
Полная версия:
Otuz Yaşındaki Kadın
Bu son sözler kontesi sanki büyülü bir tarzda uyandırıverdi. Elinde olmadan bir hareket yaptı, gülümsedi, bu hâli de markizi şaşırttı. En ciddi kadın bile bir erkeğin kendisi yüzünden acı çektiğini öğrenince içgüdüsel bir hoşnutluk duyar. Bu tür bir hoşnutluk göstermek şöyle dursun, Julie’nin bakışı donuktu, soğuktu. Yüzünde dehşete yakın bir tiksinme duygusu belirmişti. Onun bu hâli, bir tek insanın yararına olarak herkesten uzak duran bir kadına yaraşır cinsten değildi. Böyle bir kadın bu gibi bin hâlde gülmesini, şakalaşmasını bilir. Oysa hayır, Julie’nin o anda çok yakın bir tehlikenin kendisini hâlâ hissettiren acısını duyar gibi bir hâli vardı. Gelininin, yeğenini sevmediğini iyice anlamış olan teyze, onun hiç kimseyi sevmediğini keşfedince şaştı kaldı. Jülie’de kırık bir gönül; bir günlük, belki bir gecelik denemeyle Victor’un hiçliğini anlayabilmiş bir genç kadın kişiliğini sezmenin korkusuyla titredi, Julie onu tanıdıysa benim yeğen çok geçmeden evliliğin sakıncalarına katlanacak, diye düşündü.
Madam de Listomere o sıralarda Julie’yi de XV. Louis Dönemi’nin kralcı doktrinlerinden yana etmeyi tasarlıyordu. Fakat birkaç saat sonra kontesin mahzunluğuna yol açan ve toplum içinde epey sık rastlanan durumu öğrendi, daha doğrusu sezdi.
Birdenbire düşünceli bir hâl alan Julie, odasına her zamankinden daha erken çekildi. Oda hizmetçisi onu soyup yatmaya hazır hâlde bırakınca sarı kadifeden bir şezlonga uzanmış olduğu hâlde ateşin karşısında kalakaldı. Bu modası geçmiş mobilya, üzgün insanların olduğu kadar mutlu kişilerin de işine yarar. Genç kadın ağladı, sızladı, düşündü… Sonra bir küçük masanın başına geçti, bir kâğıt alarak bir şeyler yazmaya başladı. Saatler çabucak geçti. Julie’nin bu mektupta açıkladığı şeylerin kendisini çok sıkar gibi bir hâli vardı. Her cümleden sonra uzun uzun hayallere dalıyordu. Genç kadın birdenbire hüngür hüngür ağlamaya başlayarak durdu. O sırada da saatler ikiyi çaldı. Can çekişen bir kadınınki gibi ağırlaşan başı, göğsüne doğru eğildi. Sonra başını kaldırınca Julie, teyzesinin birdenbire çıkageldiğini gördü. Sanki duvarda asılı halılardan ayrılıp çıkıvermiş bir kimse hâli vardı onda.
Teyze, “Neyin var yavrum?” dedi ona. “Niçin bu saatlere dek uyumadın, hele sen yaşta bir kimse tek başına ağlar mı hiç?”
Teklifsiz bir tavırla gelininin yanına oturdu, onun yazmaya başladığı mektuba yiyecek gibi baktı.
“Kocana mı mektup yazıyordun?”
Kontes, “Nerede olduğunu biliyor muyum?” dedi.
Teyze kâğıdı alıp okudu. Gözlüklerini getirmişti, önceden tasarlamıştı bu işi. Zavallı Julie, onun mektubu elinden alışına hiç ses çıkarmadı. Kendisini iradeden böyle tamamen yoksun bırakan şey ne haysiyet yokluğu ne de gizli bir suçluluk duygusu idi. Hayır, teyzesi o anda ruhun zembereğinin boşandığı, insanın iyi veya kötü hiçbir şeye, sessizliğe de güven duygusuna da aldırmadığı bunalım anlarından biriyle karşılaşmıştı. Sevgilisini küçümseyen fakat geceleyin kendisini çok kederli, çok kimsesiz bulduğu için onu arzulayan; acılarına ortak olacak bir gönüle rastlamak isteyen namuslu bir kız gibi Julie de nezaket kuralları gereğince açık da olsa okunmaması gereken bir mektubun okunmasına tek söz söylemeden razı oldu. Markiz mektubu okurken o da sessiz sessiz durdu.
