
Полная версия:
Katya
“Size bir yeni sonat daha çalmak isterdim.”
“Başka vakit.”
Hâlinde bir soğukluk vardı. Yahut bana öyle geldi. Bir adım atarak basit bir jest ile “Allah’a ısmarladık!” dedi. Müteessir olduğunu o zaman iyice anladım ve buna sebep olduğum için pek üzüldüm. Maşa ile ikimiz onu merdiven başına kadar uğurladıktan sonra gözden kayboluncaya kadar gittiği yola baktık. Atının nal sesleri artık işitilmez olunca ben taraçaya çıktım. Dört köşesini dolaşarak uzun boylu gezindim. Sonra oturdum, bahçeyi seyre daldım ve gecenin seslerini, sessizliklerini saran nemli bir sis içinde uzun müddet kalarak gönlümün istediğini gördüm ve dinledim.
İkinci ve üçüncü olmak üzere birer kere daha geldi ve aramızda geçen muhaverenin bende bıraktığı sıkıntılı tesir, bir daha tekerrür etmemek üzere tamamen zail oldu.
Yazın haftada iki üç kere bizi görmeye geliyordu. Ona öyle alıştım ki arası biraz uzayacak olsa “Böyle yalnız yaşamak ne güç şey!” derdim. İçimden ona gücenir, beni ihmal ettiği için kendisini haksız bulurdum. Bana karşı yavaş yavaş dostça bir arkadaş hâlini aldı. Soruyor, anlıyor, bütün samimiyetimle gönlümü açmamı istiyor; nasihatlerde, teşviklerde bulunuyor, bazı tekdir ediyor ve icabında önüme set çekiyordu. Fakat benim seviyemde kalmak için ne kadar cehdetse gene anlıyordum ki onda, onun tanıdığım şahsiyetinin yanında, benim giremediğim ve yabancı kaldığım koca bir dünya vardır. O dünyaya beni kabul etmeye lüzum görmüyor ve her şeyden ziyade bu hâli ona karşı beslediğim hürmeti idame ettiği gibi aynı zamanda beni de ona çekiyordu. Gerek Maşa’dan ve gerek komşulardan öğrendiğime göre, bir taraftan, birlikte oturdukları ihtiyar anasına bakarken bir taraftan da ziraatla ve bizim vasilik işleriyle meşgul olduktan başka omzunda kibar sınıfı alakadar eden ve kendisi için birçok üzüntüleri mucip olan başka işleri de vardı. Fakat bütün bu vaziyeti nasıl kavrıyor, bu husustaki düşünceleri, planları, ümitleri nedir? Kendisinde çözmeye muvaffak olamadığım düğüm işte bu idi. Ne zaman sözü bu vadiye döküp işlerinden bahsetsem alnının çizgisi bir mana alarak derinleşir ve güya “İleri gitmeyelim, rica ederim; bunlardan size ne?” demek ister gibi araya başka laf karıştırırdı. Önceleri bu hâli gücüme giderdi, sonra öyle alıştım ki buluştukça yalnız bana ait şeylerden bahseder olduk ve gitgide bunu pek tabii bulmaya başladım.
İçyüzüme karşı böyle yakından alaka gösterirken dış yüzüme karşı tam bir kayıtsızlık ve hatta biraz istihfaf10 göstermesine de önceleri tutulurdum amma gitgide bunu da bilakis hoş bulmaya başladım. Hiçbir vakit, ne gözleriyle ne sözleriyle beni güzel bulduğunu ima etmemişti. Böyle yapmak şöyle dursun başka biri, onun yanında, beni fena bulmadığını söyleyecek olsa kaşlarını çatar ve gülmeye başlardı. O zaman üstelik yüzümde bir kusur bulmaya kalkışır ve bana takılırdı. Bayram ve şenliklerde başımı düzelterek bana yeni moda elbiseler giydirip süslemek Maşa’nın merakı idi. O zaman o alayda daha ileri gider; zavallı dadı çok mahzun olurdu. İlk zamanlarda bu hâli beni de az çok haklı olarak sinirlendirdi. Serj Mihaloviç’in beni beğendiğini iyice aklına koyan Maşa, hoşuna giden bir kadının, işine elverecek bir şekilde kendini göstermesini neden dolayı tercih etmediğine bir türlü akıl erdiremiyordu. Fakat çok geçmeden ona karşı nasıl olmak lazım geleceğini ben anladım. O, benim koket olmadığıma inanmak istiyordu. Ben bunu anladıktan sonra üstümde başımda ve evzamda11 koketliğin ancak bir gölgesi kaldı ve onun yerine başka bir koketlik, küçük bir göz boyacılık, yani sadelik kaim oldu; bizzat kendim sadeliği benimseyemediğim hâlde.
