Полная версия:
Hatemü'l Enbiya
İslam’ın tarihsel ve özellikle resul siyerlerine dayanarak özelliklerinin incelenmesi sırasında Arapların Sami ırkına mensup oldukları unutulmamalıdır. Lisan, bir milletin hayatındaki hareketlerde dahi kendini gösterir. İbrani ve Arap topluluklarının benzerliği esas alınarak bir görüş geliştirildiğinde, her iki kavmin birçok olumlu ve olumsuz özelliklerinin ortak olduğu anlaşılır.
İlk İbraniler ve Araplar arasındaki bütünsel bir benzerlik vardır. Ancak, her iki kavmin maddesel etkileri farklıdır. Bununla beraber her iki milletin genel hatlarıyla yaşam şekillerinin birbirine benzeyen noktaları çoktur. Arapça, İbraniceye ne kadar benziyorsa Arap da Yahudi’ye o kadar benzer.
İbrani topluluklardan maksadımız, nebiler zamanındaki Ben-i İsrail’dir.30 Kudüs’ün kaybından sonra gerçekleşen olaylar Yahudi doğasını da esaslı bir biçimde değiştirmiştir.
Arap milleti, cahiliye devirlerinde, aynı zamanda hem pek vahşi, hem de gayet medeniydi.
Arap kavmi vahşiydi. Çünkü doğal çevresi kendisini vahşete sevk ediyordu. Bir iki söz ile bu vahşeti ve Arap medeniyetinin tablosunu göz önüne getirmek mümkündür:
Arap zamanlarının başlangıç dönemlerinde, insanlarla vahşi hayvanlar arasındaki savaşlarda, her canlı, hayatta kalmak için daima savaşmaya mecbur kalıyordu. Bu mücadeleler, giderek birbirlerine benzemelerine neden olmuştur. Millet bilinci henüz şekillenmemişti. Bundan dolayı Arap topluluklarına bağlı kabileler, birbiri üzerine, vahşiler gibi hücum eder, öküz, inek gibi hayvanları yağma eder, hatta erkek, kadın ve çocukları esaret altına alarak ele geçirirlerdi. Bu savaşlara yalnızca “haram aylar” adı verilen ateşkes aylarında ara verilirdi. Millet bilinci, kardeşlik hatta konfederasyon fikrinin ilk belirtileri dahi Araplarda yoktu. Bununla beraber vahşi ve aynı zamanda medeni dediğimiz bu garip ve farklılıkları içeren topluluğun “haram aylar”, Mekke gibi bir merkezî mesken, “darünnedve” gibi bir vekiller meclisi vardı.
Uzak durulması gereken kötü davranışlar, gelenek gereğince uygulanıyordu. Bu çirkinlikler arasında kız çocukların öldürülmesi, diri diri görülmesi gibi bir milletin vahşetine kanıt niteliğinde olaylar da vardı. En eski çağlarda ve hatta vahşi diye anılan Afrika ve Okyanusya kabilelerinde bile bu derece insanlığın gerisinde olaylara az rastlanır.
Kadınların, cahiliye dönemindeki durumu da milletlerin kabalık derecesinin durumunu gösterir.
Nisa suresi 24. ayetinde validelerin, eşlerin, kız kardeşlerin, hala ve teyzelerin, yeğenlerin, evlat eşlerinin, kayınvalidelerin vesairenin evliliği yasaklanır. Araplar, cahiliye zamanlarında bu gibilerle de evlenecek derecede vahşiymişler. Promiscuité (karışıklık) hâlinde yaşarlarmış. Bundan dolayı, “cahiller zamanı” tamlaması kendilerine oldukça uygundur.
Arapların eski mezhepleri de hayli vahşi bir dindir. Bu örnek en eski Yunan dini gibi zarif ve şairane değildi. Karşılaştırmalı bir put bilimi kitabı hazırlansa Arapların putlarının, ilk zamanlardaki toplulukların taptıklarından pek de ileride olmadıkları görülür. Hacerü’lesved’e olan şiddetli sevgi, pek terbiye dışı olan bir fetişizmi “nesnelere tapan”ı andırır.
