Читать книгу Ali Akbaş Armağanı ( Анонимный автор) онлайн бесплатно на Bookz (9-ая страница книги)
bannerbanner
Ali Akbaş Armağanı
Ali Akbaş Armağanı
Оценить:
Ali Akbaş Armağanı

3

Полная версия:

Ali Akbaş Armağanı

Elif şiirinde de bu son dalganın acılarını terennüm eder şair:

“Köy dağların ardında kaldıBir gün çıktım yel-yapalakKöy dağların ardında kaldıTürküleri unuttumGitgide ıradı kağnı sesleriBir daha uğramadımHâlbuki Elif’e sözüm vardıHiç varmadımKız dağların ardında kaldıSanırım;Özlemiş, özlemiş alışmış ElifArtık çoluk çocuğa karışmış Elif”

O bu göçten mustariptir. Gurbette iken sıladan gelen haberlerin yolunu bekler, sılanın kokusunu ciğerlerinde hissetmek ister. Bu duygu ile bir göçmen kuş olan leylekten bile medet umar. “Leylek benim senden bir sualim var Zeynep’ten bir haber getir leylekler” Bu duygu onda o kadar belirgindir ki: “Leylek/Bir gurbet türküsü gagasında/Her yaz gelir gider/Yemen’de kınalar ellerini/ Beytullah’a yüz sürer/ Kuş değil melek” derken bu duygular hâkimdir yüreğinde…

Sonuç

Çeşitli kurumlar tarafından birçok kez “yılın şairi” ve yılın edebiyatçısı” gibi ödüller almış olan Akbaş, millî ve manevi bilinci kendi fikirleri doğrultusunda şekillendirerek bir potada eritmiş ve halk için halkla beraber yaşayarak yazmış bir şairdir.

Gerek eğitmen yönünün gerekse epik/lirik psikolojik dünyasının ona kazandırdığı pozitif kişilik sayesinde okurlarına vermek istediği mesajı doğrudan verebilmiş, onlara onların anlayacağı dil ile seslenmesini bilmiştir. Bu sayede hem kendi dönemindeki şairlere ilham kaynağı olmuş hem de çocuk şiirleri vesilesiyle kendinden sonraki nesillere de örnek teşkil etmiş bir Türk aydınıdır. (Bulut, 2016: 56,64)

Okunması gereken bir şairdir Ali Akbaş… Edebiyatımızın en önemli isimlerinden birisidir. Kendisi için nice uzun yıllar ve nice eserler vermesini diliyoruz.

Kaynaklar

Akbaş, Ali, 1996, Kuş Sofrası, Kültür Bakanlığı Yayınları No: 1320, Ankara, Akbaş, Ali, https://www.biyografi.net/kisiayrinti.asp?kisiid=3977

Bulut, Yıldıray, 2016, “Ali Akbaş’ın Biyografik ve Sanatsal Yaşamı ile Şiirlerinde Yer Verdiği Temalar”, International Journal of Cultural and Social Studies (IntJCSS) August 2016: Volume 2 (Special Issue 1)

Ertürk, Yavuz, 2016, “Bizim Hikâyemizi Anlatır Ali Akbaş’ın Her Şiiri”, Dünya Bizim, 14 Nisan 2016.

Kabaklı, Ahmet, 1991, “Ali Akbaş’ın Göygöl Şiiri İncelemesi”, Türk Edebiyatı, Ağustos 1991

Kaplan, Fahri, 2018 “Tuna’dan Geçen Atlar ve Trenler: Ali Akbaş’ın “Göç” Şiiri Üzerine Bir Okuma”, İki İstasyon Arası Tren Yazıları, TDEV Yayınları.

Leontik, Mariya, 2017, “Ali Akbaş, Şiiri ve Ben”, Türk Edebiyatı, S. 529, Kasım 2017.

Oruç, Çiğdem, Gülcihan Günana, 2019, “Ali Akbaş ile Söyleşi”, AÇSHB Sevgi Bir Kuş Dergisi, 2019.

Şahin, Mehmet Ali, 2010, “Akbaş ile Ufuk Mülakatı”, Edebiyat Ufku İnternet Dergisi. S. 24, Haziran. 2010.

Tatcı, Mustafa, 2008, “Ali Akbaş’ın Şiir Dünyasında Çocuk”, Türk Halkları Edebiyatı II, Uluslararası Çocuk Edebiyatı Kongresi, Kafkas Üniversitesi, I. Kitap, Bakü 13-15 Kasım, 2008.

