
Полная версия:
Teröristler
Borazan topallayarak kendi masasına yürüdü, belgelerini inceledi ve sırtı hâkimle jüriye dönükken şöyle dedi, “Rebecka Lind’in serbest bırakılmasını, hakkında iddia edilen suçlamanın geri çekilmesini ve suçlamanın geçersiz kabulünü talep ediyorum. Başka bir suçlama yapılması mümkün değildir çünkü en ufak bir sağduyusu olan herkes, bu genç kızın suçlu olmadığını ve başka bir hüküm verilemeyeceğini görebilir.”
* * *Mahkemenin karara varması kısa sürdü. Yarım saatten kısa süre içinde sonuç bildirildi.
Rebecka Lind özgürdü ve hemen serbest bırakıldı. Öte yandan, suçlamalar geçersiz sayılmadı, yani savcı temyize gidebilirdi. Jüri üyelerinden beşi serbest bırakılmasını, ikisi bırakılmamasını oylamıştı. Hâkim suçlanması gerektiğini önermişti.
Mahkeme salonundan ayrılırlarken Buldozer Olsson, Martin Beck ve Rhea’nın yanına geldi. “Gördünüz ya? Biraz elinizi çabuk tutsaydınız o viskiyi kazanacaktınız.”
“Temyize gidecek misin?”
“Hayır. Sence bütün gün Yargıtay’da oturup Borazan’la tartışmaktan başka yapacak işim yok mu? Böyle bir dava için hem de?” Aceleyle uzaklaştı.
Borazan da yanlarına geldi, topallaması iyice kötüleşmişti. “Geldiğin için teşekkürler,” dedi. “Çoğu kişi bunu yapmazdı.”
“Ne yapmaya çalıştığını anlamıştım,” dedi Martin Beck.
“Sorun bu zaten,” dedi Braxén. “Birçok kişi ne yapmaya çalıştığını anlar ama kimse gelip destek vermez.”
Borazan düşünceli düşünceli Rhea’ya bakarken purosunun tepesini kopardı.
“Ara verildiği esnada Bayan… Bayan… şeyle ilginç ve çok faydalı bir konuşma yaptım.”
“Adı Nielsen,” dedi Martin Beck. “Rhea Nielsen.”
“Teşekkürler,” dedi Borazan sıcak bir şekilde. “Bazen sırf şu isim olayı yüzünden mi bir sürü dava kaybediyorum diye merak etmiyor değilim. Neyse, Bayan Nilsson hukuk okumalıymış. On dakika içinde koca davayı analiz etti ve savcının aylarca uğraşsa beceremeyeceği hızda özet geçti.”
“Mmm,” dedi Martin Beck. “Buldozer temyize gitmek isterse, üst mahkemede kaybetme ihtimali daha düşük.”
“Eh,” dedi Borazan, “rakibinin ruhsal durumunu da göz önüne almak zorundasın. Ama Buldozer daha başta kaybetmişse, temyize gitmez.”
“Neden?” diye sordu Rhea.
“Hiçbir şeye vakti olmayan, çok meşgul bir adam olduğu imajını kaybeder. Zaten bütün savcılar Buldozer’in genelde olduğu kadar başarılı olsa, ülke nüfusunun yarısı kendini hapiste bulurdu.”
Rhea suratını buruşturdu.
“Tekrar teşekkürler,” dedi Borazan ve topallayarak uzaklaştı.
Martin Beck düşüncelere dalarak adamın gidişini izledikten sonra Rhea’ya döndü. “Nereye gitmek istersin?”
“Eve.”
“Seninki mi, benimki mi?”
“Seninki. Uzun zaman oldu.”
Uzun zamanla kastettiği tamı tamına dört gündü.
4
Martin Beck, Eski Şehir’deki Köpman Caddesi’nde oturuyordu. Burası, Stockholm’ün merkezine çok yakındı. Bina bakımlıydı, hatta asansörü bile vardı ve Saltjöbaden ya da Djursholm’da villaları, koca koca bahçeleri ve havuzları olan züppeler hariç, herkes burayı bir apartman dairesi olarak ideal bulurdu. Martin Beck burayı bulduğu için çok şanslıydı ve en ilginci de rüşvet ya da hileyle tutmamış olmasıydı, yani bugünlerde polisin önüne serilen ayrıcalıklardan faydalanmamıştı. Bu şans, karşılığında ona on sekiz yıllık mutsuz bir evliliği bitirme gücü de vermişti.