Tekrar edelim: Arapları, Sami aklı ve kavrayışı ile bir taraftan medenileşmiştir. Ancak en sefil derecedeki vahşiliğe sürükleyen de, doğanın merhametsiz çevresel etkenleridir. Arap vicdanı, ırksal özelliklerinden hareketle İbrahim mezhebinden izler taşımıştır. İşte kalan bu dinî iz, hanifi31 sayesinde, Hazreti Muhammed’in yararlanabileceği en büyük kuvvet olarak kalmıştır. Yine bu ırksal özelliklerin etkisindendir ki oldukça büyük ve belki en büyük rolü oynamıştır.
İbrahim mezhebi, Arapların putperest inancına rağmen, vicdanlarda, bir miras gibi uyur hâlde bulunuyordu. Puta taparlığın önemli ölçüde bir olağanüstülüğü yoktur. Doktor Sprenger’in belirttiğine göre Araplarda yerleşmiş bir federatif din vardı. Her kabilenin ayrı ayrı taptığı bir put, hepsi bir arada, asla kavga sebebi olmadan Kâbe içerisinde yan yana ve rahat rahat oturuyordu.
Irksal etkiler ve İsrailoğulları ortak geleneklerinden gelen etkilerin kaybolması sonucunda Araplar, daima bir Hak dinini bekliyordu. İbrahim dininin, “yüceleri” hedeflemesi, Arapların ilerlemesinin sebeplerindendir.
Araplar, eski zamanlarda, henüz Samilerden ayrılmadan önce doğal olarak medeniydiler. Kuzey’den Arap Yarımadası’na inmeleriyle bir hâlden başka bir hâle geçiş dönemini atlatmış oldular. Bu dönemi, “Cahiliye Dönemi” olarak yine kendileri adlandırmıştır.
Eğer Arapların, böyle bir geleneği olmasaydı İslamiyet’in yerleşmesi oldukça güç olabilirdi.
Sözün özü, ilk İbranilerin birçok meziyeti, ırka has özellikleri de Araplara geçmiştir.
Araplar daha geniş bir alanda yaşadıklarından, daha süvari özelliklerine sahip ve mert bir hayat geçirdiklerinden Ben-i İsrail’in beğenilmeyen birçok hâl ve hareketleri kendilerine geçmemiştir. Arap ile Yahudi’nin karşılaştırılması, önemli bir tartışma zeminini gerektirse de bizim konumuz dışındadır.
DİNSEL, FİKİRSEL VE DUYGUSAL ÇEVRE
İslam öncesi Arap Yarımadası çevresine dair en fazla incelemede bulunan Caussin de Perceval’dir. Profesör Dozy ise bu incelemeleri takdir etmeye pek de layık görmemiştir. Herhâlde eldeki bilgilere dayanarak bir dereceye kadar Hazreti Muhammed’in dinî ve fikrî çevresi hakkında bir düşünce geliştirmek o kadar da zor değildir.
İnsanların yüce efendisi, putperest Kureyş kabilesine mensuptu. Peygamberlik öncesi mezhebi, o devirlerde yaygın bir kaba dinden başka bir şey değildi. Son Peygamber, bu din çevresine doğmuş, ardından aralarında herhangi bir bağ ve mezhep ileri gelenleri dahi bulunmayan, inanca gönülden bağlı Haniflerin yolundan gitmiştir. Araplar temel anlamda pek dindar olmadığından, dinî konulara aldırış etmeyen hâlleri, aralarında büyük bir cezalandırmayı da gerektirmemiştir. Eldeki belgelerden anlaşıldığına göre Peygamber, önceleri millî putlara karşı ciddi aleyhtarlıkta bulunmamıştır. Onlara gösterilen saygı merasimlerini zayıflatma zahmetine dahi katlanmayı aklından geçirmemiştir. Bu itibar ile Hazreti Peygamber’in yaklaşımı, Sokrates’in yüksek bir felsefeye sahipken yaygın kabul gören din ile alay etmemesine benzer.
Fakat Kâinat’ın övüncü, yüce bilgeliği arttıkça haniflerin yolu ve İbrahim dinini zihninde bir tutmuştur. Bundan böyle dönemin puta tapanlarına karşı açık olarak aleyhte hareketlerde bulunmaya başlamıştır.