Tekin, Aslan, 2005, Edebiyatımızda İsimler, Elips Yayınları, Ankara.

Yalçın Çelik, S. Dilek, 2018, “Ali Akbaş’ın Kuş Sofrası Adlı Şiir Kitabında Milli Değerlerin Çocuk Duyarlığından Dile Getirilmesi”, Stad Sanal Türkoloji Araştırmaları Dergisi, 3, 1: 11-20.

Yanardağ Mehmet Fetih ve Meleknur Özdoruk Özdurmuş, 2018, “Kültürel Bellekteki Yansımalarıyla Ali Akbaş’ın Çiçekler ve Kuşlar Adlı Şiirini Metinlerarası Bağlamda Bir Okuma Denemesi”, Edebi Eleştiri Dergisi, 2, 1, Nisan 2018.

AKSAÇLI BİR ŞAİR: ALİ AKBAŞ

Mehmet GÖZÜKARA

Süleyman Çelebi, merhum dev eseri Seyahatname ’sinde gezip gördüğü yerleri bütün ayrıntılarıyla ele alıp inceler. Coğrafyasından tarihine, camilerinden medrese ve tekkelerine, konaklarından eğlence ve mesire yerlerine varıncaya dek tatlı tatlı anlatır gittiği yerleri. Kılık-kıyafetleri, örf-âdet ve ananeleri… Kısacası bir toplumu var eden bütün değerleri gelecek nesillere de aktararak tarih, kültür ve geçmişin meraklılarına bitmez tükenmez bir kaynak oluşturmuştur Evliya Çelebimiz. Şehirleri, kasaba ve köylerine varıncaya dek bu kadar güzel anlatan başka biri var mıdır bilemiyorum. Düşünüyorum da Elbistan’ımıza gelseydi neler söylerdi acaba? Pınarbaşı’ndan çıkarken Ceyhan’ı görseydi mesela nasıl anlatırdı, şairlerinin bolluğuna karşı neler söylerdi?

Elbistan, Şardağı’na sırtını vererek oturmuş bir dev gibidir. Geniş ve mümbit ovasını gözler sanki asırlardan beri. Çocukları karıncalar gibi koşuşup dururken eteklerinde, o derin derin geçmişini düşünüyordur belki de. Dört bir yanı dağlarla çevrilidir ovasının, geçit vermez dağları vardır. Binboğaların devamı bütün heybetiyle kuşatmıştır etrafını. Başında karı eksik olmayan dağları bile vardır.

