Читать книгу Kanaldaki Kadın (Май Шёвалль) онлайн бесплатно на Bookz (2-ая страница книги)
bannerbanner
Kanaldaki Kadın
Kanaldaki Kadın
Оценить:
Kanaldaki Kadın

3

Полная версия:

Kanaldaki Kadın

Borenshult’tan geri döndüklerinde saat neredeyse üç olmuştu. Kanal havuzlarında epey trafik vardı ve Martin Beck orada iskeledeki tatilcilerin ve balıkçıların arasında kalıp tekneleri izlemek istemişti.

Tarama gemisinin mürettebatıyla konuşmuş, bendin üstüne çıkmış ve kanal havuzlarının işleyişine bakmıştı. Açıklarda, şiddetli rüzgârda seyretmekte olan bir yelkenli kano görünce yıllar evvel sattığı kendi kanosunu özlemişti. Kasabaya geri dönüş yolunda eskiden yazları adalarda yelkenliyle yaptığı gezintileri düşünüp durdu.

Döndüklerinde Ahlberg’in masasında fotoğraf laboratuvarından gelen sekiz yeni fotoğraf duruyordu. Aynı zamanda fotoğrafçı olan polislerden biri, fotoğrafa rötuş yapmıştı ve kızın yüzü, âdeta canlandırılmış gibi görünüyordu.

Ahlberg fotoğraflara baktı, dört tanesini yeşil dosyaya koydu ve “Tamam,” dedi. “Ben bunları çocuklara ileteyim, hemen işe koyulsunlar.”

Birkaç dakika sonra geri döndüğünde Martin Beck çalışma masasının yanında ayakta durmuş, burnunu ovuşturuyordu.

“Birkaç yere telefon etmek istiyorum,” dedi.

“Koridorun en sonundaki ofisi kullan.”

Bu oda Ahlberg’in odasından genişti ve iki duvarında pencere vardı. İçeride iki çalışma masası, beş sandalye, bir dosya dolabı ve utanç verici eskilikte bir Remington daktilonun durduğu daktilo masası yer alıyordu.

Martin Beck oturdu, sigarasını ve kibritini masaya koydu, yeşil dosyayı önüne alıp raporları karıştırmaya başladı. Raporlarda, Ahlberg’den öğrendikleri haricinde yeni bir şey yoktu.

Bir buçuk saat sonra sigarası bitti. Sonuç vermeyen birkaç telefon görüşmesi yapmış, emniyet amiri ve yorgun ve baskı altında gibi görünen Başkomiser Larsson’la konuşmuştu. Tam boş sigara paketini elinde buruşturmuşken Kollberg aradı.

On dakika sonra otelde buluştular.

“Tanrım, kasvet basmış seni,” dedi Kollberg. “Sigara ister misin?”

“Hayır, teşekkürler. Sen neler yapıyordun?”

“Motala Times’dan bir adamla konuştum. Borensberg’li bir editör. Bir ipucu bulduğunu sanmış. Linköping’den bir kız on gün önce Borensberg’de işe başlayacakmış ama hiç gelmemiş. Bir gün öncesinde Linköping’den yola çıktığı düşünülüyor ama o günden beri kendisinden haber alan olmamış. Genelde sağı solu belli olmayan bir kız olduğu için kimse kayıp ihbarı yapmamış. Bu gazeteci, kızın işverenini tanıyormuş ve kendi çapında soruşturmaya başlamış ama kızın eşkâlini sormak aklına gelmemiş. Ben sordum ama. Aynı kız değil. Bu şişman ve sarışınmış. Hâlâ kayıp. Bütün günümü aldı.”

Koltukta arkasına yaslanıp bir kibrit çöpüyle dişlerini karıştırmaya koyuldu. “Şimdi ne yapıyoruz?”

“Ahlberg birkaç kişiyi kapı kapı gezmeye gönderdi. Onlara yardım etsen iyi olur. Melander gelince emniyet amiri ve Larsson’la oturup üstünden geçeriz. Ahlberg’e git, sana ne yapacağını söyler.”

Kollberg sandalyesini düzeltip ayağa kalktı.

“Sen de geliyor musun?” diye sordu.