Zaten Lât ve Uzzâ32 heykellerini merkeze alan kaba dinlerinin de üstünde, âlemi yaratan İlah’a taptıklarını, Arap iman ve inancının yol açtığı milyarlarca savaş meydanında “Allahutaala” denilerek zikrediyorlardı.
Din çevresinde bir umut, gaye, beklenti mevcuttu. Din, yaratıcı olmadığında vicdanları pek o kadar tatmin edemiyordu. Mutlaka bir nebinin ortaya çıkacağı her yerde söylenmekteydi.
Hint eserlerinde görüldüğü üzere, dünya ne zaman karışırsa, en temelinde hayır olan yaratıcının ruhu Krişna33 şeklinde bir bakirenin rahmine girerek oradan doğarmış. Hatta “zannederim” dokuz defa bu Hintli İsa doğmuş, ölmüş. Genel göç ile bu fikir, Doğu’ya da gelerek İsa bin Meryem’in ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Mesih fikrinin esası budur. Bu şekilde Son Peygamber, Peraklitos34 vesaire fikirleri de hep böyle zihniyetlerin ürünüdür.
O dönemlerde Arap, kendisini yuvarlandığı aşağılık girdaptan kurtaracak Hak peygamberi arıyordu. Bu ümit ve emel, İslamiyet şartlarının temelinin oluşmasında çok fazla yardımcı olmuştur. O zamanın rivayetlerine, geleneklerine, eserlerine, hurafelerine bakılacak olursa, bu genel fikir olanca açıklığıyla anlaşılır.
Peygamber’in fikirsel çevresi pek geniş değildi. Arap fikirsel ve bilimsel olarak ne bilmiş ise İslamiyet’ten sonra öğrenmiştir. Felsefe, Arap dünyasında bilinmez idi. Arapların bilimsel seviyesinin oldukça geride olduğu göze çarpmaktadır. Hatta kendilerinde, yazı yazmak âdeti bile ileride değildi. Bilimler, dayanaklarının yüzde yetmiş beşini, bulundukları dönemin hurafelerinden almaktadır. Sonuç olarak Arap kafası dengeli akıl ve bilim ile yürümüyor, doğal güzelliğini koruyordu. Arap şiiri tekrar edelim, parlak değildir. Üç beş fikir çevresi bütün bu şiir dünyasına hâkimdi. Arapların şairane eserleri yok veya azdır. Olan eserlerin de şiirsel değeri eksiktir. His dünyasında da Araplar ileride değildi. Aile fikri hâlihazırdaki anlamıyla Arabistan’da anlaşılamazdı. Sevda ise, ancak Orta Çağ’dan sonra önem kazanmış bir Avrupa ürünüdür. Bütün bunların yanında görgü kuralları geçerliydi. Misafirperverlik, bir çeşit incelik, geçmişten taşınan bir miras olarak iftiharla birtakım meziyetler hakkını vermek gerekirse Araplara özgüdür.
Genel olarak eğitim medresede gerçekleşmezdi. Toplumun zarif kesimi, okullardan diploma almazdı. Şu kadarı var ki, Arap’ın çadırı, rahat zamanlarda (hengâme-i istirahatte), bir “akademi” özelliği taşırdı. Bilim, hep şiir aracılığıyla aktarılırdı. O şiir çevresi, güzel şekilde konuşmayı, övünmeyi ve şövalyeliği ileriye sürdü. Onun için meydan gürültü ve patırtılı hareketlerle ve birbirlerine sözlerini söylerken gayet kaba olan Arap çadır akademisinde ve sûk-ı ukâz35 gibi belirlenmiş zamanlarda oldukça çelebi, olabildiğince asil görünüyordu.
Bütün Arap meziyetlerinin örneği Muhammed Mustafa’dır. Eski çağların en büyük belgesine, en büyük söz söyleme ustasına, en keskin ustalık zekâsına, hatta en ince diplomata dair bir fikir edinmek isterseniz Ebu Kasım’ı biraz daha bütün bunların özeti olarak zihninizde canlandırınız, amacınız gerçekleşir.