Sonra yine şansı yaver gitmemişti. Bir buçuk yıl sonra, manyak bir adam tarafından bir çatının tepesinde göğsünden vurulmuştu, tam hastaneden çıktığında ortada kalmıştı, çalışmaktan sıkılmıştı ve meslek hayatının kalanını bir döner sandalyede, duvarları meşhur ressamların tablolarıyla, yerleri ise halıfleksle kaplı bir odada oturup geçirme düşüncesinden ürküyordu.
Ancak artık bu risk asgariye inmişti. Polis teşkilatının üst düzey yetkilileri, onun tam manasıyla deli olmasa da, birlikte çalışılması zor biri olduğuna kanaat getirmişti. Martin Beck, Milli Emniyet Müdürlüğü’nde Cinayet Büro Şefi olmuştu ve bu eski ama etkili organizasyon yıkılana kadar da orada kalacaktı.
İronik bir biçimde, bu etkili çalışmaları Ekip’in eleştirilmesine sebep oluyordu. Kimileri Ekip’in müthiş başarı oranını, diğerlerine nazaran daha az sayıdaki dosyalarla ilgilenen personelin fazla iyi olmasına bağlıyordu.
Ayrıca üst kademelerde Martin Beck’ten şahsen hoşlanmayan insanlar vardı. Hatta onlardan biri, Martin Beck’in ülkenin en iyi polislerinden biri olan Lennart Kollberg’i teşkilattan dalavereyle istifaya zorladığını ve onun Askeri Müze’de yarı zamanlı tabanca tasnif uzmanı olarak işe girmesine sebep olduğunu, zavallı karısının da aileyi geçindirmek zorunda kaldığını herkese duyurmuştu.
Martin Beck nadiren sinirlenirdi ama bu zırvalığı duyunca bahsi geçen kişiye gidip çenesine bir tane indirmek istemişti. Gerçek şuydu ki, Kollberg’in istifa etmesinden herkes kazançlı çıkmıştı. Kollberg hem tatsız bir işten kurtulmuştu, hem de ailesiyle daha çok vakit geçirebiliyordu, karısı ve çocukları onu görmeyi bin kat yeğlerdi. Kazançlı çıkan bir başka kişiyse Kollberg’in yerine geçen ve böylece, hayattaki en büyük hayaline, yani emniyet müdürü olmaya giden yolda daha fazla kredi toplayacak olan Benny Skacke’ydi. Ayrıca bir de Milli Emniyet Müdürlüğü’nden bazı insanların da işine gelmişti bu. Bunlar Kollberg’in iyi bir polis olmasına rağmen ‘baş belası’ olmasını ve ‘başlarına zorluk çıkarmasını’ asla hazmedemeyenlerdi. Aslında Kollberg’i özleyen tek kişi vardı, o da Martin Beck’in kendisiydi.
İki yıl önce Martin Beck hastaneden çıktığında daha kişisel sorunlarla karşı karşıya kalmıştı. Kendini daha önce hiç hissetmediği kadar yalnız ve hayattan kopmuş hissediyordu. Meşgul olsun diye terapi niyetine eline verilen dosya, dedektiflik hikâyelerinden fırlamış gibiydi. Kilitli bir odayla ilgiliydi ve soruşturma kafaları bulandırmış, sonuç tatmin edici olamamıştı. Martin Beck sıklıkla o kilitli odada oturanın, o sıkıcı ceset değil de kendisi olduğunu hissetmişti.
Katili bulmuştu, gerçi Buldozer Olsson devamında açılan davada, bu sanığı bir banka soygunuyla bağlantılı bir cinayetten suçlamayı tercih etmişti. Aslında adam o cinayette tamamen masumdu. Braxén’in sabah bahsettiği dosya da buydu. O günden beri Martin Beck’e Buldozer ile ilişki kurmak biraz zor geliyordu, çünkü tüm olay kasti biçimde manipüle edilmişti fakat aralarındaki ilişki o kadar fena değildi. Martin Beck bundan dolayı kin tutmuyordu ve Buldozer’le konuşmayı seviyordu, gerçi bugün erken saatlerde yaptığı gibi savcının çanına ot tıkamak da hoşuna gitmişti.
