sanırım bu pek de eğlenceli değil. Kız olmak yavaş gibi geliyor bana. Hadi seni biraz canlandıralım bakalım Dora.”

Davy’nin “canlandırma” yöntemi Dora’nın buklelerini parmağına dolayıp çekmekti. Çığlık atan Dora ağladı.

“Zavallı annen daha bugün mezara girmişken nasıl oluyor da bu kadar yaramaz olabiliyorsun?” diye sordu Marilla çaresizce.

“Ama öldüğüne memnun.” dedi Davy tereddüt etmeden. “Bunu biliyorum; çünkü bana söyledi. Hasta olmaktan çok yorulmuştu. Ölmeden önceki gece uzun uzun konuştuk. Senin Dora ve beni bu kış için alacağını, benim de uslu olmam gerektiğini söyledi. Ben uslu duracağım. Ama hem koşuşturup hem uslu duramaz mı insan? Dora’ya her zaman iyi davranmamı ve onun arkasında durmamı söyledi. Ben de öyle yapacağım.”

“Saçını çekmek ona iyi davranmak mı oluyor?”

“Yani en azından başkasının onun saçını çekmesine izin vermeyeceğim.” diyen Davy yumruklarını sıkıp kaşlarını çattı. “Hele bir denesinler de göreyim. Ben canını o kadar yakmadım. Ağladı çünkü o bir kız. Erkek olduğum için mutluyum ama ikiz olmaktan mutsuzum. Jimmy Sprott’un kız kardeşi ona kayşı çıktığında şöyle diyor: ‘Ben senden büyüyüm ve tabii daha iyi biliyorum.’ Bu da kıza yetiyor. Ama ben Dora’ya bunu söyleyemem. O da benden fayklı düşünmeye devam eder. Dıgıdıkı bir süreliğine sürmeme izin vermelisin. Çünkü ben erkeğim.”

En nihayetinde Marilla, sonbahar gecesi rüzgârının kahverengi yapraklarla dans ettiği bahçesine girmiş olmaktan memnundu. Onları kapıda karşılayan Anne, çocukları arabadan indirdi. Dora, öpülmeye sakince razı gelse de Davy, Anne’in karşılamasına içten sarılmalarından biri ile karşılık verdi ve “Ben Bay Davy Keith.” dedi.

Dora, yemek masasında âdeta küçük bir hanımefendi gibiydi. Fakat Davy daha iyi davransa fena olmazdı.

“O kadar acıktım ki kibayca yiyecek kadar zamanım yok.” dedi Marilla kendisini ayıpladığında. “Dora benim acıktığımın yarısı kadar acıkmamıştır. Yol boyunca ne kadar çok egzeysiz yaptım öyle. Şu pasta çok güzel ve leziz. Evimizde pasta yemeyeli o kadar çok oldu ki. Çünkü annem pasta yapamayacak kadar hastaydı. Bayan Sprott ekmeğimizi pişirmekten daha fazlasını yapamazmış. Bayan Wiggins de pastalara asla erik koymuyor. Yakala onu! Bir dilim daha alabilir miyim?”

Marilla bu isteği reddederdi. Fakat Anne ikinci bir dilimi cömertçe kesti. Fakat Davy’e “teşekkür ederim” demesi gerektiğini hatırlatmayı ihmal etmedi. Davy ise sadece Anne’e sırıtmakla yetindi ve koca bir lokma aldı ağzına. Nihayet dilimini bitirdiğinde şöyle dedi:

“Eğer bir dilim daha verirsen sana o zaman teşekkür ederim.”

“Hayır, yeterince kek yedin.” dedi Marilla, Anne’in çok iyi bildiği ve Davy’nin de er ya da geç öğreneceği o ses tonuyla.

Davy, Anne’e göz kırptı ve masanın üzerine eğilerek Dora’nın nazikçe ufak bir lokma aldığı ilk dilim pastasını elinden kapıverdi ve ağzını tamamen açarak bütün dilimi ağzına tıkıştırdı. Dora’nın dudakları titredi ve Marilla tarif edilemeyecek bir dehşete kapıldı. Anne, en iyi “Hocanım” havasıyla derhâl haykırdı.

