Читать книгу 60'lardan Günümüze Azerbaycan Hikâyesi ( Анонимный автор) онлайн бесплатно на Bookz (2-ая страница книги)
bannerbanner
60'lardan Günümüze Azerbaycan Hikâyesi
60'lardan Günümüze Azerbaycan Hikâyesi
Оценить:
60'lardan Günümüze Azerbaycan Hikâyesi

4

Полная версия:

60'lardan Günümüze Azerbaycan Hikâyesi

“Buz Heykel” hikâyesinin dikkat çeken bir diğer özelliği oldukça kısa bir metin oluşudur. Buz Heykel, bir olayı işlemekle birlikte daha çok zamanın kısa bir kesitini ele alan ve “durum”a yoğunlaşan Çehov tarzı hikâyeye ait özelikler sergiler. Mehmethanlı, hikâyesinde anlatmak istediğini girift ve şiirli bir dille ortaya koymuştur.

Sonuç

Sonuç olarak diyebiliriz ki tahlil etmeye çalıştığımız “Buz Heykel”, Mehmethanlı’nın en tanınmış ve yazarın hikâye dünyasını bir bütün hâlinde yansıtan metinlerden biridir. Enver Mehmethanlı, “Buz Heykel” hikâyesinde trajik olduğu kadar evrensel bir olayı ele almıştır. İzlenimci bir bakış açısıyla kaleme alınan metinde “anne sevgisi” teması merkeze alınarak savaşın insanlar üzerinde yaptığı yıkıntılar şiirli ve girift bir dille, millî romantik duyuş tarzını anımsatacak tarzda işlenmiştir.

KAYNAKÇA

Akpınar, Y. (1994). Azerî Edebiyatı Araştırmaları. İstanbul: Dergâh.

Aktaş, Ş. (2011). Millî Romantik Duyuş Tarzı ve Türk Edebiyatı-I. Edebiyat Ve Edebî Metinler Üzerine İncelemeler (ss. 29-39). Ankara: Kurgan.

Karay, R. H. (2000). Gözyaşı, Gurbet Hikâyeleri İçinde. İstanbul: İnkılâp.

Mehmethanlı, E. (2013). Kırmızı Goncalar (A. Tunga Altay ve A.Yeşil, Akt.). Ankara: Bengü.

Nuraliyeva, P. (2013). Enver Mehmethanlı 100 Enver Ağrısı. Kırmızı Goncalar (ss. 5-11). Ankara: Bengü.

Su, H. (2008). Ana Üşümesi. Ankara: Hece.

İSMAİL ŞIHLI

İsmail Şıhlı, 22 Mart 1919 yılında Gazah ilçesine bağlı İkinci Şıhlı köyünde doğdu. 1934-1936 yılları arasında Gazah Pedagoji Yüksek Okulu’nda eğitim görmüştür. Eğitimine Azerbaycan Devlet Pedagoji Üniversitesi’nde devam etmiştir (1937-1941).

1936-1937 yıllarında Kosalar köyünde ortaokulda öğretmenlik yaparak çalışma hayatına atılmış, sonrasında II Dünya Savaşı’na katılmıştır. Savaş bitince Azerbaycan Devlet Pedagoji Üniversitesi’nde doktora eğitimine başlamış, eğitimini tamamlayarak aynı üniversitede göreve yapmıştır. 1965 yılından itibaren Azerbaycan Yazar Birliği’nde çalışmaya başlamış, Azerbaycan dergisinin baş redaktörlüğünü yapmıştır.

Edebiyata 1938 yılından gelen İsmail Şıhlı’nın ilk kitabı Kerç Sularında 1950’de yayımlanır. Yazar, 1949 yılından itibaren Azerbaycan Yazarlar Birliği’nin üyesidir. İsmail Şıhlı, 1995 yılında vefat etmiştir.

İsmail Şıhlı’dan Mertlik Dersi: “Namert Kurşunu”

Lale QASIMLI

Edebiyat dünyasına, 24 Kasım 1938 tarihinde Edebiyat Gazetesi’nde yayımlanan “Kuşlar” şiiriyle giren İsmail Şıhlı (1919-1995), 1947’den itibaren nesre yönelir. 1950 yılında ilk kitabı Kerç Sularında yayımlanan İsmail Şıhlı bu tarihten sonra sanatta yükselme dönemi yaşar.

