Читать книгу Kanaldaki Kadın (Май Шёвалль) онлайн бесплатно на Bookz (3-ая страница книги)
bannerbanner
Kanaldaki Kadın
Kanaldaki Kadın
Оценить:
Kanaldaki Kadın

3

Полная версия:

Kanaldaki Kadın

Kollberg bir süre sessizce oturdu.

“Ne demek istediğini anladım,” dedi. “Bu arada dostumuz Ahlberg bugün dünya basınına gerçek olmayan bir bilgi verdi. Aslında kadının sol uyluğunun iç kısmında bir doğum izi var. Kahverengi. Domuza benziyor.”

“Biz görmedik,” dedi Ahlberg.

“Ben gördüm,” dedi Kollberg.

Yanlarından ayrılmadan önce, “Dert etmeyin,” diye ekledi. “Herkes her şeyi göremez. Her neyse, artık sizin cinayetiniz. Beni gördüğünüzü unutun. Olmamış sayın. Hoşça kalın.”

“Hoşça kal,” dedi Ahlberg.

Sessizce yiyip içtiler. Çok sonra, içkisinden kafasını kaldırmadan konuşmaya başladı Ahlberg:

“Bunun peşini bırakacak mısın yani?”

“Hayır,” dedi Martin Beck.

“Ben de,” dedi Ahlberg. “Asla.”

Yarım saat sonra ayrıldılar.

Martin Beck odasına döndüğünde kapının altında katlanmış birkaç sayfa kâğıt buldu. Açar açmaz Kollberg’in muntazam, okunaklı el yazısını tanıdı. Kollberg’i uzun zamandır tanıdığından pek de şaşırmamıştı.

Soyundu, vücudunun üst kısmını soğuk suyla yıkayıp pijamalarını giydi. Sonra ayakkabılarını dışarı, koridora bıraktı, pantolonunu şiltenin altına serdi ve gece lambasını yakıp tavandaki ışığı söndürerek yatağa girdi.

Kollberg şunları yazmıştı:

Aklını meşgul eden kadınla ilgili şunlar söylenebilir:

1) Senin de bildiğin üzere, 1 metre 67,5 santim boyundaydı, gri-mavi gözleri ve koyu kahverengi saçları vardı. Dişleri sağlamdı; sol uyluğunun üst kısmında, apış arasından dört santim kadar aşağıdaki bir doğum lekesinin dışında, vücudunda herhangi bir ameliyat izi ya da başka bir yara izi yoktu. Kahverengi ve aşağı yukarı bozuk para boyutunda bir izdi bu ama tam yuvarlak değildi, domuz şeklini andırıyordu. Otopsiyi yapan adama göre (ki bana bir tahminde bulunması için telefonda zorladım) 27 ya da 28 yaşındaydı. 56 kilo kadardı.

2) Vücut yapısı şu şekildeydi: Dar omuzlar ve çok ince bir bel, geniş kalçalar ve dolgun bir popo. Vücut ölçüleri yaklaşık 81-58-94. Uyluklar: Kalın ve uzun. Bacaklar: Görece kalın ama şişman olmayan baldırlarla, kaslı. Uzun, düzgün parmaklara sahip ayakları iyi durumda. Ayaklarında nasır yoktu ama sanki sıkça yalınayak yürümüş ve çoğu zaman sandalet ya da lastik bot giymiş gibi topukları kuru ve çatlaktı. Bacakları kıllıydı ve çoğunlukla baldırı çıplak geziyor olmalıydı. Bacaklarının durumu: Bazı kusurlar vardı. Çarpık bacaklı ve paytak yürüyormuş gibi. Vücudu balık etliydi ama şişman değildi. İnce uzun kollar. Küçük eller ama uzun parmaklar. Ayakkabı numarası 38.

3) Bronz tenine bakarsak: İki parçalı mayoyla güneşleniyormuş ve güneş gözlüğü takıyormuş. Ayağında parmak arası terlik olduğu söylenebilir.

4) Cinsel organı iyi gelişmiş ve gür ve siyah kıllarla kaplı. Göğüsleri küçük ve gevşek. Meme uçları iri ve koyu kahverengi.