O zamanlar belirli bir konuda uzmanlaşma yoktu. Büyük bir zat, hem asker, hem cumhur için gerekli tedbirleri alan, hem tüccar, hem düzgün ve güzel konuşan olurdu. Birbirinden farklı ve türlü türlü çevreler de tek bir alanda uzmanlaşmaya uygun değildi. Bunun içindir ki Son Peygamber, aynı zamanda bir hükûmet imamı, bir askerî kumandan, bir kadı, din vaizi ve bir konuşma ustası olmak üzere, oldukça karışık bir psikolojiyle karşımızda biçimleniyor.
Bu çevresel etkiler içerisinde temiz bir şekilde yer alma, distinction36 her biçimde başarılı olmak amacı bulunuyordu. İşte Muhammed el-Emin, genel anlamdaki incelikli görüşlerin üzerine çıkarak, örnek alınması gereken güzel bir görünüm ortaya koymuştur. Gerçekte, Peygamber, çağının olgun ve kâmil ileri gelenlerine benzer. Fakat bu özgüllük, bu benzetmeler kişilik yapısında asla görülmez. Çünkü Son Peygamber, hiçbir zaman aralığında, hiçbir kimsenin yaratılmadığı birtakım bilinçsel hakikatler ve sinirsel hassasiyet ile doğmuştur. Peygamber’de, yalnız bir Arap’ı, bir Kureyşi’yi aramayınız: Zamanın en son nebisi, bir çevresel bakış açısının çok üzerindedir.
AİLESEL ÇEVRE
Birçok yerde, maksada erişmek için zekâ, deha, iktidar yeterli gelmez. Asalet şarttır. Muhammed el-Mustafa, garip bir tesadüflerin eseri olarak “noble” (asil) olarak doğmuştur. Kusay’ın Abdülmüttalib’in, Abdullah’ın oğlu, tam da bu kişilerin neslinden gelerek, o dönemin insanları tarafından zaten yüksek bir makamdaydı. Hazreti Peygamber’in başkanlığının toplum tarafından hoş karşılanması, belki yaradılış meziyetlerindendir.
Arap asilzadeliğinin Avrupa noblesinden farklı bir özelliği vardı: Bu asaleti koruyanlar, gerektiğinde hem yüksek bir mevkide hem de ortalamanın altında bir adam hâlinde olabiliyordu. Fakirlik ve ihtiyaçlarını karşılamaktaki yoksunluklar, yüksek bir mevki kabul edilmezdi. Bu nedenle kazançlı olmak noblenin de hoşuna gidiyordu. Hatice el-Kübra ise hayvan işleriyle uğraştığından, karun olarak bilinen çok zengin kimseler arasına karışmıştı. Geçimini güçlükle karşılayan Muhammed bin Abdullah’ın, bu nedenlerden dolayı, Hatice el-Kübra ile evlenmeden önce de güç ve itibarı eksik kabul edilmiyordu.
Aile gelenekleri, Kureyş ve Kusay kabilelerine, ailelerine mensup olmanın gerektirdiği toplum içindeki yeri, kendisinin içinde bulunduğu ekonomik yoksunluklar dışında, Hazreti Muhammed’in maddesel açıdan büyümesini sağlamıştır.
O dönemlerde paranın ve ekonomik servetin önemi ikinci derecedeydi. Temiz bir soya mensup olmak, ondan sonra karakter yapısı, kişiliğe ait olan özellikler maddi servete tercih ediliyordu. Bundan dolayı, Hazreti Risâlet-meâb olmadan önceki vaziyetinin durumu, bugünün ekonomik ve toplumsal özellikleriyle gözleri bağlı olan tecrübesizleri yanlış yola sevk etmemelidir.