Ahir dağlarının arkasında kalan Kahramanmaraş’ın en büyük ilçesidir Elbistan. Bilinen hiçbir güzergâhın üzerinde yer almadığı için uğrak yeri olmayan kuytu bir yerde Türkiye’nin dördüncü büyük ovasına sahip, içinden nehir geçen kadim bir şehirdir. Aynı zamanda Dulkadiroğlu Beyliği’nin ilk başkenti olan bu şehir, tarihimizin aydınlık yüzü Mükrimin Halil Yinanç, bir gönül insanı olan Rahmi Eray, hikâye ve çevirileriyle edebiyatın yetkin ismi Tahsin Yücel’in yanı sıra, hece şiirine yeniden nefes vererek kendilerine has ekollerini kabul ettiren Abdurrahim ve Bahaettin Karakoç kardeşler ve Ali Akbaş gibi söz sultanlarını bağrından çıkarmış şairler şehridir. Görkemli geçmişine karşılık bir dönem unutulmaya terk edilmiş olan, 1970’li yıllara kadar dağlarında eşkıyaların gezdiği bu Selçuklu şehri bir dönem de beylik merkezi olur ve iki yüzyıla yakın bir süre başkentlik yapar Dulkadirlilere. Bu unutulmuşluğun kırgınlığı şehrin insanlarının derdini, kederini, öfkesini, sevincini, üzüntüsünü şiirle dile getirmeye mecbur bırakmıştır. İşte bu sebepten olsa gerek ki; şairi ve âşığı oldukça fazladır. Hemen hemen her köyde bir şaire rastlayabilirsiniz. Bu fazlalık kaçınılmaz olarak kim daha iyi çekişmesine kadar uzamış, zaman zaman birbirleriyle karşılaşmalarına ve şiirdeki yetkinliklerini birbiriyle atışarak karşılıklı sınanmayı da beraberinde getirmiştir. İlk başlarda ümmî bir toplumun temsilcileri olarak irticalen söylenilen karşılaşmalar, okuryazarlık seviyesi arttıkça körleşmiş, bu damar yavaş yavaş kurumaya terk edilmiş bir hale gelmiştir. Buna karşın kalem şairliği öne çıkmaya başlamış ve bu boşluğu bir şekilde doldurarak beklentilere cevap vermiştir. Okuryazar olarak karşımıza çıkan; Ahmet Çıtak, Hayati Vasfi Taşyürek, Hafız Rahmi, Kul Hamit, Abdurrahim Karkoç, Derdiçok (Ömer Lütfü Pişkin), Ali Gözükara, Kâmil Bozkurt, H. Hasan Uğur vs. ilkokulu ancak okuyabilmişler hatta birçoğu bu okulu bile dışarıdan bitirmişlerdir. Bu şairlerin örnek aldıkları âşık ve şairlerse büyük ihtimalle ümmî idiler. Yani sözlü edebiyatın geçerli olduğu bu dönemin şairleri irticalen şiir söyleyemezlerse şair sayılmazlardı. Onların yaptığı karşılaşmalar büyük oranda irticalen idi. Bu atışmalar yöremizde yayınlanan Engizek Gazetesi aracılığıyla atışıyorlarsa karşılıklı birbirlerine gönderdikleri müstakil şiirlerden oluşuyordu. Gazetede bu tür atışmaların olmadığı dönem hemen hemen yok gibidir ve toplumun da son derecede ilgi ve alakasını çekerdi. Her hanede en az bir kişinin şiir defterinin olduğu dönemden geçilerek günümüze gelindiği hakikatini göz önünde tutarsak şiir, bu şehirde yaşayan her ferdin kaderi mesabesindedir. Günlük hayatının âdeta bir parçası gibidir.

Günümüz, yazılı edebiyatın baskın olduğu bir dönemdir. Söylediğini yazarak paylaşmanın zaruretinden dolayı, dinleyenden çok okuyana hitap eder olmuşlardır. Hitap etmeyi, muhatap olma anlamında kullanıyorum. Okumayan insan, çevresinden habersiz yaşadığı gibi elbette yazandan da habersiz, okumadığının-bilmediğinin cahilidir.

Ülkemizin önemli şairleri arasında yer alan Ali Akbaş, Dayım (merhum) Hüseyin Sarı ile çok sıkı arkadaş olmaktan öte, can-ciğer iki dost olmasına rağmen “Göç” şiirini okuyana kadar Ali Akbaş’tan haberimin olmadığını üzülerek itiraf ediyorum.

Oysa Ali Akbaş; Elbistan’da doğup Akdeniz’in topraklarını bereketlendiren Ceyhan ırmağı gibi Türk şiirini bereketlendiren, söze şekil verirken bir kuyumcu hassasiyetiyle çalışarak, lisanı, “şiir dili” haline getiren, bu toprağın değerlerini en gür sesle seslendiren aksakallılarındandır. Ali Akbaş’ı tanıdığım ve aynı zaman diliminde yaşadığım için kendimi bahtiyar hissediyorum.

“Göç” şiiriyle ilk karşılaştığımda beni âdeta çarptığını, alt üst ettiğini söylemeliyim. Şiiri üst üste kaç kere okudum bilmiyorum, okurken gözümden süzülen yaşların dökülmesine sebep olan hissiyatıma tercüman olan Ali Akbaş’ın sözleri miydi, yoksa içinden geçilen sürecin bizden alıp götürdükleri miydi bunun farkında da değildim.

“Su serperler yaGidenlerin ardındanDün askereHind`e Yemen`eBu gün ekmeğeYaban ellereDönmezler de ondanYoksa niye serpsinlerSirkeci’den tren giderOna binen verem gider…Burada ezan varOrada çanUyaaaanUyaaaaanUyan!’Sirkeci’den tren giderBir yaldızlı Kur’an gider”