Sevgili Louisa, diyordu mektup… Yüzü gözü açılmamış iki genç kızın birbirlerine verdikleri çok ihtiyatsızca bir sözün ille de tutulmasını niçin bunca defa istemeli? “Sorduklarıma altı aydır neden cevap vermedi acaba, deyip duruyorum kendi kendime.” diye yazıyorsun. Susuşumun nedenini anlamadınsa açıklayacağım sırları öğrenerek bunu bugün kavrayacaksın belki. Yakında evleneceğini haber vermeseydin ben bu sırları bir daha açıklamamacasına yüreğimin derinliklerine gömecektim.
Demek evleneceksin Louisa. Bu düşünce irkiltiyor beni. Evlen bakalım, zavallı yavrucak! Sonra birkaç ay geçince, eski hâlimizi anımsayarak çok iç burkucu pişmanlıklardan birini duyacaksın. Hani Ecouen’daydık da bir akşam ikimiz de dağdaki en ulu meşelerin altına gelmiştik. Ayaklarımızın altında uzanan güzel vadiye bakmış, batan güneşin bizi parıltılarıyla saran ışınlarını hayran hayran seyretmiştik.
Bir kayanın üstüne oturduk, kendimizden geçtik âdeta, peşinden de çok tatlı bir hüzün kapladı içimizi. Uzaklardaki bu güneşin bize geleceği haber verdiğini ilk bulan, sen oldun. Çok meraklıydık, çok çılgındık o zamanlar! Bütün o çılgınlıklarımızı hatırlıyor musun? “İki sevgili gibi kucaklaşıp öpüştük.” diyorduk. İçimizden ilk evlenecek olanın evliliğin sırlarını, çocuksu ruhlarımızın bize çok tatlı şeyler gibi gösterdiği o sevinçleri ötekine olduğu gibi anlatacağına ant içtik. O geceyi yaşayınca umutsuzluğa kapılacaksın Louisa. O zamanlar gençtin, güzeldin, mutlu değil idiysen bile hiçbir şeye aldırdığın yoktu. Bir koca seni birkaç gün içinde benim gibi çirkin, acılı, yaşlı hâle sokacak. Albay Victor d’Aiglemont ile evlendiğim için ne denli böbürlendiğimi, boş bir gurura kapıldığımı, sevindiğimi sana anlatmak delilik olur! Hatta sana nasıl söyleyeyim, bilmem ki kendimi hatırlamıyorum bile artık… Kısacık bir an içinde çocukluğum bir düş gibi oluverdi. Kapsamını kavrayamadığım bir bağı ebedileştiren o büyük gün boyunca olan davranışım, takazalara yol açmaktan geri durmadı. Babam sevincimi birkaç kez yatıştırmaya çalıştı. Herkesin yersiz bulduğu bir neşe gösteriyordum çünkü. Sözlerimde muziplik diye bir şey yoktu ama herkes muziplik buluyordu onlarda. O duvakla, o gelinlikle, o çiçeklerle bin türlü çocukluk yapıyordum… Gösterişli bir şekilde götürüldüğüm odada akşam yalnız kalınca, Victor’u meraklandırmak için bir muziplik düşündüm. Eskiden, yılbaşı günleri hediyelerin yığılı durduğu odaya, kimseye görünmeden süzüldüğüm sırada, yüreğim küt küt atardı. Victor’un gelişini beklerken yüreğim yine öyle çarpıyordu. Kocam içeriye girip de beni arayınca, her yanımı saran muslinlerin altından kopardığım boğuk kahkaha, çocukluğumuzun oyunlarını renklendiren o tatlı neşenin son gösterisi oldu…
Yaşlı hanım böyle başlayan ve içinde birçok acı gözlemler bulunan bu mektubu okuyup bitirince gözlüklerini ağır ağır masanın üstüne koydu, mektubu da hemencecik oraya bıraktı ve yeşil gözlerini gelininin üzerine dikti. Yaşlılık, bu gözlerdeki berrak ışıltıyı donuklaştırmamıştı henüz.