Hatice el-Kübra ile evliliği, Peygamber’in refahını sağlayan ortam ile hayat şartlarını büsbütün değiştirmiştir. Bu evliliğin önemi, Muhammed tarihinde büyüktür. Peygamberliğin gerektirdiği ortamın sağlanması için lazım olan huzuru, İnsanların Yüce Efendisi, bu uygun birliktelikle bulmuştur. Ebu Kasım’ın maddi hayatı bu tarzda düzenlenip güvence altına alınmamış olsaydı, bundan en büyük zararı peygamberlik görürdü. Bundan dolayı İnsanların Efendisi ilk eşine karşı olan sadakat ve sevgisini kolayca, açıkça ifade eder. Hatice hazretleri, Muhammed el-Mustafa’nın yalnız evlendiği eşi değil, iş ortağı, hayat ortağı, sadık sevgilisidir. Yüce Elçi’nin gerek anılan kişiyle birlikte geçen hayatının önceki dönemi, gerek onun vefatından sonra geçirdiği hayatının ikinci döneminde Hatice el-Kübra’nın büyük bir etkisi görülüyor. Hatice’nin şahsiyetinin, Nebi’nin duygusal yaşamında oldukça etkin bir biçimde olduğu görülmektedir.
Eğer bu aile çevresinde terbiye edilmiş olmasaydı, Muhammed’in şahsiyeti başka bir biçimde görünecekti.
Peygamber’in hayatında büyük bir değişiklik oldu:
Hatice’nin Muhammed’in peygamberliğini onaylaması, İslam’ın görünürlüğüne etkisi Kübra’dır.37 Eğer Son Peygamber’in aile çevresi uygun olmasaydı, işler biraz daha zor ilerlerdi.
Ayrıca, Peygamber’in mensup olduğu aile ve kabile gelenek ve fikir yapısındaki, aile üyelerinin korunma ve himayesi olmasaydı; Peygamber karşıtlarıyla, ileri gelenlerin karşıt fikirleriyle İnsanların Efendisi’nin mücadelesi oldukça güçleşirdi. O dönemlerde aile ve kabileleri arasında yardımlaşma, birbirlerini savunma miras alınmış ortak bir vazifeydi. Peygamberliğin ilk dönemlerinde sadık Nebi’yi onaylamayan akraba ve aile üyeleri bu davranışlarında ileri gidemiyorlardı.
Peygamberliğin muvaffak olmasında, Ebu Bekir es-Sıddık ve Ömer bin Hattab ile olan evlilik yoluyla akrabalığıyla Abdülmüttalib ve Ebu Talib’in yakın akrabası olması oldukça önemli rol oynamıştır.
Sözümüzü bitirirken, Peygamber’in bağlı olduğu kabilesi, ailesi, eşi, akrabası ve bir söz ile ifade etmek gerekirse aile çevresi hem kendisinin büyük bir makamda bulunmasını sağlamış, hem de üstünlüğünün sebeplerinden biri olmuştur.
Peygamberin soy ağacı, tarihin birçok ileri gelenleri ile doludur. Hatta eserlere inanmak gerekirse bütün İsrailoğulları peygamberlerini de içine alır. İşte bu soy ağacının varlığı, fikrimce, o dönemin büyük sermayelerindendi. Baba tarafından soylar, olağanüstü atalara rivayet edilen, her ailenin yöntem ve esaslarını, en ince ayrıntısına kadar kuvvetli becerikli hafızalarında tutan bir topluluk içinde ailenin değeri büyüktür. Biz Türkler, aile hakkında temel bir fikre sahip değiliz. Bunun içindir ki, bu kavramı güç anlarız.
Şu noktaya önem veriniz: Bugün “Napolyon gibilerin unutulması şartıyla” hükümdar sülalelerinden birine mensup olmayan bir adam her nerede olursa olsun bir taç sahibi olamayacağı gibi o dönemlerde de bir kimsenin soylu olmamak şartıyla imamlık iddiasında bulunması ve peygamberliği zorluk çıkarırdı. Halk söylenen sözden çok o sözü söyleyene ve okuruna bakardı. Aynı şekilde miladi 7. asırda, Arap Yarımadası’nda, hakikaten bir kişinin önem kazanması, kendine yer edinmesi için büyük bir ailenin üyelerinden olması zorunluydu. Birtakım meziyetler ve karakter yapısı, kendisinden sonra gelenler ve sayıları, hatta dünya sırlarına ve güzel söz söylemeye gösterdiği özen, ailelerin sınırları dışında tutulamazdı. Onların miras aldığı uzmanlıklar, taşıdıkları sermayenin ağırlığı ve içeriği kabul edilirdi.
