Читать книгу Grimm Masalları (Якоб и Вильгельм Гримм) онлайн бесплатно на Bookz (4-ая страница книги)
bannerbanner
Grimm Masalları
Grimm Masalları
Оценить:
Grimm Masalları

5

Полная версия:

Grimm Masalları

Cüce bunun üzerine: “Bak, ben zavallı ve fakir bir adamım, daha fazla çalışacak gücüm yok ama sen gençsin, çalışıp kolayca geçimini sağlayabilirsin; o yüzden cebindeki paraları bana ver.” demiş.

İyi kalpli uşak, yaşlı cüceye acımış ve ona üç çeyrekliği vererek: “Tanrı aşkına bunları kabul et.” demiş.

Bunun üzerine cüce adam: “Bu iyiliğinin karşılığında ben de sana her bir çeyreklik için üç dilek hakkı vereceğim ve bütün dileklerin yerine getirilecek.” demiş.

Uşak: “Neee? Sen şu mucizeler yaratan canlılardan biri olmalısın! Peki eğer gerçekten öyleyse ilk olarak hedef aldığım her şeyi vurabileceğim bir tüfek; ikinci olarak çaldığım zaman sesini duyan herkesi dans ettirecek bir keman ve üçüncü olarak da birinden bir iyilik istediğimde beni geri çevirememesini istiyorum.” demiş.

Cüce: “İstediğin her şeyi alacaksın.” diyerek elini çalılığa sokmuş ve hemen keman ile tüfeği çıkartıvermiş. Bunları uşağa verdikten sonra da ona: “Ayrıca bundan sonra kimden ne istersen iste, mutlaka itiraz etmeden yerine getirecek.” demiş.

“Aman Tanrı’m! Bir insan daha ne ister ki?” demiş uşak kendi kendine ve mutlu bir şekilde yoluna devam etmiş. Bir süre sonra durup ağacın tepesindeki bir kuşun ötüşünü dinleyen, uzun keçi sakallı bir Yahudi’yle karşılaşmış.

“Vay be, böylesine küçük bir yaratığa göre ne kadar da gür bir sesi var. Eğer biri şunu oyalasaydı, hemen yakalayıverirdim!” diye bağırıyormuş.

Uşak: “Eğer istediğin buysa kuş birazdan senin olacak.” demiş ve kuşu hedef alarak tetiği çekmiş. Kuş, dikenli dalların içine düşmüş. Sonra Yahudi’ye dönüp: “Şimdi kuşu da alıp git!” demiş.

Yahudi: “Oo, bu işi bana bırakın bayım, siz kuşu vurduğunuza göre gidip dikenlerin arasından ben alırım.” demiş. Sonra yere yatmış ve çalılara doğru sürünmeye başlamış.

Yahudi, dikenli çalıların arasında sürünmekteyken uşak kendisine hâkim olamayıp kemanını çıkartmış ve çalmaya başlamış. O anda Yahudi’nin bacakları kıpırdamaya ve adam, havaya zıplamaya başlamış. Uşak çaldıkça Yahudi daha da hızlı dans ediyormuş.

Dikenler adamın eski püskü giysilerini yırtmış, sakalını çizmiş ve orasına burasına batmış. Yahudi: “Aman Tanrı’m, kesin şu kemanı çalmayı bayım! Dans etmek istemiyorum.” demiş.

Uşak, onu dinlememiş. “Sen insanları yeterince soyup soğana çevirdin, şimdi de dikenli teller sana aynısını yapsın.” diye düşünerek kemanı çalmaya devam etmiş. Yahudi daha da yükseğe zıplamaya başlamış, giysileri de dikenlere takılıp kalıyormuş.

Yahudi: “Vay hâlime! Bu adam ne isterse yapacağım, yeter ki şu kemanı çalmayı bıraksın. Bir cüzdan dolusu altın bile veririm.” diye haykırmış.

Uşak: “Eğer bu kadar cömertsen çalmayı bırakacağım ama bak, sen de bu vesileyle ne kadar güzel dans edebildiğini görmüş oldun.” diyerek altın dolu cüzdanı alıp gitmiş.