Yazarın 1957-1966 yılları arasında üzerinde çalıştığı Deli Kür romanı sanatının bir dönüm noktası olur. 1962-1966 yılları arasında Azerbaycan dergisinde tefrika edilen roman 1968 tarihinde kitap olarak basılır. (İsmayılov, 1999, 31, 43-44, 50)

Çok sayıda hikâye, deneme, uzun hikâye, roman yazarı olarak bilinen İsmail Şıhlı’nın dikkat çeken hikâyelerinden biri “Namert Kurşunu” adlı hikâyesidir. 1991 yılında yayımlanan aynı başlıklı kitaba dâhil olan hikâyede köy muhtarı Niftalı’nın çevresindeki insanlarla ilişkileri ekseninde “mertlik” ve “namertlik” gibi kavramlar işlenir. Hikâye, Yasemin Bayer tarafından 2007 tarihinde Türkiye Türkçesine aktarılmış Hazar Kıyısında Yerle Gök isimli kitapta yer almıştır.

“Namert Kurşunu” Hikâyesi Üzerine

İsmail Şıhlı’nın “Namert Kurşunu” hikâyesi, bir köy muhtarının çevresindeki insanlarla ilişkileri ekseninde “mertlik” ve bunun karşıtı “namertlik” kavramlarının işlendiği tezli bir hikâyedir. Hikâye, ismini de bu kavramlardan alır. Hikâyenin olay örgüsü şöyle özetlenebilir:

Sıcak bir yaz günü hasadı denetlemeye gelen köy muhtarı Niftalı, dinlenmek için silahını bir kenara bırakıp arkın suyuyla yıkanarak serinlemek, kendisi gibi sıcaktan bunalmış ve terlemiş atını da serbest bırakmak ister. Fakat hem görevi hem de şahsi ilişkileri yüzünden köyde birkaç kişinin düşmanlığını kazanmıştır bu yüzden yalnızken atını serbest bırakmaya ve silahı belinden çıkarmaya çekinir. Niftalı’nın düşmanlarından Kerem, eski dostudur, mert birisidir, onun silahsız birine saldırmayacağı kansındadır, diğer düşmanı Mürşid için aynı şeyi düşünmez. Bu düşüncelerle karar vermeye çalışırken bunaltıcı sıcağa dayanamayıp üstündekileri çıkarır ve suya girer. Bu sırada uzaktan gelen atlılardan biri ateş açar. Yere düşen yaralıya yaklaşan Kerem, karşısındakinin Niftalı olduğunu görünce kahrolur. Ateşi son zamanlarda Kerem’in grubuna sığınan Mürşid açmıştır. Bunun üzerine, nasıl olsa Niftalı’nın akrabaları öçlerini alacak diye, Kerem, Mürşid’e dokunmaz, onu kovmakla yetinir. Yaralı muhtar kurşunun Kerem tarafından atılmadığını öğrenince sevinir. Ondan böyle namertliği zaten beklememektedir. Fakat henüz yaşayan ve namert kurşunuyla ölmek istemeyen Niftalı, Kerem’i onu kendi silahıyla vurması için ikna etmeye çalışır, buna pek yanaşmayan Kerem, son anda Niftalı’nın ondan umut bekleyen bakışlarına dayanamayıp tetiği çeker.

“Namert Kurşunu” hikâyesi her şeyi gören ve bilen hâkim bakış açılı anlatıcı tarafından anlatılır. Anlatıcı hikâyede kendini belli etmez, tarafsızdır.

Hikâye, köy muhtarı ve iki düşmanı etrafında şekillenir. Olay örgüsünü yönlendiren çatışma Niftalı ve düşmanları arasında yaşanır. Düşmanlar arasındaki karakter farkı olay örgüsünün gerilimini arttırır.

Hikâye, köy muhtarı Niftalı’nın atının otlağını değiştirmek isterken onu serbest bırakamama ve silahını yanından ayıramama kaygısıyla kendi can güvenliğiyle ilgili endişelerini anlatan cümlelerle başlar:

“Muhtar Niftalı atı otlattığı yeri değiştirdiğinde, eyer ve dizginleri de çıkarmak, önceden yaptığı gibi arkın suyuyla belinin terini yıkamak istedi. Ama sonra bu fikrinden vazgeçti. Atı, eyer ve dizgini haliyle kazığa bağladı. İpi biraz daha yakına, arkın alt tarafına çekti. Biliyordu: Hava sıcaktı. At kan ter içindeydi. Ama başka çaresi yoktu. Eskiden nereye giderse gitsin, atını bağlardı. (…) O zamanlar kendisinin de atının da hiçbir şeyden korkusu yoktu. Hem gençti hem de… Ama muhtar olduktan sonra, artık korku içinde yaşıyordu…” (Şıhlı, 2007, s. 15).

