Читать книгу Zaman Makinesi (Герберт Джордж Уэллс) онлайн бесплатно на Bookz (2-ая страница книги)
bannerbanner
Zaman Makinesi
Zaman Makinesi
Оценить:
Zaman Makinesi

3

Полная версия:

Zaman Makinesi

Ev sahibine atıfta bulunarak “Nerede?” dedim.

“Siz daha yeni mi geldiniz? Değişik. Elinde olmayan sebepler dolayısıyla gecikecekmiş ev sahibimiz. Bu notta da eğer saat yediye kadar gelmezse bizim yemeğe oturmamızı istemiş. Sebebini de gelince açıklayacakmış.”

Ünlü gazetelerin editörlerinden biri, “Yemek ziyan olmasın, oturalım bari.” derken Tıpçı yemek zilini çaldı.

Psikolog, ben ve Tıpçı dışında önceki yemeğe katılan tek kişiydi. Diğerleri daha yeni bahsettiğim Editör Blank, gazeteci olduğunu anladığım birisi ve sessiz, çekingen, sakalları olan, pek tanıyamadığım ve gözlemlediğim kadarıyla da bütün akşam boyunca ağzını bıçak açmayan bir başka adam. Yemek masasında herkes Zaman Yolcusu’nun olmamasıyla ilgili tahminlerde bulundu, ben de şakaya vurarak zaman yolculuğuna çıkmış olabileceğini söyledim. Editör zaman yolculuğunu ona açıklamamızı isteyince Psikolog, bir hafta önce şahit olduğumuz “ustaca hazırlanmış paradoks ve numara”dan bahsetmeye gönüllü oldu. Tam açıklamasının ortasına gelmişti ki koridorun kapısı sessizce açıldı. Kapıya dönük oturduğum için ilk ben gördüm. “Selamlar! Sonunda!” dedim ve kapıyı daha da açarak içeri girdi Zaman Yolcusu. Ben şaşkınlıktan bir çığlık attım. Benden sonra onu gören Tıpçı, “Aman Tanrı’m! Ne oldu sana böyle?” dedi. Ve masada oturan herkes kapıya döndü.

Çok kötü bir durumdaydı. Ceketi toz içindeydi ve dirseklerine kadar yeşille kaplanmıştı; saçları dağılmış ve hatta saçları, ya tozdan ya da gerçekten, grileşmiş gibi gözüküyordu. Yüzü bembeyaz kesilmişti; çenesinde ise henüz tam iyileşmemiş bir kesik vardı; yüzü çok derin bir acı çekiyormuşçasına bitkin ve sinirliydi. Sanki gözleri ışıktan rahatsız olmuş gibi kapının önünde biraz tereddüt ettikten sonra odaya girdi. Sokakta gördüğüm, ayağı yürümekten şişmiş zavallılar gibi topallayarak yürüyordu. Önce onun konuşmasını bekler bir tavırla sessizce ona bakakaldık.

Tek bir kelime dahi etmedi, masaya acı çekerek yaklaştı ve içeceğe doğru uzandı. Editör bir kadeh şampanya doldurdu ve Zaman Yolcusu’na doğru itti. Zaman Yolcusu o kadehi başına diktikten sonra masadakilere o eski gülümsemesini andıracak bir tebessümle bakış attı. Tıpçı, “Ne oldu böyle?” dedi. Zaman Yolcusu pek duymuşa benzemiyordu. “Sizi bölmek istemem, bir şeyim yok.” dedi diliyle dişi arasında. Biraz duraksadı, kadehini doldurulması için uzattı ve onu da tek dikişte içti. “Bak işte bu iyi geldi.” dedi. Beti benzi tekrardan eski hâline gelmeye başladı, gözlerine canlılık geldi. Boş ama hafif mutlulukla bakan bakışları tek tek yüzümüzü inceledikten sonra kalkıp sıcacık ve huzur dolu odada gezinmeye başladı. Sonra sözleri sanki ağzından cımbızla çekiyormuşuz gibi konuşmaya başladı ve “Ben yıkanayım ve temiz kıyafetler giyip geleyim. Sonra size ne olduğunu anlatacağım… Bana o koyun etinden biraz ayırın. Bir parça et için nelerimi vermezdim şu anda bir bilseniz…”

Evinde nadir gördüğü Editör’e baktı ve hâlini hatırını sordu. Editör bir soru sordu ve tam o anda Zaman Yolcusu söze girerek “Birazdan anlatırım, ama şu an biraz garip hissediyorum. Şimdi kendime gelirim.” dedi.

Bardağını bıraktı ve merdivenlere doğru yürüdü. O yürürken topalladığını ve ayaklarının sürünme sesini fark ettim ve odadan çıkarken yerimden irkilip ayaklarına baktım. Ayaklarında yırtılmış ve üzerinde kan lekesi olan çoraplar vardı. O çıktıktan sonra kapı kapandı. Bir an “Acaba peşinden gitsem ne olur?” diye düşündüm, sonra aklıma üzerine gidilmesinden nefret ettiği geldi ve vazgeçtim. Bir anlığına beynim durgunlaşmıştı. Sonra Editör’ün (alışkanlığını bozmayarak) “Saygın Bilim İnsanının Tuhaf Davranışları” dediğini duydum, sanki bir başlık atıyordu. Ve bu dikkatimi tekrardan muhteşem yemek masasına çevirmeme sebep oldu.

Gazeteci, “Ne oluyor yahu?” diye sordu. “Bize ne tür bir oyun sergiliyor? Ben tam anlayamadım.” Sonrasında Psikolog’la göz göze geldik ve yüzündeki ifadeden benim düşüncelerimin aynısının geçtiğini anladım. Bir anlığına Zaman Yolcusu’nun acılar içinde topallayarak merdivenlerden çıktığı aklıma geldi. Sanıyorum ki topalladığını benden başka fark eden olmadı.

Yaşananların getirdiği şaşkınlıktan kurtulan ilk kişi, yemeğini istemek için zili çalan (Zaman Yolcusu yemek masasında hizmetçilerinin beklemesinden pek hoşlanmazdı) Tıpçı oldu. Tam bu esnada Editör de homurdanarak çatal ve bıçağına uzandı. Sessiz Adam da aynısını yaptı. Yemek tekrardan devam etti. Muhabbet arada bir kesintiye uğrasa da gürültülü bir şekilde devam etti; sonra Editör’ün merakı yeniden alevlendi ve sordu, “Arkadaşımız sokaklarda çöp toplayarak gelirine katkı mı sağlıyor? Yoksa kendi Nebukadnezzar dönemini3 mi yaşıyor?” Ben de “Bu kesin Zaman Makinesi’yle ilgili bir şey.” dedim ve Psikolog’un önceki buluşmamızdaki anlattıklarını söylemeye başladım. Yeni gelen konukların anlattıklarıma inanmadıkları çok belliydi. Editör itiraz etmeye başladı. “Ne demek yani bu zaman yolculuğu? İnsan bir paradoksun içinde yuvarlanarak kendisini toza toprağa bulayamaz ki, değil mi?” Derken biraz kafasına oturunca işi iyice dalgaya vurdu. “Gelecekte hiç elbise fırçası yok muydu yani?”

Gazeteci de hiçbir anlattığımıza inanmayacaktı ve o da Editör’ün kolayca işleri alaya vurmasına eşlik edecekti. Her ikisi de genç, alaycı ve neşeli diye adlandırdığımız yeni gazeteci tiplerindendi. Gazeteci, “Özel Muhabirimiz Gelecekten Bildiriyor.” diye söylenirken, ya da bağırırken Zaman Yolcusu içeri girdi. Normal bir kıyafet giymiş, bitkin gözükmesini saymazsak, beni korkutan o görünüşünden eser kalmamıştı.

Editör, “Bak bir şey soracağım: Bu baylar sizin önümüzdeki haftanın ortasına yolculuk ettiğinizi söylüyor. Bize önümüzdeki hafta gerçekleşecek Rosebery at yarışları sonuçlarını söyler misiniz? Ne kadar pay istiyorsunuz bu işten?” dedi.

Zaman Yolcusu, odada onun için ayırdığımız sandalyeye tek kelime etmeden geldi ve oturdu. Önceki gibi yüzünde hafif bir tebessüm vardı. “Nerede benim yemeğim?” dedi ve ardından “Çatalımı bir ete saplamak ne kadar da güzel bir şey!” diye ekledi.

Editör, “Anlat şu hikâyeyi!” diye bağırdı.

Zaman Yolcusu da “Başlarım hikâyesine! Sadece yemek yemek istiyorum. Proteini damarlarımda hissedene kadar tek bir kelime dahi etmeyeceğim. Teşekkür ederim. Tuzu uzatır mısınız?”

Ben, “Tek bir şey soracağım: Zaman yolculuğunda mıydınız?”

Ağzında yemek doluyken başını sallayarak “Evet.” dedi Zaman Yolcusu.

Editör, “Tam anlamıyla olayı anlatırsan satır başına bir şilin4 veririm.” dedi. Zaman Yolcusu, Sessiz Adam’a doğru bardağını yöneltti ve tırnağıyla bardağa vurdu; bunun üzerine yüzüne bakmaktan kendisini alıkoyamayan Sessiz Adam, bardağını şarapla dolduruverdi. Yemeğin bundan sonraki kısmı pek de hoş geçmedi. Aklıma birçok soru geliyor fakat bunları sormaya cesaret edemiyordum ve sanırım diğerleri de aynı sorundan muzdaripti. Gazeteci, Hettie Potter’dan alıntılar yaparak ortamı yumuşatmaya çalıştı. Zaman Yolcusu ise kendisini önündeki yemeğin lezzetine kaptırmış, yarın yokmuş gibi yemek yiyordu. Doktor ise sigarasını yakmış, gözünün bir ucuyla Zaman Yolcusu’nu izliyordu. Sessiz Adam ise normalden daha fazla hödük duruyor ve tedirginliğini bir nebze azaltmak için düzenli olarak şampanyasını yudumluyordu. En sonunda Zaman Yolcusu tabağını itti ve bize bakmaya başladı. “Sanırım size bir özür borçluyum.” dedi. “Çok acıkmıştım sadece. Ve hayatımın en muhteşem zamanını geçirmiştim.” Bir puro aldı ve uç kısmını kesti. “Ama burada olmaz, sigara odasına geçelim. Bulaşıkların dibinde böylesine uzun bir konuyu anlatamam.” dedi. Geçerken zili çaldı ve bizi yan odaya aldı.

Sandalyesine yaslandı ve gelen üç yeni misafirin adını anarak “Blank, Dash ve Chose’a makine hakkında bir şey anlattın mı?” dedi bana.

Editör ise “Bu şey tam bir paradoks.” dedi.

“Bu akşam hiç tartışacak havamda değilim. Size hikâyeyi anlatırım ama tartışacak enerjim yok.” diye söze başladı Zaman Yolcusu. “İsterseniz size başımdan geçenleri anlatırım ama sözümü kesinlikle kesmeyeceksiniz. Gerçekten ben de size anlatmayı çok istiyorum ama muhtemelen çoğu size yalan gibi gelecek. Ama inanın! Gerçekten, söylediğim bütün kelimeler doğru. Saat dörtte laboratuvarımdaydım ve o zamandan beri… Tam sekiz gün geçirdim… Öyle günlerdi ki hiçbir insan şimdiye kadar yaşamamıştır. Çok yorgunum, ama size bunu anlatana kadar uyuyamam ki. Anlattıktan sonra uyumaya gideceğim. Ama bak sözümü kesmek yok. Anlaşıldı mı?”

“Anlaşıldı.” dedi Editör ve hepimiz arkasından aynı kelimeyi tekrarladık. Ve ardından öncesinde bahsettiğim gibi Zaman Yolcusu anlatmaya başladı. İlk başlarda koltuğuna yaslanmış çok bitkin bir sesle anlatıyordu. Sonraları biraz daha canlandı. Şu anda bu satırları yazarken o anı anlatamamanın yarattığı yetersizliği mürekkebimde ve hepsinden öte kendimde hissediyordum. Sanıyorum ki sizler de yeterince dikkatli okuyorsunuz bu satırları ancak konuşan kişinin küçük lambanın ışığındaki beyazlaşmış suratını ve samimi ifadelerini göremiyor ve sesindeki tonlamaları duyamıyorsunuz. Yüz mimiklerinin, anlattığı hikâyeye göre nasıl değiştiğini göremiyorsunuz! Biz dinleyenlerin çoğu, sigara odasındaki mumların yanmaması sebebiyle gölgedeydik ve yalnızca Gazeteci’nin yüzü ve Sessiz Adam’ın diz kapağından aşağısı gözüküyordu. İlk başlarda durup durup birbirimizin suratına bakıyorduk. Sonraları bunu da bırakıp sadece Zaman Yolcusu’nun suratına bakmaya başladık.

IV

ZAMAN YOLCULUĞU

Size geçen hafta Perşembe günü Zaman Makinesi’nin temellerinden bahsetmiştim ve size henüz tamamlanmamış hâlini de göstermiştim. İşte burada, yolculuk dolayısıyla biraz eskimiş; fil dişi çubuklarından birisi kırık; ve pirinçten yapılmış parmaklıklarından birisi eğik… Ama kalan kısımlar sapasağlam. Cuma günü makineyi tamamlayacağımı planlıyordum; ama Cuma günü, bütün parçaları bir araya getirdiğimde bir şey fark ettim. Nikel çubuklardan biri iki buçuk santim daha kısaydı ve bunu baştan yapmam gerekiyordu, bu yüzden tamamlanması bu sabaha kadar sürdü. Ve saat onda dünya üzerindeki ilk ve tek Zaman Makinesi çalışmaya başladı. Son bir defa gözden geçirdim, bütün vidaları tekrardan kontrol ettim, kuvars çubuğun üzerine bir damla daha yağ damlattım ve sandalyeme oturdum. Sanki alnına silah dayamış ve birazdan intihar edecekmiş gibi hissettim çünkü birazdan ne olacağını bilmiyordum. Bir elime açma şalterini, diğer elime kapatma şalterini aldım. Önce ilkine sonra anında diğerine bastım. Bir anda dönmeye başladım; sanki yüksekten düşüyormuşçasına bir kâbusun içinde gibiydim ve sonra etrafıma baktım. Laboratuvarda hiçbir şey değişmemişti. Ne oldu şimdi? Bir anlığına zihnim bana oyun oynuyor diye şüphelendim. Sonra saate baktım. Biraz önce saat onu birkaç dakika geçmişti, şimdi ise neredeyse üç buçuk!

Derin bir nefes aldım, dişlerimi sıktım ve iki elimle açma şalterini tuttum ve bir hışımla dışarı fırladım. Laboratuvar yavaş yavaş karardı. Tam o sırada Bayan Watchett içeri girdi ve resmen beni görmeden geçip bahçeye doğru gitti. Odayı baştan sona bir dakika gibi bir sürede dolaşmış olmalı ama bana resmen bir roket gibi geldi bu hızı. Şalteri sonuna kadar çektim. Lambanın sönmesi gibi bir anda akşam oldu ve bir anda gündüz. Ertesi akşam geldi, sonra yine gündüz oldu, sonra yine gece ve yine ve yine… Her seferinde daha da hızlanıyordu. Kulaklarımda rahatsız edici bir çınlama hâkimdi ve başım dönüyordu.

Sanırım size zaman yolculuğunun uyandırdığı duyguları tam anlamıyla aktaramıyorum. Gerçekten çok güzel etkiler bırakmıyor. Sanki kocaman bir tepeden kendinizi baş aşağı bırakmışsınız ve hiç durmadan düşüyormuşsunuz gibi bir his! Ve her an yere çakılacakmışsınız gibi… Ben hızlandıkça gece, gündüzü kanat çırpar gibi bir hızla takip ediyordu. Çok fazla vakit geçmeden laboratuvarın o bulanık görünüşü yavaş yavaş kayboldu ve Güneş’in her dakika gökyüzünde hızlı hareketini görmeye başladım. Laboratuvarımın yok olduğunu ve dışarıda kaldığımı düşündüm bir an. Bir inşaat iskelesi görür gibi oldum ama o kadar hızlı hareket ediyordum ki hareket eden herhangi bir nesneyi seçemiyordum. Dünya üzerindeki en yavaş salyangoz bile benden çok hızlı hareket edip yanımdan geçiyordu. Karanlığın ve ışığın sürekli hareketi gözlerimi bir hayli yormuştu. Derken arada hızla ilerleyen karanlıklarda ayın tekrar tekrar evrelerini ve yer değiştiren yıldızların hareketlerini gördüm. Biraz sonra, ben hız kazandıkça gece ve gündüzün hareketi yerini sürekli bir griliğe bırakmıştı; gökyüzü ise muhteşem renkte bir maviyle kaplanmıştı; hiç durmadan hareket eden Güneş, Uzay’da ateşten bir çizgiye dönüştü, Uzay’da muhteşem bir kemere benziyordu; Ay ise daha silikleşmiş bir şerite dönüşmüştü; yıldızları ise, arada bir mavinin içinde yanıp sönen daireleri saymazsak hiç göremez hâle gelmiştim.

Manzara ise garip ve silikti. Şu anda bu evin bulunduğu tepede duruyordum hâlâ ve yamacın soluk ve gri tarafı tepemde yükseliyordu. Ağaçların, âdeta bir buhar gibi büyüdüğünü ve değiştiğini gördüm. Bir gri, bir yeşil… Bir anda büyüyor, serpiliyor ve soluyorlardı. Kocaman binaların belli belirsiz yükseldiğini ve hayalmiş gibi gözümün önünden geçtiklerini gördüm. Yeryüzü resmen ayaklarımın altında eriyor ve kayıyor gibiydi. Hızımı gösteren paneldeki rakamlar âdeta birbirleriyle yarışıyordu. Tam bu esnada Güneş’in oluşturduğu alevden kemerin bir aşağı bir yukarı, bir dakika ya da daha az sürede hareket ettiğini fark ettim; artık geçirdiğim bir dakikanın bir yıla bedel olduğu açıktı; ve her bir dakikada yeryüzü karla kaplanıyor ve bir anda yok oluyordu; yerini hemen baharın getirdiği yeşillik ve canlılık alıyordu.

Başlangıçtaki o hoş olmayan duygular şimdi daha da azalmıştı. O duyguların yerini saçma bir sarhoşluk almıştı. Ve aslında makinede önceden tahmin etmediğim bir sarsıntıyla karşılaştım. Ancak kafamı buna veremeyecek kadar meşguldü zihnim ve içimde beliren ani bir çılgınlıkla geleceğe attım kendimi. Başlarda pek kalmak istemedim çünkü bu yeni duygular zihnimi yeterince meşgul ediyordu. Ama sonraları içimde merak ve korku sebebiyle kalmam gerektiğiyle ilgili duygular hissettim ve en sonunda bu duyguların mahkûmu oldum. Gözlerimin önünden kayıp giden dünyada kim bilir ne garip gelişmeler, ilkel uygarlığımızdan sonra gelen ne harika icatlar vardı acaba diye çok merak ettim. Bizim zamanımızda bile olmayan kocaman, aşırı büyük yapılar görüyordum ama bu yapılar pus ve ışıltı doluydu. Yamaç, şu ankinden daha yeşil duruyordu ve hazır olun, oraya hiç kış uğramıyordu! Dünyanın bu hâli bile, kafamdaki dalgınlığa ve bulanıklığa rağmen güzeldi. Neden sonra aklıma birden durmak geldi.

Benim ya da makinenin bulunduğu Uzay boşluğunda bir nesneye çarpma ihtimalim vardı ama yüksek hızda hareket ettiğim için bu ihtimal o kadar da önemli değildi. Aslında tam anlamıyla seyrelmiştim, yani karşıma çıkan herhangi bir nesnenin parçacıkları arasında buhar gibi süzülüp geçebiliyordum! Ama durmak demek benim atomlarımla, karşılaştığım maddenin atomlarının şiddetli bir kimyasal tepkimeye girmesine, ki bu büyük ihtimal devasa bir patlamaya sebep olacaktı ve kendimi ve Zaman Makinesi’ni mümkün olan bütün boyutların dışına, yani Bilinmeyen’e gönderecektim. Bu ihtimal, daha makinenin yapılma safhasında sürekli olarak aklımı kurcaladı ancak bunu bir erkeğin alması gereken risklerden biri olarak gördüm. Fakat şimdi bu risk bir kaçınılmaza dönüştü ve ilk baştaki gibi iyimser bir şekilde de bakamıyordum artık bu olaya. İşin doğrusu, etrafta neler döndüğünü bir türlü anlayamamak, makinenin gitgide şiddetli bir şekilde titremesi ve hepsinden öte durmadan düşüyormuşum hissi sinirlerimi yerinden oynatmıştı. Kendime sürekli asla duramayacağım konusunda telkinler verirken birden ani bir öfkeyle durmaya karar verdim. Aptal gibi şaltere birden asılınca makine fırıl fırıl dönmeye başladı ve beni de havaya fırlattı.

Kulaklarımda bir gümbürtü yankılandı. Bir anlığına bayılmış olmalıydım. Tepemde koca koca dolu yağıyordu ve yana yatmış makinemin önünde, çimenin yumuşak tarafında yatıyordum. Her şey hâlâ gri gözüküyordu ama en azından kulağımdaki çınlama son bulmuştu. Etrafıma bir baktım. Orman gülü çalılıklarıyla kaplanmış küçük bir bahçenin çimenlerindeydim ve doluların çarptığı orman gülünün pembe ve leylak rengindeki çiçeklerinin birer birer yere düştüğünü fark ettim. Yere çarparak geri seken, âdeta raks eden dolu taneleri makinenin üzerinde bir bulut oluşturmuştu ve yere değdiklerinde sürüklenip gidiyorlardı. Bir anda sırılsıklam olmuştum. ‘Sizi görmek için yıllardır bu anı bekleyen birine göre iyi bir karşılama (!)’ dedim kendi kendime.

Bir an ıslandığım için kendimi çok aptal hissettim. Ayağa kalkıp etrafa bir göz gezdirdim. Beyaz bir taştan yontulmuş bir figür, orman gülü çalılarının arkasından, bardaktan boşalırmışçasına yağan dolunun içinde zar zor görünüyordu. Bu figür dışında hiçbir şey görünmüyordu.

O an hissettiklerimi zar zor hatırlayabiliyorum. Dolu yağışı azaldıkça gördüğüm beyaz figür daha da netleşmeye başladı. Gümüş renkli bir huş ağacının neredeyse o yapı boyunca uzandığını görünce epey uzun olduğunu anladım. Beyaz mermerden yapılmaydı ve kanatlı bir sfenkse5 benziyordu ama kanatları kapalı değil de açık durduğu için uçuyor gibi gözüküyordu. Alt kısmı tunçtandı ve anladığım kadarıyla pasla kaplıydı. Şansıma bu figürün yüzü bana dönüktü ve görmeyen gözleri bana doğru bakıyordu, dudaklarında ise belli belirsiz bir gülümseme vardı. Belki yarım dakika, belki yarım saat boyunca ona bakakaldım. Dolunun yoğunluğuna bağlı olarak bir ileri bir geri hareket ediyor gibiydi. Sonunda gözlerimi biraz da olsa ondan ayırabildim ve dolunun yavaş yavaş azaldığını, gökyüzünün Güneş ışığını gösterecek kadar açıldığını gördüm.

Çömelmiş beyaz figüre yeniden baktım ve yolculuğumun uyandırdığı cesaretim aklıma geldi. Bu sis bulutu ortadan kalkınca acaba ne çıkacaktı meydana? İnsanlığın başından neler geçmişti? Ya zulüm artık normalleşmiş bir eylem hâline geldiyse? Ya bu geçirdiğim arada ırkımız, insanlık özelliklerini kaybetmiş ve bir çeşit duygusuz ve aşırı güçlü bir varlığa dönüşmüşse? Eski dünyadan gelen bir vahşi, çabucak öldürülebilen, halk tarafından en korkuncu ve en iğrenci olarak algılanan bir tür hâline gelmiş olabilirdim.

Daha şimdiden başka devasa yapılara, girift duvarlara ve uzun sütunlara sahip dev binalara, azalan fırtınanın içinden yavaşça üzerime süzülen ağaçlık bir yamaca şahit oldum. İçimi bir panik ve korku kapladı. Hemen o ruh hâliyle Zaman Makinesi’ne yöneldim ve yeniden ayarlamaya çalıştım. Ben bunu yaparken Güneş de yüzünü bulutların arkasından göstermeye başlamıştı. Ortamı grileştiren yağış bir kenara çekildi ve hayaletin peşinden sürüklenen kıyafeti gibi kayboldu. Tam üzerimde yaz mavisinin hâkim olduğu gökyüzündeki kahverengi bulutlar hiçliğe doğru birer birer yol alıyorlardı. Çevremdeki büyük binalar, farklı ve gök gürültülü fırtınanın ıslaklığıyla parıldıyorlardı ve yolları; birikmiş, erimemiş dolu taşlarıyla bembeyaz olmuştu. Bu garip dünyada kendimi yapayalnız hissettim. Üzerinde her daim çırpabileceği ve uçabileceği kanatlara sahip bir kuş gibi hissettim. Korkum gitgide arttı. Derin nefes alabileceğim bir boşluktan sonra yine dişlerimi sıktım ve makineye hamle yaptım. Yaptığım hamleden sonra makine, pes ederek ters döndü. Sert bir şekilde çeneme çarptı. Bir elim oturakta, diğer elim şalterde yeniden binmek için ağır ağır nefes aldım.

Конец ознакомительного фрагмента.

Текст предоставлен ООО «Литрес».

Прочитайте эту книгу целиком, купив полную легальную версию на Литрес.

Безопасно оплатить книгу можно банковской картой Visa, MasterCard, Maestro, со счета мобильного телефона, с платежного терминала, в салоне МТС или Связной, через PayPal, WebMoney, Яндекс.Деньги, QIWI Кошелек, бонусными картами или другим удобным Вам способом.

1

Adını İsveçli doğa bilimci Carl Linnaeus’tan alan Linne Derneği, 1788 yılında Londra’da Burlington House binasında kurulmuştur. Linne Derneği, biyolojik bilimlerinin özellikle evrim, taksonomi, biyolojik çeşitlilik ve sürdürülebilirliğe ağırlık verilerek çalışılmasını amaçlayan bir dernektir.

2

Almanya’da bir şehir.

3

Eski Ahit kitabında Babillilerin kralı Nebukadnezzar, Tanrı tarafından cezalandırılarak yedi yıl bir hayvan olarak yaşamak zorunda kalır. Yazar da burada Zaman Yolcusu’nun tıpkı Nebukadnezzar gibi çift yaşam sürdüğünü vurgulamış.

4

Eskiden İngiltere’de kullanılan gümüş para.

5

Kafası koç, kuş veya insan, gövdesi ise uzanan bir aslan şekilli heykel.

Вы ознакомились с фрагментом книги.

Для бесплатного чтения открыта только часть текста.

Приобретайте полный текст книги у нашего партнера:


Полная версия книги

Всего 10 форматов

bannerbanner