Yahudi öylece kalmış ve uşağı uzaklaşıp gözden kayboluncaya kadar izlemiş, sonra da bütün gücüyle: “Seni sefil çalgıcı, seni taverna çalgıcısı! Görürsün, seni yalnız yakalayıp ayakkabılarının tabanı düşene dek tartaklayacağım! Seni serseri! Sen altın suyuna düşsen yine de beş kuruş etmezsin!” diye bağırıp durmaksızın arkasından söylenmiş.

Biraz daha kendisine gelip de tekrar soluklandığında kasabaya gidip hakkını aramaya çalışmış. Hâkimin karşısına çıkıp: “Sayın hâkim, bir şikâyette bulunmaya geldim; bakın, bir serseri bana yolda nasıl işkence yaptı ve beni nasıl soydu. Şu hâlimi kim görse acır; bütün giysilerim yırtıldı, her yerim çizildi, yara bere oldu. Azıcık param vardı, onu da aldı gitti. Tanrı aşkına bu adamı yakalayıp hapse atın!” diye şikâyet etmiş.

Hâkim: “Seni kılıcıyla böyle kesip biçen adam, asker miydi?” diye sormuş. Yahudi de: “Hayır, değildi; kılıcı bile yoktu, sadece sırtında asılı tüfeği ve de elinde kemanı vardı; onu kolayca bulabilirsiniz.” diye cevap vermiş.

Hâkim, adamı bulmak üzere arkasından görevlileri yollamış. Adamlar iyi kalpli uşağı ve içi para dolu cüzdanı bulup getirmişler.

Uşak, hâkimin karşısına çıkartılır çıkartılmaz: “Ben bu Yahudi’ye dokunmadım, parasını da almadım, müziğime katlanamadığı için parasını bana keman çalmayı bırakmam karşılığında kendi isteğiyle verdi.” diye kendisini savunmuş.

“Üstüme iyilik sağlık, bu adamın yalanları diz boyu!” diye bağırmış Yahudi.

Uşağın anlattıklarını inandırıcı bulmayan hâkim: “Savunman hiç de ikna edici değil, o dediğini hiçbir Yahudi yapmaz.” demiş ve soygun yaptığı için adamın asılmasını emretmiş.

Uşak, asılmak üzere götürülürken Yahudi yine arkasından bağırmış: “Seni serseri! Seni kemancı bozuntusu! Şimdi cezanı bulacaksın!”

Uşak sakince cellatla merdivenlere doğru yürümüş, son basamağa geldiğinde hâkime dönüp: “Ölmeden önce tek bir dilek hakkı istiyorum.” demiş. Hâkim de: “Eğer canının bağışlanmasını istemeyeceksen tamam.” demiş. Uşak: “Hayır, onu istemiyorum; sadece son bir kez kemanımı biraz daha çalmama izin verin.” demiş.

Yahudi arkadan: “Öldürün! Tanrı aşkına bu adamı öldürün, keman çalmasına izin vermeyin!” diye bağırıyormuş. Ancak hâkim: “Onu neden böyle bir zevkten mahrum edeyim ki? Bu, onun hakkı ve hakkını almalı.” diye cevap vermiş. Oysa hâkim aslında uşağa bahşedilen dileklerden sonuncusu yüzünden istese de onun dileklerine itiraz edemiyormuş.

Bunun üzerine Yahudi, uşak kemanını çıkartıp da çalmaya hazırlandığında: “Ah, vah hâlime! Bağlayın beni, sıkı sıkı bağlayın!” diye bağırmaya başamış.

Uşak ilk notayı çalar çalmaz hâkim, yardımcıları, cellat; hepsi birden sallanmaya ve titremeye başlamışlar. Yahudi’yi bağlamaya çalışan kişi sallanırken elindeki ipi kaçırmış.

İkinci notada hepsi bacaklarını kaldırmış; cellat, uşağı elinden kaçırmış ve dans etmeye hazırlanmış. Üçüncü notada hepsi birden zıplayarak dans etmeye başlamış, en yukarı da hâkim ve Yahudi zıplamış. Ardından, neler olup bittiğini görmek için meydanda toplanan bütün kalabalık; yaşlısı genci, şişmanı zayıfı, hemen herkes birbiriyle dans etmeye başlamış.