“Davy, beyefendiler böyle davranmazlar.”

“Davranmadıklarını biliyorum.” dedi Davy konuşmayı başarır başarmaz. “Ama ben bir beyfindi değilim.”

“Peki beyefendi olmak istemez miydin?” dedi hayretler içinde kalan Anne.

“Tabii ki isterim. Ama büyüyünceye kadar beyfindi olamazsın ki.”

“Aslına bakarsan olabilirsin.” dedi Anne aceleyle. Tohumları erkenden ekmek için güzel bir fırsat yakaladığını düşünüyordu. “Küçük bir çocukken beyefendi olmaya başlayabilirsin. Asla ama asla hanımların elinden bir şeyler kapma ya da teşekkür ederim demeyi unutma ya da birilerinin saçını çekme.”

“Demek ki fazla eğlenmiyorlar, bu da bir gerçek.” dedi Davy açık açık. “Galiba beyfindi olmak için büyümeyi bekleyeceğim.”

Marilla bıkkın bir havayla Dora için bir dilim pasta kesti. O sırada Davy ile baş edebilecek gücü yoktu. Cenaze ve uzun dönüş yolundan dolayı zor bir gün geçirmişti. O an için Eliza Andrews’u aratmayacak bir karamsarlıkla bakıyordu geleceğe.

Çocukların ikisi de sarışın olsa da görünürde bir benzerlikleri yoktu. Dora’nın uzun, parlak bukleleri her zaman düzenliydi. Davy’nin yuvarlak kafasının her yerinde tutam tutam ince tüylü sarı halkalar vardı. Dora’nın ela gözleri zarif ve yumuşaktı. Davy’de ise dans eden bir cinin sahip olacağı türden serseri gözler vardı. Dora’nın burnu düzken Davy’nin burnu kalkıktı. Dora’nın ciddi ve ağırbaşlı bir ağzı varken Davy gülücükler saçıyordu. Ayrıca Davy’nin bir yanağında gamze varken diğerinde yoktu. Bu da gülerken tatlı, komik ve orantısız bir görünüme bürünmesine sebep oluyordu. Sevinç ve yaramazlık, minik yüzünün her bir köşesinde pusuda bekliyordu.

“Yatağa gitseler iyi olacak.” dedi Marilla. Onları başından atmanın en kolay yolunun bu olduğunu düşünüyordu. “Dora benimle uyur sen de Davy’i batı çatı odasına koyarsın. Yalnız uyumaktan korkmuyorsun değil mi Davy?”

“Hayır, ama yatağa gitmeme daha çok var.” dedi Davy rahat bir şekilde.

“Şimdi yatacaksın!” Kendini zorlayan Marilla’nın söyledikleri sadece bunlardı. Fakat sesinin tonundaki bir şey Davy’i bile bastırdı. Anne’in arkasından tıpış tıpış yukarı çıktı.

“Büyüdüğüm zaman yapacağım ilk şey bütün gece uyanık kalmak olacak. Sadece neye benzediğini anlamak için.” dedi Anne’e gizlice.

Marilla ikizlerin Green Gables’taki geçici ikametlerinin ilk haftasını yıllar sonra bile düşündüğünde ürpermişti. Bu ilk hafta devam eden haftalardan daha kötü olmasa da yeni bir durum olduğundan öyleymiş gibi geliyordu. Davy’nin yaramazlık yapmadığı ya da planlamadığı bir uyanık dakikası bile yoktu. Ancak ilk göze çarpan macerası geldikten iki gün sonra bir pazar sabahı gerçekleşti. Güzel, ılık, puslu bir eylül günü kadar yumuşak bir gündü o gün. Anne, Davy’i kilise için giydirirken Marilla da Dora ile ilgileniyordu.