Bin dokuz yüz atmışların sonu yetmişli yılların başında başlayan Almanya’ya giden işçi akınıyla birlikte, Sirkeci’den giden sadece tren değildi, giden yaldızlı Kur’an’dı. Bizim öz değerimiz, varlık sebebimizdi giden. Ne müthiş ifade, ne çarpıcı tespitti anlayana! Gidenlerin arkasından dökülen de aslında su değil benim gözyaşlarımdı. O gün dökülen gözyaşlarımız… Gidip dönmeyecekler içindi. Hani Kırgız yazar Cengiz Aytmatov, “Gün Olur Asra Bedel” isimli kitabında Nayman Ana Destanı’nda Göçebe Türk oymaklarının düşmanı olan Juanjuanları -Türklerin tarihî düşmanları olarak sembolize ederek- anlatır ya. Onlar savaşlarda ele geçirdikleri tutsakları ya uzak yerlerde satmakta veya güçlü-kuvvetli olanları ayırarak korkunç işkencelerle “Mankurt”laştırmaktadırlar. Mankurtlaşan kişi kim olduğunu; soyunun-sopunun nereden geldiğini, adını, çocukluğunu, anasını-babasını bilmezdi. O artık kendi öz değerlerine ve mensup olduğu millete düşmandır.

Ali Akbaş’ın “Göç” şiirinde “Varım yoğum törem gider” şeklinde terennüm ettiği şiir dizesi farkında olmadığımız bizim bizden kopuşumuzun bir feveranı, bir çığlığı olarak hâlâ beni çarpmaya devam ediyor. Toplum olarak altımızdan çekip alınmaya çalışılan coğrafyanın şuurunda olan bu ses beni içlendirdi ve karşı karşıya olduğumuz tehlikenin farkına bir kez daha varmamla birlikte aynı feveran ve çığlık bende gözyaşı olarak kendini gösterdi.

Aldığı eğitim ve hayatı tahayyül edişi açısından baktığımızda Ali Akbaş’ın oldukça zarif, hassasiyet açısından abide bir şahsiyet, mensubu olduğu “toplumun vicdanı” vasfedilen, milletinin; tarihini, zaferlerini, ülkülerini, ideallerini, maziyi istikbal bütünlüğü içinde seslendirerek zafer naralarını asırlar ötesine gönderen bir serdengeçtidir.

Orta Asya’nın iki büyük nehri Amu Derya ve Siri Derya, Aral’ı besleyen iki önemli kaynaktır. Ancak Sovyetler Birliği döneminde bu iki nehir pamuk tarlalarının sulanması için kullanılmaya başlandığında bu iki damardan mahrum kalan Aral âdeta küsmüş, yüzde doksanı kuruyup çöle dönüşmüştü. Aral Gölü çevresi beş bin senelik bir devrede Türkler için mühim bir yerleşim merkezi olmuştur. Akbaş, bir zamanlar teknelerin yüzdüğü yerde şimdi çorak toprağın ortasında paslanmış gemi kalıntılarıyla karşılaşınca şair yüreği Aral’a şu ağıtı yakıyor:

“Rüyamda gördüm Aral’ıAral derinden yaralıMağcan gibi Çolpan gibiOnun da bahtı karalıKarada kalan kayıklarEski günleri sayıklarİnci mercan saçan AralNerede o şakayıklar.Aral’ın suyu kan gibiYaralı bir ceylan gibiMeğer göller de ölürmüşKuğu gibi, insan gibi.Ural’dan inen marallarAral’da saçın tararlarYıkanacak göl mü kalmışBilmem ki neyi ararlar.Sağım Hazar solum İtilBenim göbek bağım itilHani senin altın çağınTükendi yağ, kaldı fitilGöl değil kımızdı AralBir iffetli kızdı AralKalınca küffar elindeYer altına sızdı Aral.Devran geçmiş, kervan göçmüşAral’ı bir evran içmişAh neden sonra anladımBuraları sevmek suçmuş.”

“Kalınca küffar elinde/ Yer altına sızdı Aral” diyen Akbaş, yaşadığımız coğrafyanın bize ait olma şuurunu bugünkü nesle ulaştırmaya çalışan bir fikir sahibidir, önemli bir davanın temsilcisi olarak haykırmaktadır aynı zamanda. Bizim derdimiz, bizim sesimiz, bizim çığlık ve feryadımızdır Ali Akbaş. Günlük telaşların içinde, içinden çıkıp geldiği topluma karşı sorumluğunu hakkıyla yerine getirememesinin pişmanlığı içerisinde, zaruretin bağıyla bağlandığının iç geçirmesidir Elif’e verilen sözün yerine getirilemeyişi:

“Köy dağların ardında kaldıBir gün çıktım yel-yapalakKöy dağların ardında kaldıTürküleri unuttumGitgide ıradı kağnı sesleriBir daha uğramadımHâlbuki Elif’e sözüm vardıHiç varmadımKız dağların ardında kaldıSanırım;Özlemiş, özlemiş alışmış ElifArtık çoluk çocuğa karışmış ElifBilirim ardımdan atıyorlar‘İnsanoğlu çiğ süt içmiş emmioğluSözü savı mı olur?Mümkünü yokDönmez artıkDönmez o…”

Millî duruşun yanı sıra, insani olan her kavram Akbaş’ın şiirlerinde kendine yer bulur. Bize bizi hatırlatır.

