
Полная версия:
Avonleali Anne
Meşhur Jersey ineği mevzusundan beri Bay Harrison’a ilk uğrayışı olmayacaktı. Birkaç akşam oraya uğramıştı ve Bay Harrison ile iyi arkadaş olmuşlardı. Gerçi, adamın övündüğü dobralığını zaman zaman bıktırıcı bulduğu da oluyordu. Zencefil kendisine hâlâ şüphe ile bakmaya devam ediyor ve “kızıl kafalı süprüntü” diye karşılamaktan geri kalmıyordu. Bay Harrison’ın, Anne’in gelişini her gördüğünde heyecanla ayağa fırlayıp: “Aman aman işte o güzel ufak kız geliyor!” veya benzer bir güzel şey söylemesi de bu alışkanlığı bitirmeye yetmiyordu. Durumu fark eden Zencefil bu oyunu küçümsüyordu. Bay Harrison’ın arkasından ne kadar çok iltifat ettiğini Anne asla bilemeyecekti. Yüzüne kesinlikle iltifat etmezdi.
“Sanırım ormanda olmanın sebebi yarın için ince sopalar tedarik etmekti.” diyerek selamladı Bay Harrison veranda merdivenlerine doğru çıkan genç kızı.
“Hayır, kesinlikle değil.” dedi Anne öfkeyle. Alay etmek için mükemmel bir hedefti çünkü her şeyi ciddiye alırdı. “Ben sınıfımda ince sopa bulundurmayacağım Bay Harrison. Tabii ki işaret etmek için ince bir şeye ihtiyacım olacak. Ama bu şeyi sadece işaret etmek için kullanacağım.”
“Bunun yerine onları kayışla mı döveceksin. Yani ben bilemem ama sen haklısın. Bir sopa ilk vurulduğu sırada daha çok acıtsa da kayış uzun vadelidir. Bu da bir gerçek.”
“Bu tür bir şey de kullanmayacağım. Ben öğrencilerimi dövmeyeceğim.”
“Aman aman!” diye haykırdı Bay Harrison hakiki bir hayretle. “Peki, onları nasıl hizada tutacaksın?”
“Onları sevgi ile idare edeceğim Bay Harrison.”
“Bu işe yaramaz.” dedi Bay Harrison. “Hem de hiç işe yaramaz Anne. ‘Eksik edersen sopayı, şımartırsın sıpayı.’ Ben okula giderken öğretmen beni her gün düzenli olarak döverdi. Çünkü dediğine göre eğer yaramazlık yapmıyorsam yaramazlık planlıyormuşum.”
“Sizin okula gittiğiniz zamandan beri yöntemler değişti Bay Harrison.”
“Ama insan doğası değişmedi. Bu dediğimi bir yere yaz, eğer onlar için cezayı hazırda bekletmezsen senin çocukları asla idare edemezsin. Bu imkânsız.”
“Neyse, ilk önce kendi yöntemimi deneyeceğim.” dedi iradesi kuvvetli Anne. Kendi teorilerine ısrarla tutunma alışkanlığı vardı.
“Oldukça inatçısın galiba.” diyerek ifade etti Bay Harrison bu durumu. “Neyse, göreceğiz. Bir gün feci sinirleneceksin. Senin gibi saçı olan tiplerin feci sinirlenme eğilimi oluyor. Bu güzel görüşlerini unutacak ve sağlam bir dayak atacaksın onlara. Zaten öğretmenlik yapmak için pek gençsin. Çok genç ve çocuksusun.
Nihayetinde Anne o gece yatağa karamsar bir vaziyette gitti. Kötü bir uyku çekti ve ertesi günü kahvaltıda öylesine solgun ve üzgündü ki endişelenen Marilla ona bir bardak sıcak zencefil çayı yapmak için ısrar etti. Anne, zencefil çayının ne fayda edeceğini anlayamasa da sabırla yudumladı. Acaba, kendisine yaş ve tecrübe verecek sihirli bir dem miydi bu? Eğer öyle olsaydı Anne, bir litresini tek hamlede yutuverirdi.
“Peki ya başaramazsam Marilla?”