5) Boynu oldukça kısa. Belirgin yüz hatlarına sahip. Dolgun dudaklı büyük bir ağız. Düz, kalın, kara kaşlar ve daha açık renk kirpikler. Fazla uzun değil. Oldukça geniş, düz, kısa bir burun. Yüzünde kozmetikten eser yok. El ve ayak tırnakları kısa kesilmiş ve sert. Oje izi yok.

6) Otopsi raporunda (ki okudun) şunlara özellikle dikkat ettim: Çocuk doğurmamış ve hiç kürtaj olmamış. Cinayet alışılageldik bir cinsel eylemle bağlantılı işlenmemiş (meni izine rastlanmadı). Ölmeden üç ila beş saat önce yemek yemiş: et, patates, çilek ve süt. Hastalık ya da organlarda herhangi bir değişiklik izine rastlanmadı. Sigara içmiyormuş.

Saat altıda uyandırılmak üzere resepsiyona haber verdim. Hoşça kal.

Martin Beck, Kollberg’in gözlemlerini baştan sona iki kere okuduktan sonra sayfaları katlayarak başucuna koydu. Sonra ışığı söndürüp duvara doğru döndü.

O uykuya dalmadan önce gün ağarmaya başlamıştı.

6

Motala’dan arabayla yola çıktıklarında sıcaklık asfaltın üzerinde belli oluyordu. Sabahın erken saatleriydi ve yol önlerinde boş ve düz uzanıyordu. Kollberg ve Melander önde, Martin Beck ise arkada, pencereyi açmış, rüzgârı yüzünde hissederek oturuyordu. Muhtemelen giyinirken indirdiği kahve yüzünden kendini iyi hissetmiyordu.

“Kollberg arabayı kötü ve dengesiz kullanıyor,” diye düşündü Martin Beck ama bir şey demedi. Melander boş gözlerle camdan dışarı bakarken bir yandan da piposunun ucunu kemiriyordu.

Kırk beş dakika boyunca sessizce yol aldıktan sonra Kollberg başıyla sol tarafı işaret etti, ağaçların arasından bir göl görülebiliyordu.

“Roxen Gölü,” dedi. “Boren, Roxen ve Glan. İnanmayacaksınız ama okul yıllarından aklımda kalan çok az şeyden biri.”

Diğerleri bir şey demedi.

Linköping’de bir kafede durdular. Martin Beck hâlâ kendini iyi hissetmiyordu, bu yüzden diğer ikisi bir şeyler yerken o arabada kaldı.

Yemek Melander’in keyfini yerine getirmişti ve ön koltukta oturan iki adam yolun geri kalanı boyunca sohbet etti. Martin Beck sessizliğini korudu. Canı konuşmak istemiyordu.

Stockholm’e ulaştıklarında doğruca evin yolunu tuttu. Karısı balkonda oturmuş, güneşleniyordu. Üstünde sadece şort vardı ve ön kapının açıldığını duyunca balkon korkuluğundan sutyenini alıp ayağa kalktı.

“Merhaba,” dedi. “Nasılsın?”

“Berbat. Çocuklar nerede?”

“Bisikletleriyle çıkıp yüzmeye gittiler. Betin benzin atmış. Tabii ki doğru düzgün bir şey yemedin. Sana kahvaltı hazırlayayım.”

“Yorgunum,” dedi Martin Beck. “Bir şey yemek istemiyorum.”

“Ama iki saniyede hazırlarım. Otur da…”

“Kahvaltı falan istemiyorum. Sanırım biraz yatıp uyuyacağım. Bir saat sonra uyandır beni.”

Saat onu çeyrek geçiyordu.

Martin yatak odasına girip kapıyı kapattı.

Karısı onu uyandırmaya geldiğinde sadece birkaç dakika uyumuş gibi hissediyordu.

Duvardaki saat bire çeyrek kalayı gösteriyordu.

“Sana bir saat demiştim.”

“Çok yorgun görünüyordun. Müdür Hammar telefonda.”

“Ah, kahretsin.”

Bir saat sonra, Martin şefinin ofisinde oturuyordu.

“İlerleme kaydedebildiniz mi?”

“Hayır. Hiçbir şey bilmiyoruz. Katili bilmek bir yana, maktulün kim olduğunu, nerede öldürüldüğünü dahi bilmiyoruz. Nasıl ve nerede gerçekleştiğini yaklaşık olarak tahmin edebiliyoruz, hepsi bu.”