“Çanakkale bir velveleBu velvele gelmez dileDirendik yedi düveleTaş üstünde taş kalmadı”

diyerek o dönemi bu döneme taşıyan “şuurun” sese bürünüşüdür. Ali Akbaş, sağ-sol mücadelesinin getirdiği kargaşadan geçmiş, gönül coğrafyasına destanlar yazarak Türk illerine şiir güvercini uçuran ak saçlı Ulu Bey’dir. Yazdığı şiir ve yazılarıyla Türk Dünyası tarafından kabul gören söz süvarisi, söz dünyasından ses ipine dizdiği şiirlerle gönül dünyamıza ışık tutan, bize bizi hissettiren derviş gönüllü bir alperendir. Onun şiirlerini “Türkçe’min ses bayrağı” gibi gönlümde dalgalandırıyorum.

Ali Akbaş Hocam, Elbistan’da doğup, bâd-ı sabâ ile söz deryasının ufuklarına yelken açarak, duygu çiçeklerinin açıldığı “Gönül Coğrafyamızın Ak-saçlı Akbaş”’ıdır.

“Bin yılda yoğurduk her mısraını,Yüzüğe kaş ettik Ağrı Dağını,Dünyaya değişmem bir aksağını,Gönlüme göredir bizim türküler.……Veysel susar, Davut Sularî söylerKırımdan gelirken serdarı söylerKöylüsü-kentlisi, hünkârı söylerFermanda tuğradır bizim türküler.……Bağlama dediğin üç tel bir tahta,Ne şaha baş eğmiş, ne taca tahta,Tüm dertleri özetlemiş bir ‘ah’ta,Bozkırda naradır bizim türküler.”

diyen, acıyı-tatlıyı, hüznü-sevinci, elemi-kederi, toyu-düğünü, özlemi, gurbeti, ölümü-hayatı, zulmü-haksızlığı velhasıl bizi biz eden değerlerin formüle edildiği Türkülerimize gösterdiği hassasiyeti hissiyata döken şair, toplumun ortak vicdanıdır.

“Ey şiir kanayan yaramsın benimGöğsümde taşırım, gören gül sanır.Feryadım, figanım, naramsın benimUzaktan duyanlar, bir bülbül sanırSöz düşmüş payıma Bezm-i Elest’teBir vefasız yâre oldum dilbeste.Çırpınıp dururum hep bu kafesteSöylemem derdimi, tahammül sanır.”

Akbaş; ruhunun melâl burcunu mesken tutan hüzünlerini, heyecanlarını, hayâllerini, sevinçlerini ve ima yoluyla en mahrem sırlarını gönül teriyle mayalayarak, gönül dilinin tercümanı diye nitelendirdiğimiz, edebiyat dünyasının hakanı, nazım ve nesir ülkesinin sultanı şiir diye anlamını bulan duygu çiçeklerinin elvan elvan açtığı efsunkâr gülistanda bizlere meramını anlatmaktadır.

Ezcümle; Ali Akbaş, insanı insan eden değerleri şahsında toplamış, büyük bir şairdir.

Daha lise öğrencisiyken katıldığı yarışmada birincilik kazanan şiiri, Maraş Lisesi Marşı olarak kabul edilen Akbaş, 1991 yılında, Türkiye Yazarlar Birliği tarafından “Kuş Sofrası” adlı kitabıyla çocuk edebiyatı dalında yılın şairi seçilmiş ve 1993 yılında, Kazakistan’ın başkenti Almatı’da gerçekleştirilen “II. Türk Dünyası Şiir Şöleni”nde “Mağcan Cumabayulı Ödülü”ne lâyık görülmüştür.

Şiirimizin en güçlü seslerinden biri olan Ali Akbaş’a yüce Allah’tan hayırlı ömürler dileriz.


