Читать книгу Antikacı Dükkânı (Чарльз Диккенс) онлайн бесплатно на Bookz (8-ая страница книги)
bannerbanner
Antikacı Dükkânı
Antikacı Dükkânı
Оценить:
Antikacı Dükkânı

4

Полная версия:

Antikacı Dükkânı

11

Çocuğu barındıran çatının altında artık sessizliğin, yalnızlığın aralıksız hüküm sürmesine imkân kalmaması mukadderdi. Ertesi sabah yaşlı adama şiddetli ateşle birlikte nöbet geldi; bu düzensizliğin etkisi altında daha da güçten düşen adamcağız haftalarca hayatının en tehlikeli günlerini yaşadı. Gerektiği kadar bakım vardı ama, bu, biraz da, hasta bakımını kârlı bir iş hâline getiren, hasta bakımının dışındaki zamanlarını bir araya gelip neşe içinde yiyip içerek eğlenen yabancıların bakımıydı; böyleleri için hastalık, ölüm artık aileden olmuş tanrılardı.

Yine de o günlerin telaşı, kargaşalığı arasında çocuk eskisinden çok daha yalnız kalmıştı: Ruhça yalnızdı; ateşten yanan, yatağında erimekte olan yaşlı adama duyduğu bağlılıkta yalnızdı; sınırsız üzüntüsü içinde bir türlü elde edemediği sevgi içinde yalnızdı. Günler ve geceler onu, dalgın, acı çeken hastanın yastığı başında buluyordu; kızcağız orada hâlâ onun her isteğini yerine getiriyor, adını durmadan tekrarlayışını, ateşin etkisiyle kâbus görürken hep onun ihtiyaçlarını düşünüşünü dinliyordu.

Ev artık onların değildi. Hastanın odası bile Quilp’in hükmü altındaydı, onun malı sayılırdı. Yaşlı adam hastalandıktan hemen birkaç gün sonra cüce, pek az kimsenin anladığı, hiç kimsenin soruşturmaya kalkışmadığı birtakım kanuni durumları ileri sürerek, evdeki eşyaya sahip çıkıvermişti. Cüce, bu amaçla yanında getirdiği bir kanun adamının da yardımıyla, eve gelen herkesi geri çevirmek, sahip çıktığı malları koruyabilmek üzere oraya yerleşmişti. Sonra da karargâhını kendi zevkine uygun bir şekle sokmaya baktı.

Quilp postu arka salona sermişti; bundan böyle herhangi bir iş yapılmasını önlemek için dükkânı da kapamıştı. Eski eşyanın arasından en güzelini, en rahatını arayıp bulmuş, bunu kendine ayırmış, özellikle çirkin, rahatsız olanını da arkadaşına uygun görmüştü. Onları kendi odasına taşıtmış, mevkiine büyük bir azametle kurulmuştu. Onun dairesi yaşlı adamın odasından çok uzaktaydı ama, Quilp mikropların yayılması ihtimaline karşı iyi bir tedbir olur düşüncesiyle kendisi durmadan pipo içmekle kalmamış, hukukçu arkadaşının da aynı şeyi yapması için ısrar etmişti. Bu yetmiyormuş gibi, iskeleye haberci gönderip, tepeüstü yürüyen çocuğu da çağırtmıştı. O da, içeri girip kapının hemen yanına oturmuş, cücenin bulup verdiği kocaman bir pipoyu durmaksızın içmeye koyulmuştu. Bir iki dakika için pipoyu dudaklarından uzaklaştırmaya kalksın, ne haddine! Bu düzen de kurulduktan sonra Quilp sevinçten kıkır kıkır gülerek çevresine bakındı, “düzenin böylesine huzur adını verdiğini” açıkladı.

Pek ahenkli bir adı olan hukukçu arkadaş, yani Brass1 da bu düzeni “huzur” diye adlandırabilirdi ama, şu iki önemli kusur olmasaydı: Bir kere, adamcağız iskemlesinde hiç de rahat oturamıyordu; çok sert, üçgen biçimi, üstelik de kaygan olan iskemle çok rahatsızdı. İkincisi, tütün dumanı ona dokunur, rahatsız ederdi. Yalnız, Quilp’in adamı olduğu, cüceyle iyi geçinmesini gerektiren bin bir neden bulunduğu için, gülümsemeye çalışıp, elinden geldiği kadar kibar bir tavırla, durumdan hoşlandığını anlatacak şekilde başını salladı.