Bir görüşe göre, Muhammed el-Emin, ailesinin ürünüdür. Bir hayli meziyet, asırlardan asırlara taşınarak, sağlam, eksiksiz ve soylu bir biçimde Peygamber’in zatına aktarılmıştır.
Aktarılan hikâyelere göre, peygamberlik ışığı daima, Kureyş kabilesinde, Peygamber’in dedelerinde bulunur ve babadan oğula geçermiş; sonunda toplanan elçilikler, hakiki sahibi olan Abdullah’ın oğlunda karar kılmış. Bu rivayet, bir hakikati içermektedir: Birçok karakter, huy, Kureyş taifesinden ve Abdülmüttalib’in ailesinde doğal olarak, bir manevi ışık olmak üzere, babadan evlada aktarılmış ve bütün bunların tamamlanması, Kureyş üyelerinden İnsanların Yüce Efendisi’nde karar kılınmıştır. Anlaşılan bir kalem sahibi, bunu şiirsel bir şekilde simgesel olarak göstermek istemiş ve şiddetli sevgiyi taşıyan bu güzellik tasvirini maddesel anlamdan almışlardır.
SİYASAL ÇEVRE
Araplar anarşileri ve vahşileriyle beraber Mekke’de bir merkeze bağlıydılar. Mukaddese ait hukukları, kamu hukuku, temel hukuk kuralları, bir yönetici başkanlığında toplanan üyeleri olan bir asilzadeler hükûmeti vardı.
Mekke-i Mükerreme ve Kâbe-i Muazzama özel ve kutsal bir yerdi. “Eşhâr-ı haram” (haram ayları) sürekli savaş hâlini, bir an için şiddeti hafifletiyordu. Bu sırada çarşı ve pazarlar kurulduğundan süregiden düşmanlıklar arasında Arap topluluğu biraz da arkadaşlık, kardeşlik, tek millet olmak fikirlerini anlayabiliyordu. “Daru’n-nedve”de genel barış konuları tartışılır ve genel oyla kabul edileceğine, en akıllı ve en güzel konuşan üyeler diğerini kandırırdı.
Herkes yağmalara dâhil olacağına ancak en layık olanlar -ki kavim reisleri ve ileri gelenler- hükûmeti oluşturur ve hükûmet görevleri bir biçimde kabileler arasındaki en zor durumda olanlar arasında bölüşülürdü. Fakat herhâlde hükûmet merkezi olan Mekke’de bir çeşit düzenleme ve örgütlenme vardı veya yok değildi.
Araplar saltanat hükûmeti yöntemine tamamen kayıtsızdırlar. Monarşi kavramı bunlar arasında bilinmezdi. Bundan dolayı Arap heyeti bir cumhuriyettir. Beytülmal ki İslam hükûmeti adını almıştır, tam manasıyla “republic” karşılığıdır. Latince “res” mal ve “publica” kamu ve ev anlamına gelir. Hicaz’dan başka Arap memleketlerinden ayrılan başka hükümdarlık yok değildi. Fakat biz burada özellikle Muhammed’in siyasal çevresinden bahsettiğimiz için bu bölgeleri ihmal ediyoruz.
Bu cumhuriyet, şimdiki Amerika’da olduğu gibi halk cumhuriyeti ve Fransa’da laik anlamdaki gibi bir cumhuriyet değerinde değildi. Kendi tarafını koruyan idaresi, asilzadelerin elinde bulunuyordu ve bireyden başkanlara, şimdi Arabistan’da olduğu gibi olağanüstü itaat ve saygı gösterilmekteydi.
Böyle bir hükûmetsizlik, son derecede bir anarşi, mücadeleler, sürekli savaşlar yöntemiyle böyle bir merkezin, “aristokratik” ve bir dereceye kadar “teokratik” bir cumhuriyetin, ortak ve kutsal bir Kâbe’nin mevcudiyeti büyük bir eksiklik oluşturur. Tabii Araplar zaten eksikliklerle dopdoludur.
Araplarda temel hürriyet zıtlıklarla, eksiklikler içinde kalmıştır. Çöl evladı olan Arap, doğası gereği hürdür.
