
Полная версия:
Teröristler
“Evet.”
“Ne zaman tanıştınız?”
“Yaklaşık bir ay önce. Bankanın merkez şubesine bu genç hanım geldi. Üstünde bugünkü giysiler vardı ama göğsünde bir bebek taşıyordu.”
“Ve onu kabul ettiniz?”
“Evet. Birkaç dakika boş vaktim vardı, ayrıca modern genç insanlar ilgimi çeker.”
“Özellikle de kadın olanlar mı?”
“Evet. İtiraf etmekte sakınca görmüyorum.”
“Kaç yaşındasınız, Bay Bondesson?”
“Elli dokuz.”
“Rebecka Lind ne istiyordu?”
“Borç para istedi. Finansal konularda en ufak bir fikri olmadığı belliydi. Birisi ona bankalardan borç alınabildiğini söylemiş, o yüzden o da en yakındaki büyük bankaya girip müdürle konuşmak istemiş.”
“Siz ne cevap verdiniz?”
“Bankaların ticari kurumlar olduğunu, faiz ve teminat olmadan borç para yani kredi verilemeyeceğini açıkladım. O da bana bir keçi ve üç kedisi olduğunu söyledi.”
“Neden borç istiyormuş?”
“Amerika’ya gitmek için. Amerika’nın tam olarak neresine gideceğini bilmiyordu, oraya gidince ne yapacağını da bilmiyordu. Ama elinde bir adres olduğunu söyledi.”
“Başka ne dedi?”
“Ticari olmayan, sıradan insanların paraya ihtiyaç duyduklarında gidebileceği, bir banka var mı diye sordu. Ben de espriyle, Kredi Bankası ya da bugünlerdeki adıyla PK Banka’sının sahibinin devlet olduğunu, yani bu yüzden halkın olduğunu anlattım. Bu cevap ona yetmiş gibiydi.”
Borazan tanığa doğru yürüdü, puroyu göğsüne değdirdi ve, “Başka bir şey konuşuldu mu?” diye sordu.
Bay Bondesson cevap vermedi ve sonunda hâkim şöyle dedi, “Ant içtiniz, Bay Bondesson. Sizin tarafınızdan işlenen suçları ifşa eden sorulara cevap vermek zorunda değilsiniz.”
“Evet,” dedi Bondesson, bariz bir isteksizlikle. “Genç kızlar benimle ilgilenir, ben de onlarla. Ona küçük sorunlarını çözebileceğimi söyledim.”
Etrafına bakındığında Rhea Nielsen’dan yok edici bir bakış ve kâğıtlarına gömülmüş Buldozer Olsson’un kel kafasının parlamasını yakaladı.
“Rebecka Lind ne cevap verdi?”
“Hatırlamıyorum. Oradan bir sonuç çıkmadı.”
Borazan masasına döndü. Evraklarını karıştırıp şöyle dedi: “Polis sorgusunda Rebecka şu yorumları yaptığını belirtmiş: ‘Pis yaşlı adamlardan nefret ediyorum,’ ve ‘Bence iğrençsin.’” Borazan daha yüksek sesle tekrar etti: “Pis yaşlı adamlar.” Purosunu da havaya kaldırmasıyla beraber sorgunun sona erdiğini belirtmiş oldu.
“Bunun davamızla ne alakası olduğunu hiç anlamıyorum,” dedi Buldozer kafasını bile kaldırmadan.
Tanık, gururu incinmiş bir edayla kürsüden indi.
Sonra sıra Martin Beck’e geldi. Formalite icabı sorular aynıydı ama Buldozer şimdi daha ilgiliydi ve savunma makamının sorularını büyük bir dikkatle takip ediyordu.
“Dün,” dedi Borazan, hazırlık çalışmaları sona erince, “Filip Trofast Mauritzon adındaki şahsın, Yargıtay’a itiraz etme hakkının reddedildiği haberini aldım. Hatırlarsınız, Başkomiser Beck, Mauritzon on sekiz ay önce silahlı banka soygunuyla bağlantılı olarak cinayetten hüküm giymişti. Bu davadaki savcı, benim belki de o kadar bilgili olmayan arkadaşım Sten Robert Olsson’du, ki o dönemde Kraliyet Savcısı unvanını taşıyordu. Teşekküre layık bulunmayan ve ahlaki bir yük taşıyan mesleğim gereği Mauritzon’u savunma görevi bendeydi, ne de olsa bu şahıs gündelik deyişle bir ‘suçluydu’. Şimdi bir soru sormak istiyorum: Siz Başkomiser Beck, Mauritzon’un banka soygunundan suçlu olduğunu ve şu anki iddia makamındaki savcı Bay Olsson’un yürüttüğü soruşturmanın, polis açısından bakıldığında yeterli olduğunu düşünüyor muydunuz?”