Bu Brass, Londra şehrinde Bevis Marks Şirketi’nden, hiç de iyi bir ünü olmayan bir avukattı. Uzun boylu, gaga burunlu, çıkık alınlı, çökük gözlü, koyu kızıl saçlı zayıf bir adamdı. Ayak bileklerine değecek derecede uzun siyah bir palto, kısa siyah pantolon, yüksek topuklu pabuçlar, maviye çalar kurşuni pamuklu çoraplar giymişti. Dalkavuk tavırlıydı ama, sesi pek sertti; üstelik, en tatlı gülüşü bile öylesine korkunçtu ki, oldukça uygun şartlar içinde bile onunla karşılaşan bir kimse: “Keşke öfkelense, hiç değilse kaşlarını çatar.” diye hayıflanırdı.

Quilp hukuk danışmanına baktı, piposunun verdiği sıkıntıyla adamın gözlerini pek fazla kırpıştırdığını, dumanını iyice içine çektiği zamanlarda da tüylerinin ürperdiğini, dumanı boyuna kendinden uzaklaştırmaya çalıştığını gördükçe sevinci artıyor, neşe içinde ellerini ovuşturuyordu.

Quilp, oğlana dönerek:

– Dumanını başka yana tüttürsene, köpek sen de! dedi. Piponu doldur, son katresine kadar bir çırpıda içiver; yoksa, piponun o mumlu dip kısmını ateşe tutup senin dilini onunla kızartırım!

Bereket ki oğlan kös dinlemişti; birisi ona küçük bir kireç parçası bile içirmeye kalkışsa gık demeden içerdi. Onun için, efendisine karşı kendini savunmak üzere bir iki kelime mırıldandı; sonra, verilen emri yerine getirdi.

Quilp:

– Güzel, değil mi, Brass? diye sordu. Hoş kokulu, değil mi? Türk Sultanı gibi görüyorsun kendini, öyle değil mi?

B. Brass, kendini öyle görebilse bile, Türk Sultanı’nın duygularının hiç de gıpta edilecek duygular olmadığını biliyordu; yalnız, bunun çok ünlü olduğunu, kendini o hükümdara pek benzettiğini söyledi.

Quilp:

– İşte hastalıktan korunmanın çaresi bu, dedi. Hayatın her türlü felaketinden korunmanın yolu bu. Burada kaldığımız kadar pipo içmeye hiç ara vermeyeceğiz… İç şu piponu, köpek herif, yoksa sana o pipoyu yuttururum!

Cüce, oğlana bu pek nazikçe uyarmayı yaptıktan sonra hukukçu arkadaşı:

– Burada çok kalacak mıyız? diye sordu.

– Sanırım ki yukarıdaki yaşlı adam ölünceye kadar kalmamız gerekecek.

B. Brass:

– Hah-hah-ha! diye güldü. O! Çok iyi.

Quilp:

– İç şu tütünü, diye bağırdı. Hiç durma. Piponu içerken konuşabilirsin. Vakit kaybetme.

Brass, yine o yorucu pipoyla uğraşmaya başlarken:

– Hah-hah-ha! diye haykırdı. Peki, ya adam iyileşmeye yüz tutacak olursa ne yapacağız, Bay Quilp?

Cüce:

– O zaman da iyileşinceye kadar kalırız, daha fazla değil, diye karşılık verdi.

Brass:

– O zamana kadar beklemeniz ne büyük bir iyilik! dedi. Başkası olsa, efendim, eşyayı kaldırır ya da satardı… Hem de kanun onlara bu yetkiyi verir vermez yaparlar bunu vallahi! Kimisi de, efendim… Şey ederdi…

Cüce:

– Senin gibi bir papağanın saçmalarını dinlemekten kendini kurtarırdı! diye onun sözünü kesti.

Brass:

– Hah-hah-ha! diye bağırdı. Öyle neşelisiniz ki!

Kapı yanındaki pipo içme görevlisi konuşmanın bu bölümünde araya girdi, piposunu dudaklarının arasından çekmeden:

– İşte kız geliyor! diye homurdandı.

