
Полная версия:
Otuz Yaşındaki Kadın
“Evet ama babacığım, albaylığa yükseldiğine göre akıllı olsa, elinden bir şeyler gelse gerek…”
“Ömrü boyunca albay kalacaktır o yavrum.” Sonra yaşlı baba bir çeşit coşkunlukla ekledi: “Sana layık görebileceğim kimseye rastlamadım henüz.”
Bir an durdu, kızına baktı sonra devam etti:
“Ama Julie’ciğim, evliliğin kederlerine, dırıltılarına katlanamayacak kadar gençsin, güçsüzsün, incesin sen henüz. Annenle ben seni nasıl şımarttıksa d’Aiglemont’nun anası babası da onu şımartmıştır. İkiniz de bildiğinizi okumak isteyeceksiniz, iradeleriniz çatışacak; bu şartlar altında anlaşacağınız nasıl umulabilir? Ya sen onun kurbanı olacaksın ya o senin. Her iki durum da bir kadının yaşantısına eşit sayıda mutsuzluklar getirir. Fakat sen uysalsın, alçak gönüllüsün, ilkin boyun eğeceksin.” Yaşlı adam heyecandan kısılan bir sesle devam etti, “Sözün kısası, sende ince duygular var ama kimse farkına varmayacak bunların, o zaman da…”
Sözünü bitiremedi, gözleri yaşardı. Biraz durduktan sonra devam etti, “Victor senin körpe ruhunun saf meziyetlerini incitecek. Askerleri tanırım ben Julie’ciğim, ömrüm orduda geçti. İçinde yaşadıkları felaketlerin verdiği alışkanlıkları veya maceralı yaşantılarının rastlantılarını bu adamların yüreklerinin alt edebildiği seyrek görülmüştür.”
Julie yarı şaka yarı ciddi bir tavırla cevap verdi:
“Öyleyse duygularımın dikine gitmek istiyorsunuz siz babacığım. Beni kendim için değil de kendiniz için evlendirmek istiyorsunuz.”
Babası şaşırdı, “Seni kendim için evlendirmek ha?” dedi. “Oysa seni böyle tatlı tatlı azarlayan sesimi yakında işitmeyeceksin artık. Anne babalarının kendileri için yaptıkları fedakârlıkları kişisel bir duyguya yoran çocukları hep görmüşümdür! Evlen Victor’la, Julie’ciğim. Günün birinde onun hiçliğini, savrukluğunu, bencilliğini, kabalığını, gönül işlerindeki yayalığını ve ondan sana gelecek binlerce başka üzüntüyü görüp acı acı dövüneceksin. Bu ağaçlar altında yaşlı babanın olacakları önceden bildiren sesinin kulaklarında boş yere çınlamış olduğunu hatırla o zaman!”
Yaşlı adam sustu, kızının isyancı bir tavırla başını salladığı gözünden kaçmamıştı. İkisi de arabalarının önünde durduğu kapıya doğru ilerlediler. Bu sessiz yürüyüş sırasında genç kız belli etmeden babasının yüzünü inceledi, yüzündeki somurtkanlık da yavaş yavaş geçti. Yere eğik bu alında yer etmiş olan derin keder, büyük bir etki yaptı onda. Tatlı, değişik bir sesle, “Victor hakkında beslediğiniz düşünceleri değiştirmediğiniz sürece ondan bahsetmeyeceğim size, söz veriyorum.” dedi.
Yaşlı adam şaşırarak kızına baktı. Gözlerinden akan iki damla yaş, buruşuk yanaklarından aşağıya yuvarlandı. Çevrelerindeki kalabalığın önünde Julie’yi öpemedi ama elini şefkatle sıktı. Arabaya bindiğinde, alnında biriken bütün kara düşünceler yok olup gitmişti. Kızının biraz üzgün hâli, geçit töreni sırasında Julie’nin açığa vurduğu masumca sevinçten çok daha az kaygılandırıyordu onu o sırada.
***1814 martının ilk günlerinde, imparatorun düzenlediği o geçit töreninin üzerinden bir yıldan az eksik bir zaman geçmiş bulunuyor ve Amboise’dan Tours’a giden yolda bir araba ilerliyordu. Frilliere adlı konak yeri, ceviz ağaçlarının yapraklarından meydana gelme yeşil bir kubbe altında gizlenmişti. Araba oradan ayrılırken öylesine hızla ilerledi ki Cise Irmağı’nın Loire Nehri’ne döküldüğü noktada yapılmış olan köprüye çabucak ulaşıverdi ve orada durdu. Genç bir sürücü, efendisinden aldığı emir üzerine konak yerindeki atların en yüğrüklerinden dördünü çok sert sürdüğü için, koşum kayışlarından biri kopmuştu.
Böylece, bir rastlantı sonucu, arabada bulunan iki kişi uyandıklarında, Loire Nehri’nin o çok büyüleyici kıyılarının gösterebileceği en güzel manzaralı yerlerinden birini seyretmek imkânını buldular. Yolcu, sağında, çayırların arasından gümüşi bir yılan gibi akan Cise Irmağı’nın bütün kıvrımlarını bir bakışta görür. Baharda yeni yeni biten otlar o sırada zümrüt yeşili bir renkte idiler. Solda, Loire Nehri bütün ihtişamıyla ortaya çıkar. Biraz soğukça bir sabah rüzgârının meydana getirdiği birkaç sağanağın sayısız küçük yüzeyi, bu heybetli nehrin geniş sularının yüzünde güneş ışınlarını yansıtıyordu. Tıpkı bir gerdanlığın taneleri gibi suyun yüzünde yeşil adalar yer yer birbirini izliyordu. Nehrin öbür yakasında Touraine’in en güzel kırlarıyla köyleri, hazinelerini göz alabildiğine ortaya seriyorlardı. Ta uzaklarda göz, Cher ilinin tepelerinden başka bir engele rastlamıyordu. O sırada da bunların dorukları, gökyüzünün saydam maviliği üzerinde ışıklı çizgiler meydana getirmekteydi. Bu tablonun bitiminde, adaların körpe yapraklarının arasında Tours şehri, tıpkı Venedik gibi suların içinden çıkıveriyordu sanki. Eski katedralinin çan kuleleri havada yükseliyor ve orada, beyazımsı birkaç bulutun meydana getirdiği gerçek dışı şekillere karışıyorlardı.
Arabanın üzerinde durduğu köprünün ilerisinde yolcu, Loire Nehri boyunca ta Tours’a kadar, sıra sıra kayalar görüyordu karşısında. Tabiatın bir cilvesiyle bunlar, nehri zapt etmek için buraya kondurulmuşlardı sanki. Nehrin dalgaları boyuna taşı kemiriyor, bu hâl ise yolcuyu şaşırtıyordu her zaman. Vouvray köyü bu kayaların boğazları ve çöküntüleri üzerine kuş yuvası gibi konmuştu; kayalar da Cise Köprüsü önünde bir dirsek meydana getiriyorlardı. Daha ileride, Vouvray’den Tours’a kadar, bu sarp tepenin korkunç çukurluklarında bağcılar oturmaktaydı. Birçok yerde kayalara oyulmuş, üst üste üç kat hâlinde evler vardır. Bunlara taşa oyulmuş çok tehlikeli merdivenlerden ulaşılır. Bir damın tepesinde eteklikli bir kız, bahçesine koşar. Bir asmanın çubukları ile yeni filizlenen dalları arasından bir bacanın dumanı yükselir. Bahçıvanlar dik tarlaları ekip biçerler. Yerinden kopmuş bir kaya parçasının üzerinde kımıltısız oturan yaşlı bir kadın, bir badem ağacının çiçekleri altında çıkrığını çevirir. Ayaklarının altından yolcuların geçişini seyreder, onların korkuşlarına gülümser. Ne yerdeki çatlaklarla yarıklar ne de eski bir duvarın eğik yıkıntısı tasalandırır onu. Duvarın üstüne oturduğu taşları, sadece bir sarmaşığın eğri büğrü kökleri tutmaktadır artık. Fıçıcıların çekiç sesleri açık hava mahzenlerinin tonozlarında çın çın öter. Ve nihayet, insanların toprağı işlemesine tabiatın engel olduğu bu yerde toprak, her yerde ekilidir, her yerde verimlidir.
Onun için Loire Vadisi’nde hiçbir şey, yolcunun gözleri önüne Touraine’in serdiği zengin manzarayla kıyaslanamaz. Görünüşleri kısaca belirtilen bu sahnenin üçlü tablosu, insanın ruhuna, anısı bir daha silinmemecesine akılda kalacak manzaralardan birini sunar. Bu manzarayı bir ozan seyretti mi bunun masallara yaraşan romantik etkileri çoğu zaman hayalinde yeniden canlanır. Araba, Cise Köprüsü üzerine geldiği sırada Loire’nın adaları arasından birçok beyaz yelken çıktı ve bu hoş manzaralı yere yeni bir güzellik kattı. Nehrin kıyısındaki söğütlerin kokuları da nemli rüzgâra, içe işleyen rayihaların tadını katıyordu. Kuşlar durmadan ötüşüyorlar; bir keçi çobanının tek düzenli türküsü bu cıvıltılara bir çeşit hüzün ekliyor; kayıkçıların bağırışları ise uzaklarda bir çalkantı olduğunu haber veriyordu. Bu geniş alan içindeki ağaçların çevresine nazlı nazlı dolanmış olan gevşek buğular, manzarada son bir güzellik daha yaratıyorlardı. Bütün ihtişamı içinde Touraine’di, bütün parlaklığı içinde ilkbahardı bu. Yabancı orduların rahatını bozmadıkları tek yer olan Fransa’nın bu bölgesi, bu sırada sakin olan biricik bölgeydi; istilaya meydan okuyordu sanki.
Araba durur durmaz asker şapkası giymiş bir baş dışarıya uzandı. Az sonra da öfkeli bir asker arabanın kapısını kendisi açtı ve sanki sürücüye çıkışmak istermiş gibi yere atladı. Bu Touraine’linin koşum kayışını işten anlar bir tavırla onardığını görünce Albay Kont d’Aiglemont rahatladı, uyuşmuş kaslarını gevşetmek ister gibi kollarını açarak yine arabanın kapısı önüne geldi. Esnedi, manzarayı seyretti ve kürklü bir mantoya sımsıkı sarınmış olan genç bir kadının kolu üzerine elini koydu.
Kısık bir sesle “Julie!” dedi. “Uyan da manzaraya bak! Çok güzel!”
Julie başını arabadan dışarıya uzattı. Zerdeva kürkünden bir şapka giymişti. Sarındığı kürklü mantonun kıvrımları bedeninin biçimini öylesine gizliyordu ki yüzünden başka yeri görünmüyordu. Julie d’Aiglemont eskiden sevinçle, mutlulukla Tuileries’deki geçit törenine koşan genç kıza benzemiyordu artık. Hep öyle ince olan yüzüne vaktiyle pırıl pırıl bir hâl veren pembe renklerden eser kalmamıştı. Gecenin nemi yüzünden kıvırcıkları kaybolmuş birkaç siyah saç tutamı, yüzünün donuk beyazlığını daha belirli hâle sokuyordu; bu yüzdeki canlılık uyuşmuştu sanki. Bununla birlikte gözleri, olağanüstü bir alevle ışıldamaktaydı. Fakat göz kapaklarının altında, yorgun yanaklar üzerinde birtakım morluklar belirmişti. Cher’in kırlarıyla köylerini, Loire Nehri’yle adalarını, Tours’la Vouvray’nin uzun kayalarını aldırmaz bir gözle inceledi. Sonra Cise Irmağı’nın çok hoş vadisine bakmak bile istemeden, kendisini hemencecik arabanın içine doğru bıraktı. Açık havada kulağa çok hafif gelen bir sesle, “Evet, çok güzel…” dedi. Görüldüğü gibi ve kendisi için ne yazık ki babasını alt etmişti.
“Burada oturmaktan hoşlanırsın, değil mi Julie?”
O, aldırmaz bir tavırla, “Adam sen de ha burada olmuş ha başka yerde!..” dedi.
Albay d’Aiglemont, “Rahatsız mısın?” diye sordu.
Genç kadın geçici bir canlılıkla, “Hiçbir rahatsızlığım yok.” diye karşılık verdi.
Gülümseyerek kocasına bakıp ekledi, “Uykum var.”
Birdenbire bir atın dörtnala geldiği duyuldu. Victor d’Aiglemont karısının elini bıraktı, başını yolun burada yaptığı dönemece doğru çevirdi. Albay artık Julie’yi görmüyordu ya, genç kadının solgun yüzüne verdiği neşe ifadesi sanki bu yüzü aydınlatan ışık artık sönmüş gibi kayboluverdi. Canı ne manzarayı bir daha görmek istiyordu ne de atı çok büyük bir hızla dörtnala giden süvarinin kim olduğunu öğrenmek merakındaydı. Yine arabanın köşesine yerleşti, içlerinde hiçbir duygu belirtisi olmayan gözlerini, atların sağrılarına dikti. Papazın vaazını dinleyen bir Britanya köylüsü kadar aptalca bir tavır takındı. Cins bir ata binmiş genç bir adam kavak ağaçları ile çiçeklenmiş akdikenlerden meydana gelme bir kümenin içinden birdenbire çıkıverdi.
Albay, “İngiliz bu!” dedi.
Sürücü cevap verdi, “Evet, öyle generalim. Söylendiğine göre Fransa’yı yemek isteyen heriflerin soyundan.”
İngiliz hükûmeti, 1802’de, Fransa, İngiltere, İspanya ve Hollanda arasında Amiens’da imzalanan barış antlaşmasını çiğneyerek insan haklarına suikastta bulunmuş; Napolyon da buna misilleme olarak bütün İngilizleri tutuklatmıştı. Kim olduğu bilinmeyen bu adam da o sırada Kıta Avrupa’sında bulunmakta olan yolculardan biriydi. İmparatorluk hükûmetinin kaprisine tabi olan bu tutukluların hepsi yakalandıkları yerlerde kalmadıkları gibi ilkin kendilerinin serbestçe seçtikleri yerlerde de kalmamışlardı. O sırada Touraine’de oturanların çoğu oraya, imparatorluğun çeşitli yerlerinden getirilmişlerdi. Bunların oralarda kalmaları, Avrupa politikasının çıkarlarına aykırı görülmüştü çünkü.
O sırada sabah sabah can sıkıntısıyla gezmekte olan genç tutuklu, bürokratik iktidarın kurbanıydı. Dışişleri Bakanlığından verilen bir emir, onu, iki yıldır Montpellier’nin havasından çekip koparmıştı. Barışın sona erişi sırasında o, tutulduğu verem hastalığını iyileştirmeye çalışıyordu.
Delikanlı, Kont d’Aiglemont’nun asker olduğunu anlayınca, başını epeyce ani olarak Cise kırlarından yana çevirip onunla göz göze gelmemeye çalıştı.
Albay, “Bu İngilizler de sanki dünya babalarının malıymış gibi küstah oluyorlar.” diye mırıldandı. “Bereket ki Mareşal Soult hadlerini bildirecek onlara.”
Tutuklu arabanın önünden geçtiği sırada içeriye baktı. Bakışı kısa sürmüştü ama kontesin düşünceli yüzüne anlatılamaz bir güzellik veren hüzün ifadesini hayranlıkla seyredebildi. Bir kadının sadece ızdırap çektiğini görmekle birçok erkeklerin yürekleri güçlü bir heyecana kapılır. Izdırap bir yiğitlik veya bir sevgi belirtisi gibi görünür onlara.
Arabasının bir yastığını seyre iyice dalmış olduğu için, Julie ne ata dikkat etti ne atlıya. Koşum kayışı çabucak ve sağlamca onarılmıştı. Kont yine arabaya bindi. Sürücü kaybolan vakti yeniden kazanmaya çalıştı. İki yolcuyu, kıyısında dolma toprak seddin, üzerinde ileriye çıkık kayalar bulunan yanından hızla götürdü. Vouvray şarabını veren bağlar bu kayalar içinde yetişir. Yine bunların içinden güzel evler yükselir. Hep bunlar arasından, ta uzaklarda, o çok ünlü Marmoutiers Manastırı da görülür ki veli Saint Martin dünyadan elini eteğini çekip buraya kapanmıştı.
Albay, Cise Köprüsü’nden beri arabasının peşinden gelen atlının hep o genç İngiliz olduğuna emin olmak için başını çevirdi, “Bu solgun yüzlü lord da bizden ne istiyor?” diye bağırdı.
Fakat kim olduğu bilinmeyen bu adam, dolma topraktan şeddin kıyısındaki yolda gezinerek hiçbir terbiye kuralına aykırı hareket etmediği için albay, İngiliz’e tehdit dolu bir gözle baktıktan sonra yine arabasının köşesine yaslandı. Fakat elinde olmaksızın beslediği düşmanlığa rağmen, atın güzelliğine, atlının yakışıklılığına dikkat etmekten de kendini alamadı.
Delikanlının tam İngilizlere özgü bir çehresi vardı. Yüzünün rengi o denli zarif, teni o kadar yumuşak, o kadar beyazdı ki bunu görenin aklına, “Nazik bedenli bir kızın mı bunlar?” diye sormak gelirdi. Sarışındı, ince, uzun boyluydu. Giyiminde, edep ve terbiye kurallarına düşkün İngiltere’nin iyi giyinen kişilerini ayırt eden o özenli ve temiz hâl vardı. Kontesi görünce yüzü keyfinden değil de utancından kızarıyordu sanki. Julie yabancıya tek bir defa baktı. Fakat buna da âdeta kocası zorladı onu. Safkan bir atın bacaklarını o da görsün istemişti. O zaman Julie utangaç İngilizle göz göze geldi. O andan başlayarak da bu kişizade, atını arabanın yanından sürecek yerde birkaç adım geriden izledi onu. Kontes, kim olduğunu bilmediği bu adamın yüzüne şöyle bir baktı. Adamın da atın da sahip olduklarını, kocasının kendisine söylediği güzelliklerden hiçbirini fark etmedi. Konta hak verir gibi kaşlarını hafifçe kımıldattıktan sonra tekrar arabanın içine çekildi. Albay yine uykuya daldı. Birbirlerine tek söz söylemeden ve içinde yolculuk ettikleri değişken dekorun çok hoş görüntüleri kontesin bir defa bile dikkatini çekmeden, karı koca Tours’a vardılar. Albay uyurken Madam d’Aiglemont birkaç defa ona baktı. Son bakışında bir sarsıntı, siyah bir kurdele ile boynuna asılı bir madalyonu genç kadının kucağına düşürdü ve babasının resmi birdenbire Julie’nin gözleri önüne serildi. Bunu görünce o zamana dek tuttuğu yaşlar, gözlerinden döküldü. Kontesin solgun yanaklarında bu yaşların bir an için bıraktıkları -fakat çabucak kuruyuveren- ıslak ve parlak izleri İngiliz gördü belki.
Mareşal Soult, İngiliz istilasına karşı Bearn bölgesini savunuyordu. İmparator, emirlerini mareşale ulaştırma görevini Albay d’Aiglemont’ya vermiş; o da o sırada Paris’i tehdit eden tehlikelerden karısını uzak tutmak için bundan yararlanmıştı. Julie’yi Tours’da oturan yaşlı bir kadın hısmının evine götürüyordu. Çok geçmeden araba Tours’un kaldırımlarında, köprünün üzerinde, ana caddede ilerlemeye başladı ve Kontes de Listomere -Landon’nun oturduğu eski konağın önünde durdu.
Kontes de Listomere -Landon, o soluk benizli, ak saçlı ihtiyar kadınlardan biriydi. Bunların zarif bir gülümseyişi vardır; içlerinden kabartılmış roplar giyerler, başlarındaki hotozun modası ise bilinmez. XV. Louis asrının yetmişlik kadın resimlerini andıran bu hanımlar sanki hâlâ birini seviyormuş gibi hemen daima okşayıcı ve tatlı dillidirler. Sofu olmaktan çok dindar olurlar ama göründüklerinden daha az dindardır onlar. Saça sürülen pudra kokarlar hep. Hoşsohbettirler, güzel konuşurlar; bir şakadan çok bir anıya gülerler. Günün olayları hoşlarına gitmez.
Yaşlı bir oda hizmetçisi, kontese (İhtilalden sonra taşıyamaz olduğu bu unvanı yeniden taşıyabilecekti artık.) İspanya Savaşı başlayalı beri görmediği bir yeğeninin geldiğini haber verince gözlüklerini hemen çıkardı. İçinde XIV. ve XV. Louis zamanındaki saray ileri gelenlerinin resimleri ile birtakım anılar, fıkralar bulunan, okumaktan çok hoşlandığı kitabı kapadı. Sonra eski çevikliğini az çok elde ederek, karı koca peronun basamaklarını çıkarlarken o da oraya geldi.
Teyze ile Julie birbirlerine çabucak bir göz attılar.
Albay, yaşlı kadını kavrayıp şapır şupur öperek, “Günaydın teyzeciğim.” dedi. “Genç birisini getiriyorum size, ona göz kulak olasınız diye. Hazinemi size emanet edeceğim. Julie’ciğim ne şuhtur ne kıskanç. Melek gibi yumuşak başlıdır…” Biraz durakladıktan sonra ekledi, “Burada bozulmaz umarım.”
Kontes ona alaylı alaylı bakarak, “Seni yaramaz seni!” dedi.
Sevimli bir tavırla ilkin kendisi davranarak Julie’yi öpmek istedi. Genç kadın düşünceli düşünceli duruyordu, merak beslemekten çok çekingen bir hâli vardı. Kontes, “Seninle tanışacağız demek, yavrucuğum.” diye devam etti. “Benden korkma pek, gençlerle de genç olmaya çalışırım çünkü.”
Taşrada âdet olduğu gibi kontes iki konuğu için öğle yemeği hazırlanmasını salona gelmeden önce söylemişti. Fakat kont ciddi bir tavırla, “Ancak konak yerinde atların değişmesi için harcanacak zaman kadar kalabileceğim burada.” diyerek kadıncağızın lafını ağzında bıraktı. Bunun üzerine üç hısım hemen salona girdiler; albay da kendisini, genç karısını barındırmasını ondan istemek zorunda bırakan siyasi ve askerî olayları büyük teyzesine anlatmak için zar-zor vakit bulabildi.
O bunları anlatırken teyze sıra ile ha bire konuşan yeğenine ve kederli, soluk benizli oluşunu bu ayrılık zorunluluğuna yorduğu gelinine bakıyordu; kendi kendine, Heh heh, birbirlerini seviyorlar bu gençler! der gibi bir hâli vardı.
O sırada sessiz eski avluda kırbaçların şakladığı işitildi. Avlunun taşları arasında ot kümeleri bitmişti. Victor, kontesi yine kucakladı ve evden dışarıya fırladı. Arabaya kadar peşinden gelmiş olan karısına da “Hoşça kal sevgilim!” dedi.
Julie tatlı bir sesle, “Victor, bırak da daha uzaklara kadar gideyim seninle.” dedi. “Hiç ayrılmak istemiyorum senden…”
“Nasıl olur canım?”
Julie, “Mademki öyle, güle güle git hadi!..” dedi.
Araba gözden kayboldu.
Kontes, yaşlı kadınların gençlere yönelttikleri o bilgiç bakışlardan biriyle gelinini âdeta sorguya çekerek, “Victor’cuğumu çok seviyorsun demek, ha?” dedi.
Julie cevap verdi, “Evet, öyle, teyzeciğim. Zaten bir erkekle evlenmek için onu sevmek gerek, değil mi ya?”
Bu son sözler, aynı zamanda temiz bir yüreği veya derin sırları açığa vuran saf bir eda ile daha belirli hâle sokulmuştu. Yoksa Duclos ile Mareşal de Richelieu ile dostluk kurmuş bir kadın için, bu genç karı kocanın evliliklerindeki sırrı sezmeye çalışmamak, olacak iş değildi. Teyze ile gelin o sırada arabanın çıktığı kapının eşiğinde durmuşlar, onun uzaklaşmasını seyrediyorlardı. Kontes d’Aiglemont’nun gözlerinde, Markiz de Listomere -Landon’nun anladığı manada sevgi yoktu. Kendisi Provence’lı, yani Güneyli olduğundan, tutkuları da zorlu olmuştu. Gelinine, “Gönlünü yeğenim olacak o haylaza kaptırdın demek, ha?” diye sordu.
Kontes d’Aiglemont elinde olmadan irkildi. Vaktiyle nice canlar yakmış bu yaşlı kadının edası ve bakışı, Victor’un karakteri üzerinde onun, kendisine göre daha derin bilgi sahibi olduğunu anlatır gibi geldi. Bunun üzerine kaygılanan Madam d’Aiglemont, acı çeken saf yüreklerin ilk sığınağı olan o duyguları beceriksizce gizleme yolunu tuttu.
Madam de Listomere, Julie’nin cevaplarıyla yetindi. Tek başına sürdüğü hayatın, bir sevgi sırrı ile şenleneceğini düşünerek sevindi. Gelini, eğlenceli bir macerayı sürdürmek niyetindeymiş gibi göründü ona. Madam d’Aiglemont yaldızlı çerçevelere geçirilmiş duvar halıları ile süslü büyük bir salona girdi; harıl harıl yanan bir ateşin başına oturdu; pencerelerden gelen ayazdan bir Çin paravanası koruyordu onu fakat kederi dağılmadı bir türlü. Böylesine eski, tahta lambriler altında, asırlık mobilyalar arasında neşelenmesine imkân yoktu. Ama genç Parisli kadın bu derin yalnızlığın ve resmiyet dolu bu taşra sessizliğinin içine girmekten yine de bir çeşit zevk duydu. Vaktiyle, yeni evlendiği sırada gelin sıfatıyla bir mektup yazdığı bu teyze ile birkaç söz etti sonra da bir operanın müziğini dinliyormuş gibi sessiz sessiz durdu.
Ancak dilsizlere yaraşan bir suskunlukla geçen iki saatten sonradır ki teyzesine kaba davrandığını fark etti, ona sadece soğuk cevaplar vermiş olduğunu hatırladı. Eski zaman insanlarını niteleyen o sevimlilik dolu içgüdü ile yaşlı kadın, gelininin kaprisini hoş görmüştü.
O sırada yün örüyordu. Gerçi kontesin yatacağı yeşil odanın hazırlanmasına göz kulak olmak için birkaç kez dışarıya çıkmıştı; evdeki hizmetçiler de buraya bavulları yerleştiriyorlardı ama sonra gidip yine büyük bir koltuktaki yerine oturmuştu ve kaçamak bakışlarla genç kadına bakıyordu. Julie bir türlü karşı koyamadığı düşüncelerine kendini bıraktığı için utanmıştı. Bu hâliyle yine kendisi alay ederek, kendini bağışlatmaya çalıştı.
Teyze, “Dulların hâlinden anlarız biz, yavrucuğum.” diye cevap verdi.
Yaşlı hanımın dudaklarındaki alaylı ifadeyi sezmek için, insanın kırk yaşında olması gerekti. Ertesi gün kontes çok düzeldi, konuştu. Madam de Listomere ilkin yabani, aptal bir yaratık gibi gördüğü bu genç gelini hâle yola koymaktan umudunu kesmiyordu artık. Oturdukları yerin eğlencelerinden, gidebilecekleri balolardan, toplantılardan söz etti ona. O gün akşama dek markizin bütün soruları birer tuzak oldu.
Eskiden sarayda edindiği alışkanlıkla, gelininin huyunu, ahlakını anlamak için ona böyle tuzaklar kurmaktan kendini alamadı. Julie gidip dışarıda eğlenmesi, oyalanması için birkaç gün süre ile kendisine yapılan bütün ısrarlara karşı koydu. Güzel gelinini böbürlene böbürlene yanında gezdirmek için beslediği hevese rağmen, yaşlı kadın sonunda, onu toplum içine götürme isteğinden vazgeçti. Kontes yalnızlığına ve kederine bahane olarak, babasının ölümü yüzünden duyduğu acıyı bulmuştu, hâlâ onun yasını tutuyordu nitekim.
Aradan bir hafta geçince, yaşlı hanım Julie’nin melek gibi uysallığına, alçak gönüllü sevimliliğine, hoş görür zihniyetine hayran kaldı. Ondan sonra da bu körpe yüreği kemiren esrarlı hüzne çok yakın bir ilgi duydu. Kontes sevimli olmak için yaratılmış ve mutluluğu da sanki yanlarında getiren kadınlardan biriydi. Madam de Listomere gelininin yanında bulunmasından öylesine hoşlandı, buna öylesine değer verdi ki onun için deli divane oldu, ondan ayrılmak istemedi artık.
Aralarında ölümsüz bir dostluk bağının kurulması için bir ay yetti. Yaşlı hanım, Madam d’Aiglemont’nun çehresinde olup biten değişiklikleri görerek şaşırmaktan kendini alamadı. Kontesin tenini aydınlatan canlı renkler yavaş yavaş söndü; yüzünde donuk, soluk tonlar belirdi. İlk günlerdeki pırıl pırıllığını yitirirken, Julie daha az kederli bir hâl alıyordu. Ara sıra yaşlı hanımın, genç hısmında sevinç gösterilerine veya delice gülüşlere yol açtığı oluyordu ama rahatsız edici bir düşünce çok geçmeden yarıda bırakıyordu bunları. Madam de Listomere, gelininin yaşantısını gölgeleyen derin hüznün nedeninin ne babasının anısı ne de Victor’un orada bulunmayışı olduğunu sezdi. Sonra o denli kötü kuşkulara kapıldı ki derdin gerçek nedeni üzerinde durmak güç oldu onun için; çünkü gerçekle belki ancak bir rastlantı sonucu karşılaşırız.
Nihayet bir gün Julie, teyzesinin şaşkın gözleri önünde evliliği büsbütün unutmuş gibi bir tavır takındı; yaramaz bir genç kız gibi çılgınlıklar yaptı, küçük yaştakilere yaraşan bir düşüncesizlik, bir çocukluk gösterdi ki bütün bu ince, bazen de çok derin davranışlar, Fransa’da genç insanların ayırıcı vasfıdır. Bunun üzerine Madam de Listomere, en tabii hâli duygularını anlaşılmaz bir biçimde gizlemek olan bu ruhun sırlarını çözmeye karar verdi. Neredeyse gece olacaktı, iki kadın sokağa bakan bir pencerenin önünde oturmuşlardı. Julie yine düşünceli bir tavır takınmıştı, o sırada sokaktan bir atlı geçti.
Yaşlı hanım, “İşte senin kurbanlarından biri.” dedi.
Madam d’Aiglemont kaygıyla karışık bir şaşkınlık göstererek teyzeye baktı.
‘‘Genç bir İngiliz’dir bu. Kişizadedir, saygıdeğer Arthur Osmond, Lord Grenville’in büyük oğlu. İlginç bir hikâyesi var: Montpellier’ye 1802’de gelmiş. Hekimler yollamışlar onu. Buranın havasının ciğerlerindeki, ölümüne yol açacak bir hastalığı iyileştireceğini umuyorlarmış. Savaş sırasında Bonapart, bütün yurttaşları gibi onu da tutuklatmış: Bu canavar savaşmadan edemez çünkü. Bu genç İngiliz de vakit geçirmek için öldürücü sanılan kendi hastalığını incelemeye koyulmuş. Kendi de farkında olmaksızın anatomiden, tıptan hoşlanmaya başlamış. Bu bilim kollarına büyük ilgi duymuş ki yüksek sınıftan bir kimse için bu, çok olağanüstü bir şeydir. Fakat kral naibi de kimyaya merak sardırmıştı ya! Sözün kısası, Mr. Arthur, Montpellier’deki profesörleri bile şaşırtan ilerlemeler kaydetmiş. Öğrenim, ona tutsaklığının acısını unutturmuş, aynı zamanda da tamamen iyileşmiş. Söylendiğine göre iki yıl hiç konuşmadan durmuş, seyrek soluk almış, bir ahırda yatmış hep, İsviçre’den gelen bir ineğin sütünü içmiş, dereotu yiyerek karnını doyurmuş. Tours’a geleli beri hiç kimseyle görüşmedi, tavus kuşu gibi kurumlu. Ama muhakkak ki onun gönlünü çaldın sen. Buraya geldin geleli bizim pencerelerin önünden günde iki kez benim için geçmiyor herhâlde… Kuşku yok, seviyor seni.”