Yaşadığı şansızlık sonucu yine şans yüzüne gülmüştü. Karşısına Rhea Nielsen çıkmıştı. Martin Beck onunla tanıştığında kadından etkilendiğini ilk on dakikada fark etmişti ve kadın da ona olan ilgisini saklamaya çalışmamıştı. Belki de Martin Beck için en başından en anlamlı olan, hem ne demek istediğini anlayan biriyle iletişim kurmak, hem de niyeti gayet net olan, onu yanlış anlamayan ve zorluk çıkarmayan biriyle birlikte olmaktı.
İlişkileri böyle başlamıştı. Sık sık buluşmaya başlamışlardı ama sadece Rhea’nın evinde. Rhea Nielsen, Tule Caddesi’nde bir apartmanın sahibiydi, son bir yıldır ağırlıklı olarak orayı bir çeşit komün gibi yönetiyordu.
Rhea Nielsen, Köpman Caddesi’ndeki eve gelene kadar haftalar geçmişti. O akşam yemek pişirmişti çünkü iyi yemek, onun en büyük ilgi alanıydı. Yine aynı akşam başka ilgileri olduğunu açık etmişti ve ilgileri aşağı yukarı benzerdi.
Güzel bir akşam geçirmişlerdi. Martin Beck için belki de gelmiş geçmiş en güzel akşamdı.
Sabah birlikte kahvaltı etmişlerdi, Martin Beck onun giyinmesini izlerken sofrayı hazırlamıştı. Onu daha önce defalarca çıplak görmüştü fakat gözünün bu konuda asla doymayacağını hissetmişti. Rhea Nielsen güçlü ve iri yapılıydı. Biraz tıknaz denebilirdi ama son derece uyum içinde bir vücudu vardı. Yüz hatlarının orantısız olduğu söylenebilirdi ama bu ona özel bir hava katıyordu. Martin Beck’in en çok sevdiğiyse birbirinden alakasız beş şeydi; kararlı bakan mavi gözleri, düz yuvarlak göğüsleri, açık-kahve iri meme uçları, bacak arasındaki açık renk tüyler ve ayakları.
Rhea çatlak sesle kahkaha attı. “Sen izlemene bak,” dedi. “Bazen izlenilmek de hoşuma gidiyor.” Külotunu giydi.
Sonrasında çay, kızarmış ekmek ve marmelattan oluşan kahvaltılarını ettiler. Rhea düşünceli görünüyordu, Martin Beck sebebini biliyordu.
Birkaç dakika sonra Rhea Nielsen, “Bu şahane gece için teşekkürler,” diyerek ayrıldı.
“Asıl ben teşekkür ederim.”
“Sonra ararım,” dedi Rhea. “Çok zaman geçti dersen, o zaman sen ararsın.” Gene düşünceli ve sıkıntılı göründü, sonra kırmızı sabolarını giyip hızlı hızlı, “Hoşça kal. Tekrar teşekkürler,” dedi.
Martin Beck o gün boştu. Rhea çıktıktan sonra duş aldı, bornozunu giyip yatağa uzandı. Hâlâ canı sıkkındı. Ayağa kalkıp aynada kendine baktı. Kırk dokuz yaşında göstermiyordu, doğruydu ama aynı zamanda bu yaşta olduğu da gerçekti. Görebildiği kadarıyla, yüz hatları yıllardır değişmemişti. İnce ve uzundu, hafif sarı tenli ve geniş çeneli bir adamdı. Saçları kırlaşmamıştı. Şakaklarında seyrelme yoktu.
Yoksa bunların hepsi bir illüzyon muydu? Sırf Martin Beck böyle olmak istiyor diye?
Tekrar yatağa döndü, sırtüstü uzanıp ellerini ensesinde bağladı.
Hayatının en güzel saatlerini yaşamıştı. Aynı zamanda çözümü olmayan bir problem yaratmıştı. Rhea ile yatmak muhteşemdi. Ama gerçekte nasıl biriydi? Martin Beck bunu kelimelere dökmek istediğinden emin değildi ama belki de dökmeliydi. Tule Caddesi’ndeki evde birisi bir defasında onun için ne demişti? Yarı kız, yarı kabadayı?
