
Полная версия:
Antikacı Dükkânı
Fred Trent:
– Sonunda teyzenin pes demesinden yana bir korkun yok ya? diye sordu.
– İnşallah yoktur. Genellikle teyzemi yumuşatmak için altı mektup yetiyordu; bu sefer sekiz mektup gönderdim, hiçbir sonuç alamadım. Yarın sabah bir mektup daha yazacağım. Mektubun her yanını lekeleyip üzerine de biraz su serpmek niyetindeyim; böylece, yaptıklarımdan pişman oldum sanacak. Öyle bir ruh hâli içindeyim ki ne yazacağımı bilemiyorum, deyip karalayacağım. Şu anda geçmişteki hatalı davranışlarımdan ötürü nasıl gözyaşı döktüğümü bir görsen! Bu kısma su serpeceğim. Düşünürken ellerim titriyor. Yine karalayacağım. Bu da etkisini göstermezse her şey bitmiş sayılır.
Dick Swiveller bunları söylerken deftere yazacaklarını da bitirmiş, kalemi küçük kılıfına sokmuş, defterini pek ağırbaşlı, düşünceli bir tavırla kapamıştı. Arkadaşı başka bir yere gitme saatinin geldiğini fark edince Dick Swiveller o pembe şarabıyla, Bn. Sophy Wackles’e değgin düşünceleriyle baş başa kalmıştı.
“Pek birdenbire oldu. Bir erkeğin yüreği korkuyla ağırlaştığı vakit, Sophy Wackles, ortaya çıkınca, sisler dağılır. Çok hoş bir kızdır. Haziranda yeni açmış kırmızı güle benzer. Hiç şüphe yok, tatlı tatlı çalınan bir melodidir o. Gerçekten, pek birdenbire oldu. Evet, Fred’in kardeşi dolayısıyla Sophy’ye karşı hemen soğukluk göstermeye ihtiyaç yok ama pek ileri gitmemek daha doğru olur. Soğumaya başlayacaksam bunu hemen yapmalıyım, ona hiç şüphe yok. Evlenmeye söz vermiş olmakla suçlanma ihtimali var, bu bir. Sophy’nin kendine başka bir koca bulması ihtimali var, bu iki. Sonra… Şey ihtimali de var… Hayır, öyle bir ihtimal yok ama yaş tahtaya basmamak daha doğru olur.”
Bu yarım kalan düşünce Richard Swiveller’in kendinden bile saklamaya çalıştığı bir ihtimaldi: Belki de Sophy’nin çekiciliğine karşı koyamayacaktı; sonra, zayıf bir anına gelip kaderini onun kaderiyle birleştirebilir, pek seve seve kabul ettiği o önemli tasarıdan da, elinde olmayarak, vazgeçebilirdi. Bütün bunlardan ötürü de, hiç vakit kaybetmeden, Sophy ile kavgaya tutuşmayı, yok yere kıskançlık yüzünden mesele çıkarmayı kararlaştırdı. Bu önemli mesele üzerinde karara vardıktan sonra, bardağı sağ elinden sol eline geçirdi, yeniden sağ eline aldı; bunu da, rolünü daha büyük bir dikkatle oynayabilmek için yapmıştı. Sonra, kendine bir parça çekidüzen verip adımlarını rüyalarının tek kahramanının kutsallaştırdığı yere doğru yöneltti.