“İlk günde başarısız olman mümkün değil, önünde daha çok gün var.” dedi Marilla. “Senin sorunun bu çocuklara her şeyi öğretip bütün kusurlarını ıslah etme beklentin Anne. Eğer ki bunu yapamazsan başarısız olacağını düşüneceksin.”
BÖLÜM 5
TAM TEŞEKKÜLLÜ BİR HOCANIM
Anne o sabah okula ulaştığında hayatında ilk kez Huş Patikası’nı güzelliklerine kör ve sağır vaziyette geçmişti. Her şey sessiz ve hareketsizdi. Bir önceki öğretmen çocuklara kendisi gelmeden önce yerlerine geçmeyi öğrettiğinden Anne sınıfa girdiğinde karşısında sıra sıra parlak ve meraklı “ışıldayan sabah yüzleri” gördü. Şapkasını asarak öğrencilerine döndü. Hissettiği kadar korkmuş ve şapşal görünmediğini ümit etti ve titrediğini fark etmemelerini diledi.
Önceki gece neredeyse on ikiye kadar uyanık kalmış ve okulun açılışında öğrencilerine yapacağı konuşmayı hazırlamıştı. Titizlikle gözden geçirip geliştirdiği bu konuşmayı daha sonra ezberlemişti. Güzel bir konuşmaydı. Özellikle de karşılıklı yardımlaşma ve öğrenme için samimiyetle çabalama üzerine değerli fikirler ihtiva ediyordu. Tek sorun bu konuşmadan tek kelime hatırlamıyor olmasıydı.
Kendisine bir yıl gibi gelen on saniyelik bir süre sonrasında cılız bir şekilde:
“Lütfen İncillerinizi çıkarın.” dedikten sonra nefessiz bir vaziyette sandalyeye çöktü. Bunu etraftan gelen hışırtı ve sıra kapaklarının gürültüsü izledi. Çocuklar ayetleri okurken Anne kendini toparladı ve sıra sıra dizilmiş Büyükler Diyarı’nın minik seyyahlarına baktı.
Tabii ki çoğunu iyi tanıyordu. Kendi sınıfı geçen sene mezun olmuştu ama birinci sınıflar ve Avonlea’ye yeni taşınan on çocuk dışında çoğu ile birlikte okumuştu. Anne, hakkında iyi kötü bilgi sahibi olduklarına değil de bu yeni gelen on çocuğa gizliden gizliye daha fazla ilgi duyuyordu. Aslına bakılırsa onların da diğerleri kadar sıradan olmaları ihtimal dâhilindeydi. Fakat diğer taraftan içlerinde bir dahi olması da söz konusuydu. Bu da insanı ürperten bir fikirdi.
Anthony Pye, bir köşe sırasında tek başına oturuyordu. Karanlık, somurtkan ve ufak bir suratı vardı. Siyah gözlerindeki düşmanca ifade ile Anne’e dikkat kesilmişti. Anne derhâl bir karar aldı: O çocuğun sevgisini kazanacak ve Pyeları ağır bir bozguna uğratacaktı.
Diğer köşede ise Arty Sloane ile birlikte oturan tuhaf bir çocuk vardı. Neşeli bir görünümü olan ufak bir delikanlıydı. Kalkık bir burnu, çilli yüzü, beyazımsı kirpiklerle çevrelenmiş açık mavi gözleri vardı. Muhtemelen Donnelların oğluydu. Eğer görüntü bir anlam ifade ediyorsa kız kardeşi de karşı sırada Mary Bell ile birlikte oturuyordu. Anne kızcağızı okula böyle bir elbise ile yollayan anneyi merak etti. Bol miktarda pamuk dantelle süslenmiş rengi solmuş pembe bir ipek elbise giyiyordu. Ayağında kirlenmiş beyaz çocuk ayakkabıları ve ipek çoraplar vardı. Saman sarısı saçlarına çok sayıda acayip ve yapay buklelerle işkence edilmişti. Bu saçlara kafasından büyük pembe renkli şaşaalı bir kurdele iliştirilmişti. Yüzündeki ifadeden, hâlinden memnun olduğu anlaşılıyordu.