Aynı şekilde ortalıkta koşturan köpekler bile arka ayaklarının üzerine kalkıp zıplamaya başlamışlar. Kemancı çaldıkça dans edenler öyle yükseğe zıplamışlar ki kafaları birbirine çarpıyormuş ve korkunç şekilde feryat ediyorlarmış.

En sonunda hâkim nefessiz kalmış ve: “Eğer çalmayı kesersen hayatını bağışlarım.” demiş. Bunun üzerine iyi kalpli uşak onlara acımış ve kemanı çalmayı bırakıp merdivenden inmiş. Sonra da yerde nefes nefese yatan Yahudi’nin yanına giderek: “Seni düzenbaz, şimdi parayı nereden bulduğunu itiraf et yoksa kemanımı alıp yine çalmaya başlarım.” demiş.

Yahudi de: “Çaldım, parayı çaldım ama sen onu dürüstçe kazandın!” diye bağırarak itiraf etmiş. Bunun üzerine hâkim, Yahudi’yi darağacına götürmüş ve hırsızlık suçundan astırmış.

Kral Ardıçsakal

Bir kralın güzeller güzeli bir kızı varmış ancak güzel prenses öylesine küstah ve kibirliymiş ki kendisiyle evlenmek için gelen talipleri bir türlü beğenmiyormuş. Onları birbiri ardına geri çevirmekle kalmayıp bir de onlarla alay ediyormuş.

Bir gün kral, büyük bir ziyafet düzenlemiş ve ülkenin her yerinden evlenmek isteyen tüm erkekleri bu ziyafete davet etmiş. Hepsi rütbelerine ve konumlarına göre sıraya dizilmişler. Önce krallar, sonra prensler, dükler, kontlar, baronlar ve son olarak da asilzadeler geliyormuş.

Prenses, sıraların önünde durup her birinin yüzüne karşı alaycı bir şekilde konuşuyormuş.

Çok şişman olan birine, “Fıçı gibi!”; çok uzun olan bir diğerine, “Uzun ve çelimsiz, ne kötü görünüyor.”; çok kısa olan birine ise “Şişman ve kısa, yakışmaz bana.” diyormuş.

Dördüncüsüne çok solgun göründüğü için, “Ölü benizli.”; beşincisine kırmızı yüzlü olduğu için, “Dövüş horozu.”; altıncısına pek yapılı olmadığından, “Kurumuş çıra.” deyivermiş.

Prensesin eleştirilerinden herkes payına düşeni almış. Prenses en çok da çok uzun boylu, çıkık çeneli kralla alay etmiş ve gülerek: “Şunun çenesine bak, ardıç kuşunun gagası gibi.” diyerek onu da küçümsemiş. O günden sonra da o krala herkes, “Kral Ardıçsakal” demeye başlamış.

Kızının herkesle alay ettiğini ve gelen tüm taliplerini küçümsediğini gören kral, o sinirle kızını kapıya gelen ilk dilenciyle evlendireceğine yemin etmiş. Birkaç gün sonra gezgin bir şarkıcı gelip prensesin penceresinin altında biraz sadaka için şarkı söylemeye başlamış. Kral, bunu duyduğunda onu içeri çağırtmış. Şarkıcı da eski püskü, yırtık giysileriyle içeri girmiş ve kralla kızının önünde şarkı söylemiş. Şarkısı bittiğinde de biraz sadaka istemiş. Kral da ona: “Söylediğin şarkıyı çok beğendim, o yüzden sana kızımı eş olarak vereceğim.” demiş.



Prenses dehşete kapılmış; ancak kral: “Seni kapıya gelen ilk dilenciye vereceğime yemin ettim, bu yüzden bunu yapmalıyım.” demiş.

Prensesin başka çaresi yokmuş. Rahip gelmiş, prensesle fakir şarkıcıyı evlendirmiş. Evlilik töreni bittiğinde kral, prensese dönüp: “Artık bir dilencinin karısı olduğuna göre benim sarayımda kalamazsın; o yüzden sen ve eşin, burayı terk edin.” demiş.

Dilenci, prensesi alıp saraydan ayrılmış. Prenses de onunla birlikte yürüyerek gitmek zorunda kalmış. Büyük bir ormana geldiklerinde prenses: “Ooo, bu güzel orman kimin?” diye sormuş.