Hikâyenin şahıs kadrosu kalabalık değildir. Muhtar Niftalı, Kerem, Mürşid, Niftalı’nın babası ve atlılar şahıs kadrosunu oluşturur. Köy muhtarı Niftalı başkahramandır. Niftalı’nın fiziksel portresiyle hikâyenin sonuna doğru, muhtar vurulduktan sonra karşılaşırız. Manevi portresiyle ilgili pek bilgi verilmez, köye gelen yabancı birine yardım etmesinden yola çıkarak iyi kalpli, yardımsever biri olarak tanımlanabilir. Niftalı, görevi dolayısıyla ve şahsi ilişkiler gibi sebeplerle köyde kendine düşman edinir, bu düşmanları nedeniyle devamlı dikkatli davranmak zorunda kalır. Hikâyede geniş olarak yer verilmese de Niftali’nin köylülerle ilişkileri ve görevi açısından iç âleminde bir çatışma yaşadığına da değinilir. Geleneksel hayat tarzının getirdiği ahlaki görüşlerle yönetimin taleplerini arasında kalan kahramanın hayatı trajik bir şekilde sonlanır.

Hikâyede Niftalı’nın görevi nedeniyle köy ahalisiyle yaşadığı sorunlara değinildiği gibi başkahramanın sorumlulukları altında ezildiğine de dikkat çekilir. İkilemde kalmıştır Niftalı; bir tarafta köylüleri, diğer tarafta görevi:

“Niftalı muhtar olduktan sonra istese de istemese de bazılarının kalbini kırmıştı. Her ne kadar onlardan uzak durmaya, gözlerine batmamaya çalışsa da olmuyordu. Arayıp buluyor; ‘Filan hırsızı neden yakalamadın? Falanca kaçağa neden ekmek verdin? Kaçak Kerem’e Kür’den geçip yaylaya çıkması için neden izin verdin?’ diye azarlıyorlardı. Söylemesi kolaydı, ama böyle şeyler için köylülerle ya da tanıdıklarla yüz göz olmak, yapabiliyorsan, buyur sen yap bakalım, demek zordu. Görev boyunduruk gibi bir şeydir. Boynuna geçirdiler mi, sırtına binip istedikleri yöne sürerler. Ya dayanman ya da kendinle birlikte, boyunduruk vuranları da sürükleyip Kür’e atman gerekir” (Şıhlı, 2007, s. 19-20).

Böylece kahramanın iki baskı arasında kalması, olay örgüsüne farklı bir gerilim unsuru daha katar. Niftalı, görevi nedeniyle düştüğü çıkmazda bocalayıp durur. Görevinin gereğini yerine getirince köylülerle arası bozulmakta, yapmazsa üstü tarafından tembihlenmektedir. Görevi onu karakteriyle uyuşmayan davranışlara zorlamaktadır. Kahramanın karakterindeki bu özellikler geleneksel hayat tarzının izleridir. Olayların feodal, ataerkil yaşam tarzının hala geçerli olduğu bir zamanda gerçekleştiği dikkate alınırsa, hikâyedeki çatışmanın sebeplerinin daha derin olduğu görülür. Bu bakımdan hikâyede görülen çatışmanın aslında insanların bir yaşam tarzından başka bir yaşam tarzına geçmek zorunda bırakılmasından kaynaklandığı söylenebilir.

Niftalı’nın düşmanlarından biri hikâye boyunca yer yer kendisiyle ilgili kısa bilgiler verilen Kerem’dir. Yukarıda bahsedildiği gibi olayın yaşandığı gün korkuları üzerine düşünen Niftalı’nın, Kerem’den pek çekinmediği anlaşılır: “Kimden korkacaktı ki? Kerem bu saatte kuşkusuz Dilican’da olurdu. Yazın bu sıcağında buralarda olamazdı. Zaten olsa da korkusu yoktu. Hiçbir zaman silahsız bir adama kurşun atmazdı” (Şıhlı, 2007, s. 16). Kerem uzakta olabileceği gibi silahsız birine kurşun atmayacak kadar mert biridir. Bu nedenle sıcak bir günün ortasında yorgun muhtarın atını serbest bırakıp kendisi de biraz dinlenmek isterken Kerem’le ilgili gönlü rahattır.

