
Полная версия:
Vadideki Zambak
Kişiliğini çözmeye çalışarak Kont’u izlemeye başladım ama belli başlı özellikleri ilgimi öyle çekti ki yüzünün yüzeysel bir incelemesiyle yetinmedim. Yalnızca kırk beş yaşında olmasına rağmen on sekizinci yüzyılın sonunda kopan büyük fırtına onu iyice yıpratmış, altmışlarına merdiven dayamış biri gibi göstermişti. Çıplak başının etrafını rahiplerinkine benzer şekilde kaplayan yarım ay şeklindeki saç kümesi, siyahlı grili tutamlarla şakaklarını okşayarak kulaklarında sona eriyordu. Yüzü, ağzı kana bulanmış beyaz bir kurdu andırıyordu çünkü burnu, hayatı kökten değişmiş, midesi zayıf düşmüş, mizacı eski hastalıklarla bozulmuş bir adamınki gibi kızarmıştı. Sivri çenesine göre fazla geniş kalan, kısa, uzun, eğri kırışıklarla dolu alnı; zihnin yorgunluklarını değil, açık havada geçen bir hayatın alışkanlıklarını; kör talihin önüne geçmek için gösterilen çabaları değil, ebedî bir talihsizliğin ağırlığını gösteriyordu. Soluk yüzünün ortasındaki kahverengi ve çıkık elmacık kemikleri, uzun bir yaşam süreceğini kanıtlar nitelikteydi. Isıtmasa da aydınlatan kış güneşi misali parlak, sarı, sert bakan gözleri; anlamsız ama endişeli, sebepsiz ama çekingen bir ifadeyle üstünüzde dolanıyordu. Ağzı sert ve buyurgan, çenesi düz ve uzundu. Zayıf ve uzun boyluydu, varsayılan bir değer tarafından kabul gören, diğerlerinden hukuken üstün lakin gerçekte aşağıda olduğunun bilincinde bir asilzade havasındaydı. Taşra hayatına alışması, dış görünümünü de ihmal etmesine neden olmuştu. Kıyafetleri tıpkı bir taşralıyı andırıyordu, köylüler gibi komşuları da ona sadece toprak sahibi olduğu için hürmet gösteriyordu. Esmerleşmiş ve buruşmuş elleri ancak ata binerken ya da pazar günleri kiliseye giderken eldiven taktığını gösteriyordu. Ayakkabıları kaba sabaydı. Göçte geçen on yıl ve çiftçilikle geçen bir diğer on yıl, dış görünüşünü etkilese de asalet kalıntısı barındırıyordu içinde. O zamanlar henüz çok kullanılmayan bir sözcük olan “liberallerin” en kindarı bile şövalyelere özgü dürüstlüğü, La Quotidienne7 gazetesinin sadık okuyucusunun sarsılmaz inançlarını görebilirdi onda. Dindar, davasına yürekten bağlı, siyasi memnuniyetsizliklerini dile getiren, partisine hizmet etmekten âciz, buna karşın ona zarar verme konusunda çok becerikli ve Fransa hakkında hiçbir bilgisi olmayan bu adama herkes hayran kalırdı. Gerçekten de Kont, kendisini hiçbir şeye tam olarak kaptırmayan ve bunun olmaması için inatla her şeyin karşısında duran, kendilerine bir görev verildi mi elinde silahla hemen orada bitiveren ama parasındansa canını verecek kadar cimri olan o adamlardandı. Yemek sırasında, çökmüş yanaklarında ve arada çocuklarına attığı kaçamak bakışlarında, etkileri derisinin altında gizlenen bazı sıkıntılı düşüncelerin izlerine dikkat ettim. Zaten onu görüp bunu fark edememenin imkânı var mıydı? Yaşamaktan yoksun kalmış bu bedenleri kendi çocuklarına aktardığı için kim suçlamazdı ki onu? Her ne kadar o, bu konuda kendini yargılasa da başka birinin bunu yapmasını kabul etmiyordu. Kabahatini bilen ama hayat terazisinin kefesine yüklediği acıların ağırlığını karşılayacak yücelikten ve çekicilikten yoksun