Sözü geçen yer Chelsea’deydi. Sophy Wackles, dul annesiyle ve iki kız kardeşiyle birlikte, orada, dar gelirli küçük hanımlar için pek küçücük bir okul açmıştı. Çevredekiler bu okulun varlığını birinci katın penceresine asılmış olan yumurta biçimli küçük tabeladan öğrenmişlerdi.Tabelada “Hanımlar Okulu” yazılıydı. Sabahları dokuz buçukla on arası, ayakta sallanan, nazik yaşlarda bir tek kızın, parmaklarının ucuna basarak kapının tokmağını elindeki okuma kitabıyla vurmaya çalıştığı görülürdü. Bu okuldaki eğitim görevleri şu şekilde dağıtılmıştı: İngilizce dil bilgisi, kompozisyon, coğrafya, jimnastik güllelerini kullanma dersleri Bn. Melissa Wackles’in üzerindeydi. Yazı, aritmetik, dans, müzik, genel kültür derslerini Bn. Sophy Wackles üzerine almıştı. El işleri, marka, örnek bezi işleme dersleri Bn. Jane Wackles’indi. Dayak, aç bırakma gibi işkenceler, cezalar da Bn. Wackles’in sorumluluğu altındaydı. Melissa Wackles en büyük kızdı, Sophy ortancaydı, Jane de en küçükleri. Melissa şöyle böyle otuz, otuzbeş yaz görmüştü, sonbaharın sınırındaydı; Sophy, yirmi yaşında taptaze, neşeli, gürbüz bir kızdı, Jane de on altısında ya var, ya yoktu. Bn. Wackles ise üç yirmisinde, mükemmel, yalnız biraz kinci bir yaşlı hanımdı.
İşte Richard Swiveller acele acele güzel Sophy’nın huzurunu bozmak için bu hanımlar okuluna gelmişti. Beyazlargiyinmiş, üzerinde alev gibi bir gülden başka bir süs bulunmayan Sophy onu pek zarif bir işle uğraşırken karşıladı. Yapılan iş de, küçük odayı süsleyen, rüzgârlı havaların dışında her zaman pencere kenarlarında duran çiçek saksılarını yerleştirmekten ibaretti. Bu işin yapılışını seyretmek iznini koparan gündüzlü öğrencilerin duruşları, bir gün önce saçlarını sarı bir başlık içinde kapalı tutmuş olan Jane Wackles’in benzerine pek rastlanmayan lüle lüle saçları, yaşlı hanımla büyük kızının ağırbaşlı kibarlıkları, ağırbaşlı duruşları Swiveller’e pek olağanüstü görünmüştü ama aşırı bir etki yaratmamıştı.
Gerçek şu ki –zevkler ölçüye vurulamayacağına, böylesine garip bir zevk bile kasıtlı, kötü niyetli bir icat olarak nitelendirilemeyeceğine göre gerçek şu ki– Bn. Wackles de büyük kızı da hiçbir zaman B. Swiveller’in yapmacık tavırlarından pek hoşlanamamışlardı: İkisi de onun adı ne zaman geçse “şen bir delikanlı” deyip içlerini çekerek, kötü duygular altında, başlarını sallamaya alışmışlardı. Dick Swiveller’in Sophy’ye karşı takındığı tavırlar da pek anlamsız, geçici, hiçbir şekilde evlenme niyeti taşımadığı anlaşılan tavırlardı; genç hanım da artık bu işi şu ya da bu şekilde bir sonuca bağlamasının doğru olacağına inanmaya başlamıştı. Bundan dolayı da ondan yüz çevirmeyi, bir küçük cesaretlendirmeyle hemen teklif yapmaya hazır görünen bir bahçıvana yönelmeyi kararlaştırmıştı. Bundan dolayı da –yani o eğlenti özellikle bu mesele için düzenlendiğinden– Richard Swiveller’in gelmesini pek istiyordu; Richard’ın okuduğu mektubu evine kadar kendisi getirmeye onu bu istek zorlamıştı.
Bn. Wackles, büyük kızına:
– Alacağı kızı iyi yaşatmaya niyeti de imkânı da varsa bunu bize ya şimdi açıklar ya da bir daha hiç açıklayamaz! diyordu. Sophy de:
– Benimle gerçekten ilgileniyorsa, bu gece açıklamalı! diye düşündü.
Yalnız, bütün bu sözler, davranışlar B. Swiveller’in bilgisinin dışında kaldığı için onu hiç de etkilemediler; oda, içinden, birdenbire nasıl kıskançlık gösterisi yapabileceğini tasarlamaya çalışıyordu. Aynı zamanda Sophy’nin o gece her zamankinden çok daha az güzel görünmesi ya da kendisinin kız kardeşi olması için dua ediyordu. Böylece, aralarında bahçıvan B. Cheggs’in de bulunduğu davetliler gelince B. Swiveller’in işi kolaylaşacaktı. Ne var ki B. Alick Cheggs yalnız, desteksiz gelmedi; akıllılık edip kız kardeşi Bn. Cheggs’i de getirmişti. Kız hemen Sophy’nin yanına koştu, iki elini birden yakalayıp iki yanağından öptü, kolayca duyulabilecek bir sesle, erken gelmemiş olmalarını dilediğini fısıldadı.