Aptalcaydı ama bir şekilde uyuyordu.
Dün gece nasıldı?
Martin Beck’in hayatındaki en iyi geceydi. Cinsel anlamda yani. Ama o alanda fazla tecrübesi yoktu zaten.
Rhea nasıldı? Martin Beck cevap vermek zorundaydı. Esas soruya gelmeden önce.
Rhea bunu eğlenceli bulmuştu. Bazen kahkahalarla gülmüştü. Bazen de Martin Beck onun ağladığını düşünmüştü.
Şimdiye kadar iyiydi ancak Martin Beck başka bir noktaya takıldı.
Bu iş yürümezdi.
Bu ilişkide karşıt birçok nokta vardı.
Ben ondan on üç yaş büyüğüm. İkimiz de boşanmış insanlarız.
Çocuklarımız var, hoş benimkiler büyüdü, Rolf on dokuz, Ingrid de yirmi üçe yakın ama onunkiler hâlâ küçük sayılır.
Ben altmış yaşında emekli olmaya hazırlanırken Rhea daha kırk yedi olacak.
Bu ilişki yürümez.
* * *Martin Beck onu aramadı. Günler geçti. O gecenin üstünden bir haftayı aşkın zaman geçerken sabahın yedi buçuğunda telefonu zır zır çaldı.
“Selam,” dedi Rhea.
“Selam. Geçen hafta için teşekkürler.”
“Ben de teşekkür ederim. Meşgul müsün?”
“Hayır.”
“Tanrım, polis dediğin meşgul olmalı,” dedi Rhea. “Çalışmaya ne zaman vakit ayırıyorsunuz?”
“Benim taraf şu anda sakin bir dönemde. Ama şehre inersen orası ayrı.”
“Teşekkürler, sokakların hâlinden haberim var.”
Kısa bir an durdu, çatlak sesle öksürdü, sonra şöyle dedi, “Konuşma zamanı geldi sanırım?”
“Sanırım.”
“Tamam. Ne zaman istersen çıkıp gelirim. Senin evinde olması en iyisi.”
“Belki sonrasında çıkıp bir şeyler yeriz,” dedi Martin Beck.
“Evet,” dedi Rhea tereddütle, “yiyebiliriz. Bu günlerde sabolarla restorana gidiliyor mu?”
“Tabii.”
“Yedide oradayım öyleyse.”
Kısa ve öz olmasına rağmen, ikisi için de önemli bir konuşmaydı bu. Düşünceleri hep aşağı yukarı aynı olurdu ve bu kez de farklı olmayacaktı. Büyük ihtimalle, oldukça öneme sahip bu meselede ikisi de benzer sonuca varmıştı.
Rhea saat tam yedide geldi. Kırmızı sabolarını ayağından fırlatıp parmak ucunda kalkarak onu öptü.
“Neden aramadın?” diye sordu.
Martin Beck cevap vermedi.
“Çünkü sonunda bir karara vardın,” dedi. “Ve bu kararın pek hoşuna gitmedi?”
“Hemen hemen.”
“Hemen hemen mi?”
“Tamı tamına,” dedi Martin Beck.
“Yani aynı eve taşınamayız, evlenemeyiz ya da başka çocuk ya da aptalca başka bir şey yapamayız. İşte o zaman her şey fazla karmaşık, fazla bulanık hâle gelir ve böyle iyi bir ilişkinin cehennemin dibini boylaması kaçınılmaz olur. İlişkiye yazık olur.”
“Evet,” dedi Martin Beck. “Muhtemelen haklısın. Karşı çıkmayı çok istesem de.”
Rhea o garip, yoğun, berrak mavi gözleriyle doğrudan gözlerinin içine bakıp şöyle dedi; “Karşı çıkmayı çok istiyor musun?”
“Evet, ama etmeyeceğim.”
Rhea kontrolünü kaybetmiş gibiydi. Pencere kenarına yürüdü, perdeyi çekip Martin Beck’in anlayamadığı, boğuk bir sesle hızlı hızlı bir şeyler söyledi. Birkaç saniye sonra, yine başını bile çevirmeden konuştu; “Seni sevdiğimi söyledim. Seni seviyorum ve muhtemelen daha uzun süre de seveceğim.”