Quilp:

– Kim geliyor, köpek herif? diye sordu.

Oğlan:

– Gız, dedi. Sağır mısın?

Quilp, sanki çorba içiyormuş gibi büyük bir iştahla soluğunu içine çekerek:

– Ah, dedi. Seninle ikimiz yakında öyle bir hesaplaşacağız ki! Senin için dağarcığımda öyle tırmık, yara hazırlığı var ki, genç dostum! Aha, Nelly’miş. Şimdi nasıl acaba benim elmasım?

Çocuk, ağlayarak:

– Dedem çok kötü, dedi.

Quilp:

– Ne de güzel bir Nelly’sin sen! dedi.

Brass:

– A, güzel, efendim, gerçekten güzel! dedi. Çok da sevimli.

Cüce, sözüm ona yumuşatıcı, tatlı bir sesle konuştu:

– Quilp’inin dizinde oturmaya mı geldi, yoksa burada o küçücük odasında yatmaya mı? Nelly’cik bunların hangisini yapacak?

Brass, sanki kendisiyle tavan arasında gizli kalması gereken bir sırmış gibi:

– Çocuklarla nasıl da güzel geçiniyor! diye mırıldandı. Onun konuşmasını dinlemek insana iç huzuru veriyor, vallahi!

Nelly:

– Ben burada hiç kalmayacağım ki, dedi. Odadan bir iki şey almak istiyorum yalnız. Ondan sonra da ben… Ben bir daha buraya gelmeyeceğim.

Çocuk içeri girerken cüce odaya bakarak:

– Ah, ne de güzel, küçük bir oda! dedi. Tam bir kameriye. Burasını bir daha kullanmayacağına, buraya bir daha gelmeyeceğine emin misin, Nelly?

Çocuk, almaya geldiği birkaç parça giyim eşyasını kavradığı gibi oradan telaşla uzaklaşırken:

– Eminim! Bir daha asla gelmeyeceğim, asla gelmeyeceğim! diye bağırdı.

Quilp, çocuğun arkasından bakarak:

– Çok duygulu! dedi. Çok duygulu. Yazık, çok yazık! Yatak hemen hemen benim boyuma göre. Burasını kendime oda yapacağım ben galiba.

Brass bu düşünceyi destekledi, cüceden gelecek her düşünceyi benimsemek zorundaydı çünkü. Bunun üzerine, cüce de içeri girip bu işi bir denemek istedi. Ağzında piposuyla kendini sırtüstü yatağa attı. Sonra, yatağı tekmeleyerek, hırsla piposunu içmeye koyuldu. Brass bu manzarayı pek beğendi, yatağı yumuşacık, pek rahat bulduğu için Quilp burasını geceleri yatak, gündüzleri divan olarak kullanmaya niyetlendi. Bu durumda, yatağın divan görevine hemen başlamasında bir sakınca görmediği için olduğu yerde kaldı, piposunu içti. Hukukçu bey de artık yarı kendinden geçmiş, düşünme kabiliyetini hemen kaybetmiş bir hâlde (tütün adamın sinir sistemini etkiliyordu) birazcık açık havaya çıkmak fırsatını elde etti. Biraz sonra da, yüzü eski rengine aşağı yukarı kavuşmuş bir hâlde, geri döndü. Çok geçmeden de kötü niyetli cüce onu pipo içmeye zorladı. Brass, bu durumda sedirin üzerinde uykuya daldı, sabaha kadar uyudu.

İşte, Quilp’in yeni evine girer girmez yaptıkları bunlardı. Birkaç gün de, işleri yüzünden, gösteriş yapmaya pek vakit bulamadı; Brass’ın yardımıyla, buradaki eşyanın tek tek listesini çıkarmak, öbür işlerini hâlletmeye gitmek hemen hemen bütün vaktini alıyordu. Yalnız, şimdi kuşkuları, kuruntuları iyicene uyanmış olduğu için, evden bir gece bile uzak kalmıyordu. Yaşlı adamın düzensizliğinin iyi ya da kötü bir şekilde sona erdirilmesi hevesi de zaman geçtikçe açıktan açığa mırıldanmalar, sabırsızlık işareti, bağırıp çağırmalar şeklinde ortaya çıkmaya başladı.