Sophy:
– Erken? Hayır, diye karşılık verdi.
Bn. Cheggs, yine önceki gibi fısıldayarak:
– Ah, şekerim, dedi. Öylesine azap çektim, öylesine tasalandım ki buraya saat dörtte gelmemiş olmamız mucize sayılır. Alick öyle sabırsızlanıyordu ki! İnanmazsın, yemek saatinden önce giyinmişti, gözü hep saatteydi, hep bana takılıyordu. Bunlar hep senin yüzünden oluyor, yaramaz arkadaşım.
Sophy kızardı, Alick Cheggs de hanımlardan utanıp kızardı. Sophy’nin annesiyle kız kardeşleri de onun daha çok kızarıp bozarmasını önlemek için ona sevgiler, iltifatlar yağdırdılar, Richard Swiveller’i de kendi hâline bıraktılar. İşte onun da istediği şey buydu; kızmış gibi görünmek için iyi bir bahane bulmuştu. Yalnız, özellikle aramaya geldiği, bulacağını hiç de ummadığı bahaneyi bulunca da cidden pek öfkelenmiş, şu Cheggs denilen adamın küstahlığıyla ne demek istediğini merak etmişti.
Neyse, ilk “kadril”de (halk oyunları bayağı sayıldığı için danslara bu ad veriliyordu) Sophy’nin elini tuttu; böylece de, bir köşede asık suratla oturup ortada dans eden genç hanımın güzelim vücudunu seyretmekte olan rakibine karşı bir üstünlük kazanmış oldu. Üstelik, bu Swiveller’in bahçıvana karşı kazandığı tek üstünlük de olmadı; bütün aileye hafife aldıkları adamın ne değerli bir insan olduğunu göstermek için, belki de içtiği içkinin etkisiyle,öyle kıvrak dönüşler yaptı, öylesine ustalıkla dans etti ki orada bulunanlar şaşırıp kaldılar. Özellikle, pek kısa boylu bir bilginle dans etmekte olan pek uzun boylu bir şey şaşkınlıktan olduğu yerde kalakalmıştı. Bn. Wackles bile o an için eğlenmeye pek hevesli görünen üç küçük kızı azarlamayı unutmuş, aile içinde böyle usta bir dans edenin bulunmasının gerçekten gurur verici bir şey olacağını düşürtmekten de kendini alamamıştı.
İşte bu gergin durumda Bn. Cheggs hararetli, faydalı bir müttefik olduğunu ispatladı: Swiveller’in başarılarını alaycı bir gülümsemeyle küçümsemekle yetinmemiş, her fırsatta da Sophy’nin kulağına böyle gülünç bir yaratık tarafından rahatsız edilmekten, her an Alick’in adama saldırması ihtimalinden korkan kıza avutucu sözler fısıldamaktaydı; Alick’in gözlerinin nasıl da sevgiyle, öfkeyle parıldadığını, gözlerine fazla gelen ihtirasın aynı zamanda burnuna da hücum ettiğini, kıpkırmızı bir parlaklık verdiğini anlatmaktaydı.
Sophy, Alick Cheggs ile iki kere dans edip pek gösterişli bir şekilde ona cesaret veriyormuş gibi davrandıktan sonra Dick Swiveller’e:
– Bayan Cheggs ile dansetmelisin, dedi. Öyle tatlı bir kız ki… Üstelik, ağabeyi de çok hoş.
Dick:
– Çok hoş ha? diye mırıldandı. Buraya bakışından da çok memnun olduğu belli diyebilirim.
Bu sırada, Jane de (önceden tembihlenmişti) saçlarının lülelerini aralayarak, ablasına B. Cheggs’in ne kadar kıskanç görüldüğünü fısıldadı.
Richard Swiveller de:
– Kıskanç mı? dedi. Küstah da ondan.