“Hayır,” dedi Martin Beck.
Buldozer’in yanakları birden gömleğiyle aynı pembe tonuna bürünse de ve altın rengi deniz kızları ve hula dansözü desenleriyle dolu iğrenç kravatıyla iyice belirginleşse de, kendisi mutlu mutlu gülümseyip, “Ben de bir soru sormak istiyorum,” dedi. “Başkomiser Beck, bankadaki cinayet soruşturmasında sizin en ufak bir göreviniz var mıydı?”
“Hayır,” dedi Martin Beck.
Buldozer ellerini yüzünün önünde şaplattı ve koca bir bir tatminle gülümsedi.
Martin Beck kürsüden inip Rhea’nın yanına oturmaya gitti. Rhea’nın sarı saçlarını karıştırdı ve ona aksi aksi baktı. “Daha fazlasını bekliyordum,” dedi.
“Ben beklemiyordum,” dedi Martin Beck.
Onları izlerken Buldozer Olsson’un gözleri meraktan çılgına döndü. Gelgelelim, Borazan durumun farkında bile değil gibiydi. Topal yürüyüşüyle Buldozer’in arkasındaki pencereye gitti. Pervazda birikmiş tozun üstüne GERZEK yazdı.
Sonra şöyle dedi, “Sıradaki tanığım olarak Polis Memuru Karl Kristiansson’u çağırıyorum.”
Kristiansson içeri alındı. Polis teşkilatının kendi içinde bir sınıf sistemi olduğuna, üstlerin kafalarına göre takıldığına, kimseyi suistimal etmediklerine ama gayet rahatça astlarının hayatını cehenneme çevirebildiklerine kanaat getirmiş olan, kararsız bir adamdı.
Uzun bir bekleyişin ardından Borazan arkasını dönüp odada ileri geri yürümeye başladı. Buldozer de aynısını yaptı ama daha farklı bir tempoda. Nöbet tutan iki tuhaf nöbetçiye benziyorlardı böyle. Sonunda derin bir iç çekişle sorguya başladı Borazan.
“Bendeki bilgilere göre on beş yıldır polislik yapıyorsunuz.”
“Evet.”
“Üstleriniz sizi tembel, pek zeki olmayan ama dürüst ve genel anlamda Stockholm Polis Teşkilatı’ndaki diğer meslektaşlarınız kadar işe uygun olduğunuzu, daha doğrusu uygun olmadığınızı belirtti.”
“İtiraz ediyorum! İtiraz ediyorum!” diye bağırdı Buldozer. “Savunma makamı tanığını aşağılıyor.”
“Öyle mi?” dedi Borazan. “Mesela iddia makamının, tıpkı bir zeplin gibi, ülkenin, hatta dünyanın en ilginç ve en tumturaklı balonlarından biri olduğunu söyleseydim, bunda hiçbir hakaret içeriği bulunamazdı, değil mi? Şimdi, iddia makamı hakkında böyle bir ifadede bulunmuyorum ve tanığın durumunda, kendisinin sadece şehrimizi süsleyen diğer polisler kadar yetenekli ve zeki, tecrübeli bir polis olduğunun altını çizmekle yetiniyorum. Ben sadece bu muhteşem niteliklerini ve sağduyusunu ortaya çıkarmaya çalışıyorum.”
Rhea Nielsen dışından kahkaha attı. Martin Beck sağ elini kadının sol elinin üstüne koydu. Rhea Nielsen daha da yüksek kahkaha attı. Hâkim, izleyicilerin sessiz olması gerektiğini söyledi, sonra dönüp iki avukata sinirli bir şekilde baktı. Buldozer, Rhea’ya o kadar dikkatli baktı ki neredeyse sorgunun başını kaçıracaktı.
Öte yandan Borazan, hiçbir tepki göstermedi. “Bankaya ilk sen mi girdin?” diye sordu.
