
Полная версия:
Ay’a Yolculuk
Amerikalılar bir gün bu jeolojik olguyu çözümlemeyi umuyorlardı. Ayrıca Münihli tanınmış bir profesör olan Gruithuysen’in Ay’ın yüzeyinde keşfettiği ve Ay’da yaşayan mühendislerin yaptığını öne sürdüğü paralel surların gerçekte ne olduğunun bulunması konusuna da el attılar. Bu iki konu ve bunlar gibi daha nicesi Ay’a ayak basmadan cevaplanamayacaktı.
Işık yoğunluğuna gelince; o konuda öğrenilecek bir şey kalmamıştı artık. Güneş ışığından 300.000 kat daha zayıf olduğu biliniyordu ve termometrelerce ölçülebilen bir ısısı da yoktu. “Solgun ışık” olayı olarak da bilinen konuya gelince… Ay’ın ilk ve son evreleri arasında görülen bu ışık, yeryüzünün Ay’a yansıttığı Güneş ışığının etkisiyle oluşmaktaydı.
İşte Dünya’nın uydusu hakkında edinilmiş tüm bilgi bundan ibaretti… Gun Club da bu bilgileri kozmolojik, coğrafik, politik ve ahlaki açıdan tamamlamaya hazırdı…
VI. BÖLÜM
BİRLEŞİK DEVLETLER’DE CAHİLLİK VE İNANCIN KEYFÎ SINIRLARI
Barbicane’in konuşmasının ilk sonucu, gecenin kraliçesi hakkındaki güncel bilgilerin tekrar gözden geçirilmesi olmuştu. Herkes harıl harıl çalışmaya koyuldu. İnsan Ay’ın ilk kez görüldüğünü ve daha önce hiç kimsenin gözüne ilişmediğini bile düşünebilirdi. Ay moda ve günün yıldızı oldu; yine de alçak gönüllülüğünden bir şey yitirmemişti. Yıldızlar arasında bir konum edinmişti ama bununla şişinmiyordu. Tüm gazeteler “Kurtların Güneşi”nin geçtiği tüm fıkraları yeniden yayımladı, ilk çağlardaki cahil insanların Ay’ın etkisi diye bildikleri şeyleri hatırlattılar. Her telden çalarak Ay’ın türküsünü söylediler. Onun ağzından şakalar aktarmadıkları kaldı sadece. Yani kısacası tüm Amerika Ay çılgınlığına tutulmuştu.
Bilimsel dergiler ise daha çok Gun Club’ın girişimini sorgulayan makaleler yayımladılar. Cambridge Gözlemevi’nin gönderdiği cevap mektubunu yayımlayıp katıksız bir destek verdiler.
Sözün kısası, en bilgisiz Amerikalının dahi Dünya’nın uydusuyla alakalı meselelerden birinden bile haberdar olmamasına, ülkedeki evde kalmış kızların en kıt akıllısının bile Ay konusunda safsatalara inanmasına müsaade edilmiyordu. Bilim onlara her şekilde ulaşıyor, gözlerinden, kulaklarından içeri giriyordu. Astronomiden sınıfta kalmak imkânsızdı artık.
O zamana kadar birçok insan Ay ve Dünya arasındaki mesafenin nasıl hesaplandığından haberdar bile değildi. Bu durumdan yararlanıldı ve mesafenin, Ay’ın “paralaks”ının hesaplanarak bulunduğunu açıklayan yazılar yazıldı. Paralaks terimi halka çok uzak bir terim olduğu için daha sonraları da bunun yerkürenin iki ucundan Ay’a doğru çizilen iki çizginin oluşturduğu açı olduğu insanlara anlatıldı. Bu yöntemi sorgulayan sorular üzerine de hemen ortalama uzaklığın 234.347 mil olduğunu açıklamakla kalmayıp bir de gök bilimcilerin hesaplarında her yöne yetmiş millik bir sapmadan daha fazla yanılmış olamayacakları eklendi.