olan bir yönetici iktidar gibi kaygılı göründüğünden, özel hayatı da keskin çizgilerinde ve daima endişeli gözlerinde yansıyan sertliklerle dolu olmalıydı. Karısı, eteklerine sarılmış iki çocuğuyla birlikte içeri girince, bir mahzenin kemerleri üstünde yürürken, ayaklar nasıl altındaki derinliği hissediyor gibi olursa ben de bu aileyi etkisi altına alan bir bahtsızlığın varlığını sezdim. Bir araya gelmiş bu dört kişiye bakarken, gözlerim her birini takip ederken, yüzlerini ve karşılıklı tavırlarını incelerken melankoli yüklü düşünceler, ince ve gri bir yağmurun güneşin hafifçe doğuşunun ardından çok güzel bir yeri karartması gibi yüreğime oturdu. Sohbet konusu bitince Kont, Mösyö de Chessel yerine beni ön plana çıkararak, ailem hakkında bilmediğim pek çok olayı karısına anlatmaya başladı. Bana yaşımı sordu. Yaşımı öğrenen Kontes, kızının yaşını öğrendiğimde yaşadığım şaşkınlığa benzer bir tepki verdi. Kim bilir, belki de on dört yaşında olduğumu düşünüyordu. Sonraları öğrendiğime göre, onu bana sıkıca bağlayan ikinci bağ, bu olmuştu. Ruhundan okumuştum bunu. Kendisine umut aşılayan gecikmiş bir güneş ışığıyla aydınlanan annelik duygusu depreşmişti. Yirmi yaşını geçmiş olmama rağmen beni bu kadar zayıf, narin ama yine de bu kadar duyarlı hâlimi gördüğünde belki de içinden bir ses “Onlar da yaşayacak!” diye bağırdı. Merakla baktı bana ve aramızdaki buzların birden eridiğini hissettim. Bana sormak istediği binlerce sorusu vardı ama hiçbirini dile getirmedi.
“Çalışmalarınız hastalanmanıza neden olduysa vadimizin havası size iyi gelecektir.” dedi.
“Yeni eğitim sistemi çocukları mahvediyor.” diye ekledi Kont. “Onları matematikle boğuyor, bilimin darbeleriyle öldürüyoruz ve bu nedenle her biri erken yaşta yıpranıyor. Burada istirahat etmelisiniz. Üzerinize çöken düşünce çığının altında ezilmişsiniz. Ulusal eğitimi, dinsel kurumların eline vererek bu kötü gidişatın önüne geçemezsek herkese sunulan bir eğitim sistemi bizi nasıl bir yüzyıla hazırlayacak kim bilir!”
Bu sözler, bir gün kraliyet davasına yararlı olabilecek yetenekli bir adama seçimlerde oy vermeyi reddederken söylediği bir cümleyi anımsatıyordu: “Fazla düşünenlerden hep uzak dururum.” İşte oy isteyen bir adaya bu cevabı vermişti. Bahçede bir gezinti yapmayı teklif edip yerinden kalktı.
“Mösyö.” dedi Kontes.
“Bir şey mi oldu sevgilim?” diye yanıtladı Kont, kibirli bakışlarıyla birden geri dönerek; evde ne kadar sözü geçtiğini belli etmeye çalışıyordu ama bunu pek başaramamıştı.
“Mösyö, Tours’dan buraya yürüyerek gelmiş. Yetmezmiş gibi Mösyö de Chessel kendisi bir de Frapesle’de gezdirmiş.”
“Tedbirsiz davranmamışsınız.” dedi Kont bana. “Yaşınız her ne kadar genç olsa da!” Ve üzüntüsünü göstermek için iki yana salladı başını.
Sohbet yeniden başladı. Derinden bağlı olduğu kralcılığını ve onun sularında yüzerken bir anda boğulmamak için ne kadar dikkatli olmam gerektiğini anlamakta gecikmedim. Kaşla göz arasında kıyafetini değiştirmiş olan uşak, akşam yemeğinin hazır olduğunu bildirdi. Mösyö de Chassel kolunu Madam de Mortsauf’a uzattı, Kont ise zemin katta bulunan ve tıpkı salona benzeyen yemek salonuna geçerken neşeyle koluma girdi.