Yönlendirici kahraman olarak değerlendirilebilecek Kerem, gerçek hayattan alınmış bir karakterdir. Hikâyenin başında ismi Kerem olarak geçen karakterin ilerleyen sayfalarda ünlü Kaçak Kerem olduğunu öğreniriz. Fakat hikâyede Kaçak Harekâtı’nın öncüsü gibi değil, mertliği temsil eden biri olarak görülür. Kerem’in isminin karşısında sadece bir kere “Kaçak” tanımının verilmesi, karakter olarak geniş işlenmemesi hikâyedeki konumuyla ilgilidir.

Kaçak Kerem, XIX yy. ikinci yarısında yaygınlaşan Kaçak Harekâtı’nın en önemli isimlerinden biridir. Kaçakçılık 19. yüzyılda halkın çıkarlarını koruyan mücadele biçimi olarak ortaya çıkar. Çarlık Rusyasının köylülerin haklarını elinden alması Kafkaslar’da itirazlara sebep olur ve bu itirazlar Kaçak Harekâtı’na dönüşür. Almaz Yürdsever (2015), Gürcü gazeteci G.Gviniashvili’nin, “Kafkasya’da kaçakçılığın oluşum sebepleri üzerinde durduğu ‘İveria’ adlı makalesinde, kaçakçılığın ‘esarete, istismara karşı, adalet uğrunda önemli bir mücadele şekli’ olarak” değerlendirdiğini belirtir. Kaçakçılık harekâtı Çarlık Rusyası basını tarafından sürekli ve uzun süre takip ediliyordu. Takip edilen isimlerden biri Kaçak Kerem’di. Kaçak Kerem’in mücadelesi –insan hakları ve kişisel özgürlüğü önemsemesi, sadece basına yansımakla kalmayıp, yaşadığı günlerden itibaren Azerbaycan edebiyatı ile birlikte, Gürcü ve Rus edebiyatlarına da konu olur, şahsiyeti ve mücadelesiyle halk kahramanı tipi olarak işlenir. Rus edebiyatında özellikle, M. Qorki’nin Kaçak Kerem’le ilgili olumlu düşünceleri dikkat çeker.

Niftalı’nın diğer düşmanı Mürşid, kimliğiyle ilgili köyde kimsenin bir şey bilmediği, nereden geldiği, soyu-sopu belli olmayan biridir. Mürşid karşı güç olarak görülür; yanlış bir yaşama biçimine sahiptir, namertliği temsil eder. Hikâye, Mürşid’in öne çıkan bu yönüne göre adlandırılmıştır. Yardıma muhtaçken yazık görünümlü, eli güçlenince geçmişi ve ona yardım edenleri unutan, ailesi ve çocuklarını düşünmeyen, bu gibi değerlerden uzak bir karakterdir.

Köyde hasadın bitmesini bekleyen Niftalı, köye dışarıdan geldiği için “Garip Mürşid” olarak adlandırılan Mürşid yüzünden sadece otlakta dinlenmekten değil, köyde yalnız kalmaktan da çekinir. Köy ahalisi çoktan yaylaya çıkmıştır, böyle bir durumda köyde yalnız kalmak doğru değildir. Hikâyenin bu yerinde geriye dönüş yöntemiyle Mürşid’in köye gelişi anlatılır. Kara bir kış günü Niftalıların evlerine kadar gelip kendini kaçkın, kimsesiz gibi takdim eden Mürşid, onu karşılayan Niftalı ve babasından yardım ister. Niftalı ve babası şaşkın halde ne karar vereceklerini bilemezler, hatta Niftalı’nın babası yabancı adama ilk bakıştan güvenmez:

“Gürültüyü duyunca dışarı çıkıp köpekleri susturmuş, bahçe kapısında duran delikanlıya kim olduğunu sormuşlardı. Kürkünü omzuna atarak oğluyla birlikte bahçe kapısına gelen Niftalı’nın babası, yolunu şaşırıp gelmiş olan bu Allah’ın kuluna dikkatle bakmış ve onun, buraların insanlarına benzemediğini anlamıştı. Son zamanlarda böylelerine sıkça rastlanıyordu. Ya düşmanı öldürdükten sonra kaçıp buralara gelirler, ya da bir lokma ekmek için çöllere düşerlerdi. Adam, delikanlıyı tepeden tırnağa dikkatle süzdükten sonra, “Hayır, adam öldürüp kaçan birine benzemiyor bu.” diye geçirmişti içinden. “Belki de başka bir sorunu var.” diye düşünmüştü. Aslına bakılırsa, delikanlının çukurlaşmış gözleri adamın hiç hoşuna gitmemişti.(…)

Doğru mu söylüyordu, bunu Allah bilirdi; belge yok, tanık yok! Garip bir adamdı. İşte o günden sonra, köyleler ona “Garip Mürşid,” dediler…” (Şıhlı, 2007, s. 17-18).