ALİ AKBAŞ’TA MODERNLİK VE GELENEK

Bahtiyar ASLAN

Bu sorumluluk gelenekle, tarihle, geçmişle ilgilidir.

Daha doğrusu geçmişi, geleneği, tarihi şiir formu içinde geleceğe aktarmakla…

Bir tür mücedditliktir onun yapmaya soyunduğu şey.

Ali Akbaş’ın şiir toplamına bakınca ilk elden ve kolaylıkla varılan hüküm onun şiirinin gelenekle ilgili olduğudur. Zygmunt Bauman’ın da dediği gibi eğer gelenek, geçmişin mesajıysa bu hükmü bütün şairler için vermek kaçınılmaz olacaktır. Çünkü şiir için gelenek, şiir türünün icadıyla başlamıştır ve türün içinde gerçekleşen her yeni(!) çıkış artık o büyük gelenek/birikim içinde ifade edilmeye mahkûmdur. Elbette bu tür bir akıl yürütmenin daha çok polemikle ilgisi vardır. Öyleyse bir şairin gelenekle ilgisini belirlemek için başka kıstaslara ihtiyacımız var demektir. Dolayısıyla burada şairin tutumuna göre bir yol ayrımı kaçınılmaz gibi görünüyor. Bunu ve kıstasları şüphesiz “mesaj” kavramına yüklenen anlam belirleyecektir.

Bu yol ayrımının bir yönünü, “mesaj” kavramını geçmişi ve büyük birikimi yok saymamak kaydıyla -söz konusu şiir olduğu için- şiirin, şiir sanatının ve geniş anlamda yaratmanın ilkeleri olarak tercüme edenler; diğer yönünü ise ilkelerden ziyade mesajın şeklini önemseyenler ve yaratmanın, sanatın hep aynı şekil/ler içinde yapılması, yani mesajın hep aynı zarf içinde iletilmesi gerektiğini savunanlar oluşturur. Bir tür zarf-mazruf ilişkisidir bu. Özellikle yol ayrımını gerçekleştiren ikinci kısmın tutumu modern bir durumdur. Modern bir durum fakat modern bir tutum değildir. Şunu söylemeye çalışıyorum tam olarak; aslında geleneğin anlamını tam olarak kavrayamadıkları ve hatta gelenekle sağlıklı ilişkiler kuramadıkları için modernliğe tamamen refleksif bir tepki vermektedirler ve dolayısıyla geleneğin kendini yenileme, güncelleme ilkelerinden uzaklaşmaktadırlar. Oysa gelenek modernle kavgalı bir şey değildir. Köklerle bağını koparmadan yenilenmek, tazelenmek bugünün tabiriyle güncellenmektir. Gelenekle modernin düşman iki kavram gibi görünmesi, birbirinin alternatifi, zıddı gibi anlaşılması; geleneğin, köklerle bağını koparmamak yerine bizzat köklerin kendisiymiş gibi algılanmasından doğan bir durumdur. Aynı şekilde modernliğin de ancak köklerle bağını koparmakla mümkün olabileceğine inanılması aynı sonuca hizmet etmektedir.