Nelly, cücenin konuşma teşebbüslerinden ürkek bir tavırla kaçmaya çalışıyor, adamın daha sesini duyar duymaz ortadan kayboluyordu. Avukatın gülümsemeleri de Quilp’in surat asmalarından daha az korkunç değildi. Merdivende, koridorda ikisinden birine rastlayıvermek korkusundan ötürü kızcağız dedesinin odasından bir yere kıpırdamıyor, gecenin geç saatlerinden önce odadan dışarı pek seyrek çıkıyordu. Ancak bu saatlerde sessizlik ona dışarı gidip bir boş odanın temiz havasını solumak cesaretini veriyordu.

Bir gece Nelly, her zamanki penceresinin önüne geçmiş, pek tasalı bir hâlde oturuyordu. Tasalıydı, çünkü o gün yaşlı adam her zamankinden daha kötü durumdaydı. Yavrucak, pencerenin önünde otururken, sokaktan birinin kendisine seslendiğini duydu. Aşağıya bakınca bunun Kit olduğunu gördü. Çocuğun ona kendini göstermek için sarfettiği çaba küçük kızı tasalı düşüncelerden uzaklaştırmıştı.

Oğlan alçak bir sesle:

– Küçük hanım!

Kızcağız, bu sözde suçluyla temas kurup kurmaması gerektiğinden şüpheye düştüğü hâlde yine de eski göz ağrısına yakınlık duyarak:

– Efendim, dedi. Ne istiyorsun?

Oğlan:

– Sana çoktandır bir şey söylemek istiyordum ama, dedi. Aşağıdakiler beni buradan kovdular, seni görmeme izin vermediler. Bu şekilde saf dışı edilmeyi hak ettiğime inşallah sen inanmıyorsundur, değil mi, küçük hanım?

Nelly:

– İnanmak zorundayım, dedi. Yoksa, dedem sana niye o kadar kızmış olsun?

Kit:

– Bilmiyorum, dedi. Ondan böyle bir muamele görmeyi hak etmediğimi biliyorum, senden de öyle. Hiç değilse bunu dosdoğru söyleyebiliyorum. Ya sadece eski efendimin durumunu sormaya geldiğim hâlde kapıdan kovuluşum…

Nelly:

– Bana bundan hiç söz etmediler, dedi. Gerçekten, bilmiyordum. Bilseydim, bunu yapmalarına dünyada izin vermezdim.

Kit:

– Eksik olma, küçük hanım, dedi. Senin bunu söylemen bana huzur verdi. Zaten bunun senin marifetin olduğuna da hiçbir zaman inanmayacağımı söyledim.

Kızcağız, hararetle:

– Çok doğru, dedi.

Kit, pencerenin altına gelip daha alçak bir sesle konuştu:

– Aşağıda yeni patronlar var, küçük hanım. Bu senin için bir değişiklik olsa gerek.

Kız:

– Gerçekten de öyle, dedi.

Kit, hastanın odasını işaret ederek:

– Biraz daha düzelince o da aynı şeyleri sezinleyecek, dedi.

Nelly, gözyaşlarını tutamayarak:

– Bundan sonra bir daha düzelebilirse, elbette, dedi.

Kit:

– A, elbette düzelecek, elbette! diye atıldı. Düzeleceğine eminim. Sen kendini kapıp koyverme, küçük hanım. Yalvarırım, yapma!

Bu cesaret verici, avutucu sözler pek azdı, pek üstünkörü söylenmişlerdi ama kızcağızı etkilediler, daha çok ağlamasına yol açtılar.

Kit, kaygılanarak:

– Artık mutlaka iyileşmeye başlayacaktır, dedi. Yalnız, sen kendini bırakıp, kötü düşüncelere saplanır da kendini hasta edersen dedenin durumunu kötüleştirir bu; tam iyileşmeye başladığı sırada hastalığı geri teper. Deden iyileşince iyi bir şey söyle, benim için güzel şeyler söyleyiver, küçük hanım.

Nelly:

– Ona senin adını uzun, çok uzun bir süre hiç anmamalıymışım, öyle söylediler, dedi. Buna cesaret edemem. Hoş, söylesem bile güzel bir sözden sana ne yarar gelebilir ki? Çok fakir düşeceğiz. Yiyecek ekmeği bile zor bulacağız.