“Yavrum…” dedi. “Evli bir kadın terbiye kurallarını çiğnemeden genç bir kıza bu gibi şeyleri yazamaz…”
Julie teyzesinin sözünü keserek, “Ben de öyle düşündüm.” dedi. “Siz mektubu okurken kendimden utanıyordum…”
Yaşlı kadın babacan bir tavırla devam etti, “Sofrada bir yemek hoşumuza gitmediyse ondan başkalarını da tiksindirmemek gerek. Özellikle şu sebepten ki Havva anamızdan bize kadar evlilik, çok güzel bir şey gibi görünmüştür…” Sonra sordu: “Annen yok mu senin?”
Kontes irkildi sonra başını yavaşça kaldırarak, “Bir yıldır annem yok diye birkaç kez üzüldüm.” dedi. “Ama asıl Victor’u damatlığa istemeyen babamın bu isteksizliğini dinlemeyerek yanlış davrandım.”
Teyzesine baktı, o yaşlı çehrede beliren iyilik ifadesini görünce de gözlerindeki yaşları, bir sevinç ürpertisi kurutuverdi. Körpe elini, onu bekler gibi duran markize uzattı. Parmakları birbirlerini sıktığı zaman bu iki kadın da birbirlerini anlama işini tamamladılar. Markiz, “Zavallı öksüz!” diye ekledi.
Bu söz Julie için son bir aydınlatıcı düşünce oldu. Babasının kehanette bulunan sesini yine işitti sanki.
Yaşlı kadın, “Ellerin ateş gibi! Her zaman öyle mi bunlar?” diye sordu.
Julie, “Sıtmam geçeli yedi sekiz gün oldu.” dedi.
“Sıtman vardı da benden gizliyordun, ha?”
Julie bir çeşit edepli kaygıyla, “Bir senedir sıtma çekiyorum.” dedi.
Teyze devam etti, “Evlilik senin için bugüne dek uzun bir ızdıraptan başka şey olmadı demek, öyle mi yavrum?”
Genç kadın cevap vermeye yürek bulamadı kendinde ama çektiği bütün acıları açığa vuran ve “evet” anlamına gelen bir hareket yaptı.
“Mutsuzsun şu hâlde?”
“Yooo, hayır teyzeciğim! Victor beni tapınırcasına seviyor, ben de çok seviyorum onu, öyle iyi ki!..”
“Evet, seviyorsun onu ama ondan da kaçıyorsun, değil mi?”
“Evet… Ara sıra… Çok sık üstüme düşüyor.”
“Yalnız olduğunda gelip seni o hâlde yakalayacak diye çoğu zaman korktuğun olmuyor mu?”
“Ne yazık ki evet teyzeciğim ama inanın ki çok seviyorum onu.”
“Onun zevklerini paylaşamadığın veya paylaşmasını bilemediğin için gizliden gizliye kendini suçladığın olmuyor mu? Yasak bir sevgiye göre meşru bir sevgi beslemenin daha güç olduğunu hiç düşünmedin mi?”
Julie ağlayarak, “Tamam, doğru söylediniz.” dedi. “Benim için her şey bir bilmece iken siz, her şeyi sezip biliyorsunuz. Duygularım uyuşmuş hâlde, kafamda düşünce diye bir şey yok, kısacası zar zor yaşıyorum. Ruhum ne olduğu anlatılamaz, belirsiz bir korkunun baskısı altında. Bu korku duygularımı buz gibi soğutuyor, sürekli bir uyuşukluk içine atıyor beni. Sızlanmak için ses çıkaramıyorum; çektiğim acıyı anlatacak sözleri bulamıyorum. Acı çekiyorum, Victor’un beni öldüren şey yüzünden mutlu olduğunu görünce de acı çektiğim için utanç duyuyorum.”
Teyzenin neşeli yüzü birdenbire keyifli bir gülümseyişle ışıldadı. Gençliğinden kalma neşe yansımalarıydı bunlar, “Çocukluk, aptallık bütün bunlar!” diye bağırdı.
Genç kadın umutsuzlukla, “Siz de gülüyorsunuz demek…” dedi.