Pek emin olmasalar da kendine acındıran Mürşid’e sahip çıkar, yardım ederler. Mürşid, önce hayvanların bakımını üstlenir, sonra ekinle ilgilenir. Niftalı’ya dost-kardeş olur. Babasını kaybettikten sonra Niftalı, ona toprak verir, orada küçük dahi olsa ev yapmasına yardımcı olur. Hayvanlardan pay ayırır, bir at hediye eder. Akrabalarından bir kızla evlendirip ev-aile sahibi yapar. Garip Mürşid yaman bir adam çıkar. Eline para geçince Tiflis, Gence’ye gidip gelir. Yaşam koşullarını iyileştirir. Daha refah bir hayata kavuşunca geçmişini, dostluklarını ve sorumluluklarını unutur, ailesine iyi davranmaz: “Niftalı, Mürşid’in karısını üzdüğünü duydu: haftalarca eve gelmiyor, kentte keyif çatıyor, çocuklarıyla ilgilenmiyordu” (Şıhlı, 2007, s. 18). Mürşid’in ailesiyle ilgilenmediğini duyan Niftalı bu duruma dayanamaz haber gönderip onu yanına çağırır. Ama Mürşid gelmez. Bir gün yolda karşılaşırlar, onunla konuşup akıl vermek ister fakat Mürşid buna ters tepki verir. İş ağız dalaşından kavgaya dönüşür. Sonunda özür dileyen Mürşid, Niftalı’nın elinden kurtulunca bir gün bunun intikamını alacağını söyleyerek kaçar: “Ey Muhtar, bunu senin yanına bırakırsam ben de adam değilim!” der (Şıhlı, 2007, s. 19). Bu olaydan sonra Mürşid ailesini de köyü de terk eder.

Hikâyenin bu yerinde Niftalı’nın sıcağa daha fazla dayanamayıp arka doğru gittiğini öğreniyoruz. Suyla kendisini serinletmek isterken gelen atlıları görmez, seslerini duymaz. Bir anda sırtında hissettiği acıdan vurulduğunu anlar. Dönüp bakınca atlılardan birinin diğerine kızarak sövdüğünü duyar: “Namert köpoğlu!” (Şıhlı, 2007, s. 20). Bundan başka bir şey de işitmez.

Yukarıda bahsedildiği gibi hikâyenin başkahramanının portresiyle ölüm anında, başı, aralarında husumet olan, eski dostu Kerem’in dizinin üstendeyken karşılaşırız: “Niftalı oldukça değişmişti. Gerdanı biraz sarkmış, yüzü kararmış, kalın bıyığı seyrelmiş, şakakları ağarmıştı. Gözlerinin çevresinde hafif kırışıklıklar oluşmuştu” (Şıhlı, 2007, s. 21). Bu cümlelerden Kerem’le Niftalı’nın uzun süredir karşılaşmadığını öğreniriz, zaten karşılaşsalar biri diğerini vurmuş olmalıdır. Şimdi Kerem, yaşı ilerlemiş ve vurulmuş olan Niftalı’ya yardım edemediği için üzülür. Bu sırada Niftalı yanındakinin kim olduğunu anlar ve Kerem’i görünce öyle sevinir ki, sanki düşmanı değil sevdiği bir insandır. Burada eskiden Niftalı ile Kerem’in çocukluk arkadaşları olduğu özetlenir. Hayat şartları onları birbirinden ayrı düşürmüş, koparmış hatta düşman etmiştir:

“Şimdi birbirlerinin yüzüne hasret kalmışlardı. Silahlıydılar. O, Kerem’e, Kerem de ona yaklaşamıyordu. Kerem tüfeğini alıp dağlara çıktı, at sırtında ömür geçirdi. (…) Niftalı ise, evinde, akrabalarının çevresinde korku içinde yaşıyordu. Muhtar olduktan sonra değişmişti. Kerem ona birkaç kez, ‘köy insanlarına dokunmaması için’ haber göndermişti. Ama bunun hiçbir yararı olmamıştı. Kerem, kulağını çekmek için çoktandır onu arıyordu” (Şıhlı, 2007, s. 22).