Beni sevdiğini görüyordum. Fakat bir çocuk gibi mi yoksa bir kadın gibi mi sevdiğini o zamana kadar hiç araştırmamıştım. Ne olursa olsun onun sevgisinin bence bir kıymeti vardı. Beni dünyanın en iyi bir kızı addettiği için küçük sahtekârlığımla onun gözünü boyamaktan vazgeçemiyordum. Fakat onu aldatırken kendim de gittikçe daha iyi oluyordum. Ona maddi şahsiyetimin değil ruhumun iyi taraflarını göstermenin daha iyi ve daha münasip olacağını hissediyordum. Saçlarım, ellerim, yüzüm, evzam, iyi kötü ne olursa olsun, bana öyle geliyordu ki bir bakışta anlaşılacak ve onun tarafından numarası verilecekti. Çünkü onu ne kadar aldatmaya kalkışsam zevahirime12 bir şey ilave edemezdim. Ruhumu ise bilakis o hiç tanımıyordu: Çünkü seviyordu. Çünkü o ruh tam da o sıralarda yükselme ve inkişaf yolunda bulunuyordu. Nihayet çünkü bu işte onu kolayca aldatabilirdim ve aldatıyordum da! Bir kere bunları iyice anladıktan sonra ona karşı öyle keyfim yerine geldi ki! O sebepsiz didinişler, o, bana bir nevi nefes darlığı veren durup dinlenemeyişler tamamıyla zail oldu. O andan itibaren bana öyle geldi ki ister karşısında olayım ister yanında, oturmuş veya ayakta bulunayım, saçlarım düz veya kıvrılmış olsun, nasıl olsa bana bakmaktan zevk alıyor ve daima bakıyor, beni artık iyi anlıyor ve ben ondan ne kadar memnunsam o da benden o kadar memnundu. Mutadı hilafına, herkes gibi o da bana güzel olduğumu söylemiş olsaydı sanırım memnun olacağıma biraz da gücenirdim. Fakat buna mukabil, ağzımdan çıkan bir söz dolayısıyla dikkatle yüzüme bakarak ve tahassüslerini13 saklamak için mizah tavrı almaya çalışarak “Evet, evet, sizde bir şey var! Sizde ben mertlik görüyorum, bunu size söylemeliyim.” dediği zaman sevincimden eteklerim zil çalıyor, saadetimden mest oluyordum.
Peki, kalbimi sevinç ve gurur ile dolduran bu mükâfatlara neden dolayı müstahak oluyordum? Çünkü ihtiyar Greguvar’ın bu küçük kızına karşı aşkını hoş görmeye başladığımı söylemişim… Çünkü gözlerimi yaşartacak derecede beni müteessir eden bir şiir veya romandan bahsetmişim… Nihayet çünkü Mozart’ı Şulof’tan daha iyi bulmuşum… İyinin ne olduğu ve neyin sevilmesi lazım geldiği hakkında müspet bir fikrim olmadığı hâlde müstesna bir insiyak ile iyiyi ve sevilmesi lazım gelen şeyleri keşfedişim, bana hayret mevzusu olurdu. Bundan evvelki zevklerimin ve itiyatlarımın çoğu onun hoşuna gitmezdi. O zaman kaşlarının belirsiz bir hareketi, bir bakışı, yapmak istediğim bir şeyi uygun bulmadığını yahut kendine has ve biraz istihfafkâr bir merhamet gülüşü vaktiyle tarafımdan sevilmiş olan şeyin artık sevilmemesi lazım geleceğini hemen bana anlatmaya kâfi gelirdi. Bana bir nasihat vermek aklından geçse ne söyleyeceğini ben daha evvel bilirdim. Bana bir şey soracağı vakit gözleriyle sorar ve bu bakışla ne düşündüğümü anlardı. O zamana ait bütün hislerim, fikirlerim benim değil onun hisleri, fikirleri idi ki birdenbire benim olur ve hayatıma nüfuz ederek nevüma14 onu aydınlatırdı. Hiç farkında olmadığım hâlde yavaş yavaş her şeyi başka gözlerle görmeye başladım: Maşa’yı olduğu kadar başka adamlarımızı, Sonya’yı hatta kendimi ve kendi işlerimi eski gözlerimle görmüyordum. Vaktiyle sırf can sıkıntısına galebe için okuduğum kitaplar birdenbire bana hayatın en büyük bir zevki gibi geldiler. Sebebi de her zaman şu ki o kitapları, o ve ben, ikimiz aramızda münakaşa ederek beraber okuyoruz ve onları bana o getiriyor. Vaktiyle mesela Sonya’ya ait işlerim, ona verdiğim dersler, bana angarya gelir, bunları sırf vazife hissi ile zoraki yapardım. Şimdi ara sıra derslerimizde o hazır bulunduğu için Sonya’nın terakkisi benim en tatlı zevklerimden biri oldu. Bir müzik parçasını sonuna kadar geçmek benim için kabil olmazdı. Şimdi o dinleyecek, belki de takdir edecek diyerek bir parçayı kırk kere tekrarlamaktan bıkmıyorum. Zavallı Maşa’nın artık dinleyecek hâli kalmaz da kulağına pamuk tıkar; ben ise bunda can sıkacak bir şey bulmam. O eski sonatlar piyanonun dişlerinde, şimdi parmaklarımın altından, büsbütün başka bir mana ve şüphesiz daha yüksek bir mana ile çıkıyordu. Hatta Maşa ki pek iyi tanıdığım için kendimden hiç ayırt etmem, gözümde başka bir kıymet almıştı. Ancak şimdi Maşa’nın, hiçbir mecburiyeti olmadığı hâlde, bizim için bir ana, bir dost ve heveslerimize tabi bir esir gibi hizmet etmiş olmasının kıymetini ölçüyordum. Ne kadar feragat ve ne büyük bir fedakârlıkla bu kadıncağızın bize bağlanmış olduğunu ve ona karşı ne kadar büyük bir şükran borcu içinde bulunduğumu takdir ederek kendisini ona göre sevmeye başladım. Gene Serj’in telkinleriyle adamlarımıza, köylülerimize, çiftçilerimize, kadın hizmetçilerimize karşı da nokta-i nazarım başkalaştı. Söylemesi biraz komik olacak ama itiraf etmeliyim ki bu adamların arasında ben kendimi ömrümde görmediğim, tanımadığım kimselerden daha yabancı bulurdum; bir kere olsun hatırıma getirmemişimdir ki onlar da benim gibi insandırlar; onların da aşk, arzu, keder gibi hislere kabiliyetleri vardır. Şimdi yalnız onlar değil içinde doğup büyüdüğüm ve pek iyi bildiğim bahçemiz, ormanlarımız, tarlalarımız dahi benim için yepyeni birer mevzu oldular. Onlardaki tabii güzellikleri hayranlıkla görmeye başladım. “Hayatta hakiki olarak bir saadet vardır. O da başkaları için yaşamaktır.” diye ikide bir tekrar etmesi boşuna değilmiş. Bu benim tuhafıma gidiyor ve ne demek olduğunu anlamıyordum. Fakat haberim olmadan bu fikir bir kanaat hâlinde yavaş yavaş kalbimin derinliklerine işledi. Hasılı o, benim önüme yeni bir hayat açmıştı. Eskisini değiştirmeden ve yeni bir şey katmadan… Yalnız bendeki duyguların her birini inkişaf ettirerek açtığı sevinç dolu bir hayat! Çocukluğumdan beri her şey etrafımda bir nevi sükût perdesi ile örtülmüş gibi idi. Her şey sesini yükseltmek, ruhuma hitap etmek ve kalbimi saadetle doldurmak için onu bekliyormuş!
Bu yaz ikide bir odama çıkar, kendimi yatağıma atardım. Orada, eskiden baharda olduğu gibi istikbale ait ümit ve arzularla dolu bir üzüntü yerine kalbim başka bir hisle, duyduğum saadet hisleriyle bunalırdı. Gözüme uyku girmezdi; kalkar, gider, Maşa’nın karyolasına oturarak ona çok mesut olduğumu söylerdim. Bugün anlıyorum ki bunu ona söylemeye hiç lüzum yokmuş çünkü o, kendisi bunu pekâlâ görebilecek gibi imiş. Maşa, boynuma sarılarak bundan başka dünyada bir emeli olmadığını ve bu sebeple kendisi de pek mesut olduğunu söylerdi. Herkesin mesut olması bana o kadar tabii ve zaruri görünüyordu ki Maşa’ya inanmakta hiç tereddüt etmiyordum. Fakat Maşa bundan başka uykusunu düşünmeye mecburdu. Bunun için beni azarlar gibi yaparak yatağından kovardı ve uykuya dalardı. Ben ise bilakis uyumadan evvel saadetimi mucip olan sebepleri uzun uzadıya zihnimde evirir çevirirdim. Bazı kere Cenabıhakk’ın bana ihsan ettiği bu nimete şükranlarımı da iyi ödemek için kalkar, ikinci defa olarak kalbimin bütün coşkunluğu ile bir kere daha ibadet ederdim.
Odamda her şey sakin ve sakitti.15 Yalnız Maşa’nın uykudaki muntazam nefes alışı ve yanı başındaki saatinin tıkırtısı duyuluyordu. Ben dönerek dualarımı okur, tapınır, boynumda asılı duran haçı öperdim. Kapılar ve pencerelerin kepenkleri kapalı olduğu hâlde kulağıma, bir taraftan bilmem nasıl bir sinek vızıltısı gelirdi. Canım hep bu odada kalmak ister ve vücudumu saran havasına ruhumun sindiğini hissettiğim için sabah olmasını, bu havanın dağılmasını gönlüm istemezdi. Sanki hülyalarım, düşüncelerim ve dualarım bu karanlıkta benimle beraber yaşayan, yatağımın etrafında uçuşan, başımın üstünde kanat açıp duran canlı bir cevher, bir madde, bir esans idi ve benim her düşüncem onun düşüncesi, her hissim de onun hissi idi. Aşkın ne olduğunu daha bilmiyordum. Onun daima böyle bir his olabileceğini ve bunun bir karşılık beklemeden verileceğini düşünürdüm.
III
Ekinlerin içeri alındığı sıralarda bir gün Maşa, Sonya, ben üçümüz yemekten sonra, yolun üst tarafındaki yerde, ıhlamurların gölgesinde ve her zaman oturduğumuz kanepede oturmaya gittik. Oradan korular, tarlalar görülebilirdi. Üç gün geçtiği hâlde Serj Mihaloviç bizi görmeye gelmemişti. Mahsulleri görmeye geleceğini bildiğimiz için bugün kendisini dört gözle bekliyorduk.
Filhakika saat ikiye doğru onun yüksekte bir çavdar tarlası arasından geçtiğini gördük. Maşa bana bakıp gülümseyerek onun sevdiği şeftalilerden getirmelerini hizmetçilere emrettikten sonra kendisi kanepenin üstünde uzandı, kestirmeye başladı. Ben bir ıhlamur dalı kopardım. Kabuğundan ve yapraklarından usaresi sızan bu dal ile Maşa’yı yelpazelerken bir taraftan da elimdeki kitabı okuyor ve ikide bir onun geleceği tarlalar arasındaki yola göz atıyordum. Sonya da yaşlı bir ıhlamur ağacının dibine oturmuş yeşilliklerden bebeğine beşik yapıyordu.
Hava çok sıcaktı. Hiç esmiyordu. Fırına girmişiz gibi pişiyorduk. Ufuklarda büyük bir çevre yapan bulutlar sabahleyin kararmıştı. Havada, beni her zaman sinirlendiren bir bora tehdidi vardı. Fakat öğleden sonra bu bulutlar dağılmış, güneş, tertemiz mavi bir gök ortasında parlamaya başlamıştı. Gök gürlemeleri yalnız bir tarafta ve gökle yerin birleştiği yerde, ağır bir bulutun derinliklerinde parıltılarla yuvarlanıyor, tarlaların tozuna karışan uzak bulutlarda şimşekler soluk zikzaklar yapıyordu. Hiç olmazsa bizim için o gün korkacak bir şey olmadığı belli idi. Bundan dolayı bahçenin arkasında ve görülebilen kısmında kâh yük arabalarının ağır ve uzun gıcırtıları, kâh karşılaşan boş talikaların16 gürültülü sarsıntıları duyuluyor, gömlekleri rüzgârdan uçan arabacıların acele adımları görülüyordu. Bunların kaldırdığı kalın toz tabakası ne uçup dağılıyor ne de yere iniyor, bilakis bahçenin temiz yeşillikleri ile etrafındaki çitlerin üstünde asılı gibi durup kalıyordu. Ötede zahire ambarının bulunduğu yerde başka sesler, başka tekerlek gıcırtıları işitiliyor ve yavaş yavaş avlunun yanına taşıtılan yaldızlı samanlar havada uçuşuyor, yerde yığınlar teşkil ediyor, çok geçmeden gözümün önünde birer çatı gibi yükselen beyzî şekiller peyda oluyor ve bunların etrafına karınca gibi üşüşen köylülerin hayaletleri seçiliyordu. Sonra, tozlu tarlaların arasında yeniden talikalar gelip gidiyor, yeniden sararmış ot yığınları geçiyor ve uzaklardan araba tekerleklerinin gıcırtıları, sesler ve türküler hep kulağıma kadar geliyordu.
Bizim bahçede pek sevdiğimiz bu köşecik müstesna olmak üzere, her tarafı toz ve sıcak bir buğu kaplamıştı. Bu sıcakta, bu toz deryası içinde ve kızgın bir güneşin alnında gene koca bir rençper kütlesi çalışıyor, gülüşüp şakalaşıyor, çene yarışı ediyor, durup dinlenmeden uğraşıyorlardı. Ben, etrafımı seyre dalmıştım. Kanepeye uzanmış olan Maşa, serin yeri bulmuş, mendilini yüzüne örtmüş, tatlı tatlı uyuyor, tabakta siyah, sulu kirazlar duruyordu. Ben bunlara bakıyor, temizlikten pırıl pırıl yanan hafif elbiselerimize bakıyor, billur sürahi içinde güneşin renkleriyle oynayan berrak suya bakıyor ve bunlara bakarken içimde garip bir haz duyuyordum. Ne yapmalıyım? diye düşündüm. Acaba kendimi bu derece mesut bulduğum için mücrim mi idim? Fakat insan hissettiği saadeti etrafına nasıl duyurmalı? Bu saadet ve bizzat kendisi tamamıyla nasıl bir başkasına ait olur ve kime?
Güneş, yolun iki tarafındaki yüksek ağaçların tepelerinden çekilmiş, tozlar yerlere inmişti. Köyün uzaklıkları, mailen gelen püskürme ziyalar altında daha temiz ve daha nurlu görünüyordu. Bulutlar hep dağılmıştı. Ağaçların öbür tarafında, ambarın yanında üç yeni ot yığınının sivri tepelerini ve köylülerin oradan indiklerini görüyordum. Hasılı o gün son defa olarak, tekerleklerinin gürültüsünü aksettirerek talikalar süratle geçiyor, kadınlar, bahçıvan tarakları omuzlarında, ipleri bellerinde, türkü söyleyerek evlerine giriyor, Serj Mihaloviç ise dağın eteğinde göründüğü hâlde, hâlâ gelmiyordu. Nihayet apansız, hiç beklemediğim bir tarafta, yolun öbür ucunda göründü. Şapkasını çıkarırken bakıp gülerek şen bir yüzle bana doğru gelmeye başladı. Fakat hâlâ uyumakta olan Maşa’yı görünce gözlerini kırpıştırıp dudaklarını ısırarak ve parmaklarının ucuna basarak yavaşladı. Hemen fark ettim: Pek sevdiğim neşeli hâli gene üstünde idi. Onun bu sebepsiz neşesine biz kendi aramızda “vahşi heyecan” namını veriyorduk. Bu hâlinde o, tam manasıyla paydosa dar kavuşmuş bir mektepli olurdu. Tepeden tırnağa bütün varlığından bir saadet havası uçardı. Yanıma geldi. Elimi sıkarken Maşa’yı uyandırmamak için sessizce “Bonjur, körpe menekşe.” dedi. “Nasılsınız? İyi değil mi? Ben de öyle fevkalade iyiyim.” Aynı suali ben de ona sormuşum gibi cevap veriyordu. “Bugün tam on üç yaşında bir çocuk oldum. Bir oyuncak atım olsa da binsem, ağaçlara tırmanıp çıksam diyorum. İçimden öyle geliyor.”
Gözünün içi gülüyordu. Gözlerine bakarak “Vahşi heyecan!” dedim. Fakat aynı zamanda hissediyordum ki bu vahşi heyecan bana da sirayet ediyordu. Gülmemeye çalışarak, aynı zamanda bana gözü ile işaret vererek “Evet!” dedi. “Fakat siz bu zavallı Maşa Karlovna’dan ne istiyorsunuz?”
Hiç farkında değildim. Meğerse ben ona bakarken, elimdeki ufak dalı sallıyor ve yapraklarıyla dadımın yüzündeki mendile dokunup yüzünü de okşuyormuşum. Gülmeye başladım.
“Şimdi…” dedim. “Uyanacak ve hiç uyumadığını söyleyecek ama onu ben mahsus yapmadım.”
Maşa’nın uyanmasını istemiyormuşum gibi bu sözleri fısıldayarak söylüyordum, gizli bir şey söylemek hoşuma gidiyordu. O da beni taklit ederek dudaklarını kıpırdatıyor ve güya bana, başkalarının işitmesini istemediği, gizli bir şeyler söylüyormuş hissini veriyordu. Sonra kiraz tabağını gördü. Belli etmeden oradan kiraz alır gibi yaptı. Sonya’ya doğru yürüdü ve ıhlamurun altında onun bebeğinin yerine oturdu. Sonya kızdı. Tam hırçınlık edeceği bir sırada küçük kızla hemen bir oyun icat etti: Kirazları kim daha evvel kapıp yiyecek diye kapışırlarken barıştılar ve gülüştüler.
“İster misiniz daha kiraz getirsinler mi?” dedim. “Yahut isterseniz biz kendimiz gidip koparalım; ne dersiniz?”
Serj tabağı aldı. Bebekleri içine koydu ve üçümüz oradan kirazlığa gittik. Sonya gülerek yolda onun arkasından koşup paltosunun eteğini çekiyor ve bebeklerini istiyordu. O, bebeklerini çocuğa verirken bana dönerek yalnız olduğumuz hâlde, gene fısıldarcasına fakat pek ciddi “Buyurun bakalım.” dedi. “Ben size nasıl Körpe Menekşe demeyeyim? Sıcağı, yorgunluğu göze alarak toz toprak içinde yanınıza gelince bana bir menekşe kokusu geliyor. Ama öyle olgun ve kuvvetli menekşelerden değil, henüz açılmış taze ve körpe bir menekşe ki rayihasında veda eden bir kışın ve yeni doğan baharın nefesleri vardır…”
Hemen sordum:
“Bu sene mahsul nasıl gidiyor? Siz bana onu söyleyin!”
Sözlerinin bende hasıl ettiği sevinçli heyecanı bu sualimle gizlemek istiyordum.
“Mükemmel!” dedi. “Bu millet her zaman her yerde emsalsizdir. İnsan onları yakından tanıdıkça daha ziyade seviyor.”
“Oh, evet! Demin siz gelmeden evvel oturduğum yerden onlara bakıyor ve nasıl çalıştıklarını görüyordum. Ne zahmetli işler başardıkları belli idi. Ben ise o zaman yerimde öyle rahattım ki…”
Sözümü kesti. Okşayıcı bir bakışla fakat pek ciddi olarak “Bu gibi hislerle oynamayınız Katya.” dedi. “Onların işleri mukaddes işlerdendir. Allah sizi böyle işlere karışmaktan korusun!”
“Onun için ben de bunu yalnız size söylüyorum.”
“Biliyorum… Peki, kiraz meselesi ne oldu?”
Kirazlık kapalı kalmış. Bahçıvanların hepsini işe göndermişler. Yalnız biri orada imiş. Sonya hemen anahtarı almaya koştu. Fakat Serj onun gelmesini beklemeden köşede asılı kuş ağlarına takılarak duvara çıktı ve öbür tarafa atladı. Bana “Şu aralıktan tabağı uzatır mısınız?” dedi.
“Hayır.” dedim. “Ben kendim koparmak istiyorum. Gideyim şu anahtarı bulayım. Sonya besbelli bulamıyor.”
Fakat aynı zamanda tek başına orada ne yapıyor, kime bakıyor, yalnızken ne hâlde bulunuyor diye içime bir merak düştü. Yahut bu da değil de sadece onu gözümden bir dakika bile ayırmak istemiyordum. Isırganlar arasında parmaklarımın ucuna basarak kirazlığı dolaştım. Karşı tarafta duvarlar daha alçaktı. Burada boş bir fıçı duruyordu. Üstüne çıktım. O zaman duvar göğsümün hizasına bile gelmiyordu. Hemen zıplayıp abandım. İçeri bir göz gezdirdim. Geniş, dişli yapraklarıyla yaşlı ağaçların, dalları basmış, olgun sulu kirazları aşağı doğru sarkıyordu. Ağaçların altından başımı uzatıp baktığım vakit yaşlı bir kiraz ağacının bükük dalları arasından Serj Mihaloviç’i gördüm. Kurumuş bir ağacın gövdesine oturmuş, besbelli ağaçtan kopardığı bir sakızı parmaklarının arasında, dalgın ovalıyordu. Bir aralık gözlerini açtı ve gülümseyerek bir şey söyledi. Bu tebessümü ve o sözleri şimdiye kadar tanıdığım şahsiyetine o kadar yabancı idi ki onu böyle gözetlediğim için kendimden utandım. Sözlerini işitecek kadar yakındım: “Katya!” dedi. İçimden Kabil değil! diyordum. O daha yavaş ve daha tatlı “Sevgili Katya!” diye tekrar etti. Fakat bu sefer o iki kelimeyi pek sarih olarak duymuştum. Yüreğim yerinden oynadı. Sevincimden öyle heyecanlandım ki düşmemek ve kendimi açığa vurmamak için ellerimle duvara tutunmaya mecbur oldum. Hareketimi hissederek dehşetle arkasına baktı. Beni görünce hemen gözlerini önüne eğdi ve kızardı. Bir çocuk gibi yüzü kıpkırmızı oldu. Bir şeyler söylemek istedi fakat söyleyemedi. Bunun için bütün bütün sıkıldı. Yüzü, eli mosmor oldu ve o sırada bana bakıp gülümsedi. Ben de ona gülümsedim. Yüzünde bir beşaşet17 ve saadet havası vardı. O zaman karşımdaki adam, artık iltifatlarıyla beni taltif eden ve bana bilmediğimi öğreten, o yaşlı amca değil, hayır katiyen o değildi. Şimdi karşımda, beni seven ve benden korkan, tam bana akran bir kimse vardı. Bir kimse ki ben de onu seviyor ve ondan korkuyordum. Birbirimize hiçbir şey söylemiyor ve yalnız bakışmakla kalıyorduk. Böyle bakışırken birdenbire onun çehresi değişti, kaşları çatıldı. Gözlerinin alevi söndü, tebessümleri silindi ve bana karşı eski soğuk ve babacan tavrını takındı. Sanki birbirimize bir fenalığımız dokunmuş gibi o kendini çekmiş ve benim de kendimi ağır tutmamı istemişti. Biraz sert “Çabuk ininiz oradan!” dedi. “Bir yerinizi inciteceksiniz, hem saçlarınızı da düzeltin, baksanıza bir kere neye dönmüşsünüz!”
Gücendim, öfkelendim, içimden Bu maskeye ne lüzum var? dedim. Beni üzmek mi istiyor? O anda onun üstündeki nüfuzumu tecrübe için onu bütün bütün telaşa düşürmek hevesine düştüm. Dayanamayacağım bir muziplikle “Hayır!” dedim. “Ben kendim koparmak istiyorum!”
Önümdeki dala tutunarak duvarın üstüne sıçradım ve bana yardıma gelmek için ona vakit kalmadan kirazlığa atladım. Gene kızardı. Heyecanını hiddet ve inkisar18 şeklinde göstererek “Ne yapıyorsunuz? Deli misiniz?” dedi. “Bir yeriniz sakatlanabilirdi. Peki, şimdi buradan nasıl çıkacaksınız?”
Eskisinden daha telaşlı idi. Fakat artık onun telaşı hoşuma gitmiyor, bilakis beni korkutuyordu. Telaşı bana da geçti. Kızardım ve ne diyeceğimi bilemediğim için yanından ayrıldım, kiraz toplamaya başladım. Fakat koyacak yerim yoktu. Kirazlar elimde kalıyordu. Kendi kendimi azarlıyor, yaptığıma pişman oluyor ve korkuyordum. Şu hareketimle onun teveccühünü ebediyen kaybetmiş olduğumu sanıyordum. İkimiz de hiçbir şey söylemeden duruyorduk ve bu sessizlikten ikimize de sıkıntı basıyordu. Sonya anahtarı almış, koşa koşa geldi ve bizi bu sıkıntıdan kurtardı. Bununla beraber ikimiz de birbirimizle konuşmamakta inat ediyor ve her ikimiz de tercihen Sonya’ya hitap ederek söz söylüyorduk. Maşa’nın yanına döndük. O, gene hiç gözünü kırpmadığını ve konuştuklarımızı hep işittiğini iddia ediyordu. Ben biraz derin nefes aldım. O da eskisi gibi himayekâr babacanlığını takındı. Fakat bu tecrübesinde o muvaffak olamadığı gibi bende de bir değişiklik yapamadı. Bende hâlâ üç gün evvelki konuşmamız canlı bir hatıra olarak yaşıyordu.
Конец ознакомительного фрагмента.
Текст предоставлен ООО «Литрес».
Прочитайте эту книгу целиком, купив полную легальную версию на Литрес.
Безопасно оплатить книгу можно банковской картой Visa, MasterCard, Maestro, со счета мобильного телефона, с платежного терминала, в салоне МТС или Связной, через PayPal, WebMoney, Яндекс.Деньги, QIWI Кошелек, бонусными картами или другим удобным Вам способом.
1
Maşa, Sonya isimleri Mari ve Sofi’ye aile içinde verilmiş değişik isimlerdir. (ç.n.)
2
Mültefit: Güler yüz gösteren, hoş davranan. (e.n.)
3
Muti: Boyun eğen. (e.n.)
4
Muhavere: Sohbet, konuşma (e.n.)
5
Temyiz etmek: Ayırt etmek. (e.n.)
6
Matlup: İstenilen, aranılan. (e.n.)
7
Berhane: Büyük, harap, kullanışsız ev. (e.n.)
8
Trampa etmek: Bir şey verip yerine başka bir şey almak, değiş tokuş etmek. (e.n.)
9
Tayip etmek: Ayıplamak, kınamak. (e.n.)
10
İstihfaf: Küçümseme. (e.n.)
11
Evza: Hâller. Durumlar. (e.n.)
12
Zevahir: Dış yüz. (e.n.)
13
Tahassüs: Duygulanma, duygulanım. (e.n.)
14
Nevüma: Bir derece, bir suretle. (e.n.)
15
Sakit: Susmuş, sessiz. (e.n.)
16
Talika: Dört tekerlekli, üstü kapalı, yaylı bir tür at arabası. (e.