Martin Beck şaşkındı. Sonra kadının yanına gidip kollarıyla ona sarıldı. Az sonra Rhea yüzünü göğsünden kaldırıp, “Demek istediğim, ben bu ilişkiye sahip çıkıyorum ve ikimiz de sahip çıktığımız sürece devam etmek istiyorum. Sana uyar mı?” dedi.
“Evet,” dedi Martin Beck. “Şimdi yemeğe çıkalım mı?”
Dışarıda yemeğe nadiren çıkmalarına rağmen, baş garsonun, Rhea’nın tahta sabolarına garipseyerek baktığı pahalı bir restorana gittiler. Sonrasında eve yürüyüp aynı yatağa uzandılar, ikisi de bunu yapmayı planlamamıştı.
O günden bu yana neredeyse iki yıl geçmişti ve Rhea Nielsen, sayısız defa Köpman Caddesi’ne gelmişti. Doğal olarak evde izini bırakmıştı, özellikle mutfakta, burası tanınmaz hâldeydi. Ayrıca yatağın üstüne Mao posterini de asmıştı. Martin Beck asla siyasi konularda görüş belirtmezdi, bu kez de bir şey dememişti. Ancak Rhea şöyle demişti; “Eğer evde röportaj vermen gerekirse, bunu indirmek zorunda kalabilirsin. Eğer asılı bırakmaya korkarsan.”
Martin Beck cevap vermemişti ama bu posterin bazı çevrelerde yaratacağı sorunu düşününce orada bırakmaya karar vermişti.
5 Haziran 1974 günü Martin Beck’in evine gittiklerinde Rhea hemen sandaletlerini çıkarmaya koyuldu.
“Şu kahrolası kayış ayağımı vuruyor,” dedi. “Ama bir iki haftaya düzelir.” Sandaletleri kenara attı. “Oh be,” dedi. “Bugün iyi iş çıkardın. Kaç polis tanıklık etmeyi ve o soruları cevaplamayı kabul ederdi ki?”
Martin Beck sessizliğini sürdürdü.
“Bir kişi bile etmezdi,” dedi Rhea. “Senin sözlerin davanın seyrini değiştirdi. Hemen anladım.” Rhea ayaklarını inceledi. “Sandalet iyi hoş ama deli gibi vuruyor. Böyle daha iyi.”
“İstersen üstündeki her şeyi çıkar,” dedi Martin Beck. Bu kadının ne zaman ne yapacağını bilecek kadar yakından tanıyordu. Ya anında bütün kıyafetlerini fırlatıp atardı ya da tamamen başka bir konuya geçiş yapardı.
Rhea ona şöyle bir baktı. Bazen gözlerinin içi parlıyor, diye düşündü Martin Beck. Rhea bir şey demek için ağzını açtı ama anında sustu. Onun yerine gömleğiyle kotunu çıkardı. Martin Beck ceketinin düğmesini bile açamadan Rhea’nın kıyafetleri yere yığılmış, kendisi de çırılçıplak yatağa uzanmıştı.
“Tanrım, amma yavaş soyunuyorsun,” dedi homurdanarak. Ruh hâli anında değişmişti. Belli de oluyordu çünkü seks boyunca neredeyse tamamen sırtüstü uzanmış, bacaklarını iki yana açıp kaldırmıştı, böylesini seviyordu, ki her zaman ya da genellikle en iyi pozisyon olduğu söylenemezdi.
Aynı anda boşaldılar ve bugünlük bu kadardı.
Rhea gardırobu karıştırıp içinden lila rengi uzun, yün bir kazak çıkardı, en sevdiği kıyafeti buydu ve onu Tule Caddesi’ndeki evde bırakması, kimliğinden vazgeçmesi kadar zoruna gidiyordu. Daha kazağı giymeden yemekten bahsetmeye başlamıştı.
“Bir ya da üç ya da beş tane sıcak sandviçe ne dersin? Gerekli tüm malzemeleri aldım; jambon, ezme, hayatında tadacağın en nefis Jarlsberg peyniri.”