Eski dostların düşmanlık nedeni şahsi olmayıp Niftalı’nın görevinin gereğini yerine getirirken köy ahalisini incitmesiyle ilgilidir. Hayat şartları onları birbirine karşı koysa da geleneksel değerlerden vazgeçmezler. Bu yüzden onu arkadan namertçe vuranın Mürşid olmasına üzülmekle birlikte, Kerem tarafından vurulmadığına da sevinir. Bir insanın ölüm anında bunu düşünmesi olayların gerçekleştiği dönem için olağan bir haldir. Niftalı ve hikâyede yer alan diğer kişiler geleneksel hayat tarzının getirdiği değerlere sahip insanlardır. Bu nedenle de başkahraman, ölüm anında hayatı terk ettiği üzerine değil, kimin tarafından nasıl vurulması üzerine düşünür. Son kez etrafa göz gezdirerek Kerem’den bir istekte bulunur. Hikâyenin etkileyici sahnesi diyalog şeklinde gerçekleşir:

“-Kerem, son bir dileğim var…

–Silahını çıkar, beni alnımdan vur!

–Neler söylüyorsun?

–Bırak, muhtar Niftalı’yı kaçak Kerem öldürmüş desinler… Erkeği erkek öldürür!..” (Şıhlı, 2007, s. 23).

Namert kurşunuyla ölmek istemeyen Niftalı, Kerem’den onu kendi silahıyla vurmasını ister. Kerem buna ne kadar çok üzülse de eski dostunun dediğini yapar. Hikâye Kerem’in tetiği çekmesi sahnesiyle biter.

Şahıs kadrosu içinde yer alan Muhtarın babası ve Kaçak Kerem’in atlı grubu dekoratif unsur olarak ele alınacak kişilerdir.

Hikâyede olaylar ismi verilmeyen bir köyün çevresinde cereyan eder. Kaçak Kerem’in Gazax rayonu Gırag Kesemen köyünden olduğundan yola çıkarak olayların bu köy çevresinde gerçekleştiği söylenebilir. Hikâyede köyün çevresindeki bazı yer isimleriyle birlikte yakın ve uzak çevreye ait isimlere yer verilir: Tiflis, Gence, İrevan, İran, Kür, Aras, Karayazı ormanı, Dilcan deresi, Ceylançöl. Yer yer köyün çevresindeki tahıl tarlaları ve s. ile ilgili tasvirler yapılır:

“Gözünü ufuklara dek uzatıp giden tahıl tarlalarına dikti. Hafif bir esinti vardı. Sıcaktan kavrulup sertleşmiş sümbüller hışırdıyordu. Otları çoktan sararıp solmuş dereli tepeli bu boz düzlüğün ortasında, kavak ağaçlarının birbirine değen yapraklarının hışırtısı da duyuluyordu” (Şıhlı, 2007, s. 15-16).

Mekân gibi zaman unsuru da hikâyede arka plandadır. Yazar, hikâyenin geçtiği dönemle ilgili herhangi bir bilgi vermez, nesnel zamanı belirtmez. Kaçak Harekâtı’ndan ve Kaçak Kerem isminden yola çıkarak olayların XIX yy. ikinci yarısından sonra gerçekleştiğini tespit etmek mümkündür. Neredeyse, en fazla bir saat sürecek olay geriye dönüş ve özetleme teknikleriyle genişletilir. Havanın sıcaklığı durumundan mevsimin yaz olduğu anlaşılır.

Yazar, hikâyede yalın ve sade bir dil, akıcı bir üslup kullanır. Olayların köyde geçmesine rağmen yerel söyleme pek yer verilmez. Yer yer anlatımın dilini güçlendiren diyaloglara yer verilir. Anlatımda özellikle geriye dönüş ve özetleme yöntemlerinden faydalanılır.