Hammar avuçlarını masanın üstüne koyup oturdu, tırnaklarını inceleyip alnını kırıştırdı. İyi bir amirdi; sakin, hatta biraz fazla ağırkanlıydı ve Martin’le daima iyi anlaşmışlardı.

Müdür Hammar ellerini kavuşturup Martin Beck’e baktı.

“Motala’yla iletişimi koparma. Muhtemelen haklı çıkacaksın. Kız tatilde, evden uzak sanılıyordu, hatta belki yurt dışındaydı. Birisinin, yokluğunu hissedip onu özlemesi bile iki hafta alabilir. Üç haftalık bir tatile çıktığını varsayalım. Yine de raporunu en kısa zamanda görmek isterim.”

“Bu öğleden sonra elinde olur.”

Martin Beck ofisine gitti, daktilosunun kılıfını çıkardı, Ahlberg’den aldığı kâğıtları karıştırdı ve yazmaya başladı.

Saat beş buçukta telefon çaldı.

“Akşam yemeği için eve geliyor musun?”

“Pek öyle görünmüyor.”

“Senden başka polis mi yok?” dedi karısı. “Her şeyi sen mi yapmak zorundasın? Aileni ne zaman göreceğini düşünüyorlar? Çocuklar seni soruyor.”

“Altı buçukta evde olmaya çalışacağım.”

Bir buçuk saat sonra raporu bitmişti.

“Eve git, biraz uyu,” dedi Hammar. “Yorgun görünüyorsun.”

Martin Beck yorgundu. Bir taksi tutup eve gitti, yemeğini yedi ve yattı.

Gece saat bir buçukta çalan telefona uyandı.

“Uyuyor muydun? Affedersin, uyandırdım. Sadece sana davanın çözüldüğünü haber vermek istemiştim. Adam kendi teslim oldu.”

“Kim?”

“Holm, komşu. Kadının kocası. Tam anlamıyla çözüldü. Kıskançlıktan yapmış. Ne komik, değil mi?”

“Kimin komşusu? Kimden söz ediyorsun?”

“Storängen’deki genç kızdan tabii. Sana geceleri uykun kaçıp da boş yere bunu düşünme diye haber vermek istedim… Of Tanrım, karıştırdım değil mi?”

“Evet.”

“Kahretsin, tabii ya. O davada sen yoktun. Stenström vardı. Affedersin. Yarın sabah görüşürüz.”

“Aradığın iyi oldu,” dedi Martin Beck.

Tekrar yattı ama uyuyamadı. Gözlerini tavana dikip uzandı ve karısının hafif horlamasını dinledi. Kendisini bomboş ve yılgın hissediyordu.

Oda gün ışığı ile aydınlanmaya başladığında, bir yanına dönerek şöyle düşündü: “Yarın Ahlberg’i ararım.”

Ertesi gün ve sonraki bir ay boyunca haftada dört beş kez Ahlberg’i aradı ama ikisi de söyleyecek özel bir şey bulamıyordu. Kızın kim olduğu hâlâ gizemini koruyordu. Gazeteler bu dava hakkında yazıp çizmeyi kesti, Hammar nasıl gidiyor diye sormayı bıraktı. Hâlâ bu eşkâle uyan bir kayıp ihbarı yapılmamıştı. Bu dünyada öyle biri hiç yaşamamıştı sanki. Martin Beck ve Ahlberg hariç kimse onu gördüğünü hatırlamıyor gibiydi.

Ağustos başında Martin Beck bir haftalık bir izne çıktı ve ailesini alıp adalara gitti. Tatilden döndüğünde, masasına gelen rutin işleri yapmaya devam etti. Bunalımda gibiydi ve pek uyuyamıyordu.

Ağustos sonlarında bir gece, yatakta uzanmış karanlığa bakıyordu.

Ahlberg epey geç bir saatte aramıştı o akşam. City Oteli’ndeydi ve çakırkeyifti. Bir süre cinayet hakkında konuşmuşlar ve sonunda Ahlberg, kapatmadan önce şöyle demişti: “Her kimse ve her neredeyse yakalayacağız onu.”