“Kesin öyledir,” dedi Martin Beck. Cam kenarında dikiliyor, polis arabalarının kurt gibi ulumasını dinliyordu, çok net duyulabiliyordu sesleri, hâlbuki Martin Beck kalabalıktan uzak bir noktada oturuyordu.
“Beş dakikada hazır olur,” dedi Rhea.
Her bir araya gelişlerinde hep aynısı oluyordu. Rhea hemen acıkıyordu. Bazen o kadar acıkıyordu ki çırılçıplak hâlde mutfağa koşup yemek yapmaya başlıyordu. Bir de sıcak yemeği tercih edişi işini pek de kolaylaştırmıyordu.
Martin Beck’in öyle sorunları yoktu. Karısından ayrılır ayrılmaz, mide sorunları sona ermişti. Mide sıkıntısının kökeni karısının yanlış yemek pişirmesi miydi, yoksa psikosomatik nedenler mi bilmiyordu. Ancak Martin Beck açlığını kolayca giderirdi, özellikle mesaideyken ya da Rhea’dan uzaktayken, iki peynirli sandviç ve bir iki bardak süt yeterdi.
Ancak Rhea’nın sıcak, açık sandviçlerine karşı koymak çok zordu. Martin Beck üç tane yedi ve iki şişe Hof içti. Rhea yedi tane gömdü, yarım şişe kırmızı şarap içti. On beş dakika sonra tekrar buzdolabını karıştıracak kadar açtı.
“Kalacak mısın?” diye sordu Martin Beck.
“Evet lütfen,” dedi Rhea. “Öyle bir güne benziyor.”
“Nasıl bir güne?”
“Bize uyan bir güne tabii.”
“Ah, öyle bir güne.”
“İsveç Bayrak Günü’nü kutlayacaktık mesela. Kral’ın isim gününü de. Uyandığımız zaman yapacak orijinal bir şey bulmalıyız.”
“Ah. Onu hallederiz.”
Rhea tekli koltuğa kıvrıldı. Çoğu insan bu garip pozisyonda ve garip uzun kazağın içinde onu komik bulurdu. Ancak Martin Beck öyle düşünmüyordu. Bir süre sonra uykuya dalmış gibiydi ama şöyle dedi; “Sen üstüme atlamadan önce ne diyecektim, şimdi hatırladım.”
“Neymiş?”
“Şu kız, Rebecka Lind, ona ne olacak?”
“Hiçbir şey. Serbest bırakıldı.”
“Bazen gerçekten salakça konuşuyorsun. Serbest bırakıldığını ben de biliyorum. Soru şu, şimdi kıza ne olacak? Kendine bakabilir mi?”
“Ah, bakar bence. En az akranları kadar duygusuz ve pasif biri. Duruşmaya gelince…”
“Evet, duruşma. Bundan ne öğrendi? Herhâlde hiçbir şey yapmamış olsan da gözaltına alınmanın ve hapsi boylamanın mümkün olduğunu görmüştür.” Rhea kaşlarını çattı. “O kız için endişeleniyorum. Hiç anlamadığın bir toplumun içinde yaşamını idame ettirmek çok zor, sistem sana yabancı.”
“Anladığım kadarıyla o Amerikalı çocuğun rahatı yerinde ve gerçekten kıza bakmak istiyor.”
“Belki de yapamıyor,” dedi Rhea başını iki yana sallayarak.
Martin Beck bir süre ona sessizce baktı ve, “Sana karşı çıkmak isterdim ama o kızı görünce ben de endişelendim. Ama gerçek şu ki maalesef elimizden ona yardımcı olmak için pek bir şey gelmez. Elbette özel olarak ona para yardımı yapabiliriz ama öyle bir yardımı kabul edeceğini sanmıyorum. Neyse, zaten benim verecek param da yok,” dedi.
Rhea bir süre ensesini kaşıdı. “Haklısın,” dedi. “Bence de hayır kabul edecek bir tipe benzemiyor. Hatta sosyal yardım ofisine bile kendi isteğiyle gitmemiştir. Belki işe girmeye çalışır ama asla bulamaz.” Esnedi. “Daha fazla düşünecek enerjim yok,” dedi. “Ama bir şey kesin görünüyor. Rebecka Lind hiçbir zaman bu ülkenin önemli bir vatandaşı olmayacak.”
Orada yanılıyordu. Çok geçmeden uyuyakaldı.
Martin Beck mutfağa gitti, bulaşıkları yıkayıp ortalığı topladı. Rhea uyandığında hâlâ mutfaktaydı, kadının televizyonu açtığını duydu. Rhea kendi evine televizyon almamaya karar vermişti, tahminen çocukların iyiliği için ama Martin Beck’in televizyonunu seyretmeyi seviyordu. Martin Beck ona seslendiğini duydu, yaptığı işi bırakıp diğer odaya gitti.
“Özel haber bülteni çıktı,” dedi.
Rhea asıl başını kaçırmıştı ama konu açıktı. Haber spikerinin sesi ağırbaşlı ve çok ciddiydi.
“…suikast saraya varılmadan önce gerçekleşti. Sokağın altına yerleştirilen çok kuvvetli bir patlayıcı tam kortej geçtiği sırada patlatıldı. Başkan ve kurşungeçirmez aracın içindeki diğer görevliler olay yerinde can verirken vücutları paramparça oldu. Araba yakındaki bir binaya fırladı. Patlamanın etkisiyle başka ölenler de oldu, çoğu güvenlik görevlileri ve o alandaki sivillerden oluşuyordu. Şehir polisinin şefi, ölü sayısının on altı olduğunu duyurdu ama son rakamlar daha yüksek olacağa benziyor. Aynı zamanda bu ziyaret için alınan güvenlik önlemlerinin, ülke tarihindeki en kapsamlı önlemler olduğunu belirtti. Suikasttan hemen sonra Fransa’dan yapılan bir yayında uluslararası terör örgütü ULAG’ın bu eylemin sorumluluğunu üstlendiği açıklandı.”
Haber spikeri telefon ahizesini kaldırıp birkaç saniye dinledi, sonra şöyle dedi; “Şimdi uydudan alınan görüntüleri ve bir Amerikan televizyon şirketinin, trajik şekilde sonlanan bu devlet ziyareti esnasında çektiği görüntüleri izleyeceğiz.”
Yayın kalitesi çok düşüktü ancak yine de mide bulandırıcıydı, hiç gösterilmemesi daha iyiydi.
Önce Başkan’ın uçağının havalimanına inişi ve ardından bu asil beyefendinin çıkışı, karşılama komitesine şaşkın şaşkın el sallayışı çekilmişti. Arkasından hevessizce merasim kıtasını süzüyordu ve ev sahiplerini yüzünde sahte bir gülüşle selamlıyordu. Ardından kortejden birkaç görüntü geliyordu. Güvenlik önlemleri son derece iç rahatlatıcı görünüyordu.
Derken yayının can alıcı noktası. Televizyon şirketi görünüşe göre son derece stratejik ve talihli bir noktaya bir kameraman yerleştirmişti. Adam yirmi metre daha yakında olsaydı, herhâlde şu anda hayatta olmazdı. Öte yandan, eğer yirmi metre uzakta olsaydı, gösterecek bir görüntü olmazdı. Her şey çok hızlı yaşanmıştı; önce dev bir duman bulutu yükseliyordu, içinde arabalar, hayvanlar ve insanlar parçalanarak havaya karışıyordu, ardından bir atom bombasından çıkan mantar bulutuymuş gibi yükselen bulutun içine çekilip kayboluyorlardı. Ardından kameraman çevreyi çekiyordu, çok güzeldi; akan bir çeşme, palmiye ağaçları dikilmiş geniş bir cadde vardı. Arkasından bir zamanlar bir araba olan bir metal yığını ve kısa süre önce sapasağlam bir insan olan ama şimdi tamamen bambaşka olmuş bir şeyin görüntüsü geliyordu.
Görüntüler boyunca muhabir, sadece Amerikalı muhabirlerin başarabildiği o hevesli, nefes nefese konuşmayla olayları hiç durmadan anlatarak yorumluyordu. Sanki, büyük bir zevkle, dünyanın sonuna şahit olmuştu.
“Of Tanrım,” dedi Rhea, yüzünü sandalyenin minderine gömerek. “Ne kadar berbat, iğrenç bir dünyada yaşıyoruz.”