“Hayır.”
“Bu Rebecka Olsson denen kızı yakaladın mı?”
“Hayır.”
“Yani Rebecka Lind demek istedim,” dedi Borazan, birkaç kişi kıs kıs gülünce.
“Hayır.”
“Ne yaptın?”
“Diğerini yakaladım.”
“Soygun esnasında iki kız mı vardı?”
“Evet.”
“Neden?”
Kristiansson bir an derin derin düşündü. “Düşmesin diye.”
“Bu diğer kız kaç yaşındaydı?”
“Aşağı yukarı dört aylık.”
“O hâlde Rebecka Lind’i yakalayan Kvastmo’ydu?”
“Evet.”
“Bunu yaparken şiddet ya da orantısız güç kullandığını söyler miydin?”
“Savunma makamının nereye varmaya çalıştığını anlamıyorum,” diye çıkış yaptı Buldozer.
“Yani bugün az önce gördüğümüz Kvastmo…”
Borazan uzun süre kâğıtlarını karıştırdı. “İşte burada,” dedi. “Kvastmo yaklaşık doksan kilo. Bir de karate ve güreş uzmanı. Üstleri tarafından hevesli ve coşkulu bir adam olarak tarif ediliyor. İfadeyi yazan Komiser Norman Hanson, Kvastmo’nun görevdeyken sıklıkla fazla coşkuya kapıldığını ve onun tarafından gözaltına alınan çoğu kişinin, Kvastmo’nun şiddet uyguladığından şikâyetçi olduğunu belirtiyor. Ayrıca Kenneth Kvastmo’nun defalarca azar yediği belli. Kendini ifade etme yeteneği de pek ahım şahım sayılmaz.”
Borazan belgeyi elinden bıraktı. “Tanık artık Kvastmo’nun şiddet uygulayıp uygulamadığı hakkındaki soruya cevap verebilir mi?”
“Evet,” dedi Kristiansson. “Öyle denebilir.” Tecrübeleri sayesinde, görevi konusunda yalan söylememeyi, en azından çok fazla ve çok sık yalan söylememeyi öğrenmişti. Ayrıca Kvastmo’dan hoşlanmıyordu.
“Yani çocuğu sen korudun?”
“Evet, mecburdum. Kız bebeği göğüs askısı gibi bir şeyde taşıyordu ve Kvastmo bıçağı elinden alırken kız neredeyse bebeği yere düşürüyordu.”
“Rebecka herhangi bir direniş gösterdi mi?”
“Hayır. Ben çocuğu ondan alınca sadece, ‘Dikkat et, yere düşürme!’ dedi.”
“Gayet açık ve net görünüyor,” dedi Borazan. “Bu şiddet kullanma olayına daha sonra geri döneceğim. Onun yerine şimdi başka bir mesele hakkında soru sormak istiyorum…”
“Evet,” dedi Kristiansson.
“Bankanın parasını korumakla ilgilenen özel birimden hiç kimse olay yerine gelmediğinden,” dedi Borazan ve durup savcıya sert bir bakış fırlattı.
“Biz gece gündüz çalışıyoruz,” dedi Buldozer, “o kadar işin arasında bu, önceliklerimizden değildi.”
“Yani iç soruşturmayı tesadüfen orada hangi polis bulunuyorsa o yaptı,” dedi Borazan. “Veznedarla kim konuştu?”
“Ben,” dedi Kristiansson.
“Ne dedi peki?”
“Kızın askıda bebeğiyle bankoya geldiğini, omzundaki çantayı mermerin üstüne koyduğunu söyledi. Veznedar bıçağı hemen görmüş, böylece parayı torbaya doldurmaya başlamış.”
“Rebecka bıçağı çıkarmış mı?”
“Hayır, kemerine sıkıştırmış. Arka tarafında duruyormuş.”
“O zaman veznedar bu bıçağı nasıl görmüş?”
“Bilmiyorum. Evet tabii, Rebecka arkasını dönünce görmüş ve o zaman çığlık atmış, ‘Bıçak, bıçak, kız bıçaklı!’”
“Çakı mıydı yoksa hançer mi?”
“Hayır, küçük bir mutfak bıçağına benziyordu. Evlerde kullanılan cinsten.”
“Rebecka veznedara ne demiş?”