“Hayır, henüz değil. Ahlberg’e söyle, bir şey isterse, ben odamdayım.”

Martin Beck odasına girince ceketini, ayakkabılarını ve kravatını çıkarıp yatağın kenarına oturdu.

Hava açmıştı ve gökyüzünde beyaz pamuksu bulutlar geziyordu. İkindi güneşi içeriyi aydınlatıyordu.

Martin Beck ayağa kalktı, pencereyi biraz açtı ve ince sarı perdeleri kapattı. Sonra ellerini başının arkasında birleştirip yatağa uzandı.

Boren’in dibindeki balçıktan çıkarılan kızı düşündü.

Gözlerini kapatınca tam fotoğraftaki haliyle kızı gördü; çıplak ve terk edilmiş, dar omuzlu ve koyu renk saçları boğazını sarmış vaziyette.

Kimdi bu kız? Ne düşünmüştü? Ne yaşamıştı? Kiminle karşılaşmıştı?

Gençti ve güzel olduğundan emindi Martin. Kesin bir seveni vardı. Ona ne olduğunu merak eden bir yakını. Arkadaşları, iş arkadaşları, anne babası, belki kız ya da erkek kardeşleri vardı. Hiç kimse, özellikle de genç ve çekici bir kadın, ortadan kaybolduğunda yokluğunu hissedecek bir yakını olmayacak kadar yalnız olamazdı.

Martin Beck bunu uzun uzun düşündü. Kimse kızı sorup soruşturmamıştı. Kimsenin özlemediği bu kıza üzüldü. Nedenini anlayamadı. Belki de kız çekip gidiyorum demişti? Eğer öyleyse nerede olduğunu merak etmeleri için bir süre geçmesi lazımdı.

Asıl soru şuydu: Ne kadar uzun bir süre?

5

Saat on bir buçuktu ve Martin Beck’in Motala’daki üçüncü günüydü. Erken kalkmıştı ama bu pek de işine yaramamıştı. Şimdi küçücük çalışma masasında oturmuş, not defterini karıştırıyordu. Birkaç defa eli telefona gitti, evi araması gerektiğini düşündü ama yapmadı.

Başka yapmadığı bir sürü şey gibi…

Şapkasını taktı, odasının kapısını kilitledi ve merdivenlerden aşağı indi. Otelin lobisindeki sandalyeler ve koltuklar bir sürü gazeteciyle doluydu ve askıyla bağlanmış, katlanmış tripodları olan iki fotoğraf makinesi çantası yerde duruyordu. Basın fotoğrafçılarından biri girişe yakın bir duvara sırtını dayamış sigara içiyordu. Çok genç bir adamdı. Sigarasını ağzının kenarına aldı ve vizörden bakmak için Leica marka fotoğraf makinesini kaldırdı.

Martin Beck grubun yanından geçerken şapkasını yüzüne indirdi, başını omzuna doğru içeri çekti ve dümdüz yürüdü. Sadece refleks olarak yaptığı bu hareket her seferinde birini gıcık ediyor gibiydi çünkü muhabirlerden biri, şaşırtıcı derecede asık bir yüz ifadesiyle şöyle dedi:

“Eee, bu akşam soruşturma ekibi liderleriyle yemek olacak mı?”

Martin Beck ne dediğini kendisi bile anlamadan bir şeyler mırıldandı ve kapıya doğru ilerlemeyi sürdürdü. Kapıyı açtığı an, fotoğrafçının fotoğraf çektiğini bildiren klik sesini duydu.

Makinenin görüş alanından çıktığını düşünene dek hızlı hızlı sokaktan aşağı yürüdü. Sonra durdu ve on saniye kadar kararsız bir şekilde bekledi. Yarısı içilmiş sigarasını mazgala attı, omuz silkti ve taksi durağına gitti. Arka koltuğa yığıldı, sağ elinin işaret parmağıyla burnunun ucunu ovuşturdu ve otele doğru baktı. Şapkasının kenarından, lobide onunla konuşan adamı gördü. Gazeteci otelin hemen önünde dikiliyordu, taksinin arkasından baktı. Ama sadece bir saniyeliğine. Sonra o da omuz silkip otele girdi.

Basın mensupları ile Ulusal Polis Teşkilatı’nın Cinayet Masası personeli çoğu zaman aynı otelde kalırdı. Bir suçu çabucak ve başarıyla çözdükten sonra sık sık son akşamı hep birlikte yemek yiyip içerek geçirirlerdi. Yıllar içerisinde bu bir geleneğe dönüşmüştü. Martin Beck bundan hiç hoşlanmazdı, oysa birçok meslektaşı aksini düşünüyordu.

Pek fazla kendi başına kalmamış olmasına rağmen yine de burada bulunduğu kırk sekiz saat içinde Motala hakkında bir şeyler öğrenmişti. En azından sokak isimlerini biliyordu. Taksinin geçtiği sokakların isimlerini takip etti. Sürücüye köprüde durmasını söyledi, parasını ödeyip arabadan indi. Elleri korkuluklara dayalı kanala doğru baktı. Orada dururken sürücüden yol parası için makbuz almayı unuttuğunu, kendi doldurmaya kalksa ofiste kesin saçma sapan bir pürüz çıkacağını fark etti. En iyisi dilekçe yazmaktı, böylece talebi daha dikkate alınırdı.

Kanalın kuzey tarafındaki yol boyunca yürürken aklında hâlâ bu mesele vardı.

Sabah saatlerinde birkaç kez sağanak yağış olmuştu, hava temiz ve ferahtı. Yolun tam ortasında durdu, havayı içine çekti. Yabani çiçeklerin ve ıslak çimenlerin serin, temiz kokusunu hissetti. Ona çocukluğunu anımsatmıştı, tabii sigara dumanı, benzin kokusu ve balgam yüzünden koku alma duyusu körelmeden önceydi bu. Bu günlerde bu keyfi pek sık yaşamıyordu.

Martin Beck beş kanal havuzunu geçti ve deniz suru boyunca yürümeye devam etti. Kanal havuzlarının civarı ile dalgakıran tarafına bir sürü küçük tekne bağlıydı ve açıkta birkaç yelkenli görülebiliyordu. Mendireğin kırk beş metre ötesinde, alçaktan geniş daireler çizerek uçan martıların bakışları altında, tarak dubasının kepçesi tangır tungur çalışıyordu. Kepçenin dipten ne çıkaracağını merakla bekleyen martılar kafalarını sağa sola oynatıyorlardı. Martıların gözlem güçleri ve sabırları hayranlık uyandırıcıydı, vazgeçmeden beklemeleri ve iyimserlikleri de öyle. Martin Beck’e Kollberg ve Melander’i anımsatıyorlardı.

Martin Beck dalgakıranın ucuna yürüyüp bir süre orada dikildi. Kızın, daha doğrusu saldırıya uğramış bedeninin, gelip geçenin inceleyebileceği şekilde tenteye yatırılmış olarak uzandığı yer burasıydı. Birkaç saat sonra, ellerinde sedyeyle gelen üniformalı, iş bilir iki adam tarafından götürülmüş, vakti gelince işi bunu yapmak olan yaşlıca bir beyefendi tarafından yarılarak açılmış, detaylı şekilde incelenmiş ve morga gönderilmek üzere tekrar dikilip kapatılmıştı. Martin Beck buna şahit olmamıştı. Her zaman şükredilecek bir şey vardı.

Martin Beck ellerini arkasında kavuşturmuş, ağırlığını bir topuğundan diğerine vererek dikildiğini fark etti, devriye polisliği yaptığı yıllardan kalma, bilinçsizce sürdürdüğü ve kırılması neredeyse imkânsız bir alışkanlık. Ayakta durmuş, ilk rutin soruşturma sırasında çizilen tebeşir izlerinin yağmur tarafından çoktan yıkandığı yerdeki gri ve hiçbir ilginçliği olmayan zemine bakıyordu. Martin bunu yaparak epey oyalanmış olsa gerekti çünkü çevresinde bir dizi değişiklik olmuştu. Kafasını kaldırıp baktığında küçük, beyaz bir yolcu gemisinin epey hızlı bir şekilde kanal havuzlarından birine yaklaştığını gördü. Tarak dubasının yanından geçerken yirmi kadar fotoğraf makinesi ona çevrildi ve durumu daha da abartılı hale getirirmiş gibi, taramayı yürüten baştarakçı da kabininden çıkıp yolcu gemisinin fotoğrafını çekti. Martin Beck mendirekten geçen gemiyi gözleriyle takip ederken bazı çirkin ayrıntıları fark etti. Geminin gövdesinde biçimli çizgiler vardı ama direği kesilmişti ve eskiden yüksek, düz ve güzel olduğu belli olan bacanın yerinde tuhaf, modern, küçük bir teneke kapak duruyordu. Geminin içinden bir şeyin gümbürtüsü geliyordu. Bu dizel motor olmalıydı. Güverte turist doluydu. Hemen hemen hepsi yaşlı ya da orta yaşlıydı ve birçoğu çiçek şeritli hasır şapka takıyordu.

Geminin adı Juno’ydu. Martin, Ahlberg’in ilk tanıştıkları gün bu addan bahsettiğini hatırladı.

Şimdi dalgakıranın üstünde ve kanal rıhtımı boyunca bir sürü insan vardı. Kimileri balık tutuyor, kimileri güneşleniyordu ama çoğu gemiyi seyretmekle meşguldü. Martin Beck, saatler sonra ilk kez konuşmak için bir sebep buldu.

“Bu gemi her gün hep bu saatte mi geçiyor?”

“Evet, Stockholm’den geliyorsa öyle. Saat yarımda. Diğer yöne giden daha sonra geliyor, dörtten hemen sonra. Vadstena’da buluşuyorlar. Orada demir atıyorlar.”

“Burada bir sürü insan var, kıyıda yani.”

“Gemiyi görmeye buraya iniyorlar.”

“Hep bu kadar insan oluyor mu?”

“Genellikle.”

Konuştuğu adam ağzındaki pipoyu çıkarıp suya tükürdü.

“Öylece dikilip bir grup turisti izlemekten zevk alıyorlar herhalde.”

Martin Beck kanalın kıyısı boyunca geri yürürken küçük yolcu gemisinin yanından tekrar geçti. Şimdi yarısına kadar gelmiş olduğu üçüncü kanal havuzunda sakince yükseliyordu. Bazı turistler karaya inmişti. Bazısı geminin fotoğrafını çekiyordu, diğerleri de kıyıdaki büfeye üşüşmüş, kartpostal ve Hong Kong’da üretildiği kesin olan plastik hediyelik eşyalar alıyordu.

Martin Beck’in zaman sıkıntısı olduğu pek söylenemezdi, bu nedenle devlet bütçesine içten içe duyduğu saygıdan dönüşte taksi yerine otobüse bindi.

Otelin lobisinde hiç gazeteci yoktu, resepsiyona mesaj bırakan da olmamıştı. Odasına çıktı, masaya oturdu ve Meydan’a baktı. Aslında polis merkezine gitmesi lazımdı ama öğle yemeğinden önce iki kere uğramıştı zaten.

Yarım saat sonra Ahlberg’e telefon etti.

“Selam. İyi oldu aradığın. Savcı burada.”

“Ve?”

“Saat altıda basın toplantısı düzenleyecek. Endişeli görünüyor.”

“Öyle mi?”

“Senin de orada olmanı istiyor.”

“Olacağım.”

“Kollberg’i de getirir misin? Ona haber vermeye fırsatım olmadı.”

“Melander nerede?”

“Benim elemanlardan biriyle dışarıda, iz peşindeydi.”

“Önemli bir şey çıkacağa benziyor muydu?”

“Hayır, sanmam.”

“Peki başka?”

“Başka bir şey yok. Savcı basın konusunda endişeli. Diğer telefon çalıyor.”

“Hoşça kal. Görüşürüz.”

Martin Beck masada boş boş oturmaya devam edip bütün sigaralarını içti. Sonra saate baktı, kalktı ve koridora çıktı. Üç kapı gidip durdu, kapıyı tıklattı ve her zamanki tavrıyla sessizce ve çok hızlı bir şekilde içeri girdi.

Kollberg yatağa uzanmış bir akşam gazetesi okuyordu. Ayakkabılarını ve ceketini çıkarmış, gömleğinin düğmelerini açmıştı. Beylik tabancası kravatına sarılı vaziyette komodinin üzerindeydi.

“Bugün on ikinci sayfaya kadar düşmüşüz,” dedi. “Zavallılar, epey sıkıntı çekiyorlar.”

“Kim?”

“Şu muhabirler. ‘Motala’da canice katledilen kadınla ilgili gizem perdesi kalınlaşıyor. Sadece yerel polis değil, Ulusal Polis Teşkilatı’nın Cinayet Masası bile kör karanlıkta çaresizce dolanıyor.’ Bunları nereden uyduruyorlar merak ediyorum.”

Kollberg şişmandı ve birçok kişinin onu yargılarken feci hatalara düşmesine sebep olan lakayt, şen bir havası vardı.

“‘Vaka, ilk başta sıradan bir hadise gibi görünse de giderek daha karmaşık bir hal aldı. Soruşturmayı yürütenler açıklama yapmıyorlar ama birçok farklı olasılık üzerinde çalışmaktalar. Boren’deki çıplak hatun…’ Of, ne zırvalık!”

Yazının geri kalanına şöyle bir göz atıp gazeteyi yere fırlattı.

“Güzel hatunmuş, ne demezsin! Çarpık bacaklı, kocaman kıçı ve küçücük memeleri olan gayet sıradan bir kadın. Kocaman bir apışı vardı, tabii,” dedi Kollberg. “Talihsizliği de oydu,” diye ekledi filozofça.

“Onu görmüş müydün?” diye sordu Martin Beck.

“Tabii ki, sen görmedin mi?”

“Sadece fotoğraflarını.”

“Ben kendisini gördüm,” dedi Kollberg.

“Öğleden sonra neler yaptın?”

“Sence? Kapı kapı gezip not aldım. Hepsi çöp! On beş ayrı adamı ortalığa salmak mantıksız. Herkesin olayları değerlendirip anlatma şekli başka. Kimisi tek gözlü bir kedi gördüğüne dair dört sayfa yazıyor, kimisi evdeki çocukların sümüklü olduğunu söylüyor, kimisi birkaç paragrafa üç ceset ve bir saatli bomba bulduğunu sığdırıyor… O kadar ki hepsi birbirleriyle alakasız sorular soruyor.”

Martin Beck bir şey demedi. Kollberg iç geçirdi.

“Bir yöntemleri olması lazım,” dedi. “Bu, onlara zaman kazandırır.”

“Evet.”

Martin Beck ceplerini yokladı.

“Biliyorsun, ben sigara içmiyorum,” dedi Kollberg şaka yollu.

“Savcı yarım saat sonra basın toplantısı düzenliyor. Bizim de orada olmamızı istiyor.”

“Ah. Evlere şenlik, desene.”

Gazeteyi işaret etti ve şöyle dedi:

“Bir kere de biz şu muhabirlere soru sorsak. Şu adam dört gündür üst üste, gün bitmeden birisi tutuklanabilir diye yazıyor. Kız da güya yok Anita Ekberg’e, yok Sophia Loren’e benziyormuş.”

Yatakta doğruldu, gömleğinin düğmelerini ilikleyip ayakkabı bağcıklarını bağlamaya koyuldu. Martin Beck pencereye doğru yürüdü.

“Her an yağmur başlayabilir,” dedi.

“Kahretsin,” dedi Kollberg ve esnedi.

“Yorgun musun?”

“Dün gece iki saat uyudum. St Sigfrid’s’deki o tipi arayacağız diye ay ışığında ormanı dolaştık durduk.”

“Ah, tabii ya.”

“Evet, tabii ya! Bu lanet turist yerinde yedi saat aylak aylak dolaştıktan sonra birisi yanımıza gelip Stockholm’deki Klara polis merkezinden birilerinin evvelsi gece herifi Berzelii Parkı’nda yakaladığının haberini verdi.”

Kollberg giyinmeyi bitirip tabancasını yerine yerleştirdi. Martin Beck’e bir bakış atıp, “Gergin bir halin var. Hayırdır?” dedi.

“Özel bir şey yok.”

“Tamam, gidelim. Dünya basını bizi bekliyor.”

Basın toplantısının yapılacağı odada yaklaşık yirmi muhabir toplanmıştı. Ek olarak Savcı, Emniyet Amiri, Larsson ve iki spot lambasıyla bir televizyon fotoğrafçısı da hazırdı. Ahlberg yoktu. Savcı bir masanın arkasına geçip oturmuş, düşünceli bir şekilde bir dosyayı karıştırıyordu. Geri kalanlardan birçoğu ayaktaydı. Herkese yetecek sayıda sandalye yoktu. İçerisi gürültülüydü, herkes aynı anda konuşuyordu. Oda kalabalık olduğundan havası basıklaşmaya başlamıştı bile. Kalabalıktan hiç hoşlanmayan Martin Beck diğerlerinden birkaç adım ötede kalıp soru soracaklarla cevap verecekler arasında bir noktada sırtını duvara vererek yerini aldı.

Birkaç dakika sonra savcı, polis şefine dönüp odadaki gürültü içinde duyulabilecek kadar yüksek bir sesle sordu:

“Ahlberg hangi cehennemde?”

Larsson hemen telefona davrandıktan kırk saniye sonra Ahlberg içeri girdi. Gözleri kırmızıydı, kan ter içindeydi ve hâlâ ceketini giymekle meşguldü.

Savcı ayağa kalkıp masaya kalemiyle hafifçe vurdu. Uzun boylu, yapılı ve son derece düzgün giyimliydi ama sanki biraz fazla şıktı.

“Beyler, son dakikada ilan edilen bu basın toplantısına bu kadar kalabalık gelebilmiş olmanıza memnun oldum. Tüm medya organlarından, basın, radyo ve televizyondan temsilciler görüyorum.”

Televizyon fotoğrafçısına doğru hafifçe eğilip selam verdi, belli ki odada kesin şekilde basın mensubu olduğunu tespit edebildiği bir tek oydu.

“Bu trajik ve… hassas konuya en başından beri çoğunlukla doğru ve sağduyulu yaklaşımınızdan memnun olduğumu da belirtmek isterim. Maalesef birkaç istisna olmadı değil. Sansasyon ve her yöne çekilebilecek spekülasyonlar, böylesi… hassas bir vakada faydalı olmuyor…”

Kollberg esnerken ağzını eliyle kapatma zahmetine bile girmedi.

“Hepinizin bildiği gibi bu vaka… yeniden altını çizmem gereksiz ama bazı özel… hassas noktalara sahip ve…”

Odanın karşı tarafından Ahlberg, Martin Beck’e baktı, donuk mavi gözleri sıkıntılı bir onay ve anlayışla doluydu.

“… ve bu… hassas noktalar, aynı şekilde hassasiyetle ele alınmayı gerektiriyor.”

Savcı konuşmaya devam etti. Martin Beck önünde oturan muhabirin omzunun üzerinden bakınca defterine bir yıldız çizdiğini gördü. Televizyondan gelen adam tripoduna yaslanmıştı.

“… doğal olarak söylemek isterim ki, aslında, daha doğrusu, biz bu hassas vakadaki yardımlarınızdan ötürü minnettarlığımızı saklayamayız. Kısacası, sık sık büyük dedektif diye adlandırdığımız Kamuoyunun desteğine ihtiyacımız var.”

Kollberg tekrar esnedi. Ahlberg çaresiz bir mutsuzluk içinde gibi görünüyordu.

Martin Beck nihayet odadakilere bakmaya cesaret etti. Muhabirlerden üçünü tanıyordu, yaşlıydılar ve Stockholm’den gelmişlerdi. Birkaç tanesini daha tanıdı. Çoğu çok genç görünüyordu.

“Ek olarak, beyler, bu zamana kadar topladığımız bilgiler emrinize hazır,” dedi Savcı ve yerine oturdu.

Böylelikle kendine ait kısmı kesin şekilde bitirmiş bulunuyordu. İlk sorulara Larsson cevap verdi. Birbirinin peşi sıra soru soran üç genç muhabirdendi bunlar. Martin Beck gazetecilerin bir kısmının sessizce oturduğunu ve not da almadığını fark etti. Bu vakada somut bir ipucu olmayışını anlayışla karşılıyor gibiydiler. Fotoğrafçılar esnedi. Odada sigara dumanından göz gözü görmez olmuştu bile.

SORU: Neden bundan önce gerçek bir basın toplantısı olmadı?

CEVAP: Bu vakada pek ipucu ortaya çıkmadı. Ek olarak, bazı önemli meseleler var ki bunları halka açıklamak bu vakanın çözülmesini engelleyebilir.

SORU: Yakında bir tutuklama olacak mı?

CEVAP: Bu mümkün ancak şu anda bulunduğumuz noktadan size kesin bir cevap veremiyoruz maalesef.

SORU: Vakayla ilgili somut bir ipucuna sahip misiniz?

CEVAP: Tek söyleyebileceğimiz, belli başlı hatlarda soruşturmalarımızın devam ettiği.

(Bu hayret verici yarı gerçek açıklamalardan sonra Polis Şefi, inatla tırnak etlerini incelemekte olan Savcı’ya acımaklı bir bakış attı.)

SORU: Meslektaşlarımdan bazılarına yönelik eleştiriler oldu. Acaba vakada görev alanlar, meslektaşlarımın gerçekleri kasten çarpıttığı görüşünde mi?

(Yaptığı haber Kollberg’de büyük bir etki bırakmış olan meşhur hınzır muhabir sormuştu bu soruyu.)

CEVAP: Evet, ne yazık ki.

SORU: Bunun gerçek sorumlusu, gerekli bilgileri vermeyerek bizi karanlıkta bırakan ve kendi yöntemlerimizle gerçeği aramaya mecbur eden polis değil mi?

CEVAP: Hımmm.

(Söz almamış olan muhabirlerden de memnuniyetsizliklerini dile getiren sesler çıkmaya başladı.)

SORU: Cesedin kimliğini tespit ettiniz mi?

(Başkomiser Larsson, hızlı bir bakışla topu Ahlberg’e attıktan sonra oturdu ve göğüs cebinden göstere göstere bir puro çıkardı.)

CEVAP: Hayır.

SORU: Acaba kızın bu şehirden ya da civardan olma ihtimali var mı?

CEVAP: Pek olası görünmüyor.

SORU: Neden?

CEVAP: Öyle olsaydı kimliğini teşhis edebilmiş olurduk.

SORU: Ülkenin başka bir yerinden geldiğine dair şüphenizin tek dayanağı bu mu?

(Ahlberg sıkıntılı bir şekilde Polis Şefi’ne baktı ama adam tüm ilgisini purosuna vermişti.)

CEVAP: Evet.

SORU: Dalgakıran civarındaki aramalardan bir sonuç çıktı mı?

CEVAP: Birtakım şeyler bulduk.

SORU: Bulduklarınızın cinayetle bir ilgisi var mı?

CEVAP: Bu soruyu cevaplamak kolay değil.

SORU: Kadın kaç yaşındaymış?

CEVAP: Tahminen yirmi beş ila otuz yaş arası.

SORU: Onu öldükten tam olarak ne kadar süre sonra buldunuz?

CEVAP: Buna cevap vermek de kolay değil. Üç ila dört gün arası.

SORU: Halka aktarılan bilgiler çok muğlak. Bize daha kesin ve net bir bilgi vermeniz mümkün mü?

CEVAP: Biz de onu yapmaya çalışıyoruz. Maktulün yüzünün bir fotoğrafını da hazırladık, isterseniz bir örneğini alabilirsiniz.

(Ahlberg masasındaki kâğıt yığınına uzandı ve tek tek muhabirlere dağıtmaya başladı. Odadaki hava ağır ve rutubetliydi.)

SORU: Kadının vücudunda belirgin herhangi bir iz var mıydı?

CEVAP: Bildiğimiz kadarıyla hayır.

SORU: Bu ne anlama geliyor?

CEVAP: Hiçbir iz olmadığı anlamına geliyor yani.

SORU: Diş incelemesinden özel bir ipucu çıktı mı?

CEVAP: Sağlıklı dişleri varmış.

(Uzun ve boğucu bir sessizlik izledi bunu. Martin Beck önündeki muhabirin hâlâ çizdiği yıldızı karalamakta olduğunu gördü.)