Ceylan rengi, ipeksi, ince ve düz dalgalı saçları omuzlarından dökülen açık tenli ufaklığın Annetta Bell olduğunu düşündü. Çocuğun annesi ve babası önceleri Newbridge Okulu bölgesinde yaşıyorlardı. Fakat daha sonra evlerini 45 metre kadar kuzeye taşıdıklarından artık Avonlea bölgesindelerdi. Bir sıraya sıkışmış soluk tenli üç ufak kızın Cottonlar olduğuna şüphe yoktu. İncil’inin kenarından Jack Gills’e ilgili bakışlar atan, kahverengi uzun bukleli ela gözlü ufak güzelliğin de Prillie Rogerson olduğuna şüphe yoktu. Prillie’nin babası kısa süre önce ikinci kez evlenmiş ve büyükannesi ile Grafton’da yaşayan kızını eve getirmişti. Arka sırada oturan uzun boylu, utangaç, eli ayağına karışan kızın kim olduğunu çıkaramamıştı. Fakat daha sonra öğrendiği üzere bu kız Barbara Shaw’du ve Avonlea’ye teyzesi ile yaşamaya gelmişti. Olur da Barbara sıraların arasından takılmadan ya da başka birinin ayağına basmadan geçmeyi başarırsa Avonlea talebeleri bu fevkalade olayı anmak için veranda duvarına not yazarlardı.
Fakat Anne, öğretmen masasının karşısındaki ön sırada oturan çocukla göz göze geldiğinde içinden ufak bir ürperti geçti. Sanki dahi öğrencisini bulmuştu. Bu çocuk, Bayan Lynde’in, Avonlea çocuklarına benzeyemeyeceği kehanetinde bulunduğu Paul Irving olmalıydı. Dahası, Anne onun herhangi bir yerdeki diğer çocuklara da benzemediğini anladı. Öğretmenini koyu mavi gözleriyle dikkatle izleyen bu çocukta, Anne’in ruhuna benzeyen bir ruh var gibiydi.
Sekizden büyük göstermese de Paul’un on yaşında olduğunu biliyordu. Bir çocukta daha önce görmediği kadar güzel, minik bir yüzü vardı. Yüz hatlarında seçkin bir zarafet ve incelik vardı. Bu güzel yüzü, kestane rengi buklelerden oluşan saçlar hale misali çevreliyordu. Ağzı çok güzeldi. Büzülmeden de dolgun olan al rengi dudakları ağzının küçük köşelerinde incelikle son buluyordu. Bu köşelerde neredeyse bir gamze oluşacak gibiydi. Aklı başında, ciddi, düşünceli bir yüzü vardı. Ruhu bedeninden çok daha yaşlıydı sanki. Ne var ki Anne’in yumuşak gülümsemesine karşılık veren ani bir tebessüm ile bütün bu ciddiyet yüzünden kayboldu. Bütün varlığı ışıl ışıl parlıyordu âdeta. İçinde bir ışık doğmuş gibiydi ve bu ışık çocuğu tepeden tırnağa aydınlatıyordu. En güzeli de gizli saklı kişiliğindeki eşsizlik, incelik ve tatlılık ani bir parlama ile hiçbir dışsal çaba ya da amaç olmadan istemsizce ortaya çıkmıştı. Ani bir gülümseme değiş tokuşu sonrasında Anne ile Paul, daha birbirleriyle tek kelime bile konuşmadan derhâl hem de sonsuza kadar arkadaş olmuşlardı.
O gün âdeta rüya gibi gelip geçti. Anne sonrasında bugünü kesinlikle hatırlayamadı. Öğretmenlik yapan kendisi değil de başkasıydı sanki. Çocukları dinlerken, matematik anlatırken ya da kitapları dağıtırken makine gibi hareket ediyordu. Çocuklar oldukça uslu duruyorlardı. Sadece iki kez disiplin etme gereği ortaya çıktı. Birinde Morley Andrews eğitilmiş iki çekirgeyi sıraların arasında gezdirirken yakalandı. Anne, Morley’i tahtanın önünde bir saat boyunca ayakta bekletti ki çekirgelerine el konulmasındansa bu cezayı çekmeye seve seve razı gelirdi. Anne çekirgeleri bir kutuya koyduktan sonra okuldan dönerken Menekşe Vadisi’nde serbest bıraksa da Morley, öğretmeninin çekirgeleri evde kendisi için tutmaya devam ettiğini düşündü.