Dilenci: “Bu, Kral Ardıçsakal’ın ormanı ve isteseydin senin olabilirdi.” diye cevaplamış.

Bunun üzerine prenses:

“Aman Tanrı’m, ne kadar da genç ve aptalmışım; keşke Kral Ardıçsakal’la evlenseymişim!” diye yakınmış.

Daha sonra yemyeşil, güzel bir çayırdan geçmişler.

Prenses yine sormuş: “Ooo, bu güzel, yemyeşil çayır kimin?”

Dilenci yine: “Bu, Kral Ardıçsakal’ın çayırı ve isteseydin senin olabilirdi.” demiş.

Prenses yine: “Aman Tanrı’m, ne kadar da genç ve aptalmışım; keşke Kral Ardıçsakal’la evlenseymişim!” diye iç geçirmiş.

Sonra büyük bir kasabadan geçerlerken prenses yine: “Ooo, bu büyük, güzel kasaba kimin?” diye sormuş.

Dilenci yine: “Bu, Kral Ardıçsakal’ın kasabası ve isteseydin senin olabilirdi.” demiş.

Prenses yine: “Aman Tanrı’m, ne kadar da genç ve aptalmışım; keşke Kral Ardıçsakal’la evlenseymişim!” diye hayıflanmış.

Sonra büyük bir ormandan geçmişler. Prenses bir kez daha: “Ooo, bu büyük, güzel orman kimin?” diye sormuş.

Dilenci bu sefer de: “Bu, Kral Ardıçsakal’ın ormanı ve isteseydin senin olabilirdi.” diye açıklamış.

Prenses yine: “Aman Tanrı’m, ne kadar da genç ve aptalmışım; keşke Kral Ardıçsakal’la evlenseymişim!” demiş.

Bunun üzerine dilenci: “Sürekli başka bir adamla evlenmiş olmayı dilemen beni üzüyor, ben senin için yeterince iyi değil miyim?” diye sormuş.

En sonunda küçücük bir kulübeye geldiklerinde prenses: “Aman Tanrı’m! Bu ne kadar sefil, küçük bir ev böyle! Bu sefil kulübe de kimin?” diye sormuş.

Adam: “Bu benim evim, dolayısıyla da senin bundan sonra yaşayacağın ev.” demiş.

Ev öyle küçükmüş ki prenses kapıdan geçerken bile eğilmek zorunda kalmış ve içeri girer girmez: “Hizmetçiler nerede?” diye sormuş.

Dilenci: “Ne hizmetçisi? Ne yapılması gerekiyorsa sen yapacaksın. Hemen ateşi yak, suyu koy ve bana yemek pişir. Çok yorgunum.” demiş.

Ancak prenses ne ateş yakmaktan ne de yemek yapmaktan anlarmış, bu yüzden de her şeyi dilenci adam yapmak zorunda kalmış. Yemeklerini yedikten sonra uyumuşlar. Dilenci, temizlik yapması için karısını sabah çok erken uyandırmış. Birkaç gün, sabırları taşıncaya kadar prensesin hiç de alışık olmadığı bu şekilde yaşamışlar ancak sonra kocası, prensese: “Bu böyle devam edemez. Böyle hiçbir şey yapmadan, eve para getirmeden duramazsın. En iyisi sen sepet ör.” demiş.

Sonra gidip söğüt dalı toplamış ve eve getirmiş. Prenses dalları örmeye başlamış ama sert dallar narin ellerini yaralamış.

Bunun üzerine adam: “Anlaşıldı, sen bunu yapamayacaksın; en iyisi ip eğirmeyi dene.” demiş. Ancak bu sefer de sert ipler yumuşacık parmaklarını kesmiş, kanatmış.

Dilenci: “Şu hâle bak, hiçbir işi beceremiyorsun; ben seni almakla iyi bir pazarlık yapmadım. Bakalım ben çanak çömlek yaptığımda sen onları pazarda satabilecek misin?” diye söylenmiş.

Prenses: “Aman Tanrı’m ya ben pazarda çömlek satarken babamın krallığından insanlar beni görürse? Nasıl da alay ederler benimle!” diye kaygılanmış.