Tevarüs ve Temellük Meselesi

Konuyu dağıtmadan Ali Akbaş’ın durduğu yeri belirlemeye çalışacağım. Akbaş’ın doğup büyüdüğü coğrafyanın ve sosyal ortamın gelenekle ilişkisi ne şekildedir ve o bu atmosferden ne/leri temellük etmiştir? Bu sorunun cevabı şüphesiz onun gelenekle ve modernlikle ilişkisini de belirleyecektir. Burada hemen “temellük etmek” ibaresine vurgu yapmak isti- yorum. Temellük etmek, maddi ya da manevi bir varlığı/olguyu “kargo” gibi nesiller arasında taşımak yerine, o varlığın-olgunun ilkelerini benimsemeyi, içselleştirmeyi, taşımayı ve yaşatmayı esas alır. Sağlıklı olan da budur. Ali Akbaş, insanların şiirle hâlleştiği, kavga ettiği; şiirle çift koştuğu, kısacası şiirle yaşadığı, hayatı şiirle güzelleştirdiği bir coğrafyada, Elbistan’ın bir köyünde (Çatoluk) dünyaya gelmiş ve çocukluk yıllarını bu köy hayatının pastoralliği ve lirizmi besleyen duyarlılığı içinde yaşamıştır. Akbaş’ın deyimiyle burada çocuklar manzum dillenmektedir. Bu coğrafyada yaşayan her bireyin mutlaka şiirle bir şekilde ilgisi vardır. Akbaş, böyle bir ortamda bir süre sonra bir şey söylenecekse mutlaka şiirle söylenmelidir gibi bir duyguya kapılır. Bu, çok tabii olarak şartların hazırladığı bir duygudur. Bir tür bilinçsiz temellük. Tam da “miras” kavramına denk gelen bir şey. Mirasta da sonraki kuşağın yani varisin, mirasın mahiyetine müdahalesi söz konusu değildir. Ancak mirası temellük ettikten sonra ve kendinden sonrakine devrederken onun üzerinde bir söz hakkına sahip olacaktır. Gelenek, tam da budur aslında. Akbaş, bilinçsiz demeyelim haydi, edilgen bir şekilde geleneği temellük etmiş ve bunun sonucu bir şey söylenecekse ille de şiirle söylenmelidir duygusuna kapılmıştır. Fakat daha sonra bu miras üzerine düşünmüş, onun üze rinde bilinçli bir tasarruf gerçekleştirmiş ve yazdığı şiirlerle geleceğe onu bir ses olarak, bir mesaj, yenilenmiş bir mesaj olarak devretmenin savaşını vermiştir. Akbaş’ın şiir bütünü böyle bir mesajın metninden ibaret olarak da okunabilir.

Akbaş’ın doğup büyüdüğü bu coğrafya, ninelerin çocuklara maniler, ninniler söylediği; köy odalarında Ahmediye, Muhammediye, Hazreti Ali ve Battal Gazi cenklerinin; Kerem ile Aslı, Âşık Garip ve Karacaoğlan’ın okunduğu bir coğrafyadır. Coğrafya, halk âşıkları ve şairler açısından da son derece zengindir. Mahsuni Şerif, Ahmet Çıtak, Remzi Çıtak, Derdi Çok, Kul Hamit gibi halk şairleri ve başta Bahattin Karakoç olmak üzere onun kardeşi Abdurrahim Karakoç, Hayati Vasfi Taşyürek ve A. Cansız Güllü gibi şairler de bu coğrafyada yaşamıştır. Akbaş’ın özellikle şairlerle ilk gençlik yıllarından itibaren temas hâlinde olduğu bilinmektedir. Burada geleneğin bir yönüne daha işaret etmek istiyorum; gelenek, yeniyi daima denetleme, tenkit etme, yönlendirme gibi bir güce sahiptir. Fakat sanıldığının(!) aksine ille de kendi şekli içinde gelişmesini, kendi kalıbı içinde bir üretimi teşvik etmez. Gelenek, ilkeler üzerinden sürdürür tenkidini.

Akbaş’ın doğup büyüdüğü coğrafyada, cenaze evinden dönen kadınlar yakılan ağıtlarla ilgili tenkitlerini dile getirirler ve “güzel ağladı”, “kaideyi tutturamadı”, “ağlamasını bilmiyor” gibi hükümlere bağlarlar. Bunlar tamamen farklı kavramlarla şiir tenkididir aslında. Öte yandan Akbaş, temas ettiği şairlerin de tenkitlerini dinlemiş, yeri geldiğinde büyük biri- kimi yedeğine alarak tenkitlerde bulunmuştur. Bu kültür atmosferinde tenkit, kendi tabii seyri ve kuralları içinde işlemekte ve miras üzerinde düzeltmeler, değişiklikler yapmaktadır. Gelenek, daima daha iyiye, daha doğruya yönelik olarak işleyen bir mekanizmadır dolayısıyla. Bütün bunlar bir tür güncellemedir. Akbaş, bu atmosferde temellük ettiği geleneği, yeni ve kendine has kalıplar(!) içinde, yeni durumlara uyarlayarak, geçmişe saygısını yitirmeden, bağlarını koparmadan şiirinde terennüm etmiştir. Geleneği temellük etmenin anlamı da tam olarak budur. Onun ilkelerini yeni bedenlerde yaşatmak hatta gerektiğinde başka bir bedende ona yeniden can vermektir. Geleneği, kendi kalıpları içinde yaşatmaya çalışmak onu ölüme mahkûm etmekten başka bir şey değildir. Aslında çevresindeki şairlerin mesela Bahattin Karakoç ve Abdurrahim Karakoç’un da tutumlarının böyle olması Akbaş için bir avantajdır.