Diğer suçlu ise matarasındaki son su damlalarını Aurelia Clay’in boynundan içeri döken Anthony Pye’dı. Anne, Anthony’i teneffüste alıkoyarak bir beyefendinin nasıl davranması gerektiği hakkında konuşmuştu. Beyefendilerin, hanımların enselerinden içeri asla su dökmediği hususunda ona nasihat etmişti. Verdiği ufak ders oldukça kibar ve etkileyici olsa da ne yazık ki Anthony kesinlikle etkilenmemişti. Öğretmenini sessizce, o asık suratıyla dinlemiş, giderken de alaycı bir ıslık çalmıştı. Anne iç çekip bir Pye’ın kalbini kazanmanın Roma’yı kurmak kadar zor bir iş olduğunu düşündü. Tek günlük iş değildi. İşin aslı Pyeların kazanılacak kalpleri olması hususunda şüpheleri vardı. Ancak Anne, somurtkanlığının ötesine geçilebilirse iyi bir çocuk olabilecek Anthony’den güzel şeyler bekliyordu.
Okul dağılıp da öğrenciler evlerinin yolunu tuttuğunda Anne bitkin bir vaziyette sandalyesine çöktü. Başı ağrıyordu ve şevki kırılmıştı. Korkunç bir şey yaşanmadığından şevkinin kırılmasını gerektirecek bir sebep yoktu hâlbuki. Buna rağmen çok yorgun olan Anne, öğretmenliği sevmeyi asla öğrenemeyeceğine inanmaya meyilli gibiydi. İnsanın sevmediği bir şeyi yaklaşık kırk yıl boyunca her gün yapması ne kadar da korkunç olurdu… Anne ağlama işini bulunduğu yer ve zamanda yapmakla evindeki beyaz odasına gitmeyi beklemek arasında kararsızdı. Bu konuda henüz bir karara varamamışken verandada topuk sesleri ile ipek hışırtısı duydu. Sonra, Bay Harrison’ın bir Charlottetown dükkânında gördüğü aşırı süslü bir kadınla ilgili yakın zamanda yaptığı eleştiriyi hatırlatan bir hanım buldu karşısında. “Moda elbiselerin tasvir edildiği bir levha ile bir kâbusun kafa kafaya çarpışmasının sonucu gibiydi.” demişti Bay Harrison.
Ziyaretçi, kabarıklık, fırfırlar ve büzgülerin mümkün olan her yere yerleştirildiği açık mavi ipekten bir elbiseyi ihtişamla kuşanmıştı. Başının üzerinde yükselen beyaz renkli kocaman şifon şapkanın üzerine, âdeta telleşmiş üç tane ince uzun deve kuşu tüyü eklenmişti. Şapkasının kenarlarından serpilip omuzlarına dökülen koca siyah beneklerle süslü pembe şifon duvak, arkasında bayrak misali havalanıyordu. Ufak bir kadın ne kadar mücevher takabilirse o kadar çok mücevher takmıştı. Keskin aroması olan bir parfüm de ihmal edilmemişti.
“Ben Bayan DonNELL… Bayan H. B. DonNELL.” diyerek söze girdi bu görüntü. “Ve sizinle Clarice Almira’nın bu öğlen yemekte söylediği bir şey hakkında konuşmak için geldim. Beni fazlasıyla rahatsız etti bu şey.”
“Özür dilerim.” diyerek kekeledi Anne. Donnell çocuklarıyla o sabah yaşanan bir olayı hatırlamak için boşu boşuna çabaladı.
“Clarice Almira, soyadımızı ‘DONnell’ şeklinde telaffuz ettiğinizi söyledi. Bayan Shirley soyadımızın doğru telaffuzu vurgu son hecede olacak şekilde ‘DonNELL’dır. Umarım ileriki zamanlarda bunu unutmazsınız.”
“Unutmamaya çalışırım.” dedi Anne güçlükle nefes alarak. Vahşice gülme isteğini zorlukla zapt ederek yutmuştu. “Bir insanın isminin yanlış harflerle yazılmasının ne kadar zor bir şey olduğunu kendi tecrübelerimden biliyorum. Bir ismin yanlış telaffuz edilmesi eminim çok daha kötü olmalı.”