Oğlan:

– Benim istediğim işe geri alınmak değil, dedi. Senden rica ettiğim o değil. Seni görebilmek umuduyla bunca zaman beklemem de sizden aldığım para, giyecek için değil ki. Böyle kötü bir zamanda seni görmeye öyle şeylerden söz etmek için geldiğimi düşünmeyesin sakın.

Kızcağız oğlana minnetle, sevgiyle baktı: “Belki daha söyleyecekleri vardır.” diye bekledi.

Kit, duralayarak:

– Hayır, onun için değil, diye konuşmasına devam etti. Çok daha başka bir nedeni var gelişimin. Pek akıllı bir kimse değilim, bunu biliyorum ama, benim dürüst, sadık bir adamı olduğuma, elimden geldiği kadar iyilik yapmaya çalıştığıma, asla kötü niyetle davranmadığıma bir inansa, belki de şey etmezdi…

Kit, sözlerinin bu kısmından sonra o kadar uzun süre sustu ki, çocukcağız oğlanı konuşmaya zorladı ve sözlerini çabuk bitirmesini istedi, çünkü vakit hayli geç olmuş, pencereyi kapama zamanı gelmişti.

Kit, birden cesaretlenerek:

– Belki de bu evin sizin eviniz olmaktan çıktığını söylememi bir cüret saymaz. Annemle benim çok sefil bir evimiz var ama, orada yaşamak böyle bir sürü insan arasında oturmaktan çok daha iyidir. Deden daha iyi bir yer buluncaya kadar niye gelip bizde, oturmayasınız?

Nelly bir şey demedi. Kit’in de, bu teklifi yapmış olmanın verdiği rahatlık içinde, çenesi açıldı, büyük bir ustalıkla evini bol bol methetti:

– Sen evi çok küçük, kullanışsız sanıyorsun, dedi. Gerçekten de öyle; yalnız, çok temizdir. Bizim evi belki de gürültülü bulursun ama, koca kasaba içinde bizimkinden daha sakin bir ev yoktur. Çocuklardan korkma; bebek pek seyrek ağlar, öteki de çok iyidir, hem zaten ben onlara bakarım. Seni pek üzmezler sanırım. Bir deneyin, küçük hanım, n’olur, bir deneyin. Üst kattaki küçük ön oda çok hoştur. Bacalar arasından kilisenin saatini bir parça görebilirsin, saati de aşağı yukarı anlayabilirsin. Annem o odanın tam sana göre olduğunu söylüyor, gerçekten de öyle. Sonra, ikimiz de sana hizmet edeceğiz. Para karşılığında demek istemiyorum. Bunu sakın düşünmeyesin! Dedene yalvaracaksın, değil mi, küçük hanım? Bunu bir deneyeceğini söyle, yeter. Yaşlı efendimi bize gitmeye kandırmalısın; yalnız, ona ne yaptığımı sor önce. Bunu yapacağına söz veriyor musun, küçük hanım?

Kızcağızın bu ağırbaşlı soruya karşılık vermesine meydan kalmadan sokak kapısı açıldı, Brass, gecelik takkeli başını uzatıp, sert bir sesle:

– Kim var or’da? diye sordu.

Kit hemen oradan uzaklaşıverdi, Nell de pencereyi yavaşça kapadıktan sonra odaya döndü.

Brass sorusunu yeniden sormaya fırsat bulamadan; Quilp de takkeli başını aynı kapıdan dışarı uzattı, yolun aşağısına, yukarısına baktı, karşıya geçip evin bütün pencerelerini gözetledi. Görünürlerde kimsecikler bulunmadığına iyice inandıktan sonra da hukukçu arkadaşıyla birlikte evden içeri girdi. Kızcağız, merdiven başından, Quilp’in söylediklerini işitiyordu: Ona karşı bir tuzak hazırlanıyormuş; soyguncuların saldırısına uğramak tehlikesiyle karşı karşıya bulunuyormuş; günün her saatinde evin çevresinde haydutlar dolaşıyormuş; bu işi bırakıp evine dönmek için bir dakika bile kaybetmek istemiyormuş. Cüce bunları avaz avaz bağırarak söyledikten sonra yine çocuğun ufacık yatağına kıvrılmış yattı, Nell de yavaşça yukarı çıkıverdi.