Sonuç

Eskiden günümüze, toplumumuz insani değerlere çok önem vermiş, vefa, dürüstlük, kahramanlık, mertlik v.s. gibi hasletler önem arz etmiştir. Hatta namert dosttan, mert düşman daha üstün görülmüştür. Bu, edebiyatımıza da konu olmuş, mertlik gibi olumlu davranışlar her şekilde yüceltilirken, namertlik gibi hasletler yerilmiştir. İsmail Şıhlı’nın “Namert Kurşunu” hikâyesi mertlik ve namertlik çatışması üzerine kurulmuş, hikâyede düşman olunca bile mert olunması gerektiği mesajı verilmek istenmiştir.

Hikâyede geniş olmasa da başkahramanın görevi ve köy ahalisi arasında kalarak iç âleminde yaşadığı sıkıntıya da değinilir. Başkahramanın iç çatışması hikâyede derinine irdelenmez, sonuçlarının yaşattığı olay üzerinden değerlere sahip olunması üzerine yoğunlaşılır. Daha çok olay ve olay aracılığıyla aktarılacak mesaja odaklanıldığı için zaman ve mekân gibi unsurlara dikkat edilmez, olayın gerçekleştiği, karakterlerin yaşadığı köyün ismi verilmediği gibi, nesnel zamandan da bahsedilmez. İster hikâyenin başkahramanı, isterse de gerçek hayatta var olan halk kahramanın prototipinin yer almasına rağmen şahıs kadrosunun fiziksel portreleri ve ruh tahlilleri yapılmaz. Tezli bir hikâye olmasına rağmen, yazar, kişilerini kendisi yargılamaz, realist bir tavırla nesnel, tarafsız bir düzlemde sunmaya çalışarak, bunu okuyucuya bırakır.

KAYNAKÇA

Almaz Yurdsever. (2015, 20 Şubat). Halk Gehremanı Kaçaq Kerem Hakkında Deyerli Menbe. Erişim tarihi: 28 Kasım 2019 https://525.az/site/?name=xeber&news_id=32590#gsc.tab=0

İsmayılov Y. (1999). İsmayıl Şıhlı. Hayatı, Muhiti, Sanatı. Bakı: Ayna.

Şıhlı İ. (2007). Namert Kurşunu. Y. Bayer, (Haz.), Hazar Kıyısında Yerle Gök (ss. 14-24). İstanbul: Telos.

AZİZE CEFERZADE

Azize Caferzâde 29 Aralık 1921 tarihinde Bakü’de doğmuştur. 1930 yılında okula başlayan Azize Caferzâde, ilk eğitimini Bakü’deki 38 numaralı okulda aldıktan sonra iki yıl Tiyatro Meslek Yüksekokulu’nda, sonra iki yıllık Muallimler Enstitüsü’nde okumuştur. II. Dünya Savaşı devam ederken, 1942-1945 yılları arasında zor şartlarda Azerbaycan’ın Aksu ilinin Çaparlı köyünde öğretmenlik yapmış olan Caferzâde, başarısı ve çalışkanlığı ile takdir edilerek okul müdürü vazifesine getirilmiştir. Azize Cafzerzade, Bakü Devlet Üniversitesi’nin (O zamanki adıyla Azerbaycan Devlet Üniversitesi) Filoloji Fakültesini kazanarak burada Bahtiyar Vahabzade, Gülhüseyin Hüseynoğlu, Feride Elyarbeyli, Rehim Nağıyev gibi sonradan meşhur olacak birçok şahsiyetle birlikte eğitim almıştır. 1947 yılında üniversiteyi bitirdiğinde araştırma görevlisi olarak üniversiteye alınması arzu edilmişse de bu mümkün olmamıştır. 1957-1974 yılları arasında Azerbaycan Bilimler Akademisi Elyazmaları Enstitüsü’nde Baş İlmi İşçi ve Şube Müdürü vazifelerinde çalışan Azize Cafer-zâde, 1950 yılında “XIX. Asırda Azerbaycan Edebiyatında Maarifçi Ziyalı Suretleri” adlı çalışması ile doktora; 1970 yılında ise “XIX. Asır Azerbaycan Poeziyasında (Şiirinde) Halk Şiiri Üslubu” konulu doçentlik tezini savunmuştur.1974 yılından itibaren profesör payesi almıştır. 4 Eylül 2003 tarihinde vefat etmiştir.

KIZBİKE-KIZ KULESİ

Anlatıldığına göre eski zamanlarda bu yerlerde zalim bir hükümdar yaşardı. Günlerden bir gün ecel kapısına dayandı ve hükümdar öldü. Ülkenin yaşlı kadınları, aksakalları ve adlı sanlı yiğitleri bir yere toplandılar: “Onun oğlundan bize hükümdar olmaz. Ne bir işte adını öne çıkartabildiğini, ne kılıç tutan elinin bir vuruşunu gördük, aklının da şahiti olmadık” dediler.