Ancak Martin Beck için durum bir nebze daha zor olacaktı.
İsveç haber spikeri tekrar ekrana çıktı. “Az önce öğrendiğimiz kadarıyla İsveç polisinin, suikast yerinde özel bir gözlemcisi bulunuyordu: Stockholm’deki Şiddet Suçları Şubesi’nden Komiser Gunvald Larsson.”
Ekrana Gunvald Larsson’un zekâ engelli gibi göründüğü bir fotoğrafı geldi ve ismi her zamanki gibi yanlış telaffuz edilmişti.
“Maalesef şu anda Komiser Larsson’a ne olduğuna dair bir haber alınamadı. Buradaki haberimize son verirken ajans haberlerine geçiyoruz.”
“Kahretsin,” dedi Martin Beck. “Kahretsin.”
“Ne oldu?” diye sordu Rhea.
“Gunvald. Nerede bir bok olsa, o tam orada oluyor.”
“Onu hiç sevmediğini sanıyordum.”
“Ama seviyorum. Çok sık dile getirmesem de.”
“Düşündüklerini söylemelisin,” dedi Rhea. “Hadi gel, yatalım artık.”
Yirmi dakika sonra, Martin Beck yanağı Rhea’nın omzunda uyuyakalmıştı.
Rhea’nın omzu uyuştu, sonra da kolu. Kıpırdamadı, sadece karanlıkta öylece yatıp onu sevdiğini düşündü.
5
Stockholm Merkez İstasyonu’ndan kalkan gecenin son banliyö treni Rotebro’da durup bir yolcuyu indirdi.
Koyu mavi kot ceket, siyah spor ayakkabı giymiş adam platformda hızlı hızlı yürüdü, merdivenlerden indi ve istasyonun parlak ışıklarını arkasında bırakırken yavaşladı. Banliyönün eski villaların olduğu kısmında yavaş yavaş yürümeye devam etti. Çitleri, alçak duvarları, bahçelerin etrafındaki düzgün budanmış çalıları geçti. Hava soğuk ama durgundu ve mis gibi kokuyordu.
Gecenin en karanlık vaktiydi fakat yaz gün dönümüne iki hafta vardı ve bu haziran ayında gökyüzü, tepesinde koyu mavi bir kubbe varmış gibiydi.
Yolun iki tarafındaki evler karanlık ve sessizdi, duyulan tek ses adamın lastik ayakkabılarının kaldırıma sürtmesiydi. Adam tren yolculuğu boyunca gergin ve huzursuzdu ama şimdi sakin ve dingindi, düşünceleri kendince oradan oraya savruluyordu. Elmer Diktonius’ın bir şiiri aklından geçti, kafiyesi adımlarıyla uyumluydu.
Dikkatli yürü yoldaSayma adımını aslaKorku öldürür yoksaZaman zaman kendi de şiir yazmaya çalışmış, pek becerememişti ama adam şiir okumayı severdi ve sevdiği şairlerin şiirlerini de ezbere bilirdi.
Yürürken eliyle kot ceketinin sağ kolunun içine soktuğu, otuz santim uzunluğundaki sağlam demir çubuğu sapasağlam sıkarak tuttu.
Adam Holmbodavägen’de karşıdan karşıya geçip sıra evlerden oluşan sokağa yaklaşırken hareketleri daha dikkatli ve tetikteydi. Şu ana değin kimse çıkmamıştı karşısına ve hedefine ulaşmasına çok az kala da kimseyle karşılaşmamayı umuyordu. Burada kendini daha bir dımdızlak ortada hissetti, bahçeler evlerin arka kısmındaydı ve evlerin önüyle kaldırımın arasındaki daracık alanda biten bitkiler çiçeklerden ibaretti, çalılar ve çitler onu gizleyemeyecek kadar alçaktı.
Yolun bir tarafındaki evler sarıya boyalıydı, karşı kaldırımdakilerse kırmızıya. Tek fark bu gibiydi; bunun haricinde hepsinin dış cephesi tıpatıp aynıydı, iki katlı, mansard çatılı ahşap evlerdi bunlar. Evlerin aralarında sanki evleri hem bağlamak hem de ayırmak için yapılmış garajlar ya da alet kulübeleri vardı.