Kit ile yaptığı yarım yamalak konuşmanın elbette ki iyice etkisi altında kalmıştı; o gece rüyasında hep bunu gördü, daha sonra da uzun, çok uzun bir süre bunları aklından çıkaramadı. Duygusuz alacaklılarla, hastaya sözümona bakan paralı bakıcılarla çevrilmiş olması, en tasalı, üzüntülü zamanında yanındaki kadınlardan bile birazcık ilgi, anlayış görememesi karşısında, bir iyi söz söyleyen cömert ruhun –ne kadar uygunsuz bir tapınakta yaşarsa yaşasın– kızcağızın sevgi dolu yüreğini etkisi altına alıvermesini tabii karşılamalı. Tanrı’ya şükür, bu ruhların tapınakları el yapısı değildir; camlarında da menekşe rengi güzelim ketenler değil, basbayağı, yamalı örtüler asılıdır.

12

En sonunda, yaşlı adamın hastalığının tehlikeli devresi geçti, iyileşmeye yüz tuttu. Ağır ağır, belli belirsiz şekilde aklı başına gelmeye başladı; yalnız, zihni zayıflamış, çalışması aksamıştı. Sabırlı, sakindi; çoğunlukla, uzun zaman düşünceli düşünceli oturuyordu. Duvara, tavana vuran bir parçacık güneş bile onu eğlendirmeye yetiyordu. Günlerin uzun olmasından, gecelerin yoruculuğundan hiç yakınmıyordu. Gerçekten de zaman kavramını, her türlü ilgi, yorgunluk duygularını iyicene kaybetmişti. Saatlerce Nell’in küçücük eli avucunun içinde, oturup çocuğun parmaklarıyla oynayarak, bazen de durup saçlarını düzelterek, alnını öperek vakit geçiriyordu. Çocuğun gözlerinin yaşlarla parıldadığını görünce de bunun nedenini anlayabilmek için şaşkın şaşkın, çevresine bakınıyor, bakarken de niye şaşırmış olduğunu unutuyordu.

Çocukla yaşlı adam arabayla sokağa çıktılar. Dedenin her yanına yastıklar yerleştirilmişti, çocuk da yanındaydı. Her zamanki gibi el eleydiler. Önce sokaklardaki gürültü, gidiş geliş adamcağızın zihnini yordu; yalnız, hiç de şaşırmış, meraklanmış, sevinmiş ya da huzuru kaçmışa benzemiyordu. Şunu ya da bunu hatırlayıp hatırlamadığı sorulduğunda:

– A, evet, diyordu. Çok iyi hatırlıyorum, neden hatırlamayacakmışım sanki?

Bazen, başını çevirip, kalabalık arasında gözüne ilişen bir yabancıya büyük bir dikkatle bakıyor, adam gözden kayboluncaya kadar gözlerini ondan ayırmıyordu. Bunu niçin yaptığı sorulunca da hiç cevap vermiyor, bir tek söz söylemiyordu. Bir gün yaşlı adam koltukta, Nell de onun yanında iskemlede otururken kapı önüne gelen birisinin içeri girmek için izin istediğini duydular. Yaşlı adam duygusuz bir hâlde:

– Gelsin, dedi. Gelenin Quilp olduğunu biliyordu. Oranın efendisi Quilp’ti. Elbette içeri de girebilirdi. Nitekim öyle de yaptı.

Cüce, yaşlı adamın karşısına oturarak:

– Seni en sonunda iyileşmiş gördüğüme sevindim, komşu, dedi. Artık iyice kuvvetlendin mi bari?

Yaşlı adam zayıf bir sesle:

– Evet, dedi. Evet.

Yaşlı adamın duyma kabiliyeti eskisine göre çok ağırlaşmış olduğu için cüce sesini biraz daha yükselterek:

– Biliyorsun ki, seni acele ettirmek istemem, dedi. Yalnız, geleceğini ne kadar çabuk kararlaştırırsan hakkında o kadar iyi olur.

Yaşlı adam:

– Hiç şüphesiz iki taraf için de iyi olur, dedi.