“Kesinlikle öyle. Ayrıca Clarice Almira oğluma Jacob diye hitap ettiğinizi söyledi.”
“İsminin Jacob olduğunu söylemişti.” diye itiraz etti Anne.
“Bunu beklemeliydim.” dedi Bayan H. B. Donnell, bu yozlaşmış zamanda çocuklardan minnet beklememek gerektiğini ima eden bir ses tonuyla. “O çocuğun çok avam zevkleri var Bayan Shirley. Doğduğunda onu St. Clair diye çağırmak istedim. Kulağa çok aristokrat geliyor, öyle değil mi? Fakat babası amcasının adı olan Jacob ismini alması konusunda ısrarcı oldu. Ben de teslim oldum. Çünkü Jacob amca zengin ve bekâr bir ihtiyardı. Peki ne oldu dersiniz Bayan Shirley? Bizim oğlan daha beş yaşındayken Jacob amca gidip evlendi ve şu anda üç tane erkek çocuk sahibi. Böylesi bir nankörlük duydunuz mu hayatınızda? Düğün davetiyesini aldığımız anda, bir de bize davetiye gönderme yüzsüzlüğünde bulundu, ne dedim biliyor musunuz Bayan Shirley, ‘Benim için Jacoblar bitmiştir, sağolun almayayım’. O günden beri oğlumu St. Clair diye çağırdım ve isminin bu olması konusunda kararlıyım. İnatçı babası ona hâlâ ‘Jacob’ diyor. Oğlan da anlaşılmaz bir şekilde bu basit ismi tercih ediyor. Ama o St. Clair ve St. Clair olarak kalacak. Bunu hatırlama nezaketini gösterirsiniz değil mi Bayan Shirley? Teşekkürler. Clarice Almira’ya muhtemelen bir yanlış anlaşılma olduğunu ve konuşularak düzeltileceğini söyledim. Vurgu son hecede olacak şekilde ‘Donnell’ ve St. Clair, Jacob dikkate alınmayacak. Hatırlar mısınız? Teşekkür ederim.”
Bayan H. B. DonNELL süzülerek oradan uzaklaştıktan sonra Anne okul kapısını kilitleyip eve gitti. Yamacın dibinde, Huş Patikası’nın yanında Paul Irving’i gördü. Avonlea çocuklarının “pirinç lalesi” dediği narin yaban orkidelerinden bir demet uzattı Anne’e.
“Bunları Bayan Wright’ın bahçesinde buldum öğretmenim.” dedi utanarak. “Sonra da gelip size getirdim çünkü sizin bu çiçeklerden hoşlanacağınızı düşündüm. Çünkü…” dedi güzel ve iri gözlerini kaldırarak. “Sizden hoşlandım öğretmenim.”
“Canım benim.” dedi Anne güzel kokulu çiçekleri alarak. Paul’ın sözleri, ruhundaki şevksizlik ve tükenmişliği söküp atan bir tılsım gibiydi. Şırıl şırıl akan bir nehrin suları misali ümit doldu kalbine. Kendisine âdeta ilahî bir lütuf olan orkidelerinin tatlılığını da yanına alarak tüy gibi hafif adımlarla geçti Huş Patikası’ndan.
“Peki nasıl geçti?” diye sordu Marilla.
“Bir ay sonra sorarsan nasıl olduğunu söyleyebilirim. Şimdi bir şey diyemiyorum. Ben de bilmiyorum. Arada kaldım. Düşüncelerim karmakarışık ve bulanık. Bugün başardığıma emin olduğum tek şey Cliffie Wright’e ‘A’ harfinin ‘A’ harfi olduğunu öğretmiş olduğum. Öncesinde kesinlikle bilmiyordu. Bir ruhu ucu Shakespeare’e ya da Kayıp Cennet’e çıkan bir yola çıkarmak önemli bir şey değil mi?”
Bayan Lynde daha fazla teşvik için uğramıştı. O nazik hanım öğrencilere kendi dış kapısında pusu kurmuş, yeni öğretmenlerinden hoşlanıp hoşlanmadıklarını sormuştu.
“Her biri senden fazlasıyla hoşlandığını söyledi Anne, Anthony Pye hariç. Onun hoşlanmadığı belliydi. Senin ‘diğer kız öğretmenler gibi’ iyi olmadığını söyledi. Hamuru kabartılacak bir ‘Pye’3 var senin için. Ama sıkma canını.”