Jane başını sallayarak:
– Küstah da ondan mı, dediniz, Bay Swiveller? diye sordu. Dikkat edin duymasın, efendim, yoksa pişman olursunuz.
Sophy:
– Aman, sen de, Jane! diye söylendi.
Kardeşi:
– Saçma! diye karşılık verdi. Bay Cheggs’in canı kıskanç olmak istiyorsa niye olmasın yani? Elbette hoşuma gidiyor. Herkes kadar Bay Cheggs’in de kıskanmaya hakkı var, hatta belki de şimdi hak kazanmadıysa bile ileride kıskanmaya herkesten daha çok hak kazanacak. Bunu da en iyi sen biliyorsun, Sophy.
Richard Swiveller’i zamanında harekete geçirmek için iki kardeş arasında düzenlenmiş bir danışıklı dövüştü bu; pek de insancıl niyetlerle hazırlanmıştı ama etkiden yana başarılı olmadı; çünkü vaktinden önce edepsizleşip huysuzlaşan genç hanımlardan biri olan Jane rolüne öyle gereksiz bir önem vermişti ki Swiveller öfkeyle geri çekildi. Dans arkadaşını Alick Cheggs’e bırakırken ona öfkeyle baktı, öteki de buna azametle aynı şekilde karşılık verdi.
Alick Cheggs, Swiveller’i bir köşeye kıstırarak:
– Bana bir şey mi dediniz, efendim? diye sordu. Bizden şüphelenmemeleri için gülümsemek lütfunda bulunun, beyim… Bana bir şey mi dediniz, efendim?
Swiveller, aşağılayıcı bir gülümsemeyle, Cheggs’in ayaklarına baktı, sonra gözlerini ayak bileğine kaldırdı, oradan baldırına, baldırından dizine… Böylece, sağ ayağı hedef tutarak, bele varıncaya kadar gözlerini kaldırmaya devam etti. Belden sonra gözlerini düğmeden düğmeye kaldırarak çeneye vardı, doğruca burnun ortasına geldi. En sonunda gözlerine vardı, o zaman da diklenerek:
– Hayır, efendim, bir şey demedim, karşılığını verdi.
Cheggs, omzunun üstünden bakarak:
– Hınğ… dedi. Bir kere daha gülümsemek lütfunda bulunun, efendim. Belki de benimle konuşmak istemiştiniz, beyim.
– Hayır, efendim, onu da istemedim.
Cheggs, sertlenerek:
– Belki de şimdi bana söyleyecek bir sözünüz yoktur, efendim, dedi.
Bu sözler üzerine Richard Swiveller gözlerini Alick Cheggs’in yüzünden çekti, burnunun ortasından aşağıya doğru indirerek beline, derken sağ bacağına, yine ayaklarına getirdi, dikkatle inceledi; bunu yaptıktan sonra, öbür yana geçti, öbür bacaktan yukarı çıkmaya başladı; böylece, önce olduğu gibi beline yaklaştı, gözlerine varınca da:
– Hayır, efendim, yok, dedi.
Cheggs:
– Ya, gerçekten öyle mi? dedi. Buna sevindim. Bir diyeceğiniz olursa beni nerede bulacağınızı biliyorsunuz sanırım, efendim.
– Bilmek istediğim zaman kolayca araştırabilirim, efendim.
– Daha başka bir şey söylememize ihtiyaç kalmadı sanırım, efendim.
– Başka bir şey yok, efendim.
Bu sözlerden sonra, karşılıklı kaşlarını çatarak, bu muazzam konuşmayı bitirdiler. Cheggs elini Sophy’ye vermek için acele etti, Swiveller de pek küskün bir hâlde bir köşeye oturdu.