Miras Üzerinde Tasarruf

Akbaş, şüphesiz köy odalarında dinlediği cenklerle aruzun, mesnevi türünün sesine ve dolayısıyla ahengine, edasına bir aşinalık kazanıyordu. Aynı şekilde halk şairlerinden dinlediği türkülerle de halk şiirinin sesine ve edasına… Belki burada dursa, daha doğrusu bununla yetinse geleneği taşıma, yenileme gücüne de sahip olamayacaktı. Bir halk şairi olarak kendi coğrafyasında çalıp söyleyecekti. Üniversite tahsili için İstanbul’a gelmesi, ilk gençlik yıllarında sezdiği şeylerin akademik bir disiplin içinde ele alınması imkânını doğurmuştur. Akbaş’ın üniversite tahsili sırasında divan edebiyatıyla temas etmesi, çocukluğunda dinlediği destanların, Ahmediye ve Muhammediye gibi eserlerin tesirinin canlanması anlamına gelmektedir. Şüphesiz Türk Dili ve Edebiyatı okumak ona çok şey katmıştır. Ama kanaatimce en önemlisi bu gün her biri alanında söz sahibi olan arkadaş çevresinin de katkısıyla –entelektüel sohbetleri kastediyorum- kendisine yüklediği sorumluluktur. Bu sorumluluk gelenekle, tarihle, geçmişle ilgilidir. Daha doğrusu geçmişi, geleneği, tarihi şiir formu içinde geleceğe aktarmakla… Bir tür mücedditliktir onun yapmaya soyunduğu şey. Bunda ne kadar başarılı olup olmadığı ayrı bir yazı ve tartışma meselesidir. Doğrusu böyle uzun bir muhasebeye girmiş değilim. Ancak indi bir hüküm şeklinde de olsa, Akbaş’ın bu yenileme, güncelleme meselesinde hiç değilse geleneğin üzerine eğildiği kısımlarında çok başarılı olduğunu söylemek isterim. Elbette tek bir kişiden, bütün bir geleneği, bütün bir Türk şiir birikimini güncellemesini beklemek insafsızlık olur.

Ali Akbaş, halk şiirinin türlerini (destan, sagu, mani ve ninni gibi) modern şiirin imkânlarıyla geleneğin imkânlarını bir arada kullanarak ve özgün metinler yazarak güncellemiştir. Aynı şeyi divan şiiri geleneği için de söylemek mümkündür. Mesela bir şiirinin adı Varsağı, başka bir şiirinin adı Tuyuğ, bir başkasının Kuş Sagusu’dur. Aynı şekilde o, Güz Gazeli’nin, Mümine Hatuna Gazel’in de şairidir. Nineme Ninni, Dağlara Destan, Erol Güngör’e Ağıt şiirleri de onundur. Daha fazla saymayacağım. Ali Akbaş’ın şiirlerinin adından hareketle de bir yazı yazılabilir elbet. Burada maksadım onun şiir adlandırmalarında geleneksel türlerin nasıl devam ettiğini göstermektir.

Modern Bir Şair Olarak Ali Akbaş?

Peki, Ali Akbaş’ın şiirini modern kılan şey nedir? Burada hemen modernlikle modernistliğin iki ayrı şey olduğu gerçeğine vurgu yaparak meseleye girmek isterim. Modern, yaşadığı çağa ve şartlarına uygun davranan, bunu yaparken de büyük birikimle yani gelenekle bağını koparmayan demektir. Modernistlik ise bir tür ideolojik tutum içinde olmaktır ve durduğu safı, yeri savunmak için modern olmayan her şeyi “öteki” olarak tanımlama temayülü içindedir. İdeolojilerin işleyiş mantığıdır bu zira. Dolayısıyla bir tür bağnazlık hâli söz konusudur. Modernist, kendi çağının dışında kalan her şeyi kısır tanımlamalar içine hapsetme eğilimindedir. “Çağdışı”, “demode”, “ilkel”, “otantik” gibi tanımlamalara sık başvurur ve kendisinden olmayanı bu kavramların içine hapsetmeyi hedefler. Bu kavramların farklı kelimelerle bileşerek sosyal ve siyasi hayatımızda nasıl kullanıldığının örneklerini vermeye gerek duymuyorum. Ötekileştirici kelime ve kavramlardır bunlar.

bannerbanner