Martin Beck kalkıp yalınayak oturma odasına yürüdü. Çalışma masasının lambasını yakıp Danmark eğitim gemisinin maketine baktı. Daha armayı bitirmesi gerekiyordu.

Masaya oturup küçük bir gözün içinden bir dosya çıkardı. İki ay kadar önce Motala’daki polis fotoğrafçısının çektiği fotoğraflarla birlikte, Kollberg’in kız hakkında çıkardığı eşkâl vardı dosyada. Eşkâli artık ezbere bilmesine rağmen, bir kere daha yavaş yavaş ve dikkatlice okudu.

Ardından fotoğrafları önüne dizip uzunca bir süre inceledi.

Kâğıtları dosyaya koyup ışığı kapatırken içinden, “Bu kadın her kimse ve nereden gelmişse bulacağım,” dedi.

7

“Interpol, şeytan görsün yüzlerini,” dedi Kollberg.

Martin Beck bir şey demedi. Kollberg omzunun üstünden arkaya baktı.

“Bu yavşaklar Fransızca da mı yazıyor?”

“Evet. Toulouse polisinden gelmiş. Bir kişi kayıpmış.”

“Fransız polisi,” dedi Kollberg. “Geçen yıl Interpol aracılığıyla onlarla birlikte bir aramaya katılmıştım. Djursholm bölgesinden küçük bir kız kayıptı. Üç ay boyunca hiç ses çıkmadı, derken Paris polisinden uzunca bir mektup geldi. Tek kelimesini bile anlamadığım için tercümeye gönderdim. Ertesi gün gazetede, İsveçli bir turistin kızı bulduğunu okudum. Nah bulmuş! İsveçli bütün hippilerin takıldığı şu dünyaca ünlü kafede oturuyormuş…”

“Le Dôme.”

“Evet, aynen. Beraber yaşadığı bir Arap’la beraber kafede oturuyormuş ve son altı aydır her gün o kafeye gidiyormuş. Aynı gün öğleden sonra mektubun çevirisi geldi. Mektuba bakarsan kız en az üç aydır Fransa’da görülmemiş ve kesinlikle artık orada değilmiş. En azından canlı olarak. ‘Olağan’ ortadan kaybolma vakaları iki hafta içinde çözülür, diye yazmışlar ve bu durumda maalesef cinayet şüphesi üzerinde durmak zorundaymışız.”

Martin Beck mektubu ikiye katlayıp çekmecelerden birine koydu.

“Ne yazmışlar?” diye sordu Kollberg.

“Toulouse’daki kız hakkında mı? İspanyol polisi bir hafta önce onu Mayorka’da bulmuş.”

“Bu kadar az şey için neden bu kadar çok resmî damgaya ve tuhaf kelimeye gerek duyuyorlar ki?”

“Haklısın,” dedi Martin Beck.

“Neyse, senin kız da İsveçli olmalı. Herkesin ilk başta düşündüğü gibi. Tuhaf.”

“Ne tuhaf?”

“Her kim ise, kimsenin onu aramaması. Bazen benim de aklıma geliyor.”

Kollberg’in ses tonu giderek değişmişti.

“Sinirime dokunuyor,” dedi. “Bu durum çok sinirime dokunuyor. Kaç kere boş çektin?”

“Bununla beraber yirmi yedi oldu.”

“Çokmuş.”

“Haklısın.”

“Fazla kafana takma.”

“Hayır.”

“İyi niyet nasihatleri vermek almaktan kolaydır,” diye düşündü Martin Beck. Ayağa kalkıp pencereye yürüdü.

“Ben katilime dönsem iyi olur,” dedi Kollberg. “Sadece sırıtıp dişlerini gıcırdatıyor. Arsız! Önce bir şişe maden suyu içmiş, sonra gitmiş karısını ve çocuklarını baltayla öldürmüş. Sonra da evini yakıp testereyle kendi gırtlağını kesmiş. Hepsinin üstüne bir de ağlaya ağlaya polise koşmuş, yemeklerden şikâyet ediyor. Bu akşamüstü onu tımarhaneye yolluyorum.”

“Tanrım, hayat ne garip,” diye ekledi ve kapıyı çarpıp odadan arkasına bile bakmadan çıktı.