Ayın hareketleri konusunda bilgi sahibi olmayanlar için de iki farklı hareketi olduğu, birinin kendi etrafındaki hareketi diğerinin ise Dünya’nın etrafındaki hareketi olduğu açıklandı. Bu iki hareketi de aynı sürede, yani yirmi yedi artı bir çeyrek günde yaptığı anlatıldı.
Dünya çevresindeki dönüşüyle Ay yüzeyindeki gündüz ve gece birbirini izler. Ay’da geçen bir ayda sadece bir gün ve bir gece vardır, 354 saat sürer. Ama Ay’ın şansına, yeryüzüne dönük olan tarafı on dört ayın yaydığı ışığa eş değer bir ışıkla aydınlanır. Bize görünmez olan diğer yüzüne gelince; o da 354 saatlik bir süreyle sadece yıldızlardan yansıyan sönük ışıkla aydınlanır. Bu sürekli gecenin üzerine yalnızca yıldızların o sönük ışığı düşer. Bu olay, kendi ekseni çevresinde dönmeyle bir başka cismin -yani Dünya’nın- çevresinde dönme zamanlarının eşit olmasından kaynaklanır yalnızca.
Bazı iyi niyetli ama gayet tutucu şahsiyetler, ilk başta Ay’ın kendi etrafında dönüşü esnasında nasıl olup da bize hep aynı yüzünü gösterdiğini anlamakta zorlandılar. Bu insanlara şu tavsiye edilmişti: “Yemek odanıza gidin ve yüzünüz hep merkeze dönük olarak yemek masanızın etrafında dönün. Masanın etrafında tam bir tur döndüğünüzde kendi etrafınızda da tam bir tur dönmüş olursunuz çünkü gözleriniz odanın her bir köşesini görmüş olacak. Yani oda, gökyüzü; masa, Dünya ve siz ise Ay’sınız.” Bunu duyanlar bu benzetmeden gayet tatmin oluyorlardı.
Yani Ay bize hep aynı yüzünü gösteriyor ama tam olarak anlatmak için şunu da eklemek gerek: Kuzeyden güneye ve doğudan batıya olan bir salınım sebebiyle Ay, bize yarısından biraz fazlasını gösterir, yaklaşık olarak yüzde elli yedilik bir kısmını…
Cahiller de Cambridge Gözlemevi müdürünün Ay’ın kendi etrafındaki hareketleri hakkındaki bilgisine sahip hâle geldiğinde bu kez de yerküre çevresindeki dönüşünü merak etmeye başlamışlardı ki yirmi bilimsel makale imdatlarına yetişti. O zaman öğrendiler ki sonsuz sayıda yıldızı barındıran gökyüzüne, Ay’ın üstünde dolaşıp yeryüzündeki insanlara zamanı bildirdiği bir saat kadranı olarak bakılabilirmiş. Gecenin kraliçesi, geçirdiği evreleri bu şekilde gösteriyormuş. Yani Dünya, Güneş ve Ay aynı çizgi üstünde olduğunda, Güneş ve Ay karşı karşıya kaldığında dolunaydı. Güneş’le Dünya arasında kalıp kavuşum durumunda olduğunda yeniay idi ve son olarak Güneş ve Dünya arasında kendisinin tepede olduğu bir açı oluşturduğunda ise birinci veya sonuncu evrede oluyordu.
Kafası çalışan bazı Yankiler buradan yola çıkarak Ay tutulmalarının yalnızca kavuşum veya karşı konumda olabileceği sonucunu çıkardılar. Doğru bir şekilde mantık yürütüyorlardı. Kavuşum durumunda, Ay, Güneş’in; karşı konumdayken de yerküre Ay’ın görünmesini önleyebilir. Bu önleme veya tutulmaların, bir Ay ayı içinde, yani iki Ay arasındaki zamanda iki defa olmamasının sebebi, Ay’ın devinimi sırasında izlediği düzlemin yerkürenin yörünge düzlemine eğik olmasıdır.
Ay’ın ufka olan yüksekliği konusuna gelince; Cambridge Gözlemevi’nin mektubunda söylenmesi gereken her şey söylenmişti. Herkes biliyordu ki bu yükseklik, gözlemcinin bulunduğu yere göre değişiyordu. Fakat Ay’ın başucu noktasından, yani gözlemcinin tam tepesinden geçtiği enlemler, Ekvator’la yirmi sekizinci enlem arasında kalanlardı. Yani merminin dikey olarak fırlatılabilmesi ve yer çekiminden en kısa sürede kurtulabilmesi için deneyin bu enlemlerden birinde yapılması çok önemliydi. Bu, girişimin başarıya ulaşması için çok gerekli bir durumdu ve toplum da bu konuda tasalanmaktaydı.
Ay’ın Dünya’nın etrafındaki dönüşü esnasında çizdiği yol konusundaysa Cambridge Gözlemevi bu yörüngenin tam bir çember değil de bir elips olduğunu ve Dünya’nın da bu elipsin odak noktasında yer aldığını açıklamıştı. Şu da çok açık biçimde anlaşılmıştı ki Ay yerberi konumdayken Dünya’ya en yakın, yeröte konumdayken de Dünya’ya en uzak konumda idi.
İşte bunlar her bir Amerikalının konu hakkında edindiği bilgilerdi ve artık kimse bu konuda bilgisi olmadığını söyleyemezdi. Fakat bu gerçekler halk arasında gayet hızlı yayılmış olsa da yine de bazı yanlış bilgilerin ve uydurma korkuların yok edilmesi kolay olmamıştı.
Mesela bazı önemli şahsiyetler, Ay’ın eski bir kuyruklu yıldız olduğunu ve Dünya’nın yanından geçerken bir şekilde yer çekimine kapılıp onun yörüngesine girdiğini savunuyordu. Bu kabul salonu gök bilimcileri, Ay’ın yanık yüzünü açıklamakta yetersiz kalıyorlardı ve bunu Güneş’in sıcaklığından kaynaklanan bir felaket olarak adlandırıyorlardı. Kuyruklu yıldızların kendi atmosferleri olduğu ve Ay’ın neredeyse hiç denecek kadar az veya hiç atmosferi olmadığı hatırlatılınca da verecek cevap bulamıyorlardı.
Yine başkaları -ki bunlar da şüpheciler sınıfına dâhildi- Ay’ın konumu konusunda şüpheleri olduğunu dile getirdiler. Halifeler döneminde yapılan gözlemlerden bu yana, Ay’ın Dünya etrafındaki dönüşünde belli bir hızlanma olduğunu duymuşlardı ve böylelikle -hiç de mantıksız olmayarak- hızlanma sonucunda iki yıldız arasındaki uzaklığın gittikçe azalacağı ve bu çifte etki sonsuza kadar devam edeceği için günün birinde Ay’ın Dünya’ya düşeceği kanaatine kapılmışlardı. Fakat bu insanların gelecek nesiller için duydukları endişe kısa sürede sona erdi çünkü ünlü Fransız matematikçi Laplace, bu hızlanmanın çok sınırlı olduğunu ve görece bir azalma bile olacağını hesaplamıştı. Yani Güneş sistemi’nin dengesi önümüzdeki yüzyıllarda değişmeyecekti.
Bir de batıl inançları olanlar vardı. Bu tip insanlar, sadece cehalet içinde yaşamakla kalmaz ayrıca hiç olmamış olanlar hakkında da her şeyi bilirlerdi. İş Ay’a gelince de onun hakkında da bilmedikleri yoktu! Bazıları onu insanların birbirinin yansımasını görüp konuşabileceği parlak bir ayna olarak değerlendirirken diğerleri de bugüne kadar gözlemlenmiş olan bin tane yeni Ay’dan dokuz yüz ellisinin devrim, deprem, tufan gibi felaketlere yol açtığını düşünüyorlardı. Ayrıca Ay’ın insanların kaderi üzerinde de gizemli etkisi olduğuna inanıyorlardı. Onlara göre her bir “Aylı” bir Dünyalıyla bir bağla eşleşmişti. Doktor Mead gibi onlar da “Yaşam dizgemiz tamamıyla Ay’a bağlıdır.” diye tutturuyorlardı. Öyle inanıyorlardı ki erkek çocukları yeni Ay zamanında, kız çocukları Ay’ın son evresinde doğmuşlardı. Ve daha neler neler… Yine de bu aslı astarı olmayan yanlış düşünceleri bir kenara bırakıp var olan tek gerçeğe bağlanmak hepsinin kaderiydi. Ay etkilerini kaybedince, bütün gücün tek yerde toplanmasından hoşlanan bu güruhun gözünden düştü, kimileri de onunla ilgisini kesti fakat büyük çoğunluk Ay’ın tarafındaydı. Yankilere gelince; onların tek derdi gökyüzündeki bu yeni kıtayı ele geçirmek ve en yüksek tepesinde Amerikan bayrağını dalgalandırmak idi…
VII. BÖLÜM
MERMİYE ÖVGÜ
Cambridge Gözlemevi 7 Ekim tarihli o unutulmaz cevap mektubunda konuyu astronomik açıdan ele almaktaydı. Bundan sonra geriye kalan şey, sorunu mekanik yolla çözüme kavuşturmaktı. Amerikalılardan başkası, uygulamadaki güçlükler karşısında pes ederdi; onlar içinse çocuk oyunu kadar kolaydı.
Başkan Barbicane hiç zaman kaybetmeden Gun Club üyelerinden bir çalışma komitesi oluşturdu. Bu komitenin görevi, top, mermi ve barutla ilgili üç temel soruya cevap bulmaktı. Komitede mükemmel bir teknik bilgiye sahip dört üye bulunmaktaydı; Barbicane (Oylar eşit çıkarsa onun oyu ağırlık taşıyacaktı.), General Morgan, Binbaşı Elphinstone ve sekreterlik görevini üstlenen J. T. Maston. 8 Ekim günü komite, Başkan Barbicane’in Republican Sokağı 3 numarada bulunan evinde toplandı. Gun Club’ın dört üyesinin önündeki masa sandviçlerle ve kocaman çay demlikleriyle doluydu; böylesine ciddi bir buluşmada midelerin feryatlarıyla rahatsızlık vermemesi gerekiyordu. J. T. Maston vakit kaybetmeden demir kancasına kalemini taktı ve oturum başladı.
İlk sözü Barbicane aldı:
“Sevgili meslektaşlarım!” dedi, “Balistiğin, yani herhangi bir itici güçle boşluğa fırlatıldıktan sonra kendi başına bırakılmış cisimlerin devinimini inceleyen bilimin en önemli sorularından birisine cevap bulmamız gerek.”
“Ah! Balistik! Balistik!” diye söylendi J. T. Maston yüksek ve duygulu bir sesle.
“İlk toplantımızda topun yapımı konusunu tartışmak en akıllıcası gibi gelebilir.” diye devam etti konuşmasına Barbicane.
General Morgan “Gerçekten de öyle.” dedi.
“Ama…” dedi Barbicane, “Epeyce düşündükten sonra şu kanaate vardım ki mermi konusu topun yapımından önce tartışılmalı çünkü topun boyutları mermiye bağlı olacak.”
“Söz almama izin verin.” diye araya girdi J. T. Maston. İzin verilince de “Beyler!” diye söze başladı heyecanla, “Başkanımız mermi konusuna öncelik vermekle gayet iyi yaptı. Ay’a göndereceğimiz mermi bizim elçimiz olacaktır ve bu konuya ahlaki yönden bakmak isterim.”
Mermiye böyle yeni bir açıdan yaklaşılması komite üyelerinin merakını celbetmişti. Bu nedenle kulak kesilip J. T. Maston’ın sözlerini dinlediler.
“Sevgili dostlarım!” diye devam etti konuşmasına, “Sözü uzatmayacağım. Merminin, öldürücü merminin fiziki mevcudiyetini bir kenara bırakıyor, sadece soyut, manevi, mermiyi inceliyorum. Bana göre beyler, bir top mermisi insan gücünün en belirgin göstergesidir. İnsan gücünün tam bir özetidir. İnsan, Tanrı’ya en çok mermiyi yaratırken yaklaşmıştır.”
“Harika!” dedi Binbaşı Elphinstone.
“Çünkü!..” diye bağırdı konuşmacı, “İlahi güç, yıldızları ve gezegenleri yarattıysa insanlar da top mermisini yarattı. O yeryüzündeki hızın kıstasıdır, uzayda başıboş dolaşan ve hakikatte birer mermi olan gök cisimlerini baskı altına alacak olan nesnedir. Eğer Tanrı ışığın, elektriğin, yıldızların, kuyruklu yıldızların, gezegenlerin, rüzgârın ve sesin hızının yaratıcısıysa bizler de bir attan veya trenden yüz kat daha hızlı olan top mermisinin yaratıcısıyız.”
J. T. Maston kendini kaptırmıştı. Dua eden bir kimsenin dudaklarından çıkan ezgiler vardı dilinde mermi için bu övgü dolu sözleri söylerken.
“İstediğiniz rakamlar mı?” diye sordu, “İşte size açıklayıcı rakamlar. Sıradan bir yirmi dörtlük top güllesini ele alalım. Evet, hızı elektriğin sekiz yüz binde biri, yerkürenin Güneş çevresindeki dönüş hızının yetmiş altıda biri kadar ama topun ağzından çıkarkenki hızı sesin hızını geçer ve saniyede iki yüz tuvaza4 ulaşır. Bu, on saniyede iki bin tuvaz, dakikada on dört mil, saatte sekiz yüz kırk mil, günde yirmi bin yüz mil demektir, yani yerkürenin dönüşü sırasında Ekvator üzerindeki bir noktanın sahip olacağı hız. Bu da senede 336.500 millik hız anlamına gelir. Sonuç olarak Ay’a on bir günde, Güneş’e on iki senede, Güneş Sistemi’ndeki Neptün’e 360 senede varacaktır. İşte bizim elimizden çıkan şu sıradan top mermisinin yapacağı şeyler. Hele bu rakamı yirmi katına çıkarıp saniyede yedi millik bir hızla fırlattığımızda neler olur neler! Ah o muhteşem gülle, ihtişamlı mermi. Değil mi beyler, söyleyin, böyle bir şey yukarıda Dünya’dan gelen bir elçi olarak karşılanmaz mı?”
Bu şatafatlı bitiş, büyük bir coşkuyla karşılandı, J. T. Maston da kutlamalar arasında yerine otururken heyecanını gizleyemiyordu.
“Ve şimdi…” dedi Barbicane, “İşin şiirsel kısmını bırakıp sadede gelelim.”
“Elbette.” diye cevapladı üyeler ağızları kocaman sandviç lokmalarıyla doluyken.
“Çözmemiz gereken sorun şu…” diye devam etti başkan, “Saniyede 12.000 yarda hıza çıkan bir mermiyi nasıl yapacağız? Bunu elde edebileceğimizi düşünmek için bazı sebeplerim var. Bugüne kadar ulaşılmış hızlara bakalım bir. General Morgan bizleri bu konuda aydınlatacak.”

Rodman Columbiad
“Kolaylıkla.” diye cevapladı general, “Savaş sırasında deney komitesinin üyesiydim ne de olsa. 5.000 yarda öteye ulaşabilen yüzlük Dahlgren topları, mermilerini saniyede 500 yarda hızla atabiliyorlardı.”
“Peki, Rodman Columbiad?” diye sordu başkan.
“New York yakınlarındaki Hamilton Kalesi’nde denemesi yapılan Rodman Columbiad saniyede 800 yardalık bir hızla yarım tonluk bir mermiyi altı mil öteye fırlatabilmişti ki bu İngiltere’de ne Armstrong’un ne de Palisser’in başarabildiği bir şeydir.”
“İngilizler!” dedi J. T. Maston korkunç kancasını doğu yönünde ufka çevirerek.
“Sanırım…” diye söz aldı Barbicane, “Bu sekiz yüz yardalık hız, elde edilen en yüksek hız, öyle değil mi?”
“Evet öyle.” diye cevapladı general.
“Tüh!” diye hayıflandı J. T. Maston, “Benim havan topum parçalanmasaydı…”
“Evet…” diye sakince devam etti Barbicane, “Ama parçalandı. Yani sonuç olarak başlangıç noktamız 800 yardalık bir hız olmalı. Bunu yirmi katına çıkartmalıyız. Bu hıza ulaşmanın yollarını başka bir zamana erteleyerek dikkatinizi merminin boyutları konusuna çekmek istiyorum. Siz de biliyorsunuz ki artık söz konusu olan en fazla yarım tonluk bir mermi değil!”
“Neden olmasın?” diye sordu binbaşı.
“Çünkü merminin…” diye cevapladı J. T. Maston, “Ay halkının -tabii öyle bir halk varsa- dikkatini çekecek büyüklükte olması gerek.”
“Evet.” diye devam etti Barbicane, “Daha da önemlisi var.”
“Neyi kastediyorsunuz?” diye sordu binbaşı.
“Şunu kastediyorum; bir mermiyi sadece fırlatmak yetmez, hedefe ulaşana kadar izlediği yolu da takip etmeliyiz.”
“Nasıl?” diye hayretle bağırdı binbaşı ve general.
“Bunu kesinlikle yapmalıyız.” dedi Barbicane, “Aksi takdirde girişimimiz bir sonuca ulaşmaz.”
“Ama o zaman…” diye söz aldı binbaşı, “Bu merminin inanılmaz boyutlarda olması icap eder.”
“Hayır, beni bir dinleyin. Gözlem cihazlarının çok iyi bir seviyeye geldiğini hepimiz biliyoruz. Bazı aletlerle nesneleri 6.000 kat büyütebiliyoruz ve Ay’ı kırk millik bir mesafeye kadar yaklaştırabiliyoruz. Bir kenarı altmış fit olan bir nesne o uzaklıktan iyice görülebilir. Teleskoplarının gücünün arttırılmamasının sebebi, güç arttıkça ışığın azalmasıdır. Yansıtıcı bir aynadan başka bir şey olmayan Ay da daha uzaktaki nesneleri seçebilmemiz için gerekli ışığı sağlayamaz.”
“Peki o zaman, ne yapmayı önerirsiniz?” diye sordu general, “Altmış fit çapında bir mermi mi yapacaksınız?”
“Pek sayılmaz.”
“Ay’ın parlaklığını arttıracaksınız o zaman.”
“Kesinlikle öyle.”
“İşte bu biraz fazla!” diye bağırdı J. T. Maston.
“Fakat çok kolay!” dedi Barbicane, “Eğer Ay ışığının içinden geçmesi gerektiği atmosfer tabakasını inceltebilirsem o ışığı yoğunlaştırmış olmaz mıyım?”
“Tabii ki.”
“Tamam öyleyse. Bu sonuca ulaşmak için de yüksek bir dağa bir teleskop yerleştirmek yeterli olacaktır. İşte bizim yapacağımız şey de bu!”
“Pes ediyorum! İşleri öylesine basitleştiriyorsunuz ki… Peki bu şekilde ne kadarlık bir büyütme amaçlıyorsunuz?”
“Kırk sekiz katlık bir büyütme, böylelikle Ay beş millik bir mesafeye kadar yaklaşmış olacak. Nesneleri görebilmemiz için dokuz fit çapında olmaları yeterli.”
“Peki öyleyse!” diye haykırdı J. T. Maston, “Bizim mermimizin dokuz fit çapında olması da yeterli.”
“Kesinlikle öyle.”
“Ama şunu eklememe izin verin.” diye araya girdi Binbaşı Elphinstone, “Bu öyle bir ağırlık eder ki…”
“Sevgili binbaşı…” diye cevapladı Barbicane, “Ağırlığını tartışmadan önce, izin verin de atalarımızın bu konudaki bazı başarılarından bahsedeyim size. Topçuluk biliminin gelişmediğini söylemiyorum ama şunu da kabul etmek gerekir ki Orta Çağ’da çok daha şaşırtıcı sonuçlar elde edilmiştir. Hatta ifade etme cesaretini göstereceğim; bizimkilerden çok daha şaşırtıcı sonuçlar…”
“Bak sen!” dedi Morgan.
“İspatlayın bu söylediklerinizi!” diye bağırdı J. T. Maston.
“Çok kolay bu.” dedi Barbicane, “Bunu destekleyecek iki örnek var elimde. Mesela 1453’te İstanbul’un II. Mehmet tarafından kuşatıldığı esnada, 1.900 libre gelen gülleler kullanılmıştı; herhâlde büyüklükleri de ona göreydi.”
“Vay vay!..” dedi binbaşı, “1.900 libre büyük rakam!”
“Malta’da, St. Elmo Kalesi’nde Malta şövalyelerinin zamanında, 2.500 librelik mermiler atan bir top vardı.”
“İnanılmaz!”
“Son olarak, bir Fransız tarihçiye göre, XI. Louis döneminde bir havan topu varmış ki attığı güllelerin ağırlığı 500 libreden fazla değilmiş fakat Bastille’den -deliler, akıllıları oraya kapatıyordu- atılan gülle -akıllılar da delileri oraya kapatıyordu- Charenton’a düşermiş.”

Malta’da, şövalyeler zamanında kullanılan top
“Mükemmel!” dedi J. T. Maston.
“Özetlersek Armstrong silahları 5.000 librelik gülle atıyor ve Rodman silahları ise yarım tonluk! Yani toplarımızın menzili arttıkça, ağırlıklarından kaybetmişler gibi görünüyor. İşte araştırmalarımızı bu yönde yoğunlaştırırsak, Mehmet’in veya Malta Şövalyeleri’nin mermilerinden on kat daha ağır mermilere ulaşabiliriz.”
“Şüphesiz.” diye cevapladı binbaşı, “Fakat hangi metali kullanmayı düşünüyorsunuz?”
“Bildiğimiz dökme demir.” dedi General Morgan.
“Yok ya! Dökme ha!” diye bağırdı J. T. Maston hor görürcesine, “Ay’a gönderdiğimiz mermiye dökme demir yaraşır mı!”
Конец ознакомительного фрагмента.
Текст предоставлен ООО «Литрес».
Прочитайте эту книгу целиком, купив полную легальную версию на Литрес.
Безопасно оплатить книгу можно банковской картой Visa, MasterCard, Maestro, со счета мобильного телефона, с платежного терминала, в салоне МТС или Связной, через PayPal, WebMoney, Яндекс.Деньги, QIWI Кошелек, бонусными картами или другим удобным Вам способом.
1
Tam çevirisi “Top Kulübü”dür. (ç.n.)
2
İngiltere’de iç savaş esnasında, krala karşı Parlamentoyu destekleyen kişilere verilen ad. Kral yanlılarının aksine saçlarını kısa kestiren püritenlerle alay etmek için ortaya çıkmıştır. Toparlak Kafalı, parlamenter kelimesinden daha çok akılda kalır olduğundan bu şekilde anılmışlardır. (ç.n.)
3
Sert bir içki türü. (ç.n.)
4
Tuvaz: Eski bir uzunluk ölçüsü birimi. 1968 m. (ç.n.)
Вы ознакомились с фрагментом книги.
Для бесплатного чтения открыта только часть текста.
Приобретайте полный текст книги у нашего партнера:
Полная версия книги
Всего 10 форматов