Quilp, kısa bir duraklamadan sonra:

– Anlarsın ya, dedi. Eşya bir kere buradan alınıp götürüldükten sonra bu ev pek rahatsız bir yer olacak; daha doğrusu, oturulacak hâli kalmayacak.

Yaşlı adam:

– Doğru söylüyorsun, diye karşılık verdi. Ya zavallı Nell, o ne yapacak?

Cüce başını sallayarak:

– Tamam! dedi. İşte bunu iyi söyledin. Bu mesele üzerinde düşüneceksin demek, öyle mi, komşum?

Yaşlı adam:

– Elbette düşüneceğim, dedi. Burada kalmayacağız.

– Ben de öyle tahmin etmiştim. Eşyayı sattım. Mallar umulan parayı getirmedi ama, sonuç yine de pek kötü değil. Bugün günlerden salı. Eşya ne zaman taşınsın? Acelemiz yok. Mesela bugün öğleden sonra taşınsın diyelim mi?

Yaşlı adam:

– Cuma sabahı diyelim, dedi.

Cüce:

– Peki, öyle olsun, dedi. Öyle olsun ama, bu işi daha geri bıraktıramayacağımı da kabul etmen şartıyla, komşum. Her ne pahasına olursa olsun, daha uzun bekleyemeyiz.

Yaşlı adam:

– Güzel, dedi. Bunu unutmam.

Quilp bu sözlerin söylenişindeki garip, hatta ruhsuz ifadeye biraz da şaşmış gibi görünüyordu ama, yaşlı adam başını sallayıp: “Cuma sabahı, unutma.” diye tekrarladı, bu konuyu da daha fazla kurcalamak için bahane bulamadı, iyi niyet dilekleriyle, övgülerle, pek dostça bir hava içinde, yaşlı adamın yanından ayrıldı; aşağıya, durumu Brass’a anlatmaya gitti.

O gün, ertesi gün de sabahtan akşama kadar yaşlı adam bu durumda kaldı. Evin içinde aşağı, yukarı gezindi, sanki odalarla vedalaşmak istiyormuş gibi hepsine girdi çıktı; yalnız, sabahki konuşmayı hatırladığını hiçbir şekilde belli etmedi; başını sokacak başka bir çatı aramak gerektiğinden de söz etmedi. Zihninde belli belirsiz bir düşünce vardı ki o da çocuğun yapayalnız, yardıma muhtaç durumda olduğuydu. Bu da çocuğu sık sık bağrına basıp ona neşeli olmasını, birbirlerini asla bırakmayacaklarını tekrarlamasından anlaşılıyordu. Ne var ki gerçek durumu daha açık bir şekilde anlamaktan uzak görünüyordu. Hâlâ huzursuz, ihtirassız bir yaratık havasındaydı; maddi, manevi acıların hepsi onu bırakıp gitmişti sanki.

Biz buna “çocukluk hâli” deriz ama, nasıl ölüm uykunun gülünç bir benzeriyse adamın bu hâliyle çocukluk arasındaki benzerlik de aynıdır. Bunamaya yüz tutan bir kimse nerede, çocukluğun o gülen ışığı, hayatı, hiçbir sınır tanımayan o neşesi, soğukluk nedir bilmeyen o saflığı, gölgelenmeyen umutları, tomurcuklanırken solan o neşeleri nerede! O çirkin ölümün keskin, soğuk sınırlandırması nerede, uykunun o sakin güzelliği, uyanık geçen saatlere dinlenme deyip gelecek saatlerin umutlarıyla, sevgisiyle oyalanmak nerede! Ölümle uykuyu yan yana bırakın, bakalım ikisinin hısım olduğunu söyleyen çıkacak mı? Çocukla çocuksu adamı birlikte yola çıkarın, o güzel günlere iftira edip çirkin, eğri büğrü bir hayale onun adını vermenin gururu içinde yüzünüz kızarsın bakalım.

Perşembe geldi çattı ama, yaşlı adamda hiçbir değişiklik yoktu. Yalnız, o akşam çocukla sessiz sessiz otururlarken yaşlı adamın üzerine bir değişik hâl geldi.

