Читать книгу Vadideki Zambak (Оноре де Бальзак) онлайн бесплатно на Bookz (3-ая страница книги)
bannerbanner
Vadideki Zambak
Vadideki Zambak
Оценить:
Vadideki Zambak

4

Полная версия:

Vadideki Zambak

“Hey!” dedi, benim yaşımdaki gençlerin daima büyük bir nahiflik içinde dışa vurdukları o şehvetli isteklerden birini gözlerimden okuyan ev sahibim. “Bakıyorum da avının kokusunu uzaklardan almış bir köpek gibi güzel bir kadının varlığını sezebiliyorsunuz!”

Bu sözler hiç hoşuma gitmese de şatonun adını ve kimlere ait olduğunu sordum.

“Burası, Touraine’in köklü bir ailesinin temsilcisi Kont Mortsauf’a ait olan, XI. Louis döneminden kalan zarif Clochegourde Şatosu’dur.” dedi. “Armalarını ve ününü hangi serüven sonucunda elde ettiğini isminden anlayabilirsiniz. Kont, darağacına gidip canlı dönmüş bir adamın soyundan geliyor. Bu nedenle Mortsaufların üstlerinde, haç işlemeleri bulunan altından yapılmış bir armaları vardır, tam ortasında ise altın renginden bir zambak bulunur. Kont, göç sonrası yaşamak üzere buraya yerleşti. Lenoncourt-Givry ailesinden Lenoncourtlu bir hanımefendi olan eşine ait olan bu şato da onlarla birlikte yok olup gidecek çünkü Madam Mortsauf, ailenin tek çocuğudur. Ailenin nam salmış ünü ve tükenmek üzere olan servetleri arasında öylesine bir tezat vardır ki gururdan mı yoksa zorunluluktan mı bilmem, hep bu şatoda oturmayı ve kimselerle görüşmemeyi âdet hâline getirmişlerdir. Bu izole yaşamlarını şimdiye dek Bourbonlarla ilişkilendirmek mümkündü, ne var ki Kral’ın dönüşüyle hayatlarında çok bir şeyin değişeceğini sanmıyorum. Geçen sene buraya yerleştiğimizde, nezaketen ziyaret ettim. Onlar da iadeiziyarette bulundular ve bizi yemeğe davet ettiler. Kış nedeniyle birkaç ay görüşemedik, daha sonra da siyasi gelişmeler bizim dönüşümüzü geciktirdi. Şunu da söyleyeyim, Frapesle’e henüz yeni geldim ben. Madam Mortsauf gittiği her yerde en ön planda olabilecek bir kadındır.”

“Tours’a sık sık gider mi?”

“Hiç gitmez.” dedi ev sahibim. “En son Mösyö Mortsauf’a çok yakın olan Angoulême Dükü’nün geçişi dolayısıyla ayrılmıştı buradan.”

“Bu o!” diye haykırdım birden.

“Kim?”

“Güzel omuzları olan kadın.”

“Touraine’de güzel omuzları olan pek çok kadın göreceksiniz.” dedi gülerek. “Yorgun değilseniz, ırmağı geçer Clochegourde’a çıkabiliriz. Siz de sözünü ettiğiniz omuzların sahibini tanırsınız belki.”

Mutluluktan ve utançtan kızararak kabul ettim bu teklifi. Dörde doğru, uzun zamandır gözlerimle okşadığım o küçük şatoya vardık. İçinde bulunduğu manzarayı güzelleştiren bu şato aslında oldukça mütevazı bir mimarinin örneğidir; ön tarafında beş pencere vardır, güney cephesinde pencereler ise yaklaşık iki kulaç önde durmaktadır. Bu özellik, şatonun iki ayrı binadan oluşmuş gibi görünmesini sağlayan, eve güzellik katan mimari bir hünerdir. Ortadaki pencere kapı olarak kullanılır ve oradan, ikili merdivenlerin kıyısındaki ufak çayıra kadar uzanan katlı bahçelere inilir. Akasyaların ve Japon akçaağaçlarının kokusuyla insanı büyüleyen en alttaki bahçe katını ve köy yolunu, bu çayır ayırsa da her yer bahçeye aitmiş gibi görünür çünkü yol çukurdur ve bir yanı taraçayla diğer yanı da Norman çitiyle çevrilmiştir. Etraflıca düşünülen eğimler şato ile nehir arasında, suların neden olabileceği hasarın önüne geçecek ama aynı zamanda da nehir manzarasını da kapatmayacak bir mesafe bırakır. Evin altında, girişleri farklı kemerlerden oluşan garajlar, ahırlar, kilerler, mutfaklar bulunur. Çatıların köşelerine zarif biçimler verilmiş, kalkan duvarları oymalı pervazlı çatı pencereler de çiçeklerle süslenmiştir. Kuşkusuz ki ihtilal sırasında ihmal edilmiş olan çatı, güneye bakan evlerin üzerinde biten kızıl ve düz yosunların neden olduğu pasla kaplıdır. Hâlen Blamont-Chauvry armasının bulunduğu küçük bir çan kulesi vardır sundurmanın avlu kapısının üzerinde. Avuçları göğe bakan, renklendirilmiş iki el, uçları tepede birleşen iki mızrak, ortada uzayan bir çizgi ve Herkes baksın ama kimse dokunmasın! yazısı derinden sarstı beni. Ağızları altın zincirli Anka ve ejderden yapılmış destekler armaya daha hoş bir görünüm vermekteydi. İhtilal, dük tacı ile altın meyveli yeşil bir hurma dalından meydana gelen sorgucu hasara uğratmıştı. Kamu Kurtuluş Komitesi sekreteri olan Senart, 1781’den önce Saché’de krallık yargıcıymış. Bu hasarların nedenini bu kısa bilgiyle açıklayabiliriz.