Ama prensesin başka seçeneği yokmuş. Eğer kabul etmezse açlıktan ölecekmiş.

Pazarda ilk gün her şey yolunda gitmiş, insanlar güzel prensesin sattıklarını beğenerek almışlar ve ne kadar para isterse vermişler. Prensesin güzelliğinden öylesine etkilenmişler ki bazıları parasını verdiği hâlde çömlekleri almadan gitmiş. Prensesin pazarda kazandıklarıyla bir süre idare etmişler, sonra adam yeni çömlekler getirmiş. Prenses; pazarın bir köşesinde oturup, mallarını da önündeki tezgâha koyup satmaya devam etmiş.

Tam her şey yolunda giderken sarhoş bir atlı asker gelip atıyla prensesin çömleklerinin içine dalıvermiş. Bütün çömlekler paramparça olmuş. Prensesin: “Aman Tanrı’m, ben şimdi ne yaparım? Kocama ne derim?” diyerek ağlamaktan başka yapabileceği hiçbir şey yokmuş. Hemen eve koşmuş ve kocasına olanları anlatmış.

Adam: “Pazarın bir köşesinde çömlek satan kaç kişinin başına böyle bir şey gelmiştir ki? Ağlamayı kes, demek ki sen hiçbir işe uygun değilsin. Babanın sarayında mutfak yamağına ihtiyaç var mı diye sordum, seni işe alabileceklerini söylediler. En azından orada yemeklerini de bedavaya getirebilirsin.” diye azarlamış karısını.

Böylece prenses kendi sarayında aşçı yardımcısı olmuş, aşçının sağ kolu olup en zor işleri o yapıyormuş. Beline küçük kaplar bağlıyor ve mutfakta o gün artan ne varsa kocasıyla beraber karınlarını doyurabilsinler diye alıp eve getiriyormuş.

Bir gün, en büyük prensin evlilik töreni yapılırken fakir prenses yukarıya çıkıp neler olduğunu izleyebilmek için salonun kapısında durmuş. Salon aydınlatılıp da misafirler gelmeye başladığında içeriye birbirinden güzel görünüşlü, şık ve ihtişamlı insanlar girmiş. Prenses, kendisini bu hâllere düşürüp bu kadar fakirliğe iten kibir ve gururuna hayıflanarak üzüntüyle kendi kaderini sorgulamış.

Muhteşem kokan, birbirinden harika yemeklerle dolu tabaklar bir o yana bir bu yana taşınıp konuklara ikram ediliyormuş. Hizmetçiler, arada bir evine götürmesi için fakir prensese yemek kırıntıları atıyorlarmış.

Sonunda ipek ve kadifeler giymiş, boynunda altın zincir olan prens içeri girmiş; kapıda durmakta olan güzel prensesi görünce ona elini uzatıp dansa davet etmiş. Ancak prenses, bu prensin kendisine talip olarak gelen ve kendisinin alay ederek geri çevirdiği Kral Ardıçsakal olduğunu fark edince titreyerek dans davetini reddetmiş.

Prensesin direnmesi işe yaramamış. Prens onu salona sürüklemiş. O sırada, birdenbire prensesin beline bağladığı ip kopmuş ve çömlekler yere düşmüş; çorba yerlere dökülmüş, bütün kırıntılar saçılmış.

İnsanlar bunu görünce gülüp alay etmeye başlamışlar. Prenses o an öyle utanmış ki: “Keşke yer yarılsa da içine girsem.” demiş. Oradan kaçmak için kapıya koştuğunda merdivenlerde onu bir adam yakalamış, prenses bir bakmış ki kendisini yakalayan yine Kral Ardıçsakal’mış.

Kral, nazik bir sesle prensese dönüp: “Korkma, ben senin o küçük kulübede birlikte yaşadığın fakir dilenciyim. Senin aşkına kılık değiştirdim. Pazar yerinde atla tezgâha çarpıp senin çömleklerini kıran yine bendim. Bütün bunları senin o kibirli kalbine bir ders vermek ve senin alaycılığını cezalandırmak için yaptım.”

Prenses acıklı bir şekilde: “Ben çok hata yaptım, senin karın olmayı hak etmiyorum.” demiş.

Prens: “Korkma, kötü günler geride kaldı; şimdi düğünümüze kaldığımız yerden devam edelim.” demiş.