Bu köşenin yanı başında da Bn. Wackles ile kızları oturmuşlar, dansı seyrediyorlardı. Bn. Cheggs ara sıra, dans arkadaşı figür yapmakla meşgulken, onların yanına koşuyor, Richard Swiveller’in ruhunu kemirip bitiren bir iki sözcük söyleyiveriyordu. Okulun gündüzlü öğrencilerinden ikisi de birer sandalyeye oturmuşlar, cesaret alabilmek üzere, gözlerini Bn. Wackles ile kızlarına dikmişlerdi. Kızlarla anneleri gülümseyince iskemlede oturan iki küçük kız da aynı şekilde gülümseyerek ilgi toplamaya çalıştılar ama yaşlı kadın bunu hemen fark edip kaşlarını çattı, bir daha böyle bir küstahlık yaparlarsa hep birden evlerine gönderileceklerini söyledi. Bu korkutma kızlardan pek zayıf, pek ürkek bir yaradılışta olan birinin gözlerinden yaşlar akmasına yol açtı, bu kabaca davranıştan ötürü kızların ikisi de öbür öğrencilerin hepsini dehşete düşüren bir çabuklukla dışarı fırladılar.
Bn. Cheggs bir kere daha yanlarına yaklaşarak:
– Size öyle haberlerim var ki! dedi. Alick, Sophy’ye öyle şeyler söylüyordu ki! Vallahi, inanın bana, bu çok ciddi, çok kesin; orası belli.
Bn. Wackles:
– Ne diyordu, şekerim? diye sordu.
– Her türlü şeyi söylüyordu. Nasıl açık konuştuğunu düşünemezsiniz.
Richard Swiveller daha fazlasını dinlememenin doğru olacağını düşündü, dansa ara verilmesinden, Bay Cheggs’in yaşlı kadına saygı gösterisinde bulunmak üzere o yana yaklaşmasından yararlanarak, büyük bir dikkatle büründüğü bir vurdumduymazlık havası içinde, kapıya doğru yürüdü. Yolu üzerinde o şahane lüle lüle saçları içinde, zayıf bir yaşlı adamla kırıştırmakta olan Jane Wackles’e rastladı (Daha iyisi bulunmayınca eldekiyle yetinmek iyi olur.). Kapının hemen yakınında da Sophy oturuyordu. Genç kız Cheggs’in göstermiş olduğu ilgiden ötürü hâlâ heyecan, şaşkınlık içindeydi. Richard Swiveller de kızın yanında bir saniye kadar durup, bir iki kelimeyle vedalaştı. Üzgün bir hâlle kıza bakarak: “Kayığım kıyıda, kalyonum denize açıldı ama ben bu kapıdan geçip gitmeden önce size elveda diyeceğim.” diye mırıldandı.
Çevirdiği oyunun sonunda neşesi kaçan Sophy de:
– Gidiyor musunuz? diye sordu ama, yine de ilgisiz görünmeyi başardı.
Dick:
– Gidiyor muyum? diye acı acı bağırdı. Evet, gidiyorum. Ne olmuş yani?
– Hiç… Yalnız, daha çok erken de. Yine de siz gönlünüzün efendisisiniz, nasıl isterseniz öyle yapın.
Dick:
– Kendimin hanımı da olsaydım sizi hiç düşünmeye kalmadan çeker giderdim, dedi. Ben sizin dürüst bir kız olduğunuza inanmıştım, bu inancımdan ötürü de mutluydum; şimdi de hem böylesine güzel, hem böylesine aldatıcı bir kızı tanıdığım için üzgünüm.
Sophy dudağını ısırdı, uzakta kana kana limonata içmekte olan Alick Cheggs’e büyük bir ilgiyle bakıyormuş gibi yaptı.
Dick, gelişinin gerçek amacını biraz da unutmuş gibi görünerek:
– Buraya bağrım açılmış, yüreğim kabarmış, duygularım uyanmış bir hâlde gelmiştim, dedi. Anlaşılan, öyleyken yine de anlatılmasına imkân olmayan duygularla gidiyorum; bu gece, en iyi duygularımın hiç edilmiş olması gerçeğini içimde duyarak gidiyorum.