Sınırlanmış bir daire içinde bulunan Hanifilerin, Yahudilerin, Hristiyanların ve her çeşit putperestin birlikte yaşaması, din hürriyetini gösterir. O zaman din fikri vesaire tamamen serbestlik ile ifade olunabilir ve Daru’n-nedve’de, çarşılarda tartışmalar çıkardı.
Kabile içerisinde, kardeşlik ve adalet yok değildi. Fakat bir kabile, fırsat bulunca, diğer kabileye asla kardeş gözüyle bakmaz ve ona karşı adil davranmazdı.
Genel konularda, kabile kardeşliği konusu olay olmazdı. Ancak bu temel, her dakika yeni bir kavga ile rencide edilebilirdi.
Eşitlik fikri, Araplar tarafından bilinen bir konu değildi. Fikir eşitliğini, İslam kurmuştur. Bu kuralın oluşturulmasında bir dereceye kadar reisler, ileri gelenler ve asilzadeler rencide bile olmuşlardır. Fakat zannederim ki halk arasında hukuk önünde eşitlik kanununa saygı duyulurdu.
Cahiliye devirlerinde, yabancılar, Arabistan’a rağbet etmediklerinden, meliklerin adaya karşı ortak bir koruma ve savunması doğal olarak konu edilmezdi. Bunun içindir ki Tur Sina’dan38 Bab’ül-Mendeb’e,39 Amman’dan40 Şat41 kıyılarına kadar, Arap Yarımadası hiçbir zaman büyük bir imparatorluk oluşturmamıştır. Böyle bir hükûmetin oluşmasına gerek kalmayınca, doğal olarak kabileler serbestliğe hak kazanmış ve yarımada üzerinde anarşi tam manasıyla hükmünü sürdürmüştür.
Arabistan’ın aşağı kısımlarında, Ben-i Saide olarak adlandırılan bölgenin etrafında ortaya çıkan hükûmetler konumuzun dışındadır. Konumuza dâhil olan bölge Hicaz’dır. Mustafa’nın din kuralları oluşturulmadan önce Arap milliyetlerine yoktu diyebiliriz. Hazreti Muhammed, İslamiyet’in kurucusu olduğu gibi Arap milletinin de varlığının sebebidir. Irk ve lisan dolayısıyla yukarıda bahsettiğimiz çeşitli kavimler arasında birçok ortak nokta da vardı. Fakat milliyet her şeyden önce ve hatta lisan, ortak ata esaslarının da üzerinde bir genel vicdan sahipliği demekse, çeşitli kabile ve hatta Arap milletleri arasında böyle bir bağ yoktu.
Zaten coğrafya dolayısıyla da Arap Yarımadası kısımlarından üreyen çeşitler de birbirinden ayrıydı. Arapların düzenlenmiş kanunları ve uygulanan hukuku hakkında çok bir şey bilmiyoruz.
Kabilelerin iç idaresine dair olan bilgilerimiz de eksikten daha eksik bir durumdadır. Şu kadarı var ki, gerek hukuk gerek Arap mevzuatı, gerek kabilelerin iç idare işlerinin bir olağanüstülüğü yoktu. Bunların siyasal açıdan değil belki toplum bilimi açısından bir önemleri olabilir.
Hazreti Peygamber, büyük bir siyasal çevre içerisinde bulunmadı. Müslüman siyasal fikirleri, özellikle İslam’ın yayılmasından sonra çevredeki hükümdarane, sefare -aynı toplum içindeki fertler veya kabileler arasında meydana gelen çekişmelerde hakem olarak ara bulma hizmeti- azmi ve benzeri olaylardaki politik ve siyasal bir çevrenin, kişilik yapısındaki yeteneğin etkisinden çok, Ahmedî yiğitliğin payını vermek gerek.
Siyasal çevrenin hareketleri, Peygamber’e o kadar nüfuz etmemiştir. Belki siyasal çevrenin parasızlığı ve civardaki hükûmetlerin azametlerinin şanı, Risaletpenahi’yi Müslümanlar için bir hükûmetin temelini oluşturmaya sevk etmiştir.
İslam hükûmeti, bununla beraber yine eski Arap cumhuriyet yöntemi sürdürülmüş, monarşi temeli kabul olunmamış, “dar’ünnedve”, “icma’i ümmet” biçiminde şekillendirilmiştir.