SORU: Cesedin suya başka bir bölgeden atılmış ve akıntıyla dalgakırana sürüklenmiş olması mümkün mü?

CEVAP: Olası görünmüyor.

SORU: Kapı kapı dolaşarak bir şey öğrendiniz mi?

CEVAP: O iş hâlâ devam ediyor.

SORU: Özetle, polisin elinde tamamen esrarengiz bir vaka olduğu söylenebilir mi?

Cevap veren Savcı oldu.

“Birçok suç başlangıçta esrarengizdir.”

Böylece basın toplantısı sona ermiş oldu.

Dışarı çıkarken yaşlıca muhabirlerden biri Martin Beck’i durdurdu, elini koluna koyup, “Ufacık da olsa bilginiz yok mu?” diye sordu. Martin olumsuz anlamda başını salladı.

Ahlberg’in ofisinde iki adam kapı kapı gezerek topladıkları bilgileri gözden geçiriyordu.

Kollberg masaya yürüdü, kâğıtlardan bazılarına göz attı ve omuz silkti.

Ahlberg geldi, ceketini çıkarıp sandalyesinin arkasına astı. Sonra Martin Beck’e dönüp “Savcı seninle konuşmak istiyor. Hâlâ diğer odada,” dedi.

Savcı ve Emniyet Amiri hâlâ masada oturuyordu.

“Beck,” dedi Savcı, “burada daha fazla kalmanıza ihtiyaç olduğunu sanmıyorum. Üçünüze yetecek kadar çok iş yok sanki.”

“Doğru.”

“Genel anlamda, geriye kalan işlerin başka yerde de rahatlıkla yapılabileceğini düşünüyorum.”

“Olabilir.”

“Kısacası, seni burada alıkoymak istemiyorum, özellikle de kafanda başka meseleler olacaksa.”

“Benim görüşüm de bu yönde,” diye ekledi Polis Şefi.

“Benimki de,” dedi Martin Beck.

El sıkıştılar.

Ahlberg’in ofisinde hâlâ çıt çıkmıyordu. Martin Beck sessizliği bozmadı.

Bir süre sonra Melander girdi içeri. Şapkasını asıp başıyla selam verdi diğerlerine. Sonra masaya gidip Ahlberg’in daktilosunun başına oturdu, bir kâğıt takıp birkaç satır yazdı. Kâğıdı daktilodan çıkardı, imzaladı ve masasındaki dosyaya yerleştirdi.

“O ne, önemli bir şey mi?” diye sordu Ahlberg.

“Değil,” dedi Melander.

İçeri girdiğinden beri tavrını değiştirmemişti.

“Yarın eve dönüyoruz,” dedi Martin Beck.

Kollberg, “Harika,” deyip esnedi.

Martin Beck kapıya doğru bir adım attı, sonra daktilonun başındaki adama dönüp baktı.

“Otele geliyor musun?” diye sordu.

Ahlberg başını arkaya atıp tavana baktı. Sonra ayağa kalkıp kravatını düzeltti.

Otelin lobisinde Melander’den ayrıldılar.

“Ben tokum, yemiştim,” dedi. “İyi geceler.”

Melander derli toplu bir adamdı. Ayrıca harcırahını da tutumlu kullanır ve görev başındayken sosisli sandviç ve alkolsüz içeceğe talim ederdi.

Diğer üçü yemek salonuna gidip oturdu.

“Bir cin tonik,” dedi Kollberg. “Schwepps.”

Diğer ikisi biftek, aquavit ve bira söyledi. Kollberg içkisini alıp üç yudumda bitirdi. Martin Beck muhabirlere verilen dosyanın bir nüshasını çıkarıp okudu.

“Bana bir iyilik yapar mısın?” dedi Martin Beck, Koll-berg’e bakarak.

Kollberg, “Tabii ki,” dedi.

“Yeni bir eşkâl çıkarmanı istiyorum, şahsen bana çıkar. Bir rapor değil, eşkâl istiyorum. Bir ceset değil, insan eşkâli. Ayrıntılı şekilde. Hayattayken neye benziyor olabileceğine dair. Acele etme.”

bannerbanner