Penceresinin altındaki küçük kasvetli avluda bir ağaç vardı, bulunduğu yere göre enikonu verimli sayılırdı. Ağacın yaprakları arasında hava kıpırdanırken beyaz duvara da titrek bir gölge düşüyordu. Yaşlı adam güneş batıncaya kadar bu bir parçacık ışık altında titreşen gölgeleri seyretti. Gece olup da ay yavaş yavaş yükselmeye başladığı zaman da hâlâ eski yerinde oturuyordu.

Bunca uzun bir süre yatağının içinde çırpınıp yatmış bir kimse için bu birkaç yeşil yaprak, bacaların, damların arasından bile sızmış olsa, o bir parçacık ışık pek hoşa gidecek şeylerdi. Bunlar çok uzaklardaki sakin yerleri, huzuru hatırlatıyordu.

Kızcağız bir kere değil, pek çok kereler yaşlı adamın duygulandığını, konuşmaktan çekindiğini fark etmişti. İşte şimdi de gözlerinden yaşlar akıyordu. Yaşları görmek küçük kızın sızlayan kalbini bayağı aydınlatmıştı. Yaşlı adam bir de, sanki yere diz çökecekmiş gibi yaparak, torununa kendisini bağışlaması için yalvardı.

Nell, dedesinin sözünü yarıda keserek:

– Bağışlamak mı? diye bağırdı. Ah, dedeciğim, neyi bağışlayacakmışım?

– Şimdiye kadar gelmiş geçmiş şeyleri, senin başına gelenlerin hepsini, o huzursuzluk veren rüya içinde gelip geçenleri bağışlayacaksın, Nell.

Çocuk:

– Öyle konuşma, dedeciğim, dedi. Yalvarırım, yapma! Hadi şimdi başka şeyler konuşalım.

Yaşlı adam:

– Evet, evet başka şeyler konuşacağız, diye karşılık verdi. Bu konuşacaklarımız da çok eskiden… Aylarca, aylarca önce mi, yoksa haftalarca önce mi, günlerce önce mi konuştuğumuz şeyler olacak. Acaba ne zaman konuşmuştuk onları, Nell?

Çocuk:

– Ne dediğini anlayamadım, dedi.

– Bugün hatırladım… Şurada oturmaya başladığımızdan beri hatırlıyorum. Tanrı senden razı olsun, Nell.

– Niçin böyle diyorsun, dedeciğim?

– İlk defa dilenci olduğumuz zaman söylediğin sözler için diyorum, Nell. Daha yavaş konuşalım. Şişt! Aşağıdakiler niyetimizi öğrenirlerse benim deli olduğumu söyleyip seni benden uzaklaştırırlar. Burada bir gün daha durmayacağız. Buradan uzaklara gideceğiz.

Çocuk, ciddi ciddi:

– Evet, hadi gidelim, dedi. Buradan çıkıp gidelim, bir daha da ne buraya dönelim, ne de adını analım. Buralarda oyalanacağımıza yalın ayak dünyayı dolaşalım daha iyi.

Yaşlı adam:

– Öyle yapacağız, dedi. Tarlaları, ormanları, ırmak kıyılarını yayan geçeceğiz. Tanrı’nın hükmettiği yerlerde kendimizi ona emanet edeceğiz. Ötelerde geceleyin berrak gökyüzünün altında yatmak, hep üzücü, yorucu rüyalarla dolu olan kapalı odalarda yatmaktan daha iyidir. Seninle ikimiz neşeli, mutlu olup bu günleri de sanki hiç olmamış gibi unutmayı pekâlâ öğrenebiliriz, Nell.

Çocuk:

– Mutlu olacağız! diye bağırdı. Burada dünyada mutlu olamayız!

Yaşlı adam da:

– Hayır, bir daha mutlu olamayız, diye çocuğun düşüncesine katıldı. Doğru söyledin. Yarın sabah buradan kaçıp gidelim. Erkenden usulca çıkıp gideriz ki bizi gören, duyan olmasın. Arkamızda da bir iz, bir işaret bırakmayalım ki, peşimize takılmasınlar. Zavallı Nell’ciğim! Yanacıkların solmuş, gözlerin de beni gözleyip ağlamaktan ağırlaşmış. Biliyorum, benim uğruma olmuş bu. Korkma, iyileşeceksin. Yarın sabah, yüzlerimizi bu üzüntü dolu yerden çevirip, kuşlar kadar bağımsız, mutlu olacağız.

bannerbanner