Sophy, yere indirilmiş gözlerle:
– Ne demek istediğinizi anlamadığıma eminim, Bay Swiveller, dedi. Şey ettimse özür dilerim…
– Özür mü dilersiniz, küçük hanım? Bir Cheggs’e sahip olduğunuz için mi özür diliyorsunuz? Ben ise size çok iyi bir gece diliyorum. Yalnız, sözlerimi bitirirken şunu da belirtmek isterim ki şu sırada benim için büyümekte olan bir genç hanım var; bu hanım ancak kendisi bakımından çekici olmakla kalmayıp büyük bir servete de sahiptir, bir akrabasına beni kendisiyle evlenmeye ikna etme görevini vermiştir; ben de, ailesinin bazı fertlerine karşı saygı beslediğim için, evlenme sözü verdim. Genç, sevimli bir kızın benim sayemde büyüyüp genç bir hanım olmaya hazırlanması, benim için de şimdi para biriktirmesi gerçekten hoşa gidecek bir durum. Bunu işitmekle sizin de sevinç duyacağınıza inanıyorum. Bundan şöyle bir söz edeyim dedim. Şimdi bana, bu kadar uzun bir süre dikkatinizi dağıttığımdan ötürü özür dilemek kalıyor. İyi geceler.
Richard Swiveller evine gelip de, elinde fanus, lambanın üzerine eğildiği sırada:
– Bütün bunların arasından fırlayan bir tek iyi şey var, diye kendi kendine söylendi. O da, artık Fred’in küçük Nelly ile ilgili tasarısında onunla kalp kalbe, el ele, diz dize birlikte olmam meselesi. Benim bu tasarıya böyle kuvvetle bel bağlamama da elbette sevinecektir. Yarın her şeyi öğrenecek. Şimdi ise, vakit bir hayli geciktiğine göre, ben de gözümü kapayıp uykudan biraz nasibimi almaya çalışayım.
Nasip istenir istenmez alındı. Birkaç saniye içinde derin uykuya dalmıştı. Rüyasında da, Nelly Trent ile evlenip mal sahibi olduğunu, yaptığı ilk işin de Alick Cheggs’in bostanını bir tuğla harmanı hâline getirmek olduğunu görmeye başlamıştı.
9
Çocuk, Bn. Quilp’e içini dökerken, düşüncelerinin acılık, bunaltıcılık derecesini, evinin üzerini kaplayan ocağına karanlık gölgeler düşüren bulutun ağırlığını ancak pek belli belirsiz bir şekilde anlatabilmişti. Üstelik, kızın sürdüğü hayatı yakından bilmeyen, kasvetini, yalnızlığını yeterince içinde duymayan, öylesine büyük bir şefkatle bağlandığı yaşlı adamı şu ya da bu nedenden ötürü kırıp gücendirme korkusu içinde yaşadığını bilmeyen birine açılmak çok zordu. Ayrıca, bu korku da kızcağızın yüreğini büzmüş, onu ürkek bir insan hâline getirmişti.
Çünkü Nell’den böyle yaşlar boşanması değişiklikle renklenmeyen, hoş arkadaşlıklarla neşelenmeyen tekdüze günler yaşamasından ileri gelmiyordu; o karanlık korkunç ikindi saatleri, uzun yalnız gecelerden de gelmiyordu; körpe yürekleri gümbür gümbür attıran her çeşit hafif, kolay elde edilen zevklerin yokluğundan ya da çocukluktan yana zayıflığından, kolayca yaralanan ruhundan başka bir şey öğrenememiş olmasından da değildi bu. Yaşlı adamın gizli bir derdin baskısı altında ezildiğini görmek, o şaşkın huzursuz hâlini fark etmek, zaman zaman onun aklını kaybetmekte olduğu korkusunu duymak, konuşmalarında, bakışlarında delilik işaretleri aramak, her gün oturup bu belirtileri gözlemek, ne olursa olsun dünyada onlara yardım edecek, akıl verecek, onlarla ilgilenecek bir kimseleri bulunmadan yapayalnız yaşadıklarını bilmek… İşte bunlar daha yaşlı bir bağıra olanca ağırlığıyla çöken tasa, kuşku nedenleri olabilir ama, onu neşelendirip hâlinden memnunluk duyabilmesi için bir yığın da etki harekete geçer. Bir de bunların küçük bir çocuğun zihninde oldum olası yer etmiş bulunduklarını, yavrucağın hep böyle düşüncelerle çevrili olduğunu, bu yüzden de huzursuzluk içinde yaşadığını düşünün.