Bütün bu düzenlemeler, çiçek gibi süslenen ve sanki havada süzülüyormuş gibi görünen bu şatoya zarif bir görünüm kazandırır. Vadiden bakıldığında, birinci kat gibi görünen zemin kat aslında avlu tarafında çeşitli çiçek kümeleriyle süslenmiş bir çimenliğe açılan geniş ve kumluk bir yolla aynı seviyededir. Şatonun her yerini kuşatan üzüm bağları, meyve bahçeleri ve ceviz ağaçları dikilmiş birkaç tarla hızla aşağı doğru uzanır ve yeşilin her hâline doyduğunuz o ağaç şölenini sunan Indre’in kıyılarına kadar ulaşır. Clochegourde’un bitişiğindeki yolu çıkarken özenle dikilmiş bu ağaçlara bakıp hayran oluyor, mutluluk yüklü havayı çekiyordum ciğerlerime. Acaba bu fâni dünyada olduğu gibi manevi dünyada da birtakım elektrik akımları ya da ısı değişimleri var mıdır? Güzel bir havayı sezen hayvanlar gibi kendisini ebediyen değiştirecek bu esrarlı olaylara yaklaştıkça kalbim yerinden çıkacak gibi atıyordu. Hayatımın dönüm noktası olacak o gün, kendisini yüceltecek her türlü durumu da beraberinde getiriyordu. Tabiat sanki sevgilisini karşılamaya giden bir kadın gibi süslenmişti, ruhum ilk kez işitmişti onun sesini, daha önce size üzerimde yarattığı etkiden bahsettiğim o lise günlerinde hayalini kurduğum gibi bereketli, çeşitli görünümüyle seyir zevki sunmuştu gözlerime. Tüm bunlar, sanki kaderimin önceden yazıldığı bir kıyametten ibaretti; mutlu ya da mutsuz her olay, tuhaf görüntüler eşliğinde yalnızca üçüncü gözle görülebilecek bağlarla ilişkilendirilir. Kırsal hayatın gerekliliği olan tahıl ambarı, şaraphane, ağıllar, ahırlar gibi alanların olduğu bir avludan geçtik. Bekçi köpeğinin havlamaları üzerine bir uşak yaklaştı bize doğru ve Sayın Kont’un sabah Azay’e gittiğini ama hiç şüphesiz geri döneceğini, Kontes’in de evde olduğunu söyledi. Ev sahibim bana döndü. Kocası evde olmadığı için Madam Mortsauf’u görmek istemeyecek diye olduğum yerde titriyordum. Ama öyle olmadı, uşağa geldiğimizi haber vermesini söyledi. Çocuksu bir açgözlülükle evin girişindeki büyük bekleme odasına attım kendimi.

“İçeri geçin beyler!” dedi altından bir ses.

Madam Mortsauf baloda yalnızca tek bir kelime etmiş olsa da ruhuma işleyen ve mahkûm hücresine dolup parlatması gibi onu sarmalayan sesini hemen tanıdım. Yüzümü hatırlayabileceğini düşündüm, kaçmak istedim oradan. Ama artık çok geçti her şey için, kapının eşiğinde göründü ve gözlerimiz buluştu. Hangimiz daha çok kızardı, bilemiyorum. Tek bir kelime edemeyecek kadar nutku tutulmuştu. Hizmetkârın oturmamız için iki koltuğu bize yaklaştırmasının ardından o da gergefin başına geçti; sessizliğine bir kılıf uydurmak için iğnesini çıkardı, birkaç ilmek işledi, sonra uysal ama kibirli başını kaldırarak Mösyö de Chessel’e döndü ve bu ziyareti hangi hoş rastlantıya borçlu olduğunu sordu. Benim oradaki varlığımın nedenini merak etse de ne bana ne de ev sahibime baktı; gözlerini nehirden ayırmıyordu lakin körleri andıran dinleyiş şekline bakarak kelimelerdeki ayırt edilemez vurguların ruhta yarattığı çırpınmaları anlayabildiğinizi görürdünüz. Ve bu doğruydu. Mösyö de Chessel adımı söyledi ve kim olduğumdan bahsetti. Ailem, Paris’in savaş nedeniyle bir tehdit unsuru olmasından endişelendikleri için birkaç ay önce Tours’a gelmiştim. Touraine’i bilmeyen bir Touraine çocuğuydum, ağır çalışmalarım nedeniyle sağlığım bozulmuş, oyalanmak için de Frapesle’e gönderilmiştim. Ve işte şimdi de kendisi, ilk defa gördüğüm bu toprakları gösteriyordu bana. Tours’dan Frapesle’e yürüyerek geldiğimi ona ancak tepenin kenarında söylediğimden ve hâlihazırda kötü olan sağlığım nedeniyle kaygılandığından dinlenmem için Clochegourde’a girmeye karar vermişti. Mösyö de Chessel doğru söylüyordu ama böylesi mutlu tesadüflere nadiren rastlandığından Madam Mortsauf biraz kayıtsız kaldı bu anlatılanlara; anlamlandıramadığım bir tür aşağılanma duygusunun etkisiyle olduğu kadar, kirpiklerimin arasında asılı duran gözyaşlarımı saklamak için yere doğru baktım, soğuk ve ciddi bakışlarını üstümde gezdirdiğinde. Saygıdeğer şato sahibesi, alnımın ter içinde kaldığını gördü; kim bilir, gözyaşlarımı da fark etti belki de. Çünkü o an ihtiyacım olan, konuşma fırsatını vererek avutucu bir iyi yüreklilikle su serpti içime. Kabahat işlemiş genç bir kız gibi kızardım karşısında ve bir ihtiyarınki gibi titrek bir sesle, nahoş bir teşekkürle karşılık verdim.

“Tek dileğim…” dedim, şimşeği gökte fark edebileceğiniz kadar kısa bir an içinde gözlerine değen gözlerimi başka yere çevirerek. “Buradan gönderilmemek, yorgunluktan öyle bitkinim ki daha fazla yürüyemeyeceğim.”

“Bu güzel memleketimizin konukseverliğinden niçin şüphe duyuyorsunuz?” dedi. “Akşam yemeğini Clochegourda’da yeme mutluluğunu bizden esirgemeyeceksiniz, değil mi?” diye ekledi, komşusuna dönerek.

Koruyucum Mösyö de Chessel’e öyle yalvaran gözlerle baktım ki nezaketen yapılmış ve dile getiriliş tarzı geri çevrilmeyi gerektiren bu teklifi kabul etmek zorunda kaldı. Cemiyet hayatı içinde olduğundan Mösyö de Chessel böylesi incelikleri kavrasa da benim gibi toy bir adamın, güzelliğiyle büyüleyen bir kadının sözleri ve düşünceleri arasında tutarsızlık olamayacağına kesin bir şekilde inanır. Bu nedenle, akşam dönerken ev sahibimin bana dönüp:

“Yemeğe kaldım çünkü orada olmak için can atıyordunuz. Lakin olanları telafi etmezseniz, komşularımla aram açılabilir.” demesi beni şaşkına çevirdi. Bu “olanları telafi etmezseniz” cümlesi beni uzun soluklu hayallerin kucağına bıraktı. Madam de Mortsauf beni hoş buluyorsa beni evlerine götüren insana da kızmamalıydı. Demek ki Mösyö de Chessel, bende onun ilgisini çekebilecek bir güç görüyordu, böyle düşünmüş olması da zaten o gücü bana vermesi anlamına gelmiyor muydu? Bu varsayım, yardıma muhtaç olduğum bir anda umudumu yeşertti.

“Korkarım yemeğe kalamayız.” diye yanıtladı. “Madam de Chessel bizi bekliyor.”

“Her gün onunla birliktesiniz.” diye karşılık verdi Kontes. “Haber verebiliriz kendisine, yalnız mı?”

“Hayır. Peder Quélus’ü ağırlıyor.”

“Ah, tamam o hâlde.” dedi zili çalmak üzere ayağa kalkarken. “Yemeği bizimle yiyorsunuz.”

Bu sefer Mösyö de Chessel onun samimi olduğuna inanmıştı, övgü dolu bakışlarla baktı bana. Bu çatı altına geçireceğim akşamdan emin olduğumda, bu anın sonsuza dek süreceğini düşündüm. Mutsuz pek çok kimseler, içi boş bir sözcükten ibaret görür “yarın”ı, o ana dek ben de o kimselerdendim fakat kendime ait birkaç saatim olduğunda, haz dolu bir yaşamı sığdırdım içine. Madam de Mortsa-uf, yabancısı olduğum, bölge, hasatlar, bağlar hakkında bir muhabbet açtı. Bir ev hanımı için, böyle bir konu açmak, ya karşısındaki insanın eğitim seviyesini yetersiz bulmasından ya da konuşmanın dışında kalmasını istemesinden ortaya çıkan küçümseme duygusunu açığa vurur ama Kontes için bu söylenemezdi. O, ne yapacağını şaşırdığından böyle davranıyordu. İlk başta, bana çocukmuşum gibi davrandığını düşünüyordum, Mösyö de Chessel’in, benim hiçbir şey anlamadığım konuları konuşabilmesine olanak tanıyan otuz yaş ayrıcalığına imrensem de bütün alakanın onda olduğunu düşünerek kızgınlığa kapılsam da aradan aylar geçtikten sonra bir kadının sessizliğinin ne denli önemli olduğunu, telaşlı sohbetlerin aslında ne çok düşünce barındırdığını öğrenecektim. Koltuğuma güzelce yerleşmeyi denedikten sonra, Kontes’in sesini işitirken kapılacağım o tarifsiz duygunun tadını çıkarabileceğim konumun avantajlarını kavradım. Tıpkı sesin flütün anahtarlarında bölündüğü gibi, ruhunun soluğu hecelerin kıvrımlarında geziniyordu. Kanınızın akışını hızlandıran bu ses, insanın kulağında yankılanıyordu; sonu “i” ile biten kelimeleri kuş cıvıltısından farksız dile getiriyor, “ş” harfleri bir okşayışı andırıyor, “t” harfine yaptığı vurgu ise yüreğindeki zorbalığı yansıtıyordu. Böylece hiç farkında olmadan kelimelerin anlamlarını enginleştiriyor ve ruhunuzu farklı kâinatlara doğru sürüklüyordu. Sırf bu yüzden, kaç kere bitirebileceğim bir tartışmanın sürüp gitmesine boyun eğmişimdir! Kaç kere, bu insan sesinin konserlerini dinlemek, ruhunu dudağından üflüyormuşçasına ortaya çıkan havayı solumak, hararetle dile gelen o ışık süzmesini göğsümde sarıp sarmalamak istercesine muhafaza etmek için kendimi haksız yere azarlatmışımdır! Gülebildiğinde ne hoş bir kırlangıç türküsü kulaklarımı okşardı! Peki ya kederinden bahsederken? O zaman dostlarını çağıran bir kuğu sesinden farksız olurdu! Kontes’in kayıtsızlığı onu inceleyebilme imkânı vermişti bana. Bakışlarım, büyüleyici bir şekilde konuşan Kontes’in üstünde dolaşarak muazzam bir keyfin tadını çıkarıyor, belini kavrıyor, ayaklarını öpüyor ve saçının bukleleriyle oynuyordu. Bunun yanında, ömürlerinde gerçek bir tutkunun sonsuz mutluluklarını tatmış kimselerin anlayacakları bir dehşetin pençesine düşmüştüm. Bakışlarım, kendimden geçercesine öptüğüm o omuzlara dalıp gitmişken beni fark etmesinden ödüm kopuyordu. Bu korku içimdeki ateşli tutkuyu da körüklüyordu, kendimi alıkoyamıyordum! Kumaşı yırtan bakışlarım, sırtını ikiye ayıran o güzel çizginin başlama noktasında beliren ve süte düşmüş sineği andıran beni görür gibi oluyordum. Ve o ben, balo gününden beri hayatları tekdüze lakin hayalleri ihtiraslarla donatılmış gençlerin uykularını âdeta sırılsıklam eden o karanlıkların içinde parlayıp durmuştum.

Kontes’in ona bakan herkesi etkileyen belli başlı özelliklerini sizin için çizebilirim lakin gerçeğe en yakın resim, en sıcak renk bile onu tam olarak betimlemekten âciz kalacaktır. Onun yüzünü benzetebilmek için, yürekte yanan ateşi resmedebilecek, kelimelerin kifayetsiz kaldığı ama bir âşığın görebildiği ışık saçan buharı yansıtabilecek bir ressamın ellerine gereksinim duyulur yalnızca. Tel tel ve aklanmaya yüz tutmuş saçları sıklıkla kederlendiriyordu onu; bu üzüntüleri, hiç kuşkusuz, beynine akan ani kandan kaynaklanıyordu. Mona Lisa’ya benzer yuvarlak, çıkık alnı açığa çıkmamış düşüncelerle, bastırılmış duygularla, yaman sularda boğulmuş çiçeklerle dolu gibi gözüküyordu. Fırçadan sıçrayan koyu noktalar misali harelenen yeşil gözleri her zaman solgundu ama evlatları söz konusu olduğunda, kaderlerine boyun eğen kadınların hayatında nadir rastladıkları büyük mutluluk ve acı anlarında, yaşamın cilveleriyle tutuşurdu. Bu cilveleri solduracakmışçasına bir ışık saçardı. Şimşekten bakışları, en cüretkâr erkeklerin başlarını bile öne eğdiren o bakışları, müthiş bir aşağılama ile beni ezdiğinde yaşlar boşalırdı gözlerimden. Phidias’ın elinden çıkmış gibi görünen ve zarafetle kıvrılmış dudaklara çifte kavisle bağlanan bir Yunan burnu, oval yüzüne ruhani bir ifade bahşediyordu; beyaz kamelyaların dokusunu andıran bu yüz, güzel pembeliklerle kızaran yanaklarıyla süsleniyordu. Etine dolgun olması, bedeninin inceliğini ya da toplu olduğu hâlde hatlarının güzelce gözükmesi için gereken yuvarlaklığı etkilemiyordu. Göz kamaştırıcı hazinelerin, omuzlarla birleştiği yerde tek bir kırışıklığa neden olmadığını söylersem, nasıl bir mükemmellikten söz ettiğimi derhâl anlarsınız. Bazı kadınların boyunlarındaki ağaç gövdesine benzeyen o oyuntulardan eser yoktu onda; kasları çok dikkat çekmiyordu, gözleri kadar bedeninin hatlarıyla da ressama çile yaşatacak kıvrımları sarıyordu tüm vücudunu. Yanakları boyunca uzanan şeftali tüyleri boynunun çıkıntılarında kayboluyor ve ışığı soğurarak ipeksi bir görünüm kazanıyordu. Ufak ve biçimli kulakları, kendi deyimiyle, bir köleye ve bir anneye aitti. Daha sonraları, yüreğini kazanma şerefine eriştikten sonra, bana dönüp “İşte, Mösyö de Mortsauf geliyor!” derdi, hassas kulaklarıma rağmen ben hiçbir şey işitmemişken dediği de çıkardı. Güzel kolları, kıvrımlı parmaklarıyla taçlanan uzun elleri vardı. Tıpkı İlk Çağ heykellerinde görülen tırnak etleri, narin tırnaklarının kenarlarından taşardı. Siz bir istisna teşkil etmeseydiniz, düz bellerin yuvarlak bellerden üstün olduğunu söyler, gücendirirdim sizi. Yuvarlak bel, bir güç belirtisidir, belleri böyle olan kadınların tavırları irade ve hâkimiyetle donatılmıştır; şefkatten çok şehvet duygusu yayarlar etraflarına. Tam tersine, düz belli kadınlar ise sadıktır, zarifliklerle doludurlar, melankoliye eğilimlidirler; diğer kadınlardan daha iyilerdir. Kıvrak ve yumuşaktır düz bel. Yuvarlak bel ise katılığı ve kıskançlığı gösterir. İşte şimdi onun nasıl göründüğü hakkında bilgi sahibisiniz. Bir kadının ayakları nasıl olmalıysa öyleydi ayakları, çabuk yorulan ve elbisesinin dışına taştığında gözlere şenlik yaşatan cinstendi. İki çocuk annesi olmasına rağmen onun kadar genç kız izlenimi uyandıran birisi olmadı ömrümde. Hâlinde bir yalınlık vardı, nasıl anlatacağımı bilemediğim bir çeşit şaşkınlığa, bir çeşit dalgınlığa götürüyordu bizi, ressam nasıl ki dehasıyla duygular dünyası yarattığı bir resmiyle bizi kendine çekiyorsa öyle kapılıyorduk ona. Zaten görülebilir nitelikleri anca kıyaslamalarla açıklanabilir. Villa Diodati’den dönerken topladığımız o fundanın saf ve yabani kokusuna, siyahına ve pembesine ne denli vurulduğunuzu getirin hatırınıza; bu, işte o zaman, insanlardan izole, siyah ve pembe renklerine bulanmış bu kadının ne kadar zarif, tavırlarının ne kadar doğal, kendisine ait şeylerde ne kadar titiz olduğunu anlayacaksınız. Vücudu, yeni çıkmış yaprakların kişiyi kendine hayran bırakacak yeşilliğine sahipti; aklından geçenleri tıpkı vahşi bir hayvan gibi yorumlama gücüyle donatılmıştı; duygularıyla bir çocuk, kederleriyle olgun bir kimseydi. Yapmacıklardan uzak oturuşu, kalkışı, susuşu ya da tek bir kelime edişiyle beğenileri toplardı. Genellikle düşünceli, içe kapanık bir hâli vardı. Herkesin güvenliği kendine bağlıymışçasına felaket gözleyen bir nöbetçi misali dikkatliydi; bazen de hayatın ona dayattıklarına inat, neşeli kişiliğini ele veren gülümsemesini serpiştirirdi çevresine. Şuhluğu, esrarlı bir hâl almıştı; çoğu kadın gibi uyandırmayı arzuladığı çapkınca ilgi yerine; hayallere sürüklerdi erkeği ve bulutlar arasından seçilen gökyüzü gibi ilk alevli mizacını, ilk mavi düşlerini fark ettirirdi ona. Gayriihtiyari dışa vurumlar, arzu ateşinden yanıp kavrulan yüreklerinde bir damla gözyaşı kurutmamış kimseleri bile hayaller âlemine çıkarırdı. Hareketlerinin, özellikle bakışlarının -çocukları dışında kimseye bakmazdı- enderliği, saygınlıklarını tehlikeye atan kadınların takındıkları tavırda bir şey yaptığında ya da söylediğinde, yaptıklarına ve söylediklerine inanılmaz bir yücelik katıyordu. O gün Madam de Mortsauf, pembe renkli çizgili bir elbise, geniş işlemeli bir yakalık, siyah bir kemer ve aynı renkte ayakkabı giymişti. Sedef bir tarakla tutturulan saçları başının üstünde sade bir şekilde toplanmıştı. Size sunmayı vadettiğim taslak işte böyle. Ama ruhunun, çevresindekiler üzerindeki sürekli etkisi, güneşin etrafı aydınlatması gibi dalga dalga yayılan o besleyici öz; o içten yaradılışı, dingin zamanlardaki tutumları, hüzünlü anlardaki boyun eğişi, kendisini var eden tüm bu iniş çıkışlar, benzer köklerden gelen ve resmin ister istemez bu öykünün olayları içinde gerçekleşeceği beklenmedik ve gelip geçici gök olaylarından kaynaklanır. Bir trajediyi halk gözünde nasıl yüceltirse, bilge de öyle kavrar; işte böyle gerçek bir aile destanının hikâyesi, içine benim karışmam kadar, kadın kaderlerinin çoğuna benzerliğiyle de sizi içine alacaktır.

Clochegourde’da her şey İngilizlere özgü bir titizliği yansıtıyordu. Kontes’in kaldığı salon grinin iki tonuyla boyanmış tümüyle ahşap bir kaplamayla döşenmişti. Bir kupa bulunan maun çerçeveli sarkaçlı saat ve üzerinde Cap fundaları yükselen altın çizgili iki beyaz porselen vazo süslüyordu şömineyi. Konsolun üstünde bir lamba vardı, şöminenin karşısında bir tavla duruyordu. Pamuktan yapılmış geniş kordonlar, beyaz saçaksız perdeleri tutuyordu. Yeşil şeritlerle işlenmiş gri kılıflar; koltukları, sandalyeleri kaplıyor; Kontes’in gergefinin üstündeki örtü eşyaların neden böyle saklanmış olduğunu yeterince açıklıyordu. İhtişamda buluşuyordu tüm bu yalınlık. O zamana dek gördüğüm hiçbir ev, Clochegourde salonunda edindiğim kadar yoğun ve derin izler bırakmadı üstümde; tıpkı Kontes gibi dingin ve içe dönük olan bu salona bakılınca günlük uğraşların manastırlara özgü düzenliliği seziliyordu. Fikirlerimin birçoğu hatta bilim ve politika alanlarında en cüretkâr olanları bile çiçeklerin yaydığı koku gibi burada ortaya çıkmış, ruhuma bereketli tozunu serpen o meçhul bitki burada yeşeriyor, erdemlerimi güçlendiren, kusurlarımı kurutan güneş burada parlıyordu. Pencereden bakınca gözleriniz, Frapeles kulelerinin, ardından kilisenin, küçük kasabanın ve çayıra yukarıdan bakan Saché Köşkü’nün süslediği karşı yamaçtaki kıvrımların ilerisindeki Pont-de Ruan’ın yayıldığı tepeden Azay Şatosu’na kadar bütün vadiyi görebilirdi. Sakin bir hayatla bağdaşmış ve aile kavramının dışında oluşabilecek hiçbir coşkuyu içinde barındırmayan böylesi yerler, kendi huzurlarını insan ruhuna da aktarıyordu. Kontes’i, ilk defa o göz kamaştırıcı balo elbisesi içinde değil, burada, Kont ve iki evladıyla birlikte görmüş olsaydım, sonraları aşkımın geleceğini mahvedeceği korkusundan beni pişman eden o çılgın öpücüğü çalar mıydım? Hayır, beni böylesi bir bahtsızlığa sürükleyen bu durumda onun önünde diz çöker, ayakkabılarını öper, üzerlerine birkaç damla gözyaşı bırakır, ardından da kendimi Indre’e atardım. Ama teninin taze yasemin kokusunu içime çektikten ve o aşk dolu kadehteki sütü içtikten sonra ruhumun en derinliklerinde insanüstü hazların tadını ve umudunu hissettim; bir yabaninin intikam anını beklemesi gibi, haz saatini yaşamak ve beklemek istiyordum. Ağaçlarda asılı kalmak, üzüm bağlarında emeklemek, Indre’in sularında sırtüstü uzanmak istiyordum. Isırmış olduğum o enfes elmayı bitirebilmek için, gecenin sessizliği, yaşamın bezginliği, güneşin sıcaklığı bana suç ortaklığı etsin istiyordum. Şarkı söyleyen çiçeği ya da Morgan’ın6 adamlarının sakladığı hazineleri de istese benden, gerçek zenginlikleri ve arzu ettiğim o sessiz çiçeği elde etmek için istediği ne varsa, sererdim önüne! Hayranı olduğum kadını uzun uzun izleyip hayallere daldığımda, bir uşak yanına gelip onunla konuştu; Kont’tan bahsettiğini işittim. Bir kadının kocasına ait olması gerektiğini ancak o zaman düşündüm. Bu düşünce beni allak bullak etti. Ardından, böyle bir hazinenin sahibini görmek için hoyrat ve karanlık bir merak uyandı içimde. Kin ve korku, bu iki duygunun tesiri altındaydım; hiçbir engel tanımayan, hiçbir şeyden korkmadan olabilecekleri ölçüp biçen bir kin; mücadelenin, sonucunun ama özellikle onun, üstümde yarattığı belli belirsiz bir korku. Anlatılmaz önsezilere kapılmış, insanın onurunu lekeleyen o el sıkışmalarından çekiniyordum, en sağlam iradelerin bile kırıldığı o içinden çıkılmaz zorlukları daha şimdiden seziyordum; bugün toplumsal yaşamı, tutku dolu ruhların aradığı sonuçlardan yoksun bırakan hareketsizliğin gücünden korkuyordum.

“İşte, Mösyö de Mortsauf.” dedi.

Ürkmüş bir at gibi bacaklarımın üstünde dikildim. Hem Mösyö de Chessel hem Kontes bu hareketimi fark etse de uyarmamışlardı beni çünkü altı yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim bir kız içeri girip “Babam geldi.” demesi dikkatleri dağıtmıştı.

“Madeleine, neler oluyor?” diye çıkıştı annesi.

Çocuk, Mösyö de Chessel’in isteği üzerine elini uzattı ve şaşkınlık içinde bana ufak bir selam verdikten sonra dikkatlice baktı.

“Sağlığı nasıl?” diye sordu Mösyö de Chassel, Kontes’e.

“İyiye gidiyor.” diye cevap verdi, şimdiden kucağına sokulmuş olan küçük kızın saçlarını okşarken.

Mösyö de Chessel’in yönelttiği bir sorudan, Madeleine’in dokuz yaşında olduğunu anladım; az önceki tahminimin yanlış çıkması bütünüyle şaşırtmıştı beni ve dışarı vurduğum bu şaşkınlık, annenin alnına kırışıklık bulutları kondurdu. Mösyö de Chessel tam o anda, cemiyet insanlarının tıpkı ikinci bir eğitim verirmişçesine attığı o anlamlı bakışlardan attı bana. Demek ki burada, kuşkusuz, saygı gösterilmesi gereken bir anne yarası vardı. Soluk gözleri, porselen misali beyaz teniyle Madeleine kent havasını kaldıramazdı şüphesiz. Kır havası ve onu sarıp sarmalayan annenin gösterdiği özen, yabancı bir iklimin zorluklarına rağmen, serada yaşayan bir bitki kadar hassas olan bu bedene yaşam aşılıyordu. Madeleine annesine hiç benzemese de onun ruhunu taşıyordu sanki ve bu, ona güç veriyordu. Seyrek siyah saçları, çukur gözleri, çökük yanakları, zayıf kolları, daracık göğsü, yaşam ve ölüm arasındaki bir mücadeleyi gösteriyordu; bugüne dek Kontes’in galip geldiği bir mücadeleyi. Madeleine, annesi kederden uzak tutmak için olacak, canlı görünmeye çalışıyordu çünkü bazen kendini bıraktığında salkımsöğüt gibi görünüyordu. Onu görseniz, yurdundan buraya dilenerek gelmiş yorgunluktan tükenmiş ama yürekli ve onu izleyenler için süslenmiş açlıktan kıvranan bir Çingene kızı derdiniz.

“Jacques’ı nerede bıraktınız bakalım?” diye sordu annesi saçlarını karga kanatları gibi iki parçaya ayıran beyaz çizgiden öperken.

“Babamla birlikte geliyor.”

Tam o sırada, Kont elinden tuttuğu oğluyla birlikte içeri girdi. Aynı zayıflık belirtilerini gösteren Jacques, kız kardeşinin kopyası gibiydi. Görkemli güzelliğiyle kendine bakanları mest eden kadının yanındaki bu iki cılız çocuk, Kontes’in şakaklarına yayılan ve onu yalnızca Tanrı’ya açmış olduğu hâlde alnına korkunç anlamlar yükleyen saklı kederin sebebini sezmemek imkânsızdı. Beni selamlarken Mösyö de Mortsauf bir gözlemciden ziyade, çözümleme yetisinin yoksunluğundan muzdarip bir adamın endişesini saklamayı beceremediği ifadesiyle baktı. Karısı olanı biteni anlatıp ismimi söyledikten sonra, yerini ona bırakarak yanımızdan ayrıldı. Işıklarının kaynağını annelerinden alıyormuş gibi gözlerini ondan ayırmayan çocuklar kendisine eşlik etmek istediler fakat anneleri: “Siz burada kalın sevgili meleklerim!” dedi, parmağını dudaklarının üstüne götürerek. Çocuklar annelerinin sözünden çıkmasalar da gözleri buğulandı. Ah! İnsan o “sevgili” sözcüğünü işitebilmek için neler yapmazdı! Yanımızdan ayrıldığında, çocuklar gibi benim de tadım kaçmıştı. Adımı işitince Kont’un tavırları değişmişti. Mesafeli ve çatık kaşlarının yerini samimi denmese de nazik bir ifade aldı, hürmetle yaklaştı bana ve konuğu olduğum için mutlu gibiydi. Vaktiyle babam, efendilerimiz uğruna yüce ama karanlık, tehlikeli ama tesirli olabilecek bir rol oynamıştı. Napolyon’un iktidara gelmesiyle birlikte her şey mahvolunca, babam da birçok gizli komplocu gibi hak etmediği suçlamaları kabul ederek taşranın ve aile hayatının dinginliğine sığınmıştı, varını yoğunu ortaya koyan ve siyaset mekanizmasının en ön safhasında boy gösterdikten sonra yenilen kumarbazların en sonunda ödemekten kaçamadığı bedeldi bu. Ailemin serveti, geçmişi ve geleceği hakkında en ufak bir bilgim olmadığı için Kont de Mortsauf’un anısını sakladığı bu yitip giden yazgının içeriğinden de bihaberdim. Yine de Kont’un gözünde insanın en önemli özelliği sayılan köklü aile yapım, beni şaşırtan bu karşılamanın nedenini haklı çıkarabilirdi fakat asıl sebebi daha sonraları öğrendim. O an için bu ani hâl değişimi rahatlatmıştı beni. Çocukların, üçümüzün sohbet etmesini görmesi üzerine Madeleine başını babasının elinden kurtardı, açık olan kapıya doğru baktı ve bir yılan balığı gibi dışarı attı kendini, Jacques da onu takip etti. İkisi de annelerinin yanına gittiler çünkü uzaktan gelen, arıların sevdikleri kovanın çevresinde vızıldayarak uçmalarını andıran seslerini duyuyordum.

bannerbanner