“Canımı sıkmayacağım.” dedi Anne sessizce. “Ama Anthony Pye’ın beni sevmesin sağlayacağım. Sabır ve nezaket onu kazanmamı sağlayacaktır.”
“Yani bu Pyelerın sağı solu belli olmaz.” dedi Bayan Rachel ihtiyatlı davranarak. “Rüyalar gibi zıtlıkları vardır onların. Şu DonNELL kadınına gelince, benden pek bir ‘DonNELL’lama göremeyecek, buna emin olabilirsin. O isim her zaman olduğu gibi DONnell’dır. Bu kadın delirmiş, o kadar. Queenie ismini verdiği bir pug köpeği var ve bu köpek diğer aile üyeleri ile beraber masada porselen tabaktan yemek yiyor. Onun yerinde olsaydım bundan dolayı yadırganmaktan korkardım. Thomas, Donnell’ın aklı başında, çalışkan bir adam olduğunu söylüyor. Ama kendisine eş seçerken pek aklıselim davranmamış, o kadar.”
BÖLÜM 6
ERKEKLERİN VE KADINLARIN HER TÜRDEN HÂLLERİ
Prens Edward Adası’nda bir eylül günü, kuru ve soğuk bir rüzgâr denizdeki kum tepelerinin üzerinden esiyordu. Tarlalar ve ormanlardan kavis yaparak geçen uzun ve kızıl bir yol, gür ladin ağaçlarının bulunduğu bir köşede halka hâlini alıyordu. Altlarında tüy misali yaprakları olan eğrelti otlarının bulunduğu akçaağaç fidanları bazen ormanın içinden çıkagelen dereye dalıyor, bazen de altın başak ve duman mavisi yıldız çiçeklerinin arasında güneşleniyordu. Hava, çok sayıda çekirge sürüsünün hücumuyla âdeta çılgına dönmüştü. İşte bunlar yaz tepelerinin memnun sakinleriydi. Rahvan giden kahverengi bir midillinin arkasında, dudakları gençliğin ve yaşamın paha biçilemez basit keyfiyle dolmuş iki kız vardı.
“Bu cennetten kalma bir gün, değil mi Diana?” diye iç çekti Anne saf bir mutlulukla. “Havada âdeta sihir var. Hasat vadisindeki morluğa bak Diana. Bir de şu ölmek üzere olan köknarı kokla! Bay Eben Wright’ın çit direkleri kestiği güneşli çukurdan geliyor bu koku. Böyle bir günde hayatta olmak bir lütuf. Ama ölmek üzere olan köknarın kokusu âdeta cennet gibi. Bu dediğimin üçte ikisi Şair Wordsworth ve üçte biri Anne Shirley. Cennette ölmek üzere olan köknarın olması çok mümkün değil gibi öyle değil mi? Yine de ormandan geçerken ölü köknar kokusu alamadığın bir cennet yeterince mükemmel olmaz gibi geliyor bana. Belki de orada kokuyu ölüm gerçekleşmeden de alabiliriz. Evet, bence böyle olacaktır. Bu leziz aroma köknarların ruhu olmalı. Ve cennette de sadece ruhlar olacak tabii ki.”
“Ağaçların ruhu yoktur.” dedi gerçekçi Diana. “Ama ölü köknarların kokusu kesinlikle çok hoş. Küçük bir yastık yapıp içini köknarların iğne yapraklarıyla dolduracağım. Sen de yapsan iyi olur Anne.”
“Galiba yapacağım ve kestirdiğim zaman kullanacağım. O zaman rüyamda bir orman perisi ya da orman tanrıçası olduğumu göreceğime eminim. Fakat şu an için Avonlea hocası olan bu tatlı ve dost canlısı günde böyle bir yolda giden Anne Shirley olduğum için hâlimden memnunum.”
“Çok güzel bir gün ama bizim de yapmamız gereken güzel bir işimiz var.” diye iç çekti Diana. “Neden bu yolu incelememizi teklif ettin Anne? Avonlea’nin neredeyse tüm kaçıkları bu yolun üzerindeki evlerde yaşıyor. Muhtemelen bize dilenci gibi davranacaklar. En kötü cadde bu.”
“İşte bu sebepten bu caddeyi seçtim. Eğer Gilbert ve Fred’e söyleseydik bu yolu alırlardı. Ama şöyle de bir şey var Diana, ben kendimi A.K.G.T.’den (Avonlea Köy Geliştirme Topluluğu) sorumlu hissediyorum. Çünkü bu organizasyon benim teklifimdi ve en nahoş şeyleri ben yapmalıyım. Senin adına üzgünüm. Ama bu kaçık yerlerde tek bir kelime etmene gerek yok. Bütün konuşma işini ben hallederim. Bayan Lynde bu konuda kabiliyetli olduğumu söylüyor. Bayan Lynde bu girişimi onaylayıp onaylamama noktasında kararsız. Bay ve Bayan Allan’ın desteklediğini düşününce onaylama eğiliminde oluyor. Fakat köy geliştirme topluluklarının ilk Birleşik Devletler’de ortaya çıkmış olması organizasyonumuzun aleyhine bir durum ona göre. Kısacası iki düşüncenin arasında kalmış durumda ve sadece başarılı olursak Bayan Lynde’in gözüne gireriz. Priscilla bir sonraki geliştirme toplantımız için bir yazı yazacak ve ben bu yazının çok iyi olacağına eminim. Çünkü teyzesi becerikli bir yazar ve bunun ailelerinde kalıtsal olduğuna eminim. Bayan Charlotte E. Morgan’ın Priscilla’nın teyzesi olduğunu öğrendiğimde nasıl ürperdiğimi anlatamam sana. Teyzesi Edgewood Günleri ve Goncagül Bahçesi kitaplarını yazmış bir kızın arkadaşı olmak müthiş bir his gibi gelmişti.”
“Bayan Morgan nerede yaşıyor?”
“Toronto’da. Priscilla gelecek yaz adayı ziyaret edeceğini ve mümkünse bizim için bir buluşma ayarlayacağını söyledi. Bu neredeyse gerçek olamayacak kadar güzel bir şey ama yatağa gittikten sonra hayal etmek çok keyifli.”
Avonlea Köy Geliştirme Topluluğu kuruldu. Gilbert Blythe başkan, Fred Wright başkan yardımcısı, Anne Shirley kâtip ve Diana Barry ise maliyeci oldu. Kendilerine derhâl “Geliştirmeciler” ismini veren topluluk üyeleri iki haftada bir birbirlerinin evlerinde bir araya geleceklerdi. Mevsimin sonuna gelmişken çok sayıda geliştirme yapmayı beklemeseler de gelecek yazın planını yapmayı, ürettikleri fikirleri tartışmayı, yazılar yazıp okumayı kısacası Anne’in de dediği gibi kamu hassasiyetini eğitmeyi kararlaştırdılar.
Hâliyle bu adı onaylamayanlar da oldu ki Geliştirmeciler bu durumu ciddi bir şekilde alaya aldılar. Rivayete göre Bay Elisha Wright bu organizasyon için “Flört Kulübü” isminin daha uygun olacağını söylemişti. Bayan Hiram Sloane da Geliştirmeciler’in yol kenarındaki bütün toprakları sürerek sardunya ekeceğini duyduğunu iddia etmişti. Bay Levi Boulter ise, Geliştirmeciler’in herkesin evini yıkması konusunda ısrar edip topluluğun onayladığı plana göre evleri yeniden inşa etmesini talep edecekleri konusunda komşularını uyarmayı ihmal etmedi. Bay James Spencer, gençlere haber salarak kilise yamacını kürekle temizlemelerini istedi. Eben Wright, Anne’e Geliştirmeciler’den Josiah Sloane’ın bıyıklarını kırkmasını sağlamalarını istediğini söyledi. Bay Lawrence Bell eğer isterlerse ahırlarını beyaza boyayacağını ancak inek ahırlarının penceresine dantel perdeler asmayacağını söyledi. Bay Major Spencer Carmody peynir fabrikasına süt taşıyan ve aynı zamanda bir Geliştirmeci olan Clifton Sloane’a gelecek yaz herkesin süt tezgâhlarını elle boyayarak ortasına nakışlı bir masa süsü koyma zorunluluklarının doğru olup olmadığını sordu.