Toplanan adamlar aynı sözü söyleyerek fikir birliğine vardı. Aklı ile ad kazanmış “Kuşlu” adlı bir genci kendilerine han seçtiler. Ölen hanın oğlu Kuzey’e de kıymadılar. Ona şöyle dediler:

–Kuşlu Han’ın yanında kal. Ya onun yiğitliğini örnek alırsın ya da aklından istifade edersin. Yiğit olursan komutanımız, olgunluk sahibi olursan vezirimiz olursun.

Aylar, yıllar geçti. Kuzey, kinini kalbinin derinliklerinde gizledi. Hiç kimseye bir şey söylemedi ama onun gözü Kuşlu Han’ı çekemiyordu.

Kısa süre sonra Kuşlu Han’ın kızı oldu. Ülkenin aksakalı Kızılkaya onun adını Kızbike koydu. “Adını ben verdim, ömrünü, kemalini, yüz güzelliğini ateş versin!” dedi. Bu günlerde Kuzey’in de bir oğlu oldu. Ayazlı, soğuk bir kış gününde doğduğu için adını Ayaz koydular.

Çocuklar sanki her gün değil, her saat büyüyorlardı. Masalda zaman çabuk geçer. Onlar büyüyerek okul çağına geldiler. Kızılkaya’nın yanında derse başladılar. Gençlik çağına geldiklerinde ise her ikisine de ünlü serdarlar tarafından talimler verildi. Artık onların günleri, ülkenin diğer gençleri gibi avda ve eğitimlerde geçiyordu. Onlar sefere çıkıyor, avlanıyorlardı. Her ikisinin de kalbi çocukluk yıllarından beri birbiri için çarpıyordu.

Günlerden bir gün Kuşlu Han hastalandı. Onun hastalığından istifade eden Kuzey’in eski kini başkaldırdı. Ordu ve akrabasını yanına çağırıp kendisiyle aynı fikirde olanları etrafına topladı. Kuşlu Han’ı yıkıp hâkimiyeti ele geçirmek istedi. Ayaz, başlangıçta babasının bu fikrini onaylamadı. Ama Kuzey bütün olup bitenleri ona anlattı: “Bu yerlerin yasal vârisi biziz oğul! Kuşlu Han bizim hakkımızı elimizden aldı” diyerek delikanlının aklını çeldi. Ayaz da babasına uydu. Eğer ülkedeki hâkimiyetlerini geri alabilirlerse Kızbike’ye daha kolay kavuşacağını düşünüyordu.

Hıyanet haberini duyan Kızılkaya’nın teklifi ile aksakal, karasakal1 ve yaşlı kadınlar bir yere toplandılar ve “Çık ülkemizden git Kuzey. Senden bize hükümdar olmaz.” dediler. Kuzey ailesini de alıp bu yeri terk etti.

Ayrılık yılları başladı. Kızbike’ye öyle gelirdi ki Ayaz babasının dediğini demez, ona ihanet etmezdi. Başka bir yere gitmesi de babasına boyun eğmesi de mecburiyettendir. Kızbike’nin gönlü bin yerden yaralanmıştı. Ayrılık Kızbike’yi kavururdu.

Kuşlu Han iyileşerek hastalıktan kurtuldu. O zamanlar bir kural vardı. Ülkenin en güzel kızı, yaşı bulûğa erdiğinde birkaç yıl ateşgâha gelmeli, kutsal ateşe hizmet etmeliydi. O, kutsal ateşe hizmet ettiğinde kendisi de kutsal olurdu. Ülkenin oğul ve kızları, ana babalar, gelinler gelip ona tapınıp, hastalar ondan şifa; çocuğu olmayanlar evlat, arzusuna erişemeyenler sevdiklerine kavuşmayı diliyorlardı. Kızın ateşli elbisesi, ateşin kutsal alevleri gibi kırmızı ve mavi renge çalıyordu. Gönlü yansa da o, kutsal ateşten ayrılmadan ülkesinin, milletinin geleceği için saadet arzuluyordu. Kız bu hizmetlerinin karşılığında ülkenin en yiğit, cengâver erkeğine gidebilirdi. Böyle bir saadet Kuşlu Han’ın kızı Kızbike’ye nasip olmuştu.

bannerbanner