Yaşlı adamın gözünde Nell yine eskisi gibiydi. Adamcağız, zihnini boyuna kurcalayıp huzurunu kaçıran o hayaletten bir an için kurtulabilecek olsa, körpe can yoldaşı, ruhunun ta derinliklerine işleyen o değişmez gülüşüyle, değişmez sözleriyle, değişmez neşesiyle, sevgisiyle, ilgisiyle hayatı boyunca yanından ayrılmamış gibi geliyordu. Böylece de kızın kalbinin kitabını kendisine gösterilen birinci sayfasından okumaktan memnunluk duyarak, kitabın öbür sayfalarında gizlenen hikâyeyi hiç aklına bile getirmeden yaşayışını sürdürüyor, hiç değilse çocuğun mutlu olduğunu düşünüyordu.
Çocuk, bir zamanlar mutlu olmuştu. Loş odalarda türkü söyleyerek gezinmiş, o tozlanmış değerli eşyalar arasında neşeli hafif adımlarla dolaşıp gençliğiyle onları daha da yaşlandırmış, neşeli, şen varlığıyla daha ağırbaşlı, daha çirkin göstermişti. Şimdi ise odalar soğuk, kasvetliydiler; kızcağız da, sıkıcı saatleri geçirmek üzere küçük odasından çıkıp bunlardan birinde oturduğu zamanlar da odaların kımıldamayan eşyası kadar sessiz, hareketsiz duruyor, kendi sesiyle yankılar uyandırmaya da gönlü elvermiyordu.
Bu odalardan birinde sokağa bakan bir pencere vardı ki, çocuk birçok günler ikindi vaktine, hatta çoğu kere gecenin geç saatlerine kadar bunun önünde yapayalnız, düşünceli düşünceli oturuyordu. Hiç kimse yol gözleyip bekleyenler kadar kuşkulu olamaz; böyle zamanlarda kötü hayaller kalabalık sürüler hâlinde o kimsenin zihnine doğru saldırır.
Kızcağız da alaca karanlıkta pencerenin önünde yerini alıyor, yoldan gelip geçenleri, karşı evlerin pencerelerinde görünenleri seyrediyordu; bir yandan da bu insanların onu böyle otururken görünce bir dost bulduklarını düşünüp düşünmediklerini merak ediyordu, bunu düşünürken de öbürlerinin pencerelerden şöyle bir bakıp başlarını yine içeri çektiklerini görüyordu. Damlardan birinde eğri büğrü bir yığın baca vardı; çoğu zaman kızcağız bunlara bakarken karşıdan kendisini gözleyen, odaya girmek isteyen bir sürü çirkin surat görüyormuş gibi oluyordu. Ortalık bacaları göremeyecek kadar kararınca da bayağı seviniyordu ama adam gelip de sokak lambalarını yakınca yine içini üzüntü kaplıyordu, çünkü sokak lambaları vakti daha geç gösteriyor, içerisini de pek kasvetlendiriyordu. Bundan sonra da kızcağız başını geriye çevirip odada her şeyin yerli yerinde olduğunu, hiçbir şeyin kıpırdamadığını görüyordu. Yeniden sokağa bakınca da sırtında bir tabut taşıyan bir adamla arkasından bir ölü evine doğru sessiz sessiz yürüyen bir iki kişiyi gördüğü de oluyordu. İşte bu da yavrucağızı ürpertiyor, kötü şeyler düşünmesine yol açıyor, en sonunda yine yaşlı adamın değişen yüzü, tavırları aklına geliyor, yeni bir korku, kuşku kervanı sökün ediyordu: Ya adam ölecek olursa… Birden hastalanıp da bir daha eve sağ salim dönmeyecek olursa?.. Ya bir gece eve gelip onu her zamanki gibi öpüp hayır duasını okuduktan sonra, kendisi de yatağına yatıp uykuya daldıktan, belki de tatlı rüyalar görmeye başladıktan sonra adam kendini öldürecek olur da kanı kızcağızın odasının kapısına kadar ağır ağır akarsa?.. Bunlar akla getirilemeyecek derecede korkunç düşüncelerdi, kızcağız da yine artık daha seyrek arşınlanan, daha karanlık, daha sessiz olan sokağı seyretmeye koyuluyordu. Dükkânlar hızla kapanıyorlardı; komşular yattıkları için de üst katlardaki camlarda ışıklar yanmaya başlamıştı. Yavaş yavaş bunlar da azalıp kayboluyor ya da yerlerini bütün gece yanacak olan mum ışıklarına bırakıyorlardı. Pek de uzakta olmayan bir dükkânda ise hâlâ kaldırımı aydınlatacak kadar kuvvetli ışık vardı; pek parlak, pek dostça görünüyordu. Biraz sonra bu dükkân da kapanıyor, ışığı sönüyordu; şimdi her yer kasvetli, sessizdi; ancak kaldırımdan tek tük ayak sesleriyle ya da evine gecikmiş birinin içeride uyuyanları uyandırmak için kapıyı hızlı hızlı çalmasıyla sokakta bir ses oluyordu.