Polis merkezi ile Kristineberg’s Oteli arasındaki ağaçlar, sararmaya ve yapraklarını dökmeye başlamıştı. Gökyüzü alçalmıştı, gri yağmur bulutlarıyla yüklüydü ve fırtına habercisi bulutlar toplanıyordu. Eylülün yirmi dokuzuydu, sonbahar kesinlikle kapıdaydı. Martin Beck yarısı içilmiş sigarasına iğrenerek baktı, sıcaklık değişikliklerine ne kadar hassas olduğunu ve yakında kapıya dayanıp onu çarpacak olan altı aylık kış soğuğunu düşündü.

“Zavallı dostum, acıyorum sana,” dedi kendi kendine.

Her geçen gün olayı çözme şanslarının azaldığının farkındaydı. Aynı suçu bir daha işlemediği takdirde suçluyu bulmak bir yana, belki de kadının kim olduğunu dahi öğrenemeyeceklerdi. Orada, dalgakıranın üstünde, güneşin altına uzanmış yatan kadının bir yüzü, bir bedeni ve isimsiz bir mezarı vardı en azından. Katil ise bir hiçti, ismi cismi yoktu, karanlık bir figürdü. Ama karanlık figürlerin ne arzuları ne de sivri uçlu silahları vardır. Boğmaya hazır elleri yoktur.

Martin Beck kendine çekidüzen verdi. “Unutma, bir polisin sahip olabileceği en önemli erdemlerden üçüne sahipsin,” diye düşündü. “İnatçısın, mantıklısın ve tümüyle sakinsin. Duruşunu değiştirmiyorsun ve hangi dava olursa olsun, profesyonel davranıyorsun. Tiksinç, iğrenç ve canavarca gibi kelimeler ancak gazetelere yaraşır, sana değil. Katil de bir insan ama daha talihsiz ve dünyada yerini bulamamış biri belki.”

Motala’daki City Oteli’nde kaldığı son geceden beri Ahlberg’i görmemişti ama sık sık telefonlaşıyorlardı. Geçen hafta telefonda konuşmuşlardı ve Martin, Ahlberg’in son yorumunu hatırladı: “Bu olayı çözmeden tatil falan yok. Yakında tüm bilgi ve belgeleri toplayacağım ama bütün Boren’i sorguya çekmem gerekse bile devam edeceğim.”

Ahlberg bu aralar işi iyice inada bindirdi, diye düşündü Martin Beck.

“Lanet, lanet, lanet olsun,” diye mırıldanıp alnını yumrukladı.

Ardından masasına geçip oturdu, sandalyesini bir çeyrek sola döndürüp daktilodaki kâğıda donuk donuk baktı. Kollberg elinde Interpol’den gelen mektupla içeri daldığında ne yazmak istediğini hatırlamaya çalıştı.

Altı saat sonra, saat beşe iki kala, şapkasını takmış, paltosunu giymiş ve birazdan bineceği, güneye hareket edecek olan kalabalık metro treninden nefret etmeye başlamıştı bile. Hâlâ yağmur yağıyordu ve Martin daha trene binmeden ıslak giysilerin küfümsü kokusunu almaya başlamıştı ve tanımadığı bedenlerle tıka basa dolu bir yerde ayakta dikilmek zorunda kalmanın verdiği korkunç hisle baş başaydı.

Saat beşe bir kala Stenström geldi. Her zamanki gibi kapıyı tıklatmadan açtı. Sinir bozucuydu ama Melander’in ağaçkakan tempolu tıklatmalarına ve Kollberg’in sağır eden kapı yumruklamalarına kıyasla tahammül edilebilirdi.

“Kayıp kızlar departmanı için bir ihbar var. Amerikan Büyükelçiliği’ne bir teşekkür notu göndermelisin. Onlar yolladı.”

Stenström açık kırmızı telgraf sayfasını inceledi.

“Lincoln, Nebraska. En son neresiydi?”

“Astoria, New York.”

“Hani üç sayfa bilgi gönderdikleri ama kızın siyahî olduğunu söylemeyi unuttukları sefer miydi?”

“Evet,” dedi Martin Beck.

Stenström ona telgrafı verip, “Elçilikten bir adamın numarası. Arasan iyi olur,” dedi.

Metro işkencesini ertelemek için her bahaneye sarılacağından masasına geri döndü ama geç kalmıştı. Elçilik çalışanları gitmişti.

Ertesi gün çarşambaydı ve hava bundan daha kötü olamazdı. Sabah gazetelerinde, İsveç’in güneyinde Räng diye bir yerde kaybolan yirmi beş yaşındaki bir hizmetçi kızın haberi vardı. Tatilden dönmemişti.

O sabah boyunca Kollberg’in eşkâli ve rötuşlu fotoğraflar Güney İsveç polisinin yanı sıra Cinayet Masası’ndan Komiser Elmer B. Kafka, Lincoln, Nebraska, ABD adresli birisine gönderildi.

Öğle yemeğinden sonra Martin Beck boynundaki lenf bezlerinin şişmeye başladığını hissetti. Eve döndüğünde yutkunmakta güçlük çekiyordu.

“Yarın Ulusal Polis’in sensiz de idare edebileceğine karar verdim,” dedi karısı.

Martin cevap vermek için ağzını açtı ama çocuklara baktı ve bir şey dememeyi tercih etti.

Karısı, kazandığı zaferi daha da ilerletmek için vakit kaybetmedi.

“Burnun tamamen tıkalı. Sudan çıkmış balık gibi nefes alıyorsun.”

Martin çatal bıçağını elinden bırakıp, “Yemek için teşekkürler,” diye mırıldandı ve kendini gemi maketinin eksiklerini tamamlamaya verdi. Bu işle uğraşırken yavaş yavaş ve sonunda tamamen sakinleşti. Martin gemi maketi üstünde ağır ağır ama ve sistemli bir şekilde çalışıyordu ve aklında hiçbir nahoş düşünce yoktu. Yan odadan televizyon sesi kulağına geliyorsa bile duymuyordu. Biraz sonra kızı somurtuk bir yüz ifadesi ve çenesinde ciklet kalıntılarıyla kapı eşiğinde belirdi.

“Sana telefon var. Tam da vaktiydi ha, Perry Mason’ın ortasında.”

Hay lanet, odaya telefon çektirmeliydi. Hay lanet, çocuklarının yetiştirilmesiyle daha fazla alakadar olmalıydı. Hay lanet, Beatles’ı çok seven ve çoktan gelişmiş on üç yaşında bir çocuğa ne denilebilirdi ki?

Martin, oradaki varlığı için özür dilercesine oturma odasına girdi ve büyük savunma avukatının televizyon ekranını dolduran bitkin yüzüne mahcup bir bakış attı. Telefonu alıp koridora çıktı.

“Merhaba,” dedi Ahlberg. “Bir şey buldum sanırım.”

“Nedir?”

“Hani yazın buradan gündüz saat yarımda ve dörtte geçen kanal teknelerinden bahsetmiştik, hatırlıyor musun?”

“Evet.”

“Bu hafta küçük tekne ve yük gemisi trafiğine bakmaya çalıştım. Geçen tüm tekneleri kontrol etmek neredeyse imkânsız. Ama bir saat önce karakol polislerinden biri geldi ve geçen yaz bir ara, gecenin bir vakti Platen hendeğini geçerek batıya doğru giden bir yolcu gemisi gördüğünü söyleyiverdi. Saat kaçta olduğunu bilmiyordu ve ben sorana kadar bunu hiç düşünmemiş. Birkaç gece üst üste o bölgede özel görevdeymiş. Bana hiç inandırıcı gelmedi ama doğru olduğuna yemin ediyor. Ertesi gün izne çıkmış ve sonra da tamamen unutmuş.”

“Geminin hangisi olduğunu görebilmiş mi?”

“Hayır ama dinle. Göteborg’u arayıp gemicilik işletmesinden birileriyle konuştum. İçlerinden biri bunun kesinlikle doğru olabileceğini söyledi. Geminin adının Diana olduğunu söyledi ve kaptanın adresini verdi.”

Ardından kısa bir sessizlik oldu. Martin Beck, Ahlberg’in bir kibrit çaktığını duydu.

“Kaptana ulaştım. Adam net bir şekilde hatırladığını söyledi ama unutmuş olmayı yeğliyormuş. Önce yoğun sis yüzünden Hävringe’de üç saat durmak zorunda kalmışlar, sonra motordaki bir buhar borusu bozulmuş…”

“Tekne.”

“Ne dedin?”

“Teknede. Motorda değil.”

“Ah, evet, her neyse, sonuç olarak tamirat için Söderköping’de sekiz saatten uzun kalmak zorunda kalmışlar. Dolayısıyla yaklaşık on iki saat gecikmişler ve Borenshult’tan gece yarısından sonra geçmişler. Motala ya da Vadstena’da durmamış, doğrudan Göteborg’a gitmişler.”

“Bu ne zaman olmuş? Hangi gün?”

“Yaz dönümünden sonraki ikinci turda dedi kaptan. Yani ayın beşinden önceki gece.”

İkisi de en az on saniye hiçbir şey demedi. Ardından Ahlberg konuştu:

“Kızı bulmamızdan dört gün önce. Gemicilik işletmesindeki adamı tekrar arayıp saati kontrol ettim. Bana mesele nedir diye sorunca gemideki herkesin sağ salim Göteborg’a ulaşıp ulaşmadığını sordum. ‘Neden ulaşmasınlar ki?’ deyince ‘Bilmem,’ diye cevap verdim. Herhalde kafayı yediğimi düşünmüştür.”

Yine sessizlik oldu.

“Sence bir anlamı olabilir mi?” dedi Ahlberg nihayet.

“Bilmiyorum,” dedi Martin Beck. “Belki de. Ne olursa olsun, iyi iş çıkardın.”

“Eğer o gemiye binen herkes Göteborg’a vardıysa, o zaman bir anlamı yok.”

Sesi, garip bir hayal kırıklığı ve mütevazı bir zafer taşıyordu.

“Bütün bilgileri elden geçirmemiz lazım,” dedi Ahlberg.

“Elbette.”

“Hoşça kal.”

“Hoşça kal. Ararım seni.”

Martin Beck bir süre eli telefonda öylece kalakaldı. Sonra alnını kırıştırıp bir uyurgezer gibi oturma odasına girdi. Kapıyı arkasından dikkatlice kapattı, gemi maketinin başına oturdu, gemi direğini düzeltmek için sağ elini kaldırdı ama eli hemen geri düştü.

Karısı gelip zorla yatağa götürene kadar bir saat daha orada öylece oturdu.

8

“Pek iyi görünmüyorsun,” dedi Kollberg. Martin Beck de kendisini iyi hissetmiyordu zaten. Üşütmüştü, boğazı şişmişti, kulakları ağrıyordu ve göğsü çok acıyordu. Soğuk algınlığı, gidişata göre, en kötü evresine girmişti. Bu halde bile Martin Beck hem soğuk algınlığına hem de eve kafa tutmuş, bütün günü ofiste geçirmişti. Öncelikle, yatakta kalsa onu sarıp sarmalayacak boğucu alakadan kaçmıştı. Çocuklar büyümeye başladığından, karısı büyük bir hevesle ve neredeyse delice bir kararlılıkla evdeki bakıcı rolünü üstlenmişti. Onun gözünde Martin’in tekrarlayan soğuk algınlıkları ve nezleleri doğum günleri ya da büyük tatiller kadar önemli durumlardı.

Ayrıca, her nedense, evde kalınca vicdanı rahat etmiyordu.

“Madem iyi değilsin, neden buralarda takılıyorsun?” dedi Kollberg.

“Bir şeyim yok.”

“Bu vakayı takma bu kadar. İlk kez çuvallamıyoruz. Sonuncu da olmayacak. Sen de benim kadar iyi biliyorsun. Sırf bu yüzden ne daha iyi ne de daha kötü olacağız.”

“Tek düşündüğüm bu cinayet değil.”

“Fazla takma. Moraline iyi gelmez.”

“Moral mi?”

“Evet, düşün bir, insanın çok vakti olsa ne saçmalıklar bulur. Kara kara düşünmek insanı güçten düşürür.”

Kollberg bunu dedikten sonra çıktı.

Olaysız ve kasvetli bir gündü, hapşırıklar, salyalar ve sıkıcı bir rutinle geçiyordu. Martin, daha çok Ahlberg’i neşelendirmek için iki kez Motala’yı aramıştı çünkü kanal havuzlarında buldukları cesetle bağlantısını kuramazlarsa, ortaya çıkardığı yeni bilginin hiçbir işe yaramayacağını düşünüyordu adam.

“Sanırım insan onca zaman köpek gibi bir işin peşinde koşup da sonuç alamayınca bazı şeyleri abartabiliyor.”

Ahlberg ezik ve pişman bir ses tonuyla konuşmuştu. Neredeyse iç parçalayıcıydı.

Räng’de kaybolan kız hâlâ bulunamamıştı. Onu endişelendiren bu değildi. Bir elli üç boyundaydı, sarışındı, Bardot gibi saçları vardı.

Saat beşte Martin eve taksi tuttu ancak metro istasyonunda inip son kısmı yürümek istedi çünkü karısı eğer onun taksiden indiğini görürse, kafayı yedirten bir tasarruf tartışması çıkacaktı ve bununla hiç uğraşacak hali yoktu.

Hiçbir şey yiyemedi, sadece papatya çayı içebildi. “Ne olur ne olmaz, bir de midem ağrımasın,” diye düşündü Martin Beck. Sonra gidip uzandı ve anında uyuyakaldı.

Ertesi sabah kendini daha iyi hissediyordu. Bir bisküvi yedi ve karısının, önüne koyduğu kaynamış ballı suyu sebatla içti. Sağlığı ve devletin memurlarına dayattığı makul olmayan talepler üzerine tartışma uzadıkça uzadı ve Kristineberg’deki ofisine vardığında saat onu çeyrek geçiyordu.

Masasında bir telgraf vardı.

Bir dakika sonra Martin Beck, ‘Rahatsız Etmeyin’ ışığı yanmasına rağmen şefinin odasına kapıyı tıklatmadan girdi. Sekiz yıldır ilk kez yapıyordu bunu.

Her daim orada olan Kollberg ve Müdür Hammar masanın kenarına yaslanmış, bir apartman dairesinin planını inceliyordu. İkisi de hayretler içinde Martin’e baktı.

“Kafka’dan bir telgraf aldım.”

“Mesaiye şahane başlamışsın,” dedi Kollberg.

“Adamın adı bu. Amerika, Lincoln’deki komiserin adı. Motala’daki kadının kimliğini teşhis etmiş.”

“Bunu telgrafla yapabiliyor mu?” diye sordu Hammar.

“Görünüşe göre evet.”

Martin telgrafı masaya koydu. Üçü birlikte metni okudular.

BU BİZİM KIZ EVET. ROSEANNA MCGRAW, 27 YAŞINDA, KÜTÜPHANE MEMURU. AYRINTILARI EN KISA ZAMANDA PAYLAŞACAĞIZ.

KAFKA, CİNAYET MASASI

“Roseanna McGraw,” dedi Hammar. “Kütüphane memuru. İşte bu hiç aklına gelmemiştir.”

“Başka bir teorim vardı,” dedi Kollberg. “Kızı Mjölby’den sanıyordum. Lincoln neresi?”

“Nebraska’da, ülkenin ortalarında bir yerde,” dedi Martin Beck. “Sanırım.”

Hammar telgrafı bir kere daha okudu.

“O zaman tekrar işe koyulsak iyi olur,” dedi. “Bu bize pek bir şey vermiyor.”

“Yeter de artar bile,” dedi Kollberg. “Boş adam değiliz ya.”

“Öyle olsun,” dedi Hammar sakince. “Ama sen ve ben önce elimizdeki vakayı kapatmak zorundayız.”

Martin Beck odasına geri döndü, bir saniye oturup saç diplerine parmaklarıyla masaj yaptı. Bu yeni gelişmenin ilk şaşkınlığını üzerinden atmıştı biraz. Yüz davadan doksan dokuzunda ta en başında ellerinde olacak bilgiye üç ayda ulaşabilmişlerdi. Yapılması gereken esas işlerin tümü hâlâ duruyordu.

Elçilik çalışanları ve Bölge Polis Şefi bekleyebilirdi. Ahizeyi kaldırıp Motala’nın alan kodunu çevirdi.

“Evet,” dedi Ahlberg.

“Kimliği tespit edildi.”

bannerbanner