“Hiçbir şey. En azından hemen değil. Sonra gülmüş ve ‘Borç almanın bu kadar kolay olduğunu bilmiyordum,’ demiş. Sonra da, ‘Bir makbuz filan bırakmam lazım herhâlde,’ demiş.”
“Paralar yere saçılmış, değil mi?” dedi Borazan. “Bu nasıl oldu?”
“Eh, Kvastmo orada dikilmiş, kızı sıkı sıkı tutuyordu, biz de destek kuvvetin gelmesini bekliyorduk. Sonra veznedar eksik var mı diye paraları saymaya başladı ve Kenneth, ‘Dur, bu yasa dışı,’ diye bağırmaya başladı.”
“Sonra ne oldu?”
“Sonra da, ‘Karl, kimsenin dokunmasına izin verme,’ dedi. Ben kucağımda çocuğu tutuyordum, bu yüzden torbanın sapından tekini tutabildim, yanlışlıkla torbayı yere boca ettim. Çoğu küçük paraydı, her yere uçuştular. Sonra başka bir devriye arabası geldi. Çocuğu onlara verdik, tutukluyu da Kungsholm’daki emniyete götürdük. Arabayı ben kullandım, Kenneth de arka koltukta kızın yanına oturdu.”
“Arka koltukta bir sıkıntı yaşandı mı?”
“Evet, biraz. Önce kız ağlayıp bebeği ne yaptığımızı sordu. Sonra Kvastmo ona kelepçe takmaya çalışınca daha çok bağırıp ağladı.”
“Sen bir şey dedin mi?”
“Evet, kelepçeye gerek olmadığını söyledim. Kvastmo zaten cüsse olarak onun iki katıydı ve kız direnmiyordu.”
“Arabada başka bir şey dedin mi?”
Kristiansson birkaç dakika sessiz durdu. Borazan da suspus bekledi.
Kristiansson üniforma pantolonuna baktı, suçluluk duyuyordu. Sonra konuşmaya başladı; “Dedim ki, ‘Ona vurma, Kenneth.’”
Gerisi çok basitti. Borazan ayağa kalkıp Kristiansson’a gitti. “Kenneth Kvastmo genellikle gözaltına aldığı insanlara vurur mu?”
“Daha önce oldu.”
“Kvastmo’nun omuz askısını ve kopuk düğmesini gördün mü?”
“Evet. Bahsetti. Karısı hiçbir şeyi tamir edemiyormuş.”
“Bu ne zaman oldu?”
“Bir gün önce.”
“Tanık savcınındır,” dedi Borazan kibarca.
Buldozer, Kristiansson ile göz göze geldiğinde uzun süre gözlerini ayırmadı. Aptal polisler yüzünden kaç tane dava rezil olmuştu? Ve kaç davayı böyle kurtarmıştı?
“Sorum yok,” dedi Buldozer hafifçe. Sonra laf arasında ekler gibi, “İddia makamı, polis memuruna saldırı suçlamasını geri alıyor,” dedi.
Arkasından şöyle oldu; Braxén ara talep etti, ilk purosunu yaktı ve tuvalete gitti. Burada oldukça uzun bir süre kaldı. Bir süre sonra geri dönüp ayakta Rhea Nielsen ile konuştu.
“Ne tür kadınlarla takılıyorsun böyle?” diye sordu Buldozer Olsson, Martin Beck’e. “Önce mahkemede duruşmanın ortasında bana kahkahalarla gülüyor, şimdi de orada dikilmiş, Borazan ile sohbet ediyor. Herkes Borazan’ın ağız kokusunun bir orangutanı bile yirmi metre öteden bayıltabileceğini bilir.”
“İyi kadınlarla takılıyorum,” diye cevap verdi Martin Beck. “Daha doğrusu, bir tane esaslı, iyi bir kadınla.”
“Ah, demek tekrar evlendin? Ben de. Hayatım düzene giriyor böyle.”
Rhea yanlarına geldi. “Rhea,” dedi Martin Beck, “tanıştırayım, başsavcı Bay Olsson.”
“Görüyorum.”
“Herkes ona Buldozer der.” Olsson’a döndü. “Bence senin dava kötü gidiyor.”
“Evet, yarısı çöktü,” dedi Buldozer. “Ama kalanını kurtarırım. Bir şişe viskisine iddiaya var mısın?”