Gecenin bu saati gelince çocuk pencereyi kapayıp yavaşça merdivenlerden iniyor, bu arada o sık sık rüyalarına giren aşağıdaki korkunç suratlardan biri yarı yolda karşısına çıkıverirse kim bilir ne kadar korkacağını düşünüyordu. Kendi odasının güzelce yakılmış lambası, alışkın olduğu manzarası içinde bu korkular kayboluyordu. Yaşlı adam için, iç huzurunu yeniden bulabilmesi, eski mutluluklarına kavuşabilmeleri için gözleri yaşlı, yanık yanık dua ettikten sonra başını yastığa koyup ağlaya ağlaya uykuya dalıyordu. Çoğu kere de ortalık aydınlanmadan, kapı çalınıyor mu diye, uykusundan uyanıp hayalî konukları bekliyordu.
Bir akşam, Nelly’nin Bn. Quilp ile konuştuğu günden sonraki üçüncü gece, bütün günü hâlsiz, hasta geçirmiş olan yaşlı adam evden çıkmayacağını söyledi. Çocuğun gözleri bu haberle hemen parıldamıştı; adamcağızın yorgun, hasta yüzüne gözü ilişince neşesi yine kayboldu.
Yaşlı adam:
– İki gün, dedi. Tam iki gün geçti, bir karşılık yok. Sana ne söylemişti, Nell?
– Tam olarak sana anlattıklarımı söylemişti, dedeciğim, vallahi öyle.
Yaşlı adam hafif bir sesle:
– Doğru, dedi. Evet. Yalnız, bana bir kere daha söyle, Nell. Hafızam beni yanıltıyor. Neydi sana söylediği, Nell? Beni yarın ya da öbürkü gün göreceğinden başka bir şey söylemedi mi? Mektupta da bu vardı.
Çocuk:
– Başka bir şey söylemedi, dedi. Yarın yine o adama gideyim mi, dedeciğim? Erkenden gitsem? Kahvaltıdan önce gidip dönerim.
Yaşlı adam başını salladı, tasalı tasalı göğüs geçirip çocuğu kendine doğru çekti.
– Bunun bir faydası olmaz, yavrucuğum, hiçbir işe yaramaz, ya tam şu sırada beni bırakıp giderse, Nell, yani kaybettiğim bütün zamanın, paranın, beni bu hâle getiren o ıstırabın acısını onun yardımıyla çıkarmak üzere olduğum şu sırada bunu yaparsa, ben mahvolurum. İşin kötüsü, hep senin uğruna çalışıp didindiğim hâlde seni de mahvederim. Dilenci olursak…
Çocuk, cesaretle:
– Dilenci olursak olalım, dedi. Hadi, dilenci olalım da mutluluğa kavuşalım.
Yaşlı adam:
– Dilencilikle mutluluk ha! dedi. Zavallı yavrucak!
Kızcağız kızarmış yüzünde parlayan bir canlılıkla, titrek bir sesle, ihtiraslı bir tavırla:
– Ben artık çocuk değilim sanırım, dedeciğim, dedi. Çocukluk ediyorsam bile! Ah, şimdiki gibi yaşayacağımıza dilenebilmemiz ya da yol ortalarında, tarlalarda çalışabilmemiz için nasıl dua ettiğimi bilesin!
Yaşlı adam:
– Nelly! dedi.
Çocuk öncekinden daha ağırbaşlı bir tavırla: