
Полная версия:
Polis Katili
“Ne icat etmiş ki?”
“Tek duyduğum, kenarları ışıklı bir lazımlık ve zehirli lahana çorbasına batırdığın zaman miyavlayan bir nikotin dedektörünün patenti için başvuru yaptığıydı. İşe yaramamıştı, bu sefer de aynı icadını pille çalışan mekanik bir kediye çevirmeye çalışmıştı.”
Nöjd kol saatine baktı.
“Bir numaralı ilgi alanı buydu işte. Otobüs durağı. Ayrıca Signe Persson ve puro içen bir kedi yüzünden hayatı kayan bir adamın hikâyesi. Söylemeden edemeyeceğim, Signe’nin kilit tanık olduğu bir dosya hiç de hoşuma gitmiyor. Yola devam etsek iyi olur. Otobüs birazdan gelir.”
Arabayı vitese takıp dikiz aynasından baktı. “Arkamızda birisi var,” dedi. “İçinde iki adam olan yeşil bir Fiat. Biz durduğumuzdan beri orada öylece bekliyorlar. Onlara biraz ortalığı gezdirelim mi?”
“Bana uyar.”
“Takip edilmek çok ilginç,” dedi Nöjd. “Benim için yeni bir deneyim.”
Saatte yirmi kilometre hızla gidiyordu ama diğer araba onu geçmeye yeltenmedi bile.
“Sağımız Domme. Sigbrit Mård ve Folke Bengtsson orada yaşıyordu. Arabayla gitmek ister misin?”
“Şu anda değil. Orada doğru düzgün bir kriminal inceleme yapıldı mı?”
“Sigbrit’in evinde mi? Hayır, yürüttük diyemem. Biz eve gittik, biraz etrafa bakındık ve yatağının üstündeki o fotoğrafı aldım. Bir de sanırım orada burada parmak izimizi bıraktık.”
“Eğer ölmüşse…”
Martin Beck birden sustu. Bayağı aptalca bir soruydu.
“Ve onu ben öldürseydim, cesedini ne yapardım? Bunu ben de düşündüm. Ama çok fazla ihtimal var. Bir sürü bataklık çukuru ve yıkık dökük ev. Barınaklar ve harabeler. Upuzun Baltık Denizi kıyısı, boş yazlık evler. Orman, çalılık, hendek, bir sürü yer olabilir.”
“Orman mı?”
“Evet, Börringe Gölü’nün orada. Polis eskiden doğu kıyısının oradaki bir açık alanda nişan yarışı düzenlerdi. 68’deki fırtınadan bu yana öyle bir karman çorman oldu ki tankla bile giremezsin içine. O yığıntıdan kurtulmak yüz yıl alır. Ayrıca… Bu arada torpidoda bir harita var.”
Martin Beck haritayı çıkarıp açtı.
“Şu anda Alstad’dayız, Route 101’den Malmö istikametinde ilerliyoruz. Oradan yönünü bulabilirsin.”
“Bütün yol boyunca bu kadar yavaş sürmeyi mi planlıyorsun?”
“Hayır. Tanrım! Tamamen dalmışım. Arkamızdaki sıkı herifleri kaybetmeyelim dedim.”
Nöjd sağa doğru saptı. Yeşil araba takip etti.
“Artık Anderslöv polis bölgesinden çıktık,” dedi. “Ama kısa süre sonra tekrar gireceğiz.”
“Bir dakika önce ne diyecektin? Ayrıca… ne?”
“Ah evet. Ayrıca, Sigbrit Mård’ın birisi tarafından arabayla alınmış olması genel kanı diyebilirim. Hatta böyle diyen bir tanık da var. Haritaya bakarsan, bu bölge içinden geçen üç ana yol göreceksin. Eski Ana Cadde, az önce ayrıldığımız; Route 10, Trelleborg’dan Ystad’a kadar deniz kıyısını takip ederek sonra ta Simrishamn’a kadar giden; ve son olarak da yeni Avrupa Route 14 otoyolu, Polonya’dan Ystad’a gelen feribotlara bağlanıp Malmö içinden geçerek Tanrı bilir nereye kadar uzuyor. Bunun da üstünde, ülkenin başka hiçbir yerinde dengi bulunmayan örümcek ağı gibi karışık arka yollarımız var.”
“Anladım,” dedi Martin Beck.
Doğruya doğru, araba tutmaya başlamıştı.
Yine de bu onu içinden geçtikleri araziyi incelemekten alıkoymamıştı. Daha önce ülkenin bu kısımlarında hiç bulunmamıştı ve eski Edvard Persson filmlerinden hatırladıklarından öte bir bilgisi yoktu. Skåne düzlüklerinin kendine has tatlı bir güzelliği vardı. Burası nüfusu yoğun, kırsal bir cennet değildi, tek bir arazi parçasıydı ve kendi içinde bir uyum taşıyordu.
Martin Beck birdenbire, kırsal kesimdeki koşullara dair genel şikâyetlerden bağımsız bir cümleyi hatırladı. “İsveç çürümüş bir ülke, ama çok güzel çürümüş bir ülke.” Birisi böyle demiş ya da yazmıştı ama Martin Beck kim olduğunu hatırlayamadı.
Nöjd konuşmayı sürdürdü.
“Anderslöv bölgesi biraz sıra dışıdır. Bürokrasiye gömülmediğimiz zamanlarda genelde trafikle uğraşırız. Mesela, devriye arabası yılda 75 bin kilometre yapar. Kasabada yaklaşık bin kişi, tüm bölgede ise belki on bin kişi yaşar. Ama yirmi iki kilometrelik plajımız var ve yazın nüfus otuz binleri geçer. Dolayısıyla yılın bu zamanı neden bu kadar çok binanın bomboş durduğunu anlayabilirsin. Şimdiye değin hep tanıdığımız insanları anlatıyorum, onları nerede bulacağımızı biliriz. Ama her dakika kontrol edemediğimiz bir beş bin, altı bin kişinin daha olduğunu tahmin ediyorum, eski evlerde ya da karavanlarda yaşayan, sonra taşınıp yerlerine gelen başka insanlar.”
Martin Beck sıra dışı derecede güzel, bembeyaz kireç boyalı bir kiliseye baktı. Nöjd bakışını takip etti.
“Dalköpinge,” dedi. “Kartpostal güzelliğinde kiliselere ilgi duyuyorsan, sana en az otuz tane bulurum. Bütün bölge çapında tabii.”
Sahil yoluna geldiler ve doğuya doğru döndüler. Deniz sakin ve grimsi maviydi. Ufukta yük gemileri duruyordu.
“Demek istediğim, eğer Sigbrit ölmüşse, olabileceği bir sürü farklı nokta var. Eğer birisi onu arabayla gezdirdiyse, Folke ya da bir başkası, o zaman bu bölgede bile olmama ihtimali çok yüksek. Bu durumda da binlerce olasılık daha eklenir.”
Sahil manzarasına doğru bakış attı. “Muhteşem, değil mi?”
Memleketiyle gurur duyduğu belliydi.
Haksız sayılmaz, diye içinden geçirdi Martin Beck.
Smygehuk’u geçtiler.
Yeşil Fiat ise sadık bir şekilde hâlâ peşlerindeydi.
“Smygehamn,” dedi Nöjd. “Benim zamanımda buraya Doğu Torp denirdi.”
Köyler birbirine yakın kurulmuştu. Beddingestradn. Skateholm. Kısmen sahil evlerine dönüştürülmüş, balıkçı köyleriydi buralar ama hâlâ güzellerdi. Yüksek binalar ya da pahalı oteller yoktu.
“Skateholm,” dedi Nöjd. “Benim mıntıkam burada sona eriyor. Artık Ystad Bölgesi’ne giriyoruz. Seni Abbekås’a götüreyim. Burası Dybeck. Bataklık ve sefalet. Tüm sahilin en kötü kısmı. Belki de kadın orada çamurların arasında bir yerde. Tamam, burası Abbekås.”
Nöjd köyün içinden arabayla yavaş yavaş geçti.
“Evet, burada yaşıyordu işte,” dedi. “Kadınlardan vazgeçmeme sebep olan kadın. Limana bakmak ister misin?”
Martin Beck cevap verme zahmetine girmedi.
Oturup balıkçılık anılarını anlatmak için bankları ve denizci keplerini takmış, birkaç yaşlı adamı olan küçük bir limandı. Üç balıkçı teknesi. Balık sandıkları istiflenmişti ve birkaç balıkçı ağı kurumaya asılmıştı.
Arabadan inip iki ayrı iskele babasına oturdular. Suyun kırıldığı noktanın üstünde martılar çığlık atıyordu.
Yeşil Fiat yirmi metre ötede durdu. İki adam ön koltuktan kalkmadılar.
“Onları tanıyor musun?” dedi Martin Beck.
“Hayır,” dedi Nöjd. “Gazeteciler sanırım. Bir şey istiyorlarsa, buraya gelip konuşabilirler. Orada öylece oturup izlemek çok sıkıcı olur.”
Martin Beck hiçbir şey demedi. O gittikçe yaşlanıyor, muhabirler de gittikçe gençleşiyordu. İlişkileri her yıl kötüye gidiyordu. Ayrıca polisler artık eskisi kadar popüler değildi, eskiden popüler olduklarını varsayarsak yani. Şahsen Martin Beck mesleğinden utanç duyma gereği hissetmiyordu ama birçok adamın utandığını biliyordu ve utanması gereken daha pek çok da adam tanıyordu.
“Ben ve kadınlar hakkındaki çıkarımın neydi?” diye sordu Nöjd.
“Sigbrit Mård hakkında çok az şey bildiğimizi düşündüm. Dış görünüşünü ve nerede çalıştığını biliyoruz, hiç kimseye yük olmadığını biliyoruz. Boşanmış olduğunu, çocuğu olmadığını biliyoruz. Hepsi bu kadarcık. Kadının tam da birçok kadının, özellikle çocuğu yoksa, ailesi ya da özel bir ilgi alanı yoksa, hayata karşı hayal kırıklığı yaşadığı bir yaş döneminde olduğunu düşündün mü? Menopoza yaklaştıkları, kendilerini yaşlı hissettikleri bir dönemde? Hayatlarının boşa geçtiğini, özellikle cinsel hayatlarının heba olduğunu hissederler ve genellikle aptalca şeyler yaparlar. Kendilerinden genç erkeklere çekim duyar ya da saçma sapan yasak ilişkiler yaşarlar. Çoğu zaman da parasal ya da duygusal açıdan kendilerini kaptırırlar.”
“Ders için teşekkürler,” dedi Nöjd.
Yerden bir tahta parçası alıp suya fırlattı. Köpek hemen suya atlayıp tahtayı kaptı.
“Şahane,” dedi Nöjd. “Şimdi arka koltuğu iyice batıracak. Yani Sigbrit’in gizli bir seks yaşamı olduğunu mu düşünüyorsun?”
“Bence mümkün. Yani özel hayatını yakından incelememiz lazım. Yapabildiğimiz kadar. Yani belki de, sonuçta bir ihtimal, kendinden yedi sekiz yaş küçük bir erkekle kaçmış olabilir. Bir süre mutlu olmak için her şeyden kaçış. Sadece iki haftalığına ya da iki aylığına da olsa.”
“Bir güzel becerilmek için,” dedi Nöjd.
“Ya da bağ kurabildiğini sandığı bir insanla konuşma şansı için.”
Nöjd başını yana eğip sırıttı.
“Bu bir teori,” dedi. “Ama ben katılmıyorum.”
“Çünkü duruma uymuyor.”
“Doğru. Hem de hiç uymuyor. Bir planın var mı? Yoksa bu münasebetsiz bir soru mu oldu?”
“Lennart gelene kadar beklemeyi planlıyorum. Ondan sonra Folke Bengtsson ve Bertil Mård ile gayriresmî bir sohbet etmeyi düşünüyorum.”
“Ben de seve seve eşlik ederim.”
“Hiç şüphem yok.”
Nöjd kahkahayı bastı. Sonra ayağa kalktı, yeşil arabaya doğru yürüyüp camı tıklattı. Kızıl sakallı genç bir adam olan sürücü, camı indirdi ve ona soru sorar gibi baktı.
“Artık Anderslöv’e dönüyoruz,” dedi Nöjd. “Källstorp içinden geçip erkek kardeşimden yumurta alacağım. Ama siz Skivarp’tan geçen yolu izlerseniz, gazeteniz biraz daha az para harcamış olur.”
Fiat onları takip etti ve yumurta alımını takipte kaldı.
“Polise güvenmedikleri çok belli,” dedi Nöjd.
* * *Bunun haricinde o gün, yani 2 Kasım Cuma günü hiçbir şey olmadı.
Martin Beck mecburi Trelleborg ziyaretini gerçekleştirip Başkomiser ve Emniyet Amiri ile buluştu, adam Kriminal Şube’nin başıydı. Martin Beck amirin odasına hayran kalmıştı çünkü limana bakıyordu.
Kimsenin dosya hakkında söyleyeceği bir söz yoktu.
Sigbrit Mård on yedi gündür kayıptı ve herkesin tek bildiği, Anderslöv’de dolanan dedikodulardı.
Öte yandan, dedikodular genelde sağlam temele dayanırdı.
Ateş olmayan yerden duman çıkmazdı.
O akşam Kollberg telefon etti, araba kullanmaktan nefret ettiğini, geceyi Växjö’de geçirmeyi planladığını anlattı.
“Anderstorp’ta işler nasıl gidiyor?” dedi.
“Anderslöv.”
“Ah, evet.”
“Çok tatlı bir yer ama gazeteciler şimdiden ensemizde.”
“Sen üniformanı giy, daha çok saygı görürsün.”
“Şu zeki yorumların olmasa!” dedi Martin Beck.
Arkasından Rhea’yı aradı ama ulaşamadı.
Bir saat sonra tekrar denedi, en son yatmadan önce de aradı.
Bu kez kadın evdeydi.
“Bütün akşam sana ulaşmaya çalıştım,” dedi.
“Gerçekten mi?”
“Ne yapıyordun?”
“Seni ilgilendirmez,” dedi Rhea neşeli neşeli. “Nasıl gidiyor?”
“Emin değilim. Bir kadın ortadan kaybolmuş.”
“İnsanlar durup dururken ortadan kaybolmaz. Bunu bilmen gerek, sen bir polissin.”
“Sanırım seni seviyorum.”
“Sevdiğini biliyorum,” dedi Rhea mutlu bir şekilde. “Sinemaya gittim, sonra da Butlers’da bir şeyler yedim.”
“İyi geceler.”
“Tek istediğin bu muydu?”
“Hayır, ama bekleyebilir.”
“İyi uykular, sevgilim,” dedi Rhea ve telefonu kapattı.
Martin Beck bir şarkı mırıldanarak dişlerini fırçaladı. Eğer birisi orada olup da duysaydı muhtemelen çok garipserdi.
Ertesi gün tatildi. Azizler Yortusu. Yine de birilerinin tatilini her zaman zehir edebilirdi. Malmö’deki Månsson’un mesela.
6
“Ben ömrüm boyunca birçok hödükle tanıştım,” dedi Per Månsson, “ama Bertil Mård kadarını görmedim.”
Månsson’un Regements Caddesi’ne bakan balkonunda oturmuş, güzel günün keyfini çıkarıyorlardı.
Martin Beck, sırf eğlencesine Malmö otobüsüne binmişti ve muhtemelen Sigbrit Mård’ın bitiremediği yolun tümünü seyahat edip bitirmişti.
Aynı zamanda otobüs şoförünü sorguya çekmeyi denemişti ama beyhudeydi çünkü adam yedek şofördü ve o gün mesaide değildi.
Månsson iri yarı, keyfine düşkün bir tipti, yaşamı hafife alırdı ve pek abartılı tabirler kullanmazdı. Ancak şimdi şöyle dedi:
“O adam bence hödüğün önde gideniydi.”
“Deniz kaptanlarının çoğu tuhaftır,” dedi Martin Beck. “Genellikle çok yalnız oluyorlar, eğer baskıcı tiplerse, çok haşin ve otokrat davranabiliyorlar. Dediğin gibi, ayıya dönüşüyorlar. Tek konuştukları insan, şefleri oluyor.”
“Şefleri mi?”
“Baş Makinist.”
“Ah.”
“Çoğu çok içki içer ve tayfasına zorbalık eder. Ya da onlar yokmuş gibi davranır. Arkadaşlarıyla konuşmaz bile.”
“Gemiler hakkında çok bilgilisin.”
“Evet, hobimdir. Bir keresinde bir gemide geçen bir dosyayı çözmüştüm. Cinayet. Hint Okyanusu’nda. Bir yük gemisinde. Hayatımda üstünde çalıştığım en ilginç dosyaydı.”
“Eh, ben Malmöhus’un kaptanını tanıyorum. Gayet düzgün bir arkadaş.”
“Yolcu gemileri genelde farklıdır. Sahipleri farklı bir memur yerleştirir oraya. Sonuçta, kaptanlar yolcularla sosyalleşmek zorunda kalır. Büyük gemideyse, bir kaptan masası vardır.”
“O ne?”
“Yemek salonunda kaptanın kendine ait masası. Birinci sınıf yolculardan en ağır topları ağırlayıp eğlendirmek için.”
“Anladım.”
“Fakat Mård şileplerle denize açılırdı. Arada keskin bir fark var.”
“Evet, adam bildiğin kibirliydi,” dedi Månsson. “Bana bağırdı ve karıma küfretti. Aşağılık herif. Kendini çok ahım şahım bir şey sanıyordu. Kaba ve ukala. Ben gayet rahatımdır ama orada resmen tepem attı. Bunun için çok uğraşılması gerek.”
“Geçimini nereden kazanıyor?”
“Limhamn’da bir birahanesi var. Hep aynı hikâye. Ekvador’da mı, Venezuela’da mı ne, karaciğeri iflas edene kadar içmiş. Orada bir süre hastanede yatmış. Sonra şirketi onu eve postalamış. Temiz sağlık belgesi vermemişler, böylece bir daha gemide çalışamamış. Anderslöv’de karısının yanına taşınmış ama geçinememişler. Şişenin dibini görüp kadını dövmüş. Kadın yaka silkmiş, ondan kurtulmak istemiş. Ama adam istememiş. Yine de kadın boşanmayı başarmış.”
“Nöjd, onun ayın 17’si için iyi bir mazereti olduğunu söyledi.”
“Evet, sayılır. Alem yapmak için feribotla Kopenhag’a gitmiş. Ama çürük bir mazeret bu. Bence. Ön salonda oturduğunu iddia ediyor. Feribot bugünlerde on ikiye çeyrek kala kalkıyor, eskiden tam on ikide kalkardı. Adam salonda yalnız olduğunu ve garsonun akşamdan kalma olduğunu söyledi. Ekipten bir kişi içeride bozuk para atılan makineyle oynuyormuş sadece. Ben de genelde o vapura binerim. Garson, ki adı Sture, her zaman akşamdan kalmadır, göz altları torba torba. Ve aynı çalışan, genellikle orada dikilip makineye bir kronluk bozukluk atar.”
Månsson içkisinden höpürdeterek bir yudum içti. Hep aynı şeyi içerdi, cin ve üzüm suyu aromalı soda karışımı. Bu bir Finlandiya-İsveç spesiyaliydi, Gripenberger adını pek tanınmayan bir memur ve asilzadeden almış.
Malmö’de hava güzeldi. Şehir pek yaşanabilir bir yer değildi.
“Bence Bertil Mård ile şahsen konuşmalısın,” dedi Månsson.
Martin Beck başıyla onayladı.
“Feribottaki tanık onun kimliğini teyit etti,” dedi Månsson. “Hafızana kazınıyor dış görünüşü. Tek sıkıntı, bu tür olaylar her gün yaşanıyor. Feribot buradan aynı saatte, genelde aynı yolcularla yola çıkıyor. Çalışanların, iki hafta sonra birisini hatırlamasına bel bağlayamazsın, doğru günü mü hatırlıyorlar, emin olamazsın. Sen adamla kendin bir konuş, bakalım sen ne düşüneceksin.”
“Ama sen onu çoktan sorguya çektin, değil mi?”
“Evet ve pek ikna olmadım.”
“Arabası var mı?”
“Evet. Batı Yakası’nda oturuyor, kolun uzunsa buradan bir taş atımı uzaklıkta. Mäster Johans Caddesi no 23. Anderslöv’e arabayla gitmesi yarım saatini alır. Aşağı yukarı.”
“Bunu nereden çıkardın?”
“Ara sıra gidip gelmiş sanki.”
Martin Beck soruyu üstelemedi.
Günlerden 3 Kasım Cumartesi’ydi ve yaz havası vardı. Aynı zamanda tatildi, Azizler Günü’ydü, ama Martin Beck, buna rağmen Kaptan Mård’ın huzurunu bozmayı planlıyordu. Adamın dindar olma ihtimali oldukça düşüktü.
Kollberg’den hiç ses çıkmamıştı. Belki de Växjö’yü beğeneceği tutmuştu da bir gün orada takılmaya karar vermişti. İyi ama neresini beğenecekti ki? Belki de birisi yasa dışı kerevitlerle onu baştan çıkarmıştı. Elbette dondurulmuş kerevit artık bulunuyordu ama Kollberg kolay kolay kanmazdı. Hele hele kerevit konusunda.
Rhea o sabah telefon edip neşesini yerine getirmişti. Her zamanki gibi. Bir yıl içinde Martin Beck’in hayatını değiştirmiş ve onu bir zamanlar sevdiği, ona iki çocuk ve çokça güzel anlar veren bir kadınla sürdürdüğü yirmi yıllık evlilikten daha fazla tatmin etmişti. Rahatlıkla sayabilirdi. Bu yüzden ‘vermek’ kötü bir kelimeydi. Bu işte birliktelerdi, değil mi? Evet, belki öyleydi ama Martin Beck hiçbir zaman karısıyla bu hissi yaşamamıştı.
Rhea Nielsen ile her şey bambaşkaydı. Özgür ve açık bir ilişki yaşıyorlardı. Belki de fazla özgür ve fazla açıktı, arada bir Martin Beck böyle hissediyordu. Ama öncelikle ve hepsinden önemlisi, bu garip biçimde kusursuz kadına karşı olan sevgisini aşan bir birliktelik bilinci yaşıyordu. Onunla birlikte, daha önce hiç mümkün olmayan bir biçimde insanlarla sıkı fıkı olmaya başlamıştı. Rhea’nın Stockholm’deki binası diğer apartmanlardan oldukça farklıydı. Buraya komün de diyebilirdiniz, ancak bu hafife alınmış terimin garantilediği ama çoğunlukla hayali olan, negatif imaları barındırmıyordu. Komün hayatı yaşayan insanlar esrar içer, tavşan gibi sevişirdi. Günün geri kalanında bir sürü saçmalık geveler ve makrobiyotik gıdalar yerlerdi, kimse çalışmaz, günlük yaşarlardı. Komün üyeleri genelde kendilerini hain bir toplum sisteminin kurbanları gibi görürdü. Genellikle LSD alır, uçabildiklerini sanır ya da uçlara erişebilmek için arkadaşlarının karnına sivri topuklarını batırır ya da intihar ederlerdi.
Martin Beck yakın zamana kadar komünler hakkında bunları düşünüyordu, en azından zaman zaman ve kısmen. Bu düşüncenin altında kesinlikle bir doğruluk payı vardı.
Martin Beck konumu sayesinde özel raporları okuma fırsatını yakalayabiliyordu. Raporların çoğu siyasiydi ve onları doğrudan gizli belgeler için açtığı gönderilecekler sepetine atıyordu, belgeler de orada temizlenmek üzere bir sonraki bürokrata aktarılmayı bekliyorlardı. Ama genelde kendi mesleğiyle bağlantılı gibi gözükenleri okuyordu. Mesela intihar, gittikçe ilgisini çeken bir konu başlığı olmaya başlamıştı ve bu konuda gizli yazılar artan bir sıklıkla ortaya çıkıyordu. Vaziyet hep aynıydı: İsveç, rapordan rapora artan bir farkla dünyaya öncülük ediyordu. (Emniyet Genel Müdürü’nün diğer bütün talimatlarında talep edildiği gibi bu bilgi de dışarı sızdırılmamalıydı.) Buna mukabil açıklama değişiyordu. Diğer ülkeler istatistik hilesi yapıyordu. Uzun süredir revaçta olan tutum Katolik ülkeleri hedef tahtasına koymaktı ama başpiskopos ve polis teşkilatının yüksek katlarındaki dini bütün polis müdürleri bu duruma itiraz etmişti. İstihbarat teşkilatı da itiraz ediyordu. Gerekçeleri papazları uzun süre casus olarak kullanamamalarıydı. İstihbaratın esrarengiz havaları, saklamaya çalıştıkları bilginin kesinlikle dışarı çıkacağı anlamına geldiğinden Emniyet Genel Müdürlüğü’nde rahat bir nefes alındı. Dedikodulara göre Emniyet Genel Müdürü’nün kendisi İsveçli papazlara karşı kuşkularını dile getirmişti. Bunlardan bir kısmı Kızıllar tarafından örgütlenmişti. Papazların İsveçli komünistleri ispiyonlaması ya da Sovyetlere karşı kararlı bir tutum alması düşünülemezdi.
Ancak bu her zamanki gibi öylesine bir söylenti. Dışarı çıt çıkmasın der insan bazen şakayla. Ancak sadık ezberciler kalıbı değiştirmezdi. Dışarı çıt çıkmayacak, o kadar.
Hepsi buydu.
En sonuncu intihar manifestosunun dikkat çekici noktaları şunlardı: Kendini vuran ya da Väster Köprüsü’nden atlayan çoğu kişi aslında bir güzel kafaları çekip sarhoş olduğundan, üstüne de bir şişe uyku hapı içtiğinden ölüyordu ve bunlar kazara zehirlenme olarak adlandırılıyor ya da tamamen istatistiklerden çıkarılıyordu, bu da çok hayırlı oluyordu.
Martin Beck bu konuları çok düşünüyordu.
Månsson, Gripenberger’ine biraz üzüm suyu döktü. Bir süredir konuşmamıştı ve kılık kıyafetinden anlaşıldığı kadarıyla da bir yere gitmeyi planlamıyordu.
Üstünde bir atlet, pijama altı ve havlu terlik vardı, ayrıca bir de bu takımın bir parçası gibi gözüken bir bornoz.
“Karım birazdan burada olur,” dedi. “Genelde saat üçte damlar.”
Månsson anlaşılan beş günlük bekâr günlerine geri dönmüştü, haftanın beş gününü yalnız, hafta sonlarını da karısıyla geçiriyordu.
İki ayrı evleri vardı.
“Güzel bir sistem,” dedi. “Doğru, bir yıl filan Kopenhag’da bir kız arkadaşım oldu. Şahaneydi ama biraz fazla oldu. Eskisi kadar genç değilim ben de.”
Martin Beck yanındaki adamın söylediklerini bir an düşündü.
Doğru, Månsson ondan büyüktü ama taş çatlasın iki yaş büyüktü.
“Ama devam ettiği sürece bana çok iyi geldi. Adı Nadja’ydı. Hiç tanıştın mı, bilmiyorum.”
“Hayır,” dedi Martin Beck.
Birdenbire konuyu değiştirmek istedi.
“Bu arada Benny Skacke neler yapıyor?”
“Fena değil. Artık komiser oldu ve fizyoterapist sevgilisiyle evlendi. Geçen baharda küçük bir kızları oldu. Bir pazar günü dünyaya geldi, beklenenden biraz erken oldu. Benny, o sırada Minnesberg’de futbol oynuyordu. Hayatındaki bütün önemli olayların hep futbol oynarken başına geldiğini söylüyor. Ne demek istiyor, Tanrı bilir.”
Martin Beck, Skacke’nin neyi kastettiğini adı gibi biliyordu ama hiçbir yorum yapmadı.
“Ne olursa olsun iyi bir polis,” dedi Månsson. “Onun gibilerden artık az bulunuyor. Maalesef burada mutlu olmadığını hissediyorum. Bu şehre nedense hiç alışamadı. Neredeyse beş yıldır burada ama bence hâlâ Stockholm’ü özlüyor.
“Onca yer dururken,” diye ekledi felsefi bir edayla ve bardağındakileri mideye indirdi.
Sonra abartılı bir jestle kol saatine baktı.
“Ben artık gitsem iyi olur,” dedi Martin Beck.
“Evet,” dedi Månsson. “Tam da sana Mård’ı ayık yakalamak istiyorsan, öyle yap diyecektim. Ama tabii asıl neden bu değil.”
“Ya?”
“Hayır. Biraz daha kalırsan, on beş dakika sonra karımla tanışırsın. Bu durumda da giyinmem gerekir. Karım biraz gelenekseldir ve benim önemli polis şeflerinin karşısında bu kılıkta oturmamdan hiç hoşlanmaz. Sana taksi çağırayım mı?”
“Yürümeyi yeğlerim.”
Martin Beck, Malmö’ye daha önce defalarca gelmişti ve yol iz bilirdi, en azından şehir merkezinde.
Ayrıca hava güzeldi ve Martin Beck, Bertil Mård ile konuşmadan önce aklındaki düşünceleri bir gözden geçirmek istiyordu.
Månsson’un, onu varsayımlarla bezediğinin bilincindeydi.
Zaten bu dosya da varsayımların başrolde olduğu bir vaka olacaktı.
Varsayımlar asla iyi olmazdı. Düşüncelerini tamamen etkilemelerine izin vermek, onları yok saymak kadar tehlikeliydi. Bir varsayımın, önceden geliştirilmiş olmasına rağmen, doğru olabileceğini her zaman hatırlamak zorundaydı insan.
Martin Beck, Mård’ı değerlendirmek için can atıyordu. Yakında yüz yüze geleceklerinin farkındaydı.
Birahane tatil günü olması sebebiyle kapalıydı. Månsson, Mäster Johans Caddesi’ndeki evi gözetlemesi için bir polis görevlendirme zahmetine girmişti ve Mård evden ayrılacak olursa haber vermesini tembihlemişti.
7
Polis memuru, bir evi gözetlemiyormuş gibi yaptığı bir parodiyle televizyona çıksa büyük başarı elde ederdi. Ayrıca ev çok küçüktü ve iki yandaki binalar yıkıktı. Memur sokağın karşısında, elleri arkasında, gözleri uzaklara dalmış fakat durmadan kapıya uzun uzun bakışlar atıyordu.
Martin Beck biraz uzakta durup seyretti. Bir dakika falan geçti ve çaylak polis sokakta yürüyüp kapıyı yakından inceledi. İsim tabelasını dürtükledi. Sonra tekrar dikildiği noktaya dönüp özenle umursamaz bir ifade takındı, arkasında herhangi bir uygunsuzluk olup olmadığını kontrol etmek için kendi ekseni etrafında döndü. Gizli ya da hassas görevlere atanan diğer birçok polis gibi siyah ayakkabı, koyu mavi çorap, üniforma pantolonu, açık mavi gömlek giymiş ve koyu mavi kravat takmıştı. Buna sarı bir kep, kocaman parlak düğmeli ve manşetleri kırmızı sarı işlemeli deri bir ceket eklemiş, yakasına da Martin Beck’in bile Malmö Futbol Kulübü’ne ait olduğunu bildiği beyaz ve gök mavisi renklerinde bir atkı atmıştı. Ceketi sağ tarafta şişkinlik yapmıştı, sanki altında bir şişe içki duruyordu.
Martin Beck yaklaşınca yılan ısırmış gibi sıçradı ve sanki kepinin siperliği varmış gibi selam vermek için elini kepine götürdü. Hemen rapor vermeye başladı.
“Binadan kimse ayrılmadı, Başkomiserim.”
Martin Beck tanınması karşısında yaşadığı şaşkınlıkla bir saniye sessizce dikildi. Ardından uzanıp atkıyı baş ve işaret parmağı arasında yokladı.
“Annen mi ördü?”
“Hayır, efendim,” dedi genç adam kızararak. “Örmedi. Kız kardeşimin erkek arkadaşı yaptı. Adı Enok Jansson efendim ve çok güzel örgü örer, aslında postanede çalışıyor, işi var. Televizyon seyrederken bile örgü örebiliyor.”
“Mård arka kapıdan çıkmış olabilir mi?”