Tam o anda başlamak için duyuru yapıldığında Buldozer Olsson salona koştu.
Savunma makamı ikinci tanığı olan elli yaşlarında, yanık tenli Hedy-Marie Wirén adındaki kadını çağırdı.
Borazan kâğıtlarını düzenledi, sonunda doğru belgeyi bulduğunda şöyle dedi; “Rebecka okulda pek başarılı değildi. On altı yaşında, not ortalaması liseye girişe yetmeyecek kadar düşük olduğu için okulu bıraktı. Ama bütün derslerde mi başarısızdı?”
“Benim dersimde iyiydi,” dedi tanık. “Hatta en iyi öğrencilerimden biriydi. Orijinal bir sürü fikri vardı, özellikle sebze ve doğal besinler konusunda. Şu anki beslenme şeklimizin yanlış olduğunun farkındaydı, süpermarketlerde satılan yiyeceklerin çoğunun öyle ya da böyle zehir içerdiğini biliyordu. Rebecka çok genç yaşta sağlıklı bir yaşam biçiminin önemini kavramıştı. Kendi sebzelerini yetiştiriyordu ve doğanın sunduklarını toplamaya her zaman hazırdı. O yüzden belinde hep bir bahçe bıçağı taşırdı. Ben Rebecka ile çok sohbet etmişimdir.”
“Biyodinamik turplar hakkında mı?” diye esnedi Borazan.
“Birçok şey hakkında. Ama şunu söylemek isterim ki Rebecka sağlam bir çocuktur. Akademik eğitimi olmayabilir ama bu onun kendi seçimiydi. Beynini gereksiz şeylerle doldurmak istemiyordu. Onun ilgisini çeken tek şey doğayı bu tahribattan kurtarmaktı. Toplumu bu kadar anlaşılmaz ve toplum liderlerini suçlu ya da akılsız bulmak dışında siyasetle ilgisi yoktu.”
“Başka sorum yok,” dedi Borazan. Bu noktada sıkılmış gibiydi, artık eve gitmek haricinde bir ilgisi kalmamıştı.
“Şu bıçak konusuna gelirsek,” dedi Buldozer, birden yerinden fırlayarak. Hâkimin önündeki masaya yürüyüp bıçağı aldı.
“Sıradan bir bahçıvan bıçağı,” dedi Hedy-Marie Wirén. “Her zaman taşıdığı bıçak. Herkesin görebileceği üzere sap kısmı eskimiş ve alet çok kullanılmış.”
“Ama tehlikeli sayılabilir,” dedi Buldozer.
“Kesinlikle katılmıyorum. O bıçakla bir serçeyi bile öldürmeye kalkışmazdım. Rebecka’nın şiddete karşı tamamen negatif bir tutumu vardır. İnsanların neden şiddet gösterdiğini anlamaz ve tokat atmak bile aklının ucundan geçmez.”
“Yine de, ben bunun tehlikeli bir silah olduğunda ısrarcıyım,” dedi Buldozer, bahçıvan bıçağını şöyle bir savurarak.
Ancak kendi de tam olarak buna inanmış değildi ve tanığa gülümsemesine rağmen, kadının sıradaki yorumunu o meşhur mizah anlayışıyla kabullenebilmek için tüm iyi niyetini toplamak zorunda kaldı.
“O hâlde ya kötü bir insansınız ya da aptalsınız, ısrarcı olmanız bunu gösteriyor,” dedi tanık. “Sigara içiyor musunuz? Ya da içki?”
“Başka sorum yok,” dedi Buldozer.
“Sorgulama kısmı artık bitti,” dedi hâkim. “Kimlik soruşturması ve son savunmaya geçmeden önce sorusu olan var mı?”
Topallayarak ve dudaklarını birbirine çarpıtarak kürsüye yaklaştı Braxén.
“Kimlik soruşturmaları nadiren rutin yazılardan öteye geçebiliyor, sırf yazara elli kronluk ya da her ne kadarsa, yevmiyesini kazandırmak için yapılan bir şey. O yüzden ben, Rebecka Lind’e birkaç soru sormak istiyorum, umarım bana katılan sorumluluk sahibi başka insanlar da vardır.”
İlk kez sanığa döndü. “İsveç Kralı’nın adı nedir?”
Buldozer bile şaşırmıştı.
“Bilmiyorum,” dedi Rebecka Lind. “Bilmek zorunda mıyım?”
“Hayır,” dedi Borazan. “Değilsin. Başbakan’ın adını biliyor musun?”
“Hayır. O kim ki?”
“Hükümetin başı ve ülkenin en ileri gelen politikacısı.”
“O zaman kötü bir adamdır,” dedi Rebecka Lind. “Skåne’deki Barsebåck’ta bir nükleer santral kurduğunu biliyorum, Kopenhag merkezinden yirmi beş kilometre ötede. Çevreye verilen hasarın suçlusu hükümet diyorlar.”
“Rebecka,” dedi Buldozer Olsson daha dostça bir tavırla, “Başbakan’ın adını bile bilmezken nükleer santral gibi şeyleri nereden biliyorsun?”
“Arkadaşlarım böyle konularda konuşur ama kimse siyasetle ilgilenmez.”
Borazan herkesin bunu düşünmesine vakit tanıdı. Sonra şöyle dedi; “Banka müdürüyle görüşmeye gitmeden önce, maalesef adını şimdilik, hatta herhâlde sonsuza dek unuttum, daha önce bir bankanın içine girmiş miydin hiç?”
“Hayır, hiç.”
“Neden?”
“Neden gireyim? Bankalar zenginler içindir. Ben ve arkadaşlarım asla öyle yerlere gitmeyiz.”
“Yine de sen gittin işte,” dedi Borazan. “Neden?”
“Çünkü paraya ihtiyacım vardı. Bir arkadaşım bankadan borç para alabileceğimi söyledi. Sonra o iğrenç banka müdürü, halka ait bankalar var, oralardan borç alabilirsin deyince belki oraya sorarım diye düşündüm.”
“Böylece PK Bank’a gittin, ciddi ciddi onlardan borç para alabileceğini sanıyordun yani?”
“Evet, ama o kadar kolay olmasına çok şaşırdım. Ne kadar paraya ihtiyacım olduğunu söylemeye bile vakit bulamadım.”
Şimdi savunma makamının amacını anlayan Buldozer, aceleyle araya girdi. “Rebecka,” dedi, ağzı kulaklarına vararak, “benim anlayamadığım birkaç nokta var. Bugünkü kitle iletişim araçlarıyla beraber, bir insan topluma dair en basit gerçekleri bile öğrenmekten nasıl kaçınabilir?”
“Senin toplumun, benim toplumum değil,” dedi Rebecka Lind.
“Yanılıyorsun, Rebecka,” dedi Buldozer. “Bu ülkede hep birlikte yaşıyoruz ve iyi ya da kötü hakkında karşılıklı sorumluluk taşıyoruz. Fakat ben bir insanın radyoda ve televizyonda söylenenleri işitmekten nasıl uzak durabildiğini, gazetelerde yazanları nasıl tamamen kaçırdığını öğrenmek istiyorum.”
“Radyom ya da televizyonum yok, gazetede sadece astroloji bölümünü okurum.”
“Ama dokuz yıl okula gittin, değil mi?”
“Orada da bize bir sürü saçmalık öğretmeye çalıştılar. Dinlemedim.”
“Ama para,” dedi Buldozer, “para herkesin ilgi duyduğu bir şeydir.”
“Benim değil.”
“Peki geçinecek parayı nereden buldun?”
“Devlet yardımı. Zaten çok paraya ihtiyacım yoktu. Şimdiye kadar.”
Hâkim arkasından kimlik soruşturmasını okudu, Braxén’in tahmin ettiği kadar eksik değildi ama.
Rebecka Lind, 3 Ocak 1956 yılında doğmuş, alt orta sınıf bir ailede büyümüştü. Babası küçük bir inşaat firmasında ofis yöneticisiymiş. Evlerinde koşullar iyiymiş ancak Rebecka çok erken yaşta anne babasına karşı gelmeye başlamış ve bu isyanı on altı yaşındayken iyice artmış. Okulla hiç alakası yokmuş ve on birinci sınıftan sonra okulu terk etmiş. Öğretmenleri onun bilgi seviyesinin oldukça düşük olduğunu belirtmişler. Zekâsı yeterli olmasına rağmen, tavırları garip ve gerçeklerden kopukmuş. İş bulamamış ve bulmaya da çalışmamış. On altı yaşındayken evdeki hayatı iyice zorlaştığı için ailesinin yanından taşınmış. Sorguya alan kişi sorduğunda, babası bunun herkes için en hayırlısı olduğu cevabını vermiş çünkü anne babasının, onları bu kadar hayal kırıklığına uğratmayan başka çocukları da varmış.