Bu anı beklemekte olan hizmetkâr kadınlar gelip prensesi güzelce giydirmişler. Sonra kral ve ardından da bütün misafirler gelerek prensese ve Kral Ardıçsakal’a ömür boyu mutluluklar dilemişler. Kutlamalar en güzel şekilde sona ermiş. Keşke, bizler de orada olup bu muhteşem eğlenceyi görebilseydik.

Yaşlı Hildebrand

Bir zamanlar, bir çiftçiyle karısı varmış. Köyün papazının gözü, çiftçinin karısındaymış ve çok uzun zamandır kadınla baş başa, güzel bir gün geçirmek istiyormuş. Kadın da papaz kadar istekliymiş. Bir gün papaz, kadına: “Dinle sevgilim; baş başa, mutlu bir gün geçirebilmemizin bir yolunu buldum. Çarşamba günü yatağa girmeli ve kocana hasta olduğunu söylemelisin. Pazar günkü vaazıma kadar düzgün bir şekilde hasta taklidi yapabilirsen ben de o günkü vaazımda; evde hasta çocuğu, kocası, karısı, annesi, babası, kız kardeşi, erkek kardeşi ya da herhangi bir aile bireyi olan kişilerin İtalya’daki Göckerli Tepesi’ne hacı olmaya gidip bir gümüş liraya bir tutam defne yaprağı almaları durumunda hastalarının hemen iyileşeceğini söyleyeceğim.” demiş.

Kadın, hiç tereddüt etmeden: “Tamam.” demiş. Çarşamba günü olduğunda kadın, konuştukları gibi yatağa girmiş ve hastaymış gibi sızlanıp durmuş. Kocası onu iyileştirmek için elinden ne geldiyse yapmış ama kadın bir türlü iyileşmiyormuş. Pazar günü geldiğinde kadın, kocasına: “Sanki yakında ölecekmişim gibi hissediyorum. Ancak ölmeden önce yapmak istediğim son bir şey var. O da papazın bugün vereceği vaazı dinlemek.” demiş. Bunun üzerine çiftçi: “Ah zavallı karıcığım, buna izin veremem. Eğer yataktan çıkarsan daha kötü olursun. Ben senin yerine gidip papazın vaazını dikkatlice dinler ve gelip kelimesi kelimesine sana anlatırım.” demiş.

Kadın: “Tamam o zaman, git ve dikkatlice dinle; sonra bütün duyduklarını bana tek tek anlat.” demiş. Çiftçi, papazın pazar günü verdiği vaazı dinlemeye gitmiş. Papaz; evde hasta çocuğu, kocası, karısı, babası, annesi, kız kardeşi, erkek kardeşi ya da herhangi bir kimsesi olan kişilerin, İtalya’daki Göckerli Tepesi’ne hacı olarak gidip bir gümüş lira karşılığında biraz defne yaprağı getirdiğinde yakınlarının hastalığı ne olursa olsun hemen iyileşeceğini ve bu geziye gitmek isteyen kişilerin vaazı bittikten sonra vereceği çuval ile gümüş parayı almak üzere kendisine gelmesini söylemiş.

Çiftçi, bu vaazda duyduklarına çok sevinmiş ve vaaz biter bitmez hemen papaza gidip defne yaprakları için çuval ile gümüş parayı almış. Eve gidince daha kapıdan girerken heyecanla karısına seslenmiş: “Müjde karıcığım! Artık iyileşeceksin! Bugünkü vaazında papaz; evde hasta çocuğu, kocası, karısı, annesi, babası, kız kardeşi, erkek kardeşi ya da herhangi bir aile bireyi olan kişilerin, İtalya’daki Göckerli Tepesi’ne hacı olmaya gidip bir gümüş liraya bir tutam defne yaprağı almaları hâlinde hastalarının iyileşeceğini söyledi. Ben de hemen gidip çuvalı ve gümüş lirayı aldım. Hemen şu yolculuğa çıkayım ki sen de bir an önce iyileş.” diyerek evden ayrılmış. Adam evden ayrılır ayrılmaz papaz gelmiş.