Touraine’de imal edilen beyaz karolarla döşenmiş ve bel hizasına kadar ahşapla çevrelenmiş yemek salonunun duvarları, çiçek ve meyve resimlerinin olduğu parlak kâğıtlarla kaplanmıştı. Pencerelerde kırmızı şeritlerle süslenmiş patiska perdeler vardı, büfeler eski Boulle tarzıydı ve el işi örtülerle kaplanmış sandalyeler oyma meşedendi. Yemek masasında bolca yemek bulunmasına rağmen lükse kaçan hiçbir şey yoktu: Farklı parçalardan toplama aile yadigârı gümüş takımı, o zamanlar henüz yeniden moda olmamış Saksonya porseleni, sekizgen sürahiler, sapları akikten bıçaklar, ardından yuvarlak altlıkları Çin lakesinden yapılmış şişeler, dişli kenarları vernikli ve yaldızlı kovalarda çiçekler… Bütün bu eski eşyaları çok sevdim, hele duvarları kaplayan Réveillon kâğıdına ve çiçekli kenarlarına bayıldım. Mutluluğum öylesine ağır basıyordu ki yalnızlığın ve taşra hayatının oldukça ahenkli tarzının onunla benim arama yerleştirdiği içinden çıkılmaz güçlükleri göremiyordum. Onun yanında, sağında oturuyor, bardağını dolduruyordum. Evet, ne beklenmedik bir mutluluktu bu! Elbisesine sürtünüyor, sofrasından ekmeğini yiyordum. Üç saat sonra yaşamım, onunkine karışmıştı artık! Nihayet, o korkunç öpücükle, bize sessiz bir utanç yaşatan o sırla birbirimize bağlanmıştık. Şerefli bir alçaklık içindeydim, tüm dalkavukluklarımı duymayı hazırda bekleyen Kont’un hoşuna gitmeye çalışıyordum; köpeği okşayabilir, çocukların en ufak isteklerini yerine getirebilirdim; oyuncak çemberler, akik bilyeler hediye edebilirdim onlara; at gibi binebilirlerdi üstüme. Lakin bana hâlâ kendilerine ait bir şeymiş gibi bakıp istediklerini yaptırmadıkları için kızıyordum. Dehalık gibi aşkın da önsezileri vardır ve sertliğin, asık suratlılığın, düşmanca tavırların umutlarımı suya düşürebileceğini belli belirsiz kestiriyordum. Akşam yemeği içimde dolup taşan sevinçlerle geçti. Kontes’in evinde olduğumdan, ne Kont’un içine işleyen soğukluğunu ne de kibarlığının altına gizlediği kayıtsızlığını fark edebiliyordum. Aşkın da hayat gibi kendi kendine yetebildiği bir erinlik dönemi vardır. Tutkunun gizli hengâmelerini hissettiren ama hiç kimsenin, aşk hakkında hiçbir şey bilmeyen onun bile fikir yürütemeyeceği bazı acemi yanıtlarda bulundum. Akşamın geri kalanı rüya gibi geçti. Bu güzel rüya, ay ışığında, sıcak ve enfes kokan bir akşamda, çayırları, kıyıları ve tepeleri süsleyen beyaz düşlerin ortasında Indre’i geçerken bilimsel adını bilemediğim ama o muazzam günden itibaren sonsuz hazlara kapılarak dinlediğim bir yeşil kurbağanın eşit aralıklarla sürekli tekrarladığı o duru, eşsiz ve hüzün dolu ezgisini işitirken sona erdi. Başka zamanlarda olduğu gibi, o ana dek karşısında, duygularımın köreldiği bu mermerden duyarsızlığı biraz geç fark ettim; “Hep böyle mi olacak?” diye sorup durdum kendime; lanetli bir etkinin altında gibiydim, geçmişin uğursuz olayları, bu tatmış olduğum kişisel hazlarla çatışıyordu. Frapeles’e geri dönmeden önce, Clochegourde’a baktım ve bir dişbudak ağacına bağlanmış, suda salınan, Touraine’de “Toue” adı verilen bir kayık gördüm. Kont de Mortsauf’a aitti bu kayık, balığa çıkarken kullanıyordu.
“Şimdi anlaşıldı!” dedi Mösyö de Chessel, kimsenin bizi duyamayacağı bir yere gelince. “Aradığınız o güzel omuzları bulup bulamadığınızı sormama lüzum yok sanıyorum; Mösyö de Mortsauf tarafından da böyle karşılandığınız için sizi tebrik etmek gerek. İlk hamlede hedefinize ulaştınız, aşk olsun doğrusu!”
Size daha önce söylediklerimi bu cümle takip edince hüzünden kaskatı kesilmiş yüreğim yeniden canlandı. Clochegourde’dan ayrıldığımızdan beri tek söz çıkmamıştı ağzımdan ve Mösyö de Chessel, sessizliğimi mutluluğuma bağlıyordu.
“Nasıl yani!” diye karşılık verdim, zapt edilmiş bir tutkunun tesiri altındaymış gibi çıkan bir ses tonuyla.
“Mösyö de Mortsauf kimseyi bu akşamki gibi ağırlamamıştı.”