Rebecka ilk önce köyde bir kulübede yaşamış, burası bir arkadaşınınmış ama uzun bir süreliğine ona verilmiş. Stockholm’un güneyinde tek oda daireye taşındığı zaman bile Rebecka burada kalabilmiş. 1973 yılının başında Jim Cosgrave adlı bir Amerikan asker kaçağı ile tanışıp onun yanına taşınmış. Rebecka çok geçmeden hamile kalmış, kendi seçimiymiş bu ve Ocak 1974’te kızı Camilla’yı doğurmuş. Cosgrave işe girmek istemiş fakat uzun saçlı olduğu ve yabancı olduğu için iş bulamamış. İsveç’te geçirdiği yıllar boyunca yapabildiği tek iş, Fin feribotlarından birinde bir yaz iki haftalığına bulaşıkçılıkmış. Üstelik Amerika’ya geri dönmek istiyormuş. İş tecrübesi varmış ve memleketine geri döndüğü zaman kendisi ve ailesi için düzenli bir hayat kurmakta zorlanmayacağını düşünüyormuş.
Şubat ayının başında Cosgrave, Amerika Birleşik Devletleri Konsolosluğuyla iletişime geçip bazı garantiler sağlanırsa, ülkesine dönmeye gönüllü olduğunu beyan etmiş. Konsolosluk onu bir an önce ülkesine götürmek istemiş ve alacağı cezanın formaliteden ibaret olduğunu söylemişler.
Cosgrave, 12 Şubat günü uçakla Amerika’ya dönmüş. Rebecka da, erkek arkadaşının anne babası para yardımı yapacaklarına söz verince, mart ayında onun peşinden gitmeyi planlıyormuş fakat aylar geçmiş, Cosgrave’den hiç ses çıkmamış. Rebecka sosyal hizmetler binasına gitmiş ama Cosgrave yabancı olduğu için yapacakları bir şey olmadığını söylemişler. O zaman Rebecka tek başına Amerika’ya gitmeye ve neler olduğunu anlamaya karar vermiş. Para bulmak içinse bankadan medet ummuş, sonucu ortada.
Kimlik soruşturması genel hatlarıyla olumluydu. Rebecka’nın harika bir anne olduğunu, hiçbir zaman kötü eylemlerde bulunmadığını ya da suça meyilli davranışlar sergilemediğini gösteriyordu. Oldukça dürüsttü fakat dünya hakkında gerçek dışı bir tutuma sahipti ve ciddi saflık emareleri gösteriyordu. Cosgrave de kısa bir değerlendirmeden geçti. Arkadaşlarına göre, sorumluluklarından kaçmaya çalışmayan, bir yaşam gayesi olan bir delikanlıymış ve Amerika Birleşik Devletleri’nde kendisi ve ailesi için bir istikbal olduğuna inanıyormuş.
Buldozer Olsson şimdi kendi değerlendirmesini yapmak için ayağa kalktı.
Rhea gözlerini kısarak onu gözlemledi. Umutsuz kılığı bir yana, öz güveni yüksek ve yaptığı işe dört elle sarılan bir adamdı. Borazan’ın savunma hattını görmüştü ve bunların etkisi altına girmeye hiç niyeti yoktu. Onun yerine kendini basitçe ve kısaca ifade etti, ilk argümanına sadık kaldı. Göğsünü şişirdi, daha doğrusu göbeğini. Temizlenmemiş kahverengi ayakkabılarına baktı ve yumuşak bir sesle söze başladı.
“Değerlendirmemi, kanıtlanmış gerçekleri yinelemekle sınırlandırmak isterim. Rebecka Lind, PK Bank’a gitti, bıçaklıydı ve ganimetlerini doldurmayı planladığı omuz askılı çantası vardı. Benzer türdeki banka soygunları hakkında uzun deneyimlerimden sonra -hatta bu yıl yüzlercesi yaşandı- Rebecka’nın belli bir kalıba uygun davrandığına inanıyorum, gerçi tecrübesizliği onun hemen yakalanmasına neden olmuş. Şahsen sanık için üzülüyorum, hem çok genç, hem de böylesi ciddi bir suçu işleyebileceğine inanmış. Aynı zamanda yasalara olan saygım, beni koşulsuz hapis cezası talep etmeye mecbur tutuyor. Bu mahkemede sunulan deliller tartışmaya açık değildir. Hiçbir tartışmayla ortadan kaldırılamaz.”
Buldozer kravatını yokladı, sonra şu sonuca bağladı: “Davamı bu şekilde mahkemenin onayına sunuyorum.”
“Savunma makamı son savunmaya hazır mıdır?” diye sordu hâkim.
Borazan bir nebze bile hazır değildi. Belgelerini düzenlemeden bir araya getirip derledi, yanmamış purosuna şöyle bir baktı, sonra cebine koydu. Mahkeme salonunda etrafına baktı, herkesi tek tek süzdü, sanki onları daha önce hiç görmemişti. Sonra ayağa kalktı ve hâkimin önünde topallayarak volta attı.
Sonunda şöyle dedi; “Zaten belirttiğim üzere, sanık kürsüsüne ya da sandalyesine mi demeliyim, oturtulmuş bu genç kız masumdur ve onu savunmak adına yapılacak bir konuşma tamamen gereksizdir. Yine de birkaç söz söylemeliyim.”
Herkes Borazan’ın ‘birkaç söz’le neyi kastettiğini anlamak için gergince ona döndü.
Borazan ceketinin düğmesini açtı, rahatlayıp geğirdi, tüm midesini dışarı çıkarmıştı. “İddia makamının da belirttiği üzere, bu ülkede birçok banka soygunu yaşanıyor. Kamuoyunda yaygın bir şekilde duyuluyor, aynı zamanda polis de engel olmak için oldukça ciddi bir şekilde çalışıyor ve tüm bunlar hem savcıyı meşhur etti, hem de genel bir histeriye yol açtı.”
Borazan durup bir an gözlerini yere dikerek, muhtemelen konsantre olmaya çalışarak bekledikten sonra kaldığı yerden devam etti.
“Toplum Rebecka Lind’e ne yardım ediyordu ne de Rebecka bu toplumdan hazzediyordu. Ne okul, ne kendi anne babası, ne de ondan büyük jenerasyon ona destek olmuştu. Hâlihazırdaki hükümet sistemiyle ilgilenme zahmetine girmediği için kimse onu suçlayamaz. Birçok gencin aksine, iş bulmaya çalıştığı hâlde ona iş yok deniyor. Şu anda yeni jenerasyona neden iş olmadığının sebeplerini sıralamaya girişmek içimden gelse de bunu yapmayacağım.
“Her hâlükârda, kendini sonunda zor bir durumda bulunca bankadan medet umuyor. Bankaların nasıl işlediği hakkında hiçbir fikri yok ve yanlış bir biçimde PK Bank’ın daha az kapitalist olduğu ya da sahiden sahibinin halk olduğu sonucuna varıyor.
“Bankadaki veznedar Rebecka’yı görür görmez, kızın hemen banka soymaya geldiği çıkarımına varıyor, kısmen böyle bir insanın bankada ne aradığını kavrayamadığından, kısmen de son günlerde banka çalışanlarına yüklenen sayısız talimatın altında ezilmiş olduğundan böyle hareket ediyor. Hemen alarm düğmesine basıyor ve parayı kızın tezgâha koyduğu çantaya doldurmaya başlıyor. Sonra ne oluyor? Eh, başsavcının meşhur polislerinden biri yerine, çünkü onların böyle ufak tefek davalara ayıracak vakti yok, devriye arabasında gezen iki üniformalı polis geliyor. İçlerinden biri, kendi kelimeleriyle, kızın üstüne panter gibi atlarken, diğeri bütün paraları yere saçmayı beceriyor. Bu katkısının yanı sıra veznedarı da sorguya çekiyor. Bu sorgulamadan çıkan sonuç da şu oluyor: Rebecka banka personelini tehdit etmemiş ve para talep etmemiş. Bütün olay bir yanlış anlaşılmadan ibaretmiş. Bu kız safça davranmış ama bildiğiniz üzere, bu bir suç değildir.”