Papazla çiftçinin karısını bir yana bırakıp bir an önce Göckerli Tepesi’ne ulaşmak için durmadan yürüyen çiftçiye gelirsek; çiftçi, yoluna devam ederken bir adamla karşılaşmış. Bu adam, yumurtalarını satmaya gittiği pazar yerinden yeni dönmekte olan bir yumurta tüccarıymış. Adam, çiftçiye: “Hayırdır, böyle hızlı hızlı nereye yetişiyorsun?” diye sormuş.

Çiftçi de: “Karım çok hasta, evde yatıyor. Bugün de pazar vaazında papaz; evde hasta çocuğu, kocası, karısı, annesi, babası, kız kardeşi, erkek kardeşi ya da herhangi bir aile bireyi olan kişilerin İtalya’daki Göckerli Tepesi’ne hacı olmaya gidip bir gümüş liraya bir tutam defne yaprağı almaları hâlinde hastalarının hemen iyileşeceğini söyleyince ben de defne yaprakları için çuvalımı ve gümüş liramı aldım, yola koyuldum.” demiş. Adamın anlattıklarını duyan yumurta tüccarı: “Böyle bir şeye inanabilecek kadar aptal mısın? Bunun ne anlama geldiğini biliyor musun? Papaz senin karınla rahat rahat yalnız kalabilmek için seni uzak bir yere göndererek oyalamaya çalışmış.” demiş.

Çiftçi şaşırmış: “Aman Tanrı’m! Bunun doğru olup olmadığını nasıl anlayacağım?” demiş.

Tüccar da ona: “Gel o zaman, ben sana ne yapman gerektiğini söyleyeyim. Benim yumurta küfemin içine gir, saklan. Seni evine geri götüreceğim, sen de olanları kendi gözlerinle göreceksin.” demiş. Konuştukları gibi yumurtacı, çiftçiyi küfesine koyup onu sırtında eve taşımış.

Eve vardıklarında bir bakmışlar ki çiftçinin karısı neredeyse kümesteki tüm hayvanları kesmiş, börekler yapmış. Papaz da oradaymış, hatta kemanını bile getirmiş. Tüccar, evin kapısını çalmış. Kadın, “Kim o?” diye sorunca da: “Benim, Tanrı misafiri. Bu gece konaklamama izin verin. Pazarda yumurtalarımı satamadığım için eve tekrar geri taşımam gerek ama öyle ağırlar ki artık taşıyamıyorum. Üstelik karanlık da çöktü.” demiş.

Kadın: “Doğrusunu istersen benim için çok uygunsuz bir zamanda geldin ama madem buradasın, yapacak başka bir şey yok. İçeri gir ve fırının yanındaki sandalyeye otur.” diyerek Tanrı misafirini ve sırtında taşımakta olduğu küfesini sobanın yanına yerleştirmiş. Papaz ve kadın oldukça keyifli görünüyorlarmış. Papaz, kadına: Canım, hadi o güzel sesinle bana bir şarkı söyle.” demiş. Kadın da: “Yok, şimdi söyleyemem. Gençken çok daha iyi şarkı söylerdim ama artık eskisi gibi değilim.” demiş. Ancak papaz tekrar ısrarla: “Hadi birazcık söyle.” demiş.

Kadın da söylemeye başlamış:

Kocamı gönderdim ta nerelere,İtalya’daki Göckerli Tepesi’ne.

Sonra papaz da eşlik etmiş:

Dilerim bir yıldan önce dönmez zavallı,Yoksa hiç ister miydim ondan boşuna,Bir çuval dolusu defne yaprağı.

Derken Tanrı misafiri tüccar da onlara katılmış. Bu arada çiftçi adamın adı, Hildebrand’mış.

Sevgili Hildebrand’ım sobanın yanındaki bankta,Ne yapıyorsun Tanrı aşkına?

Sonra çiftçi de küfenin içinden seslenmiş:

Bugünden tezi yok şarkılar yasak,Bana da düşer artık sonunda bu sepetten çıkmak!

Ve sepetten çıkıp papazı evinden kovmuş.