“Marilla bunu dün yıkadı. Bayan Wiggins de cenaze günü beni sert sabunla ovalayarak yıkadı. Bu bir hafta için yeter de artar bile. Çok temiz olmanın ne faydası var anlamıyorum. Pis olmak çok daha yahat.”

“Paul Irving her gün yüzünü kendi isteğiyle yıkıyor.” dedi Anne kurnazca.

Green Gables mahkûmiyetinin üzerinden kırk sekiz saatten biraz fazla süre geçiren Davy, Anne’e tapıyordu. Bununla beraber Anne’in öve öve bitiremediği Paul Irving’den nefret ediyordu. Paul Irving yüzünü her gün yıkıyorsa bu meseleyi bitirirdi. Yüzünü yıkamak Davy Keith’i öldürecek olsa bile bunu yapacaktı. Aynı husus hazırlığının diğer detaylarına da uysalca teslim olmasına sebep oldu. Giyinmesi tamamlandığında gerçekten yakışıklı, ufak bir delikanlı oluverdi. Çocuğu kilisenin Cuthbert sırasına götüren Anne âdeta anaç bir gurur içindeydi.

Paul Irving’in kim olduğunu anlamak isteyen Davy, etraftaki bütün küçük oğlanlara gizli saklı bakışlar atarak oyalandığından ilk başlarda uslu duruyordu. İlk iki ilahi ve İncil okuması sırasında bir hadise yaşanmadı. Skandal yaşandığı sırada Bay Allan dua ediyordu.

Davy’nin önünde Lauretta White oturuyordu. Kafası hafif eğikti ve iki uzun örgü şeklinde yapılmış saçları arkaya sarkıyor, gevşek dantel fırfırın örttüğü beyaz boynu ortaya çıkıyordu. Lauretta şişman ve uysal görünüşlü sekiz yaşlarında bir çocuktu. Annesinin kendini kiliseye ilk getirdiği altı aylık bebeklik zamanından beri kilisede takdir edilesi bir şekilde uslu uslu durmuştu hep.

Davy elini cebine soktu ve… Tüylü kımıl kımıl bir tırtıl çıkardı. Bunu fark eden Marilla yakalamaya çalışsa da çok geç olmuştu. Davy tırtılı Lauretta’nın boynundan aşağı attı.

Bay Allan’ın duasının tam ortasında art arda delici çığlıklar işitilmeye başlandı. Papaz dehşet içinde durdu ve gözlerini açtı. Kilisedeki herkes kafasını kaldırdı. Lauretta White sırasında atlayıp zıplamaya başladı. Çılgına dönmüş hâlde elbisesinin arkasını tutmaya çalışıyordu.

“Ay anni, anni… Çıkar şunu ay… Of çıkar hadi… O kötü çocuk ensemden içeri attı… Annii… Ayyy… Aşağı iniyor…”

Bayan White yüzünde sert bir ifadeyle ayağa kalkarak kıvranıp duran Lauretta’yı kilisenin dışına taşıdı. Çığlıkları uzaklaştıkça kaybolurken Bay Allan ayine devam etti. Ancak herkes o gün ayinin başarısız olduğunun farkındaydı. Marilla hayatında ilk kez okunan ayetlere dikkat etmedi. Anne’in ise utancından yüzü kıpkırmızı olmuştu.

Eve döndüklerinde Marilla, Davy’i yatağa yatırdı ve günün sonuna kadar orada kalmasını söyledi. Ona yemek vermese de süt ve ekmek yemesine izin verdi. Yiyecekleri ona Anne götürdü. Çocuk pişmanlık belirtisi göstermeden keyifle yerken Anne kederle yanında oturuyordu. Yine de Anne’in hüzünlü gözleri Davy’i etkiledi.

“Galiba…” dedi düşünceli bir şekilde. “Senin Paul Irving kilisede bir kızın ensesinden içeri tırtıl atmazdı, değil mi?”

“Gerçekten de yapmazdı bunu.” dedi Anne üzülerek.

“O zaman bunu yaptığıma üzüldüm.” diye bir itirafta bulundu Davy. “Ama çok neşeli iri bir tırtıldı. İçeri girdiğimiz sırada kilise merdiveninden aldım. Onu ziyan etmek yazık olur diye düşündüm. Hem o kızın çığlık attığını duymak eğlenceli değil miydi?”

Yardım Topluluğu salı günü öğleden sonra Green Gables’ta bir araya geldi. Marilla’nın yardıma ihtiyacı olacağını düşünen Anne, okuldan eve aceleyle geldi. Tertipli ve usturuplu Dora, kolalanmış beyaz elbisesi ve siyah kuşağı ile birlikte topluluk üyelerinin yanında salonda oturuyordu. Kendisi ile konuşulduğunda ağırbaşlı bir şekilde cevap veriyor yoksa sessizce oturuyordu. Âdeta örnek çocuk gibi davranıyordu. Keyifli bir pisliğe bulanmış Davy ise bahçede çamur pastası yapıyordu.

“Yapmasına izin verdim.” dedi Marilla tükenmiş vaziyette. “Bunun daha beter yaramazlık yapmasını engelleyeceğini düşündüm. Bu şekilde sadece üstünü başını kirletir. Onu çaya çağırmadan önce biz yer içeriz. Dora bizimle birlikte içebilir çayını. Fakat Yardım Topluluğu üyeleri buradayken Davy’nin bizimle masaya oturmasına müsaade etmeye cesaret edemem.”

Anne, salondaki misafirleri çay için çağırdığında Dora’nın orada olmadığını gördü. Bayan Jasper Bell, Davy’nin ön kapıya gelerek ona seslendiğini söyledi. Marilla ile kilerde yapılan acil bir görüşme sonrasında çocukların çaylarını daha sonra birlikte içmeleri kararı alındı.

Perişan bir silüet yemek salonunu işgal ettiğinde çayı yarılamışlardı. Marilla ve Anne dehşete düşmüş gibiydi, misafirlerse hayretler içerisindeydi. Bu Dora olabilir miydi? Hıçkıra hıçkıra ağlayan, üzerinden Marilla’nın yepyeni halısına sular damlayan sırılsıklam elbise içindeki ne idiği belirsiz varlık küçük kız olabilir miydi?

“Dora sana ne oldu?” diye haykırdı Anne, Bayan Jasper Bell’e suçlu bir bakış atarken. Söylendiğine göre bu hanımefendinin ailesi kazaların hiç yaşanmadığı tek aileydi.

“Davy beni domuz ağılının çitlerinde yürüttü.” diyerek feryat etti Dora. “Ben yapmak istemedim ama o bana ödlek tavuk dedi. Sonra da ağıla düştüm, elbisem kirlendi ve domuz üzerimden geçti. Elbisem iğrenç hâldeydi ama Davy eğer pompanın altında durursam yıkayarak temizleyeceğini söyledi. Ben dediğini yaptım ama elbisem azıcık bile temizlenmedi. Güzelim kuşağım ve ayakkabılarım da mahvoldu.”

Marilla yukarı çıkıp Dora’ya eski kıyafetlerini giydirirken masadaki misafirleri Anne ağırladı. Yakalanan Davy yemek verilmeden yatağa yollandı. Anne ise alaca karanlık vakti Davy’nin odasına girerek onunla ciddi bir konuşma yaptı. Bu pek de olumsuz sonuç vermeyen, oldukça güvendiği bir yöntemdi. Çocuğa davranışından dolayı çok kötü hissettiğini söyledi.

“Ben de şimdi üzüldüm.” diye itiraf etti Davy. “Ama sorun bir şeyleri yapmadan önce azla üzülmüyor olmam. Dora pasta yapmama yardım etmedi çünkü elbiseyeyini kirletmekten korkuyordu ve beni kudurttu. Zannedersem Paul Irving eğer düşeceğini bilseydi kız kardeşini domuz ağılının çitlerinden yürütmezdi öyle değil mi?”

“Hayır, böyle bir şeyi aklından bile geçirmezdi. Paul mükemmel bir küçük beyefendi.”

Gözlerini kısan Davy bir müddet bu konu üzerine düşünür gibi göründü. Sonra kollarını Anne’in boynuna doladı. Kızarmış minik yüzünü genç kızın omzuna koydu.

“Paul gibi uslu bir çocuk olmasam da beni azıcık bile sevmiyor musun Anne?”

“Gerçekten seviyorum.” dedi Anne içtenlikle. Davy’i sevmemek mümkün değildi sanki. “Ama eğer bu kadar yaramaz olmasaydın seni sevmek daha kolay olurdu.”

“Ben… Bugün başka bir şey daha yaptım.” diye devam etti Davy bastırılmış bir sesle. “Şimdi çok üzgünüm ama sana söylemekten çok korkuyorum. Bana çok kızmazsın, değil mi? Marilla’ya da söylemezsin, değil mi?”

“Bilmiyorum Davy. Belki de ona söylemem gerekir. Ama bu şey her neyse bir daha yapmayacağına söz verirsen Marilla’ya söylemeyeceğime söz veriyorum.”

“Hayır, asla yapmam. Neyse, zaten bu yıl onlardan daha fazla bulmam mümkün değil. Bu seferkini mahzenin merdivenlerde bulmuştum.”

“Davy, sen ne yaptın?”

“Marilla’nın yatağına kurbağa koydum. İstersen gidip oradan alabilirsin. Ama sence de orada bırakmak eğlenceli olmaz mı Anne?”

“Davy Keith!” diye haykıran Anne, çocuğun kendisini saran kollarından kurtularak koridordan uçarak geçti ve Marilla’nın odasına girdi. Yatak hafifçe dağılmıştı. Gergin bir telaşla battaniyeleri çekti. Yastığın altında kendisine göz kırpan bir kurbağa vardı gerçekten de.

“Bu iğrenç şeyi nasıl taşıyabilirim?” diye feryat etti Anne irkilerek. Aklına ateş küreği geldi ve Marilla hâlâ kilerde meşgulken sessizce aşağı indi küreği almak için. Anne, kurbağayı merdivenden aşağı taşırken oldukça zorlandı. Kurbağa küreğin üzerinde üç kez zıplamıştı ve bir keresinde koridorda kaybolduğunu düşündü. Kurbağayı nihayet kiraz bahçesine attığında rahatlayarak derin bir nefes çekti.

“Eğer Marilla bunu bilseydi bir daha yatağına girerken asla kendini güvende hissetmezdi. O minik günahkârın zamanında tövbe ettiği iyi oldu. Diana penceresinden bana işaret ediyor. Çok mutlu oldum buna. Gerçekten de kafamı dağıtacak bir şeye ihtiyacım var. Okulda Anthony Pye, evde Davy Keith sinirlerim bir gün için yeterince allak bullak oldu.”

BÖLÜM 9

RENK MESELESİ

“O ihtiyar karın ağrısı Rachel Lynde bugün yine buradaydı. Kilisedeki giyinme odasına alınacak halıya katkı sağlamam için başımın etini yedi.” dedi Bay Harrison hiddetle. “O kadından tanıdığım bildiğim herkesten nefret ettiğimden daha çok nefret ediyorum. Altı kelimeye bir vaaz, bir ayet, bir yorum ve bir talep sıkıştırıp insanın kafasına tuğla gibi fırlatmayı başarabiliyor.”

Verandanın kenarına tünemiş Anne, gri bir kasım alaca karanlığında yeni sürülmüş tarlanın üzerinden esen hafif batı rüzgârının büyüsünün keyfini çıkarıyordu. Bahçenin aşağısındaki kıvrak köknar ağaçlarının arasından tuhaf bir melodi geliyordu. Anne hülyalı yüzünü döndü.

“Sorun şu ki siz ve Bayan Lynde birbirinizi anlamıyorsunuz.” diye açıkladı. “İnsanlar birbirlerinden hoşlanmadıklarında sorun genellikle budur. Ben de ilk başlarda Bayan Lynde’den hoşlanmadım. Ama onu anlamaya başlar başlamaz ondan hoşlanmayı öğrendim.”

“Bayan Lynde bazıları için sonradan kazanılmış bir zevk olabilir. Ama ben eğer muz yemeye devam edersem muz sevmeyi öğreneceğim bana söylendiği için muz yemiyorum.” diye homurdandı Bay Harrison. “Onu anlamaya gelince, kendisinin tescilli bir işgüzar olduğunu anlıyorum ve bunu ona söyledim.”

“Ama bu duygularını çok incitmiştir.” dedi Anne ayıplarcasına. “Böyle bir şeyi nasıl söylersiniz? Ben de vakti zamanında Bayan Lynde’e çok kötü şeyler söyledim. Fakat o zaman kendimi kaybetmiştim. O şeyleri ona kasten söyleyemezdim.”

“Gerçek buydu ve ben insanlara gerçeği söylemek gerektiğine inanıyorum.”

“Ama gerçeğin tamamı da söylenmez ki.” diyerek itiraz etti Anne. “Siz gerçeğin sadece nahoş tarafını söylüyorsunuz. Saçımın kızıl olduğunu en az on kez söylediniz bana. Ama burnumun güzel olduğunu bir kez bile söylemediniz.”

“Galiba kimse söylemese de bunu biliyorsun.” diye kıkırdadı Bay Harrison.

“Saçlarımın kızıl olduğunu da biliyorum. Her ne kadar şimdilerde eskiden olduğundan çok daha koyu renkli olsa da. Yani bana bunu söylemenin de lüzumu yok.”

“Neyse neyse, madem bu kadar hassassın bir daha bu bahsi açmam. Beni hoş görmen lazım Anne. Benim dobra olma gibi bir alışkanlığım var ve insanların buna aldırmaması lazım.”

“Ama ben aldırmadan edemiyorum. Ayrıca bunun bir alışkanlık olduğunu söylemenin de bir faydası yok bence. İnsanlara iğneler ve çuvaldızlar batıran biri, ‘Kusuruma bakmayın, buna aldırmamanız lazım. Bu benim alışkanlığım.’ dese bu kişi hakkında ne düşünürdünüz? Deli olduğunu düşünürdünüz öyle değil mi? Bayan Lynde’in işgüzar olmasına gelince, belki de öyledir. Peki hiç ona nazik bir kalbi olduğunu ve hep muhtaçlara yardım ettiğini söylediniz mi? Ya Timothy Cotton onun mandırasından bir kap tereyağı çalıp da eşine ondan satın aldığını söylediğinde tek bir söz söylememesine ne demeli? Bayan Cotton bir sonraki karşılaşmalarında tereyağının tadının turpa benzediğini söyleyince Bayan Lynde, tereyağı kötü olduğu için sadece özür diledi.”

Конец ознакомительного фрагмента.

Текст предоставлен ООО «Литрес».

Прочитайте эту книгу целиком, купив полную легальную версию на Литрес.

Безопасно оплатить книгу можно банковской картой Visa, MasterCard, Maestro, со счета мобильного телефона, с платежного терминала, в салоне МТС или Связной, через PayPal, WebMoney, Яндекс.Деньги, QIWI Кошелек, бонусными картами или другим удобным Вам способом.

1

ABD’de güneylilerin kuzeylilere taktığı lakap. (ç.n.)

2

Yuhanna İncili 1:46. (ç.n.)

3

Pie: Turta. (ç.n.)

4

St. Clair, aziz anlamına gelen saint kelimesinin kısaltması “St”. (ç.n.)

Вы ознакомились с фрагментом книги.

Для бесплатного чтения открыта только часть текста.

Приобретайте полный текст книги у нашего партнера:


Полная версия книги

Всего 10 форматов

1...345
bannerbanner