Görülüyor ki yenilenen emir, ne kadar ileri gidilse yine oldukça anarşik bir geçmişe bile alçak gönüllülükten uzak kalmak mümkün olamıyor.
SOSYAL ÇEVRE
Yukarıdaki konular, Ahmedî sosyal çevre hakkında bir fikir verebilir. Arap, Cahiliye Dönemi’nde zengin değildi. Topraktan yetişen ürünler fazla olmadığından, sosyal mücadelelere de gerek yoktu. Aile ve kabile kurumlarının sosyal işleyişi doğal bir biçimde şekillenmişti. Para, her ne biçimde olursa olsun kazanılabilir ve hatta çeşitli kabile ve milletlerin elinden alınabilirdi. Asilzadeler ile avam ve bireyler arasında temel bir sosyal anlaşmazlık olup olmadığını bilemiyorum. Bu, zamanımızda olduğu gibi fakirlik ve servet de o vakitlerde birbirine çarpmıyordu. Asıl düşman, halk sınıfı değil, maddesel çevrenin hastalığı, fenalığı, aşağılıklığıydı. Ekonomi ve para ile ilgili işler, pek ileride bulunmuyordu. En temel mesele toprağın bereketsizliğinden başka bir şey değildi.
Bugün sosyal meseleler dediğimiz sözlerin birçoğu Araplar tarafından tümüyle belirsiz konulardır.
İşte Muhammed’in ortaya çıktığı zamanlar, Hicaz adı verilen topraklar yönünden civardaki hükûmetlerden oldukça farklı bir biçimde fakirlik ve yoksunluklar içinde yuvarlanıyordu. Arapların, Rum ve Acemler ile ilişkileri olmadığı gibi, Romalılar da, Farslılar da Hicaz kumunun durumunu pek o kadar bilmiyorlardı. Roma dünyasının yaşam koşulları ile Hicaz’ın yaşam koşulları arasında girdaplar vardı. Yunan, Bizans ve Roma dünyası, bunun yanında Acem’de Sasaniler dünyası, hatta Yemen dünyası, şu aşağı ve hakir Hicaz çevresinden tüm yönleriyle her bakımdan ayrılıyordu. Büyük bir medeniyet olan Rum ve Acem, o karışıklıklarda âdeta azmıştı. Tebaaların huyları, edebiyat, görgü kurallarına uyumluluk, kuralları ile Rum ve Acem bölgelerinde büyük bir tamamlanmaya sahne olduktan sonra ahlak bozulmuş, güç ve kuvvetten düşme dönemi başlamıştı.
Araplar, hayat koşullarının zorluklarına rağmen asla tereddüt etmemişlerdi. Bunlar vahşiydiler ancak asla kuvvetten düşecek durumda değillerdi. Kadına düşkünlükleri bile yozlaşmalarını gerektirmemişti. Bu Sami milleti, ırksal kökenlerinden ayrıldıktan sonra Arap diyarının o ulvi çöllerinde, asla güzellik fikirlerini bozmadı. Sami, batıl düşüncelere düşmedi. Bilakis birçok doğal koşullarla bazı akli melekeleri arttı. Bilinçleri tamamlanma evresine ulaştı. Lisanları matematiksel bir şekle girdi. Savaşçı yetenekler diğer Samilerde sönmüş gibiydi. Hâlbuki iklim ve çevre koşulları Arap Samilerini savaşçı konuma getirdi.
Muhammed’in peygamberliğinin başlangıcı sırasında, Arap akümülatöründe, birçok ruhsal kuvvet, şiddetli bir kararlılık ve irade ile bir çare ortaya çıkarmak için uğraşan, keskin ve maddi, felsefi değil son derece davranışsal, spekülasyondan hoşlanmayan bir zekâ yerleşmiş hâlde bulunuyordu. Bunları birbirini takip eder şekilde düzenleme ve kurallar altına almak ihtiyacı vardı. Bu ham maddeden en güzel sanat eserlerinden biri meydana gelebilirdi. Zaman da oldukça uygundu. Kuzey ve Güney’in, Doğu ve Batı’nın kuvvetten düşmesi, üzerlerinin örtülmesi, dünya sahasını boş bırakıyordu.