Tüm bunlara rağmen, belki de insan doğasının hâli gereği bunlardan dolayı, topluluk cesurca çalışmaya girişti. Bekledikleri tek geliştirmenin sonbaharda gerçekleşmesini ümit ediyorlardı. Barrylerin salonunda gerçekleşen ikinci toplantıda Oliver Sloane, Avonlea binasının çatısını yeniden yapmak ve binayı boyamak için para toplamayı teklif etti. Hanımlara yakışmayan bir şey yapıyormuş gibi olmanın rahatsız edici hissini taşısa da Julia Bell bu teklifi destekledi. Gilbert’ın oylamaya sunduğu bu teklif oy birliği ile kabul edildi ve Anne ciddi bir şekilde kayda geçirdi. Yapılacak bir sonraki şey bir komite tayin etmekti. Tüm şöhreti Julia Bell’e kaptırmamaya kararlı Gertie Pye bu komitenin başkanının Bayan Jane Andrews olmasını teklif etti. Gereğince desteklenip hayata geçirilen bu teklife Jane, Gertie’yi komiteye atamak suretiyle teşekkür etti. Atanan diğer üyeler Gilbert, Anne, Diana ve Fred Wright’tı. Komite izleyeceği yola özel toplantıda karar verdi. Anne ve Diana Newbridge yolu, Gilbert ve Fred White Sands yolu, Jane ve Gertie ise Carmody yolu için görevlendirildi.
“Çünkü…” diyerek izah etti Gilbert, Lanetli Koru’dan eve doğru Anne ile birlikte yürüdükleri sırada. “Pyeların hepsi o caddede yaşıyor ve eğer içlerinden biri bizzat tetkik etmezse bir sent bile vermezler.”
Anne ve Diana takip eden cumartesi işe koyuldu. Yolun sonuna kadar gittiler ve eve dönünceye kadar kapı kapı dolaştılar. İlk olarak “Andrew kızlarını” ziyaret ettiler.
“Eğer Catherine yalnızsa bir şeyler alabiliriz.” dedi Diana. “Fakat Eliza da oradaysa bir şey alamayız.”
Eliza oradaydı. Fazlasıyla oradaydı hem de. Üstelik her zamankinden daha suratsızdı. Bayan Eliza, hayatın hakiki bir gözyaşı diyarı olduğu izlenimini veren insanlardı. Ve bir gülümseme, kahkahanın bahsi bile olamaz, ayıplanacak bir enerji kaybıydı ona soracak olursanız. Andrew kızları elli yıldır “kızlardı” ve dünyevi yolculuklarının sonuna dek de bu şekilde kalacak gibiydiler. Söylentilere göre Catherine umudunu tamamen yitirmese de doğuştan karamsar olan Eliza’nın hiçbir zaman umudu olmamıştı. Mark Andrew’un kayın ormanının güneşli bir köşesi kazılarak yapılmış kahverengi küçük bir evde yaşarlardı. Eliza bu bölgenin yazın feci sıcak olduğundan şikâyet ederken Catherine burada kışların tatlı ve sıcak geçtiğini söylerdi.
Eliza kırkyama dikiyordu, fakat gerektiğinden değil de Catherine’in işlediği boş dantel işine tepki göstermek için. Eliza sebebi ziyaretlerini açıklayan kızları çatık kaşla, Catherine ise gülümsemeyle dinledi. Catherine, Eliza ile göz göze geldiğinde yüzündeki gülümsemeyi suçlu bir kafa karışıklığı ile siliyordu ona şüphe yok. Ancak aynı gülümseme kısa süre sonra tekrar yavaş yavaş beliriyordu yüzünde.
“Eğer ziyan edecek param olsaydı…” dedi Eliza somurtkan bir şekilde. “Parayı yakar ve ortaya çıkan alevleri seyrederek keyiflenebilirdim. Ama o binaya vermezdim, bir sentini bile. Bu yerleşim yerine hiçbir faydası yok. O yer evlerinde ve yataklarında olması gereken gençlerinin buluşup şamata ettikleri bir yer sadece.”
“Ama Eliza, gençlerin de eğlenmesi lazım.” diyerek itiraz etti Catherine.