“İtiraf edeyim, ben de böylesi bir misafirperverliğin karşısında şaşkına döndüm.” dedim, Mösyö de Chessel’in son sözlerindeki kederi hissederek.
Her ne kadar sosyete hayatındaki incelikler konusunda Mösyö de Chessel’in hissettiklerini kavrayamayacak kadar deneyimsiz de olsam, duygularını ifade ediş tarzı beni etkilemişti. Ev sahibim, Durand olarak anılmaktan nefret ediyor, devrim sırasında devasa bir servet kazanan ve ünlü bir fabrikatör olan babasının adını reddederek gülünç bir duruma sokuyordu kendisini. Karısı, IV. Henri döneminde Parisli hukukçu ailelerin birçoğu gibi burjuva olan eski bir parlamenter ailenin, Chesellerin tek mirasçısıydı. Son derece hırslı bir adam olan Mösyö de Chessel, hayalini kurduğu hedeflere ulaşmak için asıl adını, Durand’ı yok etmek istedi. İlk önce Durand de Chessel, daha sonra D. de Chessel ve nihayet Mösyö de Chessel olarak anılmaya başlandı. Restorasyon döneminde, XVIII. Louis’in fermanları uyarınca, kontluk unvanına bağlı olarak malların ailenin büyük oğluna geçmesini sağlayan bir sisteme dâhil oldu. Çocukları onun yüceliğini bilmeden cesaretinin meyvelerini toplayacaktı. Alaycı bir Prens’in bir sözü onu bütün ağırlığıyla sıklıkla ezmişti. “Mösyö de Chessel neredeyse hiç Durant olarak tanıtmaz kendini.” Bu sözler, Touraine’de uzun zaman boyunca eğlence konusu olmuştu. Sonradan görmeler maymun gibidirler; benzer becerilere sahip oldukları maymunların tırmanışları izlenir; bu esnada gösterdikleri çeviklikleri hayranlık uyandırır ama zirveye ulaştıklarında yalnızca ayıp yerleri görülür. Ev sahibim Mösyö de Chessel’in diğer yüzü, arzularının kabarttığı bayağılıklardan ibaretti. Yüksek meclis üyeliği ve kendisi, şimdiye kadar birbirine kesişmesi imkânsız iki çizgi hâlinde uzayıp gitmiştir. Bir iddia ileri sürmek ve bunun doğruluğunu kanıtlamaya çalışmak gücün küstahlığını gösterir ama açıkça ileri sürülen iddiaların altında kalmak küçük insanları tatmin eden sürekli bir komiklik hâli yaratır. Oysa Mösyö de Chessel güçlü insanların izlediği yoldan ilerleyemedi, seçimlerinde iki kere meclis üyesi oldu, iki kere seçilemedi; dün bölge yöneticisiyken bugün hiçbir şeydi, vali bile değildi; başarıları ve yenilgileri kişiliğini bozdu ve elinde söz geçmez bir hırsın katılığı kaldı yalnızca. Kibar, zeki, büyük işler başarabilecek bir adam olmasına rağmen, kim bilir belki de günün her saatinde başkalarını çekiştirmekle meşgul olan Touraine sakinlerinin, diğerlerinin başarılarına dudak büken, iltifat karşıtı, iğneleyici sözleriyle karşısındaki kolaylıkla yerle bir ettiği kimselerin pek de başarılı olmadığı yüksek toplum katmanlarında kendine yer bulamadı. Daha azını isteseydi, belki daha fazlasını elde edecekti ama ne yazık ki kuyruğunu her zaman dik tutardı. Mösyö de Chessel’in hırsı, o zamanlarda gün yüzüne çıkmak üzereydi, kralcılık ona gülümsüyordu. Belki de soylu kimselerin hâl ve hareketlerinden etkileniyordu ama benim için harika biriydi. Diğer bir yandan çok da basit bir nedenden hoşuma gidiyordu, hayatımda ilk kez onun yanında istirahat ediyordum. Az da olsa gösterdiği ilgi, hor görülmüş, dışlanmış, bahtsız bir çocuğa sunulan baba sevgisi gibi geliyordu bana. Özenli misafirperverliği, beni o güne dek altında ezen kayıtsızlıkla öylesine çelişiyordu ki zincirlerinden kurtulmuş ve neredeyse şımartılmış bir çocuk gibi minnet duyuyordum. Sırf bu yüzden Frapesle Şatosu’nun sakinleri, mutluluğumun şafağıyla öyle bir anlam kazanmıştır ki ne zaman sevdiğim bu anıları tekrar zihnimde canlandırsam onlara da rastlarım. Sonraları, özellikle kraliyet fermanının yayınlandığı zamanlarda, Mösyö de Chessel’e bazı hizmetlerde bulunmanın sevincini yaşadım. Servetinden, bazı komşularını gücendirecek bir şekilde yararlanıyordu; güzel atlarını ve zarif arabalarını yenileyebiliyordu, karısı giydiği tuvaletlere çok özen gösteriyordu; sık sık davet veriyordu, kaldıkları bölgeye kıyasla daha fazla uşakları vardı; kısacası bir prens gibi yaşıyordu orada. Frapesle Şatosu’nun toprakları uçsuz bucaksızdır. Komşusunun ve tüm ihtişamının yanında Kont de Mortsauf, Touraine’de eski yaysız araba ile posta arabası arasında gidip gelen bir aile arabasıyla yetiniyor, servetinin azlığı nedeniyle Şatosu’nun çevresindeki toprakları ektirmek zorunda kalıyordu; bu yüzden, kraliyetin lütufları, ailesine umulmadık bir gelecek sunana kadar tam bir Tourslu olarak kalmıştı. Arması, Haçlı Seferlerinden kalan yıkılmış bir ailenin küçük oğlunu ağırlamak, ona büyük serveti hor görme, soylu olmayan komşusunun korularını, nadasa bırakılmış tarlalarını, çayırlarını küçümseme fırsatı veriyordu. Mösyö de Chessel, Kont’u çok iyi tanımıştı. Indre Irmağı’nın ayırdığı ve hanımların pencerelerinden birbirlerine işaret gönderebilecekleri kadar yakın olan Clochegourde ve Frapesle şatoları arasında gündelik bir münasebet, bir yakınlık yoktu.
Kont de Mortsauf’un yaşadığı kıskançlığın tek sebebi, daha önce bahsettiğim, Tourslulara özgü kıskançlık değildi. İlköğrenimi, tıpkı soylu aile çocukları gibi, sosyete görgüleriyle, saray âdetleriyle, kraliyetin büyük görevlerinin ya da seçkin mevkilerinin takviyesiyle tamamlanan, donanımsız ve yüzeysel bir eğitimdi. Mösyö de Mortsauf tam da ikinci öğrenimine başlayacağı zaman göç etmiş, bu eğitimden mahrum kalmıştı. Monarşinin, Fransa’da hızla yeniden kurulacağına inananlardandı; bu düşüncesinden dolayı da göç yılları avareliklerin en acıklısıyla geçmişti. En sadık askerlerden oluşan cesaretiyle göz dolduran Condé ordusu yenilgiye uğradığında, kısa süre sonra yeniden krallığın beyaz bayrak altında yer alacağı günleri bekledi hep, diğer göçmenler gibi hayatını kazanmaya çalışmadı. Kim bilir, belki de ekmeğini kazanmak için bayağı bulduğu işlerde çalışarak isminden vazgeçecek gücü kendinde bulamadı. Yarınlara dair sarsılmaz umudu ve gururu, onu yabancı devletlerin hizmetine girmesinden alıkoyuyordu. Çektiği acılar cesaretini aşındırmıştı. Daima hayal kırıklıklarıyla sonuçlanan ve yarı aç yarı tok hâliyle yaptığı uzun yürüyüşler sağlığını mahvetmiş, ruhunu ürkekleştirmişti. Yoksulluğu giderek katlanılamaz bir hâl alıyordu. Bazıları için sefalet kamçılayıcı bir güç olsa da diğerleri için uyuşturucu bir tesirde bulunurdu. Kont, uyuşanlar arasındaydı. Süründüğü Macaristan yollarında, Prens Esterhazy’nin çobanlarıyla bir koyun budunu paylaşan, bir beyefendi olarak efendisinden asla kabul etmeyeceği ekmeği bir yolcu sıfatıyla isteyen lakin Fransız düşmanı ellerden gelen bir lokma ekmeği de defalarca reddeden Touraineli bu beyefendiye hiçbir kin duymadım içimde; refaha erdiği zamanki komik durumunu gördüğüm zaman bile geçerliydi bu hissiyatım. Mösyö de Mortsauf’un ağarmış saçlarında çektiği acıları görüyordum ve göçlere, onları yargılamayacak kadar bir sempatiyle yaklaşıyordum. Fransızlara ve Tourslulara özgü neşesini yitirmişti Kont. Aksi bir insana dönüşmüş, hastalanmıştı ve daha sonra adını sanını bilmediğim bir Alman düşkünler yurdunda tedavi görmüştü. Bağırsak askısı iltihabından muzdaripti; yakaladığında insanı öldüren bu hastalığı atlatmak, kişilik değişmesine ve sıklıkla hastalık hastası olmasına neden olurdu. Ruhunun en ıssız köşelerinde sakladığı ve yalnız benim keşfettiğim sevdaları sırf o zamanki hayatını değil, geleceğini de mahveden aşağılık ilişkilerden ibaretti. On iki senelik sefaletten sonra, Napolyon’un Fransa’ya dönmesini mümkün kılan kararından sonra bakışlarını memleketine çevirdi. Güzel bir gecede Rhin’den geçerken Strasbourg Kilisesi’nin çan kulesini görünce bayılacak gibi olmuştu. “Nasıl ki çocuk canı yandığında ‘Anneciğim!’ diye bağırırsa ben de öyle ‘Fransa! Fransa! İşte memleketim!’ diye bağırdım.” diye anlattı bana o anlarını. Daha dünyaya gelmeden önce zengin olan bu adam, şimdi yoksulluk içinde yaşıyordu. Bir alayı kumanda etmek ya da devlet işlerini yönetmek üzere hazırlandığı hâlde şimdi otoritesiz kalmış, geleceği sönmüştü; sağlam ve gürbüz bir çocukken düşkünleşmiş ve yıpranmış bir hâlde sürdürüyordu şimdilerde yaşamını. İnsanların ve olayların hiçbir etki altında kalmadan geliştikleri bir ülkenin ortasında her şeyden bihaber, dahası bedensel ve manevi güçlerinden yoksun buluyordu kendisini. Yoksulluğu, adının ağırlığını daha fazla hissetmesine neden oluyordu. Sarsılmaz kanıları, Condé ordusundaki geçmişi, kederleri, hatıraları, kaybolan sağlığı, ona alaycı bir ülke olan Fransa’da pek de üstünde durulmayan bir alınganlık kazandırmıştı. Yarı ölü bir hâlde Maine’e geldi; orada belki de iç savaştan kaynaklanan bir tesadüf eseri olarak, devrimci hükûmet oldukça büyük bir çiftliği sattırmayı unutmuştu ve çiftçi kendisi de toprak sahibi olarak tanıtıyordu. Çiftliğin yanında Givry Şatosu’nda oturan Lenoncourt ailesi, Kont Mortsauf’un göçten döndüğü haberini alınca Lenoncourt Dükü, kendisine kalacak bir yer bulana kadar bir süre Givry’de kalmasını teklif etmişti. Lenoncourt ailesi, orada kaldığı süre boyunca kendine gelen ve bu süre boyunca kederini gizlemek için büyük çabalar sarf eden Kont’a karşı, soylu bir özen göstermişti. Lenoncourtlar büyük servetlerini kaybetmişlerdi. Adından dolayı, Mösyö de Morstauf uygun bir eş adayı sayılırdı. Matmazel de Lenoncourt, hasta ve yaşlı olan bu otuz beş yaşındaki adamla evlendirmelerine karşı çıkmak şöyle dursun, hâlinden memnun bile gözüküyordu. Evlenmeleri durumunda, Prens’ Blamont-Chauvry’nin kız kardeşi, Uxelles markizi olan ve manevi annesi gibi gördüğü teyzesiyle yaşama hakkını elde edecekti.
Bourbon Düşesi’nin yakın dostu olan Madam de Verneuil, Touraine doğumlu, “Meçhul Filozof” olarak adlandırılan, Mösyö Saint-Martin’in öncülüğündeki dindar bir topluluğun üyesiydi. Bu filozofun müritleri, mistik aydınlanmanın yüce kurallarının öğütlediği erdemleri hayatlarına uyguluyorlardı. İlahi âlemlerin anahtarını sunan bu felsefe, insanı yüce ideallere doğru yol aldığı değişimlere hazırlıyor, onu meşru bataklıklardan kurtarıyor, hayatın acılarını Quaker’ın8 sarsılmaz katlanma gücüyle karşılıyor, annelik duygusuna özgü esinlerle göğe çıkardığımız meleğe acının hafiflemesini emrediyordu. Geleceği olan bir stoacılıktı bu. İçten dua ve saf aşk, Roma Katolik Kilisesi’nden, ilkel kilise Hristiyanlığına geçmek için ortaya çıkan bu inancın unsurlarıydı. Bununla birlikte Matmazel de Lenoncourt, teyzesinin de yolundan sapmadığı Apostolik Kilisesi’ne bağlı kaldı. Devrimin fırtınalarından ciddi bir şekilde etkilenen Uxelles Markizi, ömrünün son günlerinde kendini tamamıyla dinine vermiş, sevgili kızının ruhuna, Saint-Martin’in deyişiyle, semavi aşkın ışığını ve ruh sevincinin öz suyunu dökmüştü. Kontes ise, teyzesinin vefatının ardından, sık sık Clochegourde’a gelen bu barışçıl ve erdemli adamı pek çok kez misafir etmişti. Saint-Martin, Tours’daki Letourmy basımevinde yayına hazırlanan kitaplarını denetlemek için geliyordu Clochegourde’a. Hayatın dikenli yollarından geçmiş, yaşlı kadınların bilgeliğinden esinlenen Madam de Verneuil, başını sokacak bir evi olsun diye Clochegourde’u yeni evlenen yeğenine vermişti. Yaşlıların ince düşündüklerinde daha da kusursuzlaşan iyilikseverlikleriyle, Markiz daha önce oturduğu odanın bir üst katına taşınmakla yetinmişti. Beklenmedik ve ani gelen ölümü, yeni evlenmiş çiftin sevincini yas tülleriyle örtmüş, Clochegourde’da olduğu gibi, genç kadının batıl inançlarla kuşanan ruhunda da silinmez keder izleri bırakmıştı. Kontes’in Touraine’e yerleştiği ilk günler hayatının en mutlu günleri değilse de en kaygısız dönemi olmuştu.
Yurt dışında geçirdiği sıkıntılı zamanların ardından, önünde güzel bir gelecek görmenin sevincini yaşayan Mösyö de Mortsauf ruhunun yeniden iyileşeceğini hissetmiş gibiydi. Bu vadide çiçek açan bir umudun nefes kesen kokusunu çekmişti içine. Servetini düşünmek zorunda olduğunda, tarım işletmesinin çalışmaları için hazırlıklarını düşünmüş, yüreğinde biraz olsun ferahlama sevinci duymuştu ama Jacques’ın doğumu, o anı ve geleceği mahveden bir yıldırım gibi düşmüştü, bebeğin yaşayamayacağını söylemişti hekim. Kont, bu teşhisi özenle gizlemişti anneden; ardından kendisini de muayene etmesini istemişti doktordan ve Madeleine’in doğmasıyla birlikte doktoru haklı çıkaracak umut kırıcı yanıtlar aldı. Alın yazısının önüne geçilemeyeceğinin göstergesi olan bu iki olay, göçün hastalık eğilimlerini artırdı. İsmi sonsuza dek kaybolacak olan bu adamın yanı başında saf, kusursuz, henüz anneliğin keyfini çıkaramadan kaygılarla boğuşan bahtsız genç bir kadın vardı; geçmişinin üzerine yeni acıların baş verdiği bu toprak yüreğinin mezarı olmuş ve yıkılışını tamamlamıştı. Kontes, o ana bakarak geçmişi görmüş ve geleceği okumuştu. Her ne kadar bu dünyada kendini suçlayan bir insanı mutlu etmekten daha güç bir şey yoksa da Kontes, ancak meleklerin yapabileceği bu işi üstlenmişti. Tek bir gün içinde, bütün acılara tahammül edebilecek biri hâline gelivermişti. Dibinde gökyüzünü görebildiği uçuruma indikten sonra, bir rahibenin herkesi kucakladığı görevine tek bir adam için adamıştı kendini, Kont’u kendisiyle barıştırmak için, onun bile kendisini bağışlayamadığı kusurunu bağışlamıştı. Kont gitgide cimrileştiğinde, o da bu yaşamın dayattığı yoksulluklara katlanır olmuştu. Sosyete yaşamını ancak tiksintilerini görerek tanıyan kimseler gibi kocası da aldatılmaktan korkuyordu, Kontes ise eşinin bu güvensiz tavırlarına sesini çıkarmadan katlandı; Kont’a iyi hissettirebilmek için kadınsı kurnazlıklarını kullandı, o da böylece kendisine özgü fikirler taşıdığı kanısına varıyor, kendi evinde hiçbir yerde tadamayacağı üstünlüğün sefasını sürüyordu. Daha sonraları, evlilikleri ilerleyince Kontes, kötülüğün ve kıskançlığın hüküm sürdüğü bu yerde, Kont’un histerik ruh izlerini fark edip bunun evlatlarına zarar verebileceğini düşündüğünden Clochegourde’dan hiç çıkmamaya karar verdi. Böylece hiç kimse Mösyö de Mortsauf’un yetersizliğini fark edemezdi çünkü karısı, yıkımlarını sarmaşıktan kalın bir pelerinle örtmüştü. Kont’un, kolay hoşnut edilemeyen değişken mizacı, karısının varlığında, gizli yaralarının âdeta merhemlerin serinliğiyle yumuşadığını hissederek uzandığı nahif ve rahat bir dünya bulmuştu.
Bu hikâye, Mösyö de Chessel’in üstünü kapamaya çalıştığı bir kırgınlığın etkisiyle söylediği sözlerin en basit ifadesidir. Dünyaya bakış açısı, Clochegourde Şatosu’nda gömülü sırların birkaçını keşfetmesini sağlamıştı. Lakin Madam de Mortsauf, ulvi tavırlarıyla başkalarını kandırsa da aşkın o sezgi gücü yüksek duyularını aldatamadı. Küçük odamdayken gerçekliğin sezgisi beni yatağımdan sıçrattı, odasının pencerelerini görebildiğim hâlde, şu an burada, Frapesle’de olmaya katlanamadım; üstümü giyinip sessizce aşağı indim ve sarmal bir merdiveni olan kulenin kapısından geçerek şatodan çıktım. Gecenin soğukluğu kendime getirmişti beni. Moulin Rouge Köprüsü’nden Indre’i geçtim ve Azay tarafındaki son pencerede bir ışığın parladığı Clochegourde’un önündeki o mutlu kayığın yanına geldim. Eski ama dingin düşüncelerimle yeniden bir aradaydım, aşk geceleri şairinin sesi ve bülbülün tek notalı ezgisi birbirine karışıyordu. İçimde, o zamana dek parlak geleceğimi örten örtüleri kaldıran hayaletler gibi süzülen düşünceler uyanıyordu. Ruhum da duygularım da büyülenmişti. Derinden arzularım nasıl da ona kadar uzanıp gidiyordu! Kendime kaç kez, bir deli gibi, tekrarladım şu sözleri: “Benim olacak mı?” Evren daha önceleri de devasaydı benim için, ne var ki tek bir gecede kendisine bir merkez edinmişti. Emellerim ve ihtiraslarım ona bağlandı, kırık yüreğimi onarmak ve doldurmak için onun her şeyi olmayı diliyordum. Değirmen çarklarından dökülen suların, Saché çan kulesinin saat başı çalan çanlarının sesiyle, onun penceresinin altında geçen bu gece ne de güzeldi! Hayatımı aydınlatan yıldızlı goncanın parladığı gece boyunca, Cervantes’in ünlü eserinde okurken alay ettiğimiz o zavallı Kastilya şövalyesinin ve aşka doğru attığımız ilk adımların inancıyla ruhumu ona bağladım. Sabahın ilk ışıklarını, ilk kuş cıvıltısını fark edince Frapesle parkına kaçtım; köydekiler beni görmedi, kimseler anlamamıştı sıvıştığımı ve ben, kuledeki çanlar öğle vaktini haber verene dek uyudum. Yemekten sonra, sıcağa rağmen Indre’i ve adalarını, vadiyi ve tepeleri görmek için ipini koparmış bir at gibi hızla çayıra indim, kayığıma, söğütlerime, Clochegourde’uma yeniden kavuştum. Öğle vakti kırlarda olduğu gibi her yer sessiz ve ürperticiydi. Hareketsiz yapraklar göğün mavisinde bariz bir şekilde seçiliyordu; ışıkla beslenen kuduz böceği, yeşil yusufçuklar, kantaritler dişbudak ağaçlarına, sazlarına doğru uçuyordu; sürüler gölgelerde geviş getiriyordu, bağların kızıl toprağı sıcaktan kavruluyor, karayılanlar kayaların yamaçlarından kıvrılıyordu. Uyumadan önce öylesine zarif ve şirin olan bu manzara şimdi nasıl da değişmişti! Aniden kayıktan fırladım ve Kont’un dışarı çıktığını sandığım Clochegourde’un etrafından dönmek için yola koyuldum. Haklıydım, Kont çitin yanından yürüyor ve şüphesiz nehrin kıyısındaki Azay yoluna açılan bir kapıya doğru gidiyordu.