Şarkı Söyleyen Kemik

Ülkenin birinde vahşi bir yaban domuzu tarlada çalışanlara saldırıp, insanları öldürüp, vahşi pençeleriyle onlara korkunç şekilde zarar veriyormuş. Ülkenin kralı, ülkesini bu beladan kurtarabilecek kişiyi ödüllendireceğini duyurmuş. Ama yaratık öylesine büyük ve korkunçmuş ki onun yaşadığı ormana girmeye kimseler cesaret edemiyormuş.

En sonunda kral, domuzu kendisine ölü ya da diri getirmeyi başaran kişiyle biricik kızını evlendireceğini duyurmuş.

Ülkede yaşayan fakir bir çiftçinin, iki oğlu varmış. Çiftçi, oğullarının böyle bir şeyin üstesinden gelebileceğini düşünmüş. Akıllı ve becerikli olan büyük oğlan biraz kibirliymiş. Masum ve saf olan genç oğlan ise oldukça temiz yürekliymiş.

Bunun üzerine kral, en iyi ve güvenilir yolun ormanda farklı yönlere gitmeleri olduğunu söylemiş.

Küçük kardeş biraz ilerledikten sonra önüne küçük bir peri çıkmış ve elinde tuttuğu siyah mızrağı göstererek: “Temiz kalpli ve masum olduğun için sana bu mızrağı vereceğim. Bununla gidip vahşi domuzu yakalayabilirsin, üstelik sana zarar da vermeyecek.” demiş.

Delikanlı; periye teşekkür edip, mızrağı alıp omuzuna yerleştirmiş ve fazla oyalanmadan yoluna devam etmiş. Çok geçmeden saldırmaya hazır bir şekilde kendisine doğru gelmekte olan vahşi hayvanı fark etmiş. Olduğu yerde kalarak sıkıca mızrağı önünde tutmuş. Vahşi domuz, hışımla ona doğru koşup tam da üstüne atıldığı anda delikanlının elindeki mızrak domuzun kalbine saplanarak onu öldürmüş.

Delikanlı, vahşi hayvanın ölüsünü omuzuna alıp büyük kardeşini bulmaya gitmiş. Ormanın diğer tarafındaki geniş alana yaklaştığında müzik sesi duymuş ve bir sürü insanın dans edip eğlenmekte olduğunu görmüş. Abisi de onların arasındaymış. Vahşi domuzun çok uzağa gidemeyeceğini düşünerek hayvanın peşine sabah düşmeyi planlıyor ve gece, arkadaşlarıyla eğlenerek cesaret toplamaya çalışıyormuş.

Omuzunda vahşi domuzun ölüsüyle ormandan çıkan kardeşini gördüğü anda içini bir kıskançlık ve fesatlık kaplamış. Ancak gerçek hislerini saklayarak kardeşine nazikçe: “Sevgili kardeşim, gelip bize katıl. Hem biraz dinlenir, bir şeyler içer, güç toplarsın.” demiş.

Durumdan şüphelenmeyen küçük kardeş, yaratığın ölüsünü abisinin evine taşımış. Sonra da ona, ormanda kendisine mızrak veren periden bahsetmiş ve vahşi hayvanı nasıl öldürdüğünü anlatmış.

Abisi, onu biraz daha kalmaya ve akşama kadar orada dinlenmeye ikna etmiş. Sonra ikisi birlikte hava iyice karardığında, alaca karanlıkta, nehir kenarında yürüyüşe çıkmışlar. Nehrin üzerindeki küçük köprüden geçerlerken büyük oğlan, kardeşini önden göndermiş. Köprünün ortasına geldiklerinde ona arkasından öyle sert vurmuş ki delikanlı hemen oracıkta, cansız hâlde yere yığılmış.

Kardeşinin ölüp ölmediğinden emin olamayan abi, onu köprüden nehre atarak dibe batışını izlemiş. Sonra da hemen eve koşup ölü domuzu sırtladığı gibi krala gitmiş. Yaratığı kendisinin öldürdüğünü söyleyerek prensesle evlenmeyi planlıyormuş.

Ancak hiçbir suç gizli kalmaz ve bu sefer de kalmayacakmış. Bu olaydan birkaç yıl sonra aynı köprüden sürüsüyle geçmekte olan bir çoban; su dibindeki kumun içinde, kar gibi bembeyaz bir kemik görmüş ve onun kavalı için uygun bir ağızlık olduğunu düşünmüş.

bannerbanner