Markiz hemencecik devam etti, “Böyleyimdir ben. Şimdi Victor seni yalnız bıraktı ya yeniden genç kızlığa dönmedin mi rahatlamadın mı? Zevklerin yok ama acıların da yok, değil mi?”
Julie’nin gözleri şaşkınlıktan fal taşı gibi açılmıştı.
“Sözün kısası yavrum, Victor’u tapınırcasına seviyorsun, değil mi? Ama karısı olmaktansa kız kardeşi olmayı daha çok isterdin, evlilik de senin başaracağın iş değil, öyle mi?”
“Evet, öyle teyzeciğim. Neden gülümsüyorsunuz ama?”
“Haklısın yavrucuğum; bütün bunların hiç de iç açıcı bir yanı yok. Seni kanadımın altına alıp korumazsam eski tecrübeme dayanarak da duyduğun acıların çok masum olan nedenini sezemezsem ileride başına birçok felaket gelebilir. Yeğenim olacak aptal, mutluluğunu hak etmemiş! Çok sevgili kralımız XV. Louis’nin saltanat döneminde, senin durumunda olan bir genç kadın; böyle münasebetsizlikler ettiği için kocasını çok geçmeden cezalandırırdı. Bencil herif! O imparator olacak tiranın askerleri de bilgisiz birtakım adamlar. Kabalığı çapkınlık sanıyorlar, sevmeyi bilmedikleri gibi kadınları da tanımıyorlar. Bir gün sonra ölüme gidecek olmaları, bir gün önce biz kadınlara karşı terbiyeli, nazik davranmaktan kendilerini bağışık tutacak sanıyorlar. Eskiden erkekler, zamanında ve yerinde sevmeyi de ölmeyi de bilirlerdi. Sevgili yeğenim, kocanı adam edeceğim ben. Aranızdaki acıklı anlaşmazlığı oldukça tabii bulmak gerek. Sonunda birbirinizden nefret etmenize yol açacak bu, boşanmaya kalkacaksınız ama ara yerde umutsuzluğa kapılıp ölmezseniz. İşte ben bu anlaşmazlığa son vereceğim.”
Julie, teyzesini hayretle olduğu kadar şaşkınlıkla da dinliyordu. İçlerinde gizli olan sağduyuyu anlamadığı fakat sezdiği bu sözleri duyunca afallamıştı. Görmüş geçirmiş bir hısmın ağzından fakat daha yumuşak bir biçim altında, Victor için babasının söylediği yargıyı yeniden işittiği için de çok korkmuştu. Geleceğini hemen seziverdi belki ve üzerine çökecek felaketlerin ağırlığını da duydu herhâlde. Hüngür hüngür ağlamaya başladı çünkü ve “Bana anne olun siz.” diyerek yaşlı hanımın kolları arasına atıldı.
Teyze ağlamadı; Devrim eski krallık dönemi kadınlarının gözlerinde az yaş bırakmıştı çünkü. Eskiden sevgi, daha sonra da Devrim’in Tethiş dönemi onları en acıklı durumlarla içli dışlı etmişti. Bu yüzden, yaşamın tehlikeleri arasında soğuk bir vakarı, içten fakat fazla gösterişli olmayan bir sevgiyi muhafaza edebiliyorlardı. Bu da onlara görgü kurallarına ve bir davranış asilliğine daima bağlı kalmak imkânını veriyordu ki yeni töreler bu türlü şeyleri bir yana bırakmak gibi bir hata işlemişlerdir. Yaşlı hanım genç kadını kolları arasına aldı, onu bu kadınların gönüllerinden çok davranışlarında bulunan bir şefkat ve bir sevimlilikle alnından öptü. Tatlı sözlerle gelinini nazlandırdı, mutlu bir gelecek vadetti ona; yatağına yatmasına yardım ederken, ona sanki kendi kızıymış gibi aşk ninnileri söyledi. Sevgili bir kız ki onun umudunu da kederlerini de benimsiyordu. Gelininin kişiliğinde kendini yine gençleşmiş, yine toy, yine güzel buluyordu.
Kontes bundan böyle kendisine her şeyini söyleyebileceği bir arkadaş, bir anne bulmuş olmaktan mutlu, uyuyakaldı. Ertesi gün teyze ile gelin duygularda bir ilerleme, iki ruh arasında daha tam bir kaynaşma olduğunu ispatlayan o derin içtenlikle, o anlaşma edasıyla öpüştükleri sırada bir atın nal seslerini duydular. Başlarını aynı anda çevirdiler ve genç İngiliz’in her zamanki gibi ağır ağır geçtiğini gördüler. Bu iki yalnız kadının sürdükleri hayat üzerinde az çok bir inceleme yapmışa benziyor ve öğle yemekleriyle akşam yemeklerinde orada bulunmaktan hiçbir zaman geri kalmıyordu. Atı, haber vermeye ihtiyaç kalmadan adımlarını yavaşlatıyordu. Sonra yemek odasının iki penceresi arasındaki mesafeyi aşmak için harcadığı zaman boyunca Arthur, oraya mahzun mahzun bakıyordu. Kontes çoğu zaman onu küçümsüyor, kendisine dikkat bile etmiyordu. Fakat taşra hayatını canlandırmak için en küçük şeylere bile gösterilen ve üstün ruhlu insanların kendilerini güçlükle uzak tuttukları o aşağılık meraklara alışık olan markiz, İngiliz’in çok üstü kapalı olarak ifade ettiği utangaç, ağırbaşlı sevgiden hoşlanıyordu. Düzenli olarak tekrarlanan bu bakışlar, markiz için bir alışkanlık hâline gelmişti ve her gün, Arthur’un geçtiğini yeni yeni şakalarla haber veriyordu. Sofraya otururken iki kadın da aynı zamanda İngiliz’e baktılar. Julie ile Arthur’un gözleri bu kez öylesine belirli duygularla rastlaştılar ki genç kadın kızardı. İngiliz hemen atını kamçıladı, dörtnala uzaklaştı.
Julie, teyzesine, “İyi ama ne yapmak gerek?” dedi. “Bu İngiliz’in geçtiğini gören kimseler benim için ne düşünürler kim bilir…”
Teyze onun sözünü keserek, “Evet.” dedi.
“Öyleyse buralarda böyle dolaşma, diyemez miyim ona?’’
“Bu onda, tehlikeli olduğu gibi bir düşünce uyandırmaz mı? Hem zaten bir kimseyi canının istediği yere gidip gelmekten alıkoyabilir misin? Yarın artık bu odada yemek yemeyiz. Bizi burada göremeyince de genç kişizade seni pencereden sevmekten vazgeçecektir. İşte yavrucuğum, toplum hayatına alışık, görgülü bir kadın böyle davranır.’’
Fakat Julie’nin mutsuzluğunun tam olması mukadderdi. İki kadın sofradan henüz kalkmışlardı ki Victor’un oda uşağı birden çıkageldi. Sapa yollardan geçerek Bourges’dan doludizgin gelmiş, kontese kocasından bir mektup getirmişti. İmparatordan ayrılmış olan Victor, karısına; imparatorluk rejiminin yıkıldığını, Paris’in düştüğünü ve Fransa’nın her yanında Bourbon hanedanı için coşkun bir sevgi gösterildiğini haber ediyordu. Fakat Tours’a kadar nasıl geleceğini bilemediğinden, karısından hemen Orleans’ya gelmesini rica ediyordu. Kendisi de kontes için hazırlanmış pasaportlarla orada bulunabileceğini umuyordu. Eski bir asker olan bu oda uşağı, Tours’dan Orleans’ya kadar Julie’ye eşlik edecekti. Victor bu yolun henüz açık olduğunu sanıyordu.
Oda uşağı, “Kaybedecek bir dakikanız bile yok hanımefendi!” dedi. “Prusyalılar, Avusturyalılar ve İngilizler Blois’da yahut Orleans’da birleşmek üzereler…”
Genç kadın birkaç saat içinde hazırlandı ve teyzenin kendisine verdiği eski bir araba ile yola çıktı…
Julie d’Aiglemont onu kucaklayıp öperken, “Niçin siz de bizimle Paris’e gelmiyorsunuz?” dedi. “Şimdi Bourbon’lar yine tahta çıkacaklarına göre, belki de bulursunuz orada…”
“Bu umulmadık dönüş olmasa yine de giderdim yavrucuğum; öğütlerim sizler, yani hem Victor için hem senin için çok gerekli. Onun için ben de sizinle orada buluşmak üzere bütün hazırlıklarımı yapacağım.”
Julie yanında oda hizmetçisiyle yaşlı asker olduğu hâlde yola çıktı. Asker, arabanın yanı sıra giderek hanımının güvenliğini sağlıyordu. Geceleyin Blois’dan önceki bir konak yerine geldikleri sırada, Julie kendi arabasının peşinden bir arabanın geldiğini işiterek kaygılandı. Amboise’dan beri peşlerini bırakmamıştı bu araba. Kadın bu yol arkadaşlarının kimler olduğunu görmek için arabanın penceresinden baktı. Ay ışığı sayesinde Arthur’u görebildi. Üç adım ileride durmuş, gözlerini genç kadının arabasına dikmişti. Göz göze geldiler. Kontes hemen arabanın içine çekildi ama kendisini irkilten bir korku duygusuyla yaptı bunu. Gerçekten toy ve tecrübesiz çoğu genç kadınlar gibi elinde olmaksızın bir erkekte uyandırdığı sevgide bir suç görmekteydi. Böylesine cüretli bir saldırı karşısında belki de aczini anlamış olmanın kendisine verdiği içgüdüsel bir korku duyuyordu.
Erkeğin en güçlü silahlarından biri, doğuştan hareketli olan muhayyilesi bir kovalanıştan korkmuş veya incinmiş bir kadını, kendisiyle meşgul ettiren o zorlu kudrettir. Kontes, teyzesinin öğüdünü anımsadı ve bu yolculuk boyunca hep arabasının içinde kalmayı, hiç dışarıya çıkmamayı kararlaştırdı. Fakat her konak yerinde, Ingiliz’in iki arabanın çevresinde gezindiğini işitiyordu. Sonra yolda onun arabasının rahatsız edici gürültüsü, Julie’nin kulaklarında çınlıyordu boyuna. Genç kadın çok geçmeden, Hele Victor’la bir buluşayım, o beni bu acayip rahatsızlıktan kurtarmayı başarır, diye düşündü.
Peki ama ya bu delikanlı beni sevmiyorsa?
Aklından geçen bütün düşüncelerin sonuncusu oldu bu. Orleans’ya gelince Prusyalılar arabasını durdurdular; bir hanın avlusuna götürdüler, başına askerler diktiler. Karşı koymak imkânsızdı. Yabancılar, arabadan kimseyi çıkarmamak için emir aldıklarını sert işaretlerle üç yolcuya bildirdiler. Tütün içen, gülüşen, ara sıra da küstahça bir merakla kendisine bakan askerlerin ortasında, kontes tam iki saat ağladı durdu. Fakat sonunda birkaç atın geldiğini duyarak arabadan bir çeşit saygı ile uzaklaştıklarını gördü. Çok geçmeden yüksek rütbeli bir yabancı subaylar topluluğu, arabanın çevresini sardı. Başlarında Avusturyalı bir general vardı; “Hanımefendi…” dedi, “Bağışlayın bizi. Yanlışlık oldu, hiç çekinmeden yolunuza devam edebilirsiniz. Buyurun şu pasaportu, bunu gösterince hiçbir sıkıntıyla karşılaşmayacaksınız artık…”
Kontes, titreyerek kâğıdı aldı, anlaşılmaz birkaç söz kekeledi. Generalin yanında Arthur’u görmüştü; sırtında, İngiliz subay üniforması vardı, hemen kurtulmuş olmasını da ona borçluydu herhâlde. Genç İngiliz hem memnun hem mahzun, başını çevirdi ve Julie’ye ancak kaçamak bakışlarla bakmaya cesaret edebildi. Pasaportun yardımıyla Madam d’Aiglemont hiçbir can sıkıcı olayla karşılaşmadan Paris’e ulaştı. Orada kocasıyla buluştu. İmparator Napolyon’a ettiği bağlılık yemininden artık kurtulan Victor’u, sonradan X. Charles adıyla Fransa tahtına çıkan Kont d’Artois çok iyi karşılamıştı. Ağabeyi Kral XVIII. Louis, Kont d’Artois’yı kendi vekilliğine atamıştı. Victor’a hassa kıtalarında yüksek bir rütbe verildi, kendisi neredeyse general sayılıyordu. Bununla birlikte, Bourbon’ların dönüşü dolayısıyla yapılan şenlikler arasında zavallı Julie’nin başına çok büyük bir felaket geldi ki bu sonradan onun yaşamını da etkileyecekti. Kontes de Listomere -Landon’yu kaybetti. Yaşlı hanım Tours’da Dük d’Angouleme’yu görünce hem sevinçten hem kalbine vuran damla hastalığından ölüverdi. Böylece, yaşı dolayısıyla Victor’u çekip çevirme hakkına sahip olan, ustalıklı öğütlerle karı kocanın daha iyi anlaşmalarını sağlayabilecek durumdaki tek insan, ölmüş bulunuyordu. Julie bu kaybı olanca genişliğiyle hissetti. Kocasıyla kendisi arasında kimse kalmamıştı artık. Fakat genç ve utangaç olduğundan, ilkin sızlanmaktansa acı çekmeyi yeğledi. İyi ahlaklı bir insan oluşu görevlerini savsamak cesaretini göstermesine veya acılarının nedenlerini araştırmaya kalkışmasına engel oluyordu. Acılarını dindirmek çok nazik bir iş olurdu çünkü Julie kendi genç kız utangaçlığını zedelemekten korkardı.
Krallığın tekrar kuruluşundan sonra M. d’Aiglemont’nun durumu üzerine de bir iki söz söyleyelim.
Birçok insana rastlarız ki bunların derin hiçliği, kendilerini tanıyanların çoğu için bir bilmece hâlindedir. Yüksek bir rütbe, çok iyi bir aileden gelmiş olma, önemli görevlerde bulunma, terbiye ve nezaketin az çok verdiği cila, davranışta biraz çekingenlik veya varlıklı olmanın yarattığı itibar, bunlar için birer bekçidir sanki. Eleştirilerin, yaşantılarının gizli derinliklerine dek inmelerine engel olurlar. Bu tür insanlar, krallara benzerler. Nitekim onların da gerçek boy bosları, huylarıyla ahlakları ne iyice bilinir ne de doğru olarak değerlendirilebilir. Ya çok uzaktan ya çok yakından görürsünüz bunları çünkü. Birtakım sözde meziyetlere sahip bu insanlar konuşacakları yerde sorarlar; başkalarının bakışlarını kendi üzerlerine çekmemek için onları öne sürmek ustalığını gösterirler. Sonra büyük bir hünerle her birini tutkularından veya çıkarlarından yakalarlar; kendilerine gerçekten üstün kimseleri parmaklarında oynatırlar, birer kukla hâline sokarlar ve kendilerine kadar indirdikleri için küçük sanırlar onları.
O zaman büyük düşüncelerin hareketliliğine karşı aşağılık fakat hareketsiz bir düşüncenin doğal zaferini elde ederler. Onun için bu boş kafaları yargılamak, onların olumsuz değerlerini tartmak için bir gözlemcinin üstün olmaktan çok ince bir zekâya, geniş bir görüşten çok sabra, yüksek ve büyük düşüncelerden çok kurnazlık ve ölçüye sahip olması gerektir. Bununla birlikte, zayıf yönlerini savunurken; bu dalavereciler ne denli ustalık gösterirlerse göstersinler eşlerini, annelerini, çocuklarını veya aile dostunu aldatmaları çok güçtür. Fakat az çok ortak şerefe dokunan bir konu üzerinde bu insanlar, hemen daima onların sırlarını saklarlar hatta çoğu zaman da bunların el âleme böyle caka satmalarında onlara yardımcı olurlar.
Aile arasında çevrilen bu dolaplar sayesinde birçok hödük kendilerini üstün kişiler diye yuttururlar ve böylece, herkesin hödük sandığı üstün kişilerin sayısını karşılamış olurlar. Bu yüzden toplum da hep aynı sayıda yetenekli insan yığınına sahipmiş gibi görünür. Şimdi de böyle bir kocanın karşısında akıllı, duygulu bir kadının oynaması gereken rolü düşünün. Acılarla, sevgi bağları ile dolu yaşantılar görmez misiniz? Bunların sevgi ve incelikle dolu gönüllerini yeryüzünde hiçbir şey mükâfatlandıramaz. Karakteri kuvvetli bir kadın böyle korkunç bir duruma düştü mü cinayetle sıyrılır bundan. Tıpkı Rus Çariçesi Katerina gibi ki ona da “büyük” demişlerdi oysa. Fakat bütün kadınlar bir taht üzerinde oturmamaktadırlar. Onun için de birtakım aile mutsuzlukları ile kıvranıp dururlar. Göze çarpmamakla birlikte, yine de korkunçtur bu mutsuzluklar. Yeryüzünde dertlerini hemen giderecek avuntular arayan kadınlar, görevlerine bağlı kalmak isteyince bir başka biçimde acı çekmekten gayri şey yapmazlar. Veya yerleşip kökleşmiş kuralları zevklerinin yararına çiğnerlerse, birtakım hatalar işlemiş olurlar. Bu düşüncelerin hepsi de Julie’nin gizli hikâyesine uygulanabilir.
Birçokları gibi albay ve iyi emir subayı olan, tehlikeli bir görevi çok iyi yerine getiren fakat az çok önemli bir kumandanlığı başarmaktan âciz olan Kont d’Aiglemont’ya, Napolyon iktidarda kaldığı sürece kimse imrenmedi. Herkes imparatorun tuttuğu; kendi hâlinde insanlardan biri saydı onu, askerlerin kendi aralarında, öteden beri iyi çocuk diye adlandırdıkları birisiydi o. Yeniden kurulan krallık rejimi, marki unvanını ona geri verdi, o da nankörlük etmedi hiç. Napolyon, Elbe Adası’ndan geri gelip yüz gün iktidarda kalınca, o da Bourbon’ların peşinden Belçika’daki Gand şehrine gitti. Bu mantık ve efendilerine bağlılık dolu davranış, vaktiyle, “Bizim damat, hep albay kalacak.” diyen kaynatasının kehanetini yalancı çıkardı. İkinci dönüşte tüm generalliğe yükseltilen, tekrar marki olan M. d’Aiglemont, üst meclise üye olma hevesine kapıldı, aşırı kralcıların gazetesi olan “Conservateur”nün düşünceleriyle politikasını benimsedi. Hiçbir şeyi gizlemeyen bir esrar havasına büründü. Ciddi ve sorguya çeken, az konuşkan tavırlar takındı, herkes de derin bir adam sandı onu.
Boyuna terbiyeli tavırların ardına gizleniyor, birtakım kurallara bağlı kalıyor, Paris’te Tanrı’nın günü piyasaya sürülen basmakalıp lafları ezberleyip bol bol harcıyordu ki bu laflar birtakım aptallara, büyük düşünceleri veya olayları anlatıyorlarmış gibi ufak para misali dağıtılır. Bu hâli gören kibar insanlar da zevk, bilgi sahibi bir kimse diye adını çıkardılar onun. Asillikle ilgili düşüncelerinde direndiği için, yüksek karakter sahibi olarak gösterildi. Eskisi gibi gamsız veya neşeli göründüğü zamanlar sözlerinin anlamsızlığında veya aptallığında başkaları üstü kapalı, diplomatça edalar seziyorlar; çoğu kimse, Ancak söylemek istediğini söylüyor o, diye düşünüyorlardı.
Meziyetleri de kusurları da işine yarıyordu. Yiğitliği askerlik alanında kendisine büyük bir ün sağlıyor, bunu da hiçbir şey yalancı çıkarmıyordu. Hiçbir zaman şef olarak kumanda etmemişti çünkü. Erkek ve soylu yüzünde geniş düşüncelerin ifadesi vardı, çehresindeki sahteliği ise yalnız karısı fark ediyordu. Adı var kendi yok meziyetlerini herkesin övdüğünü işittikçe, Marki d’Aiglemont sarayın en göze çarpan insanlarından biri olduğuna kendisi de inandı sonunda. Dış görünüşü sayesinde sarayda hoşa gitmesini bildi ve çeşitli değerli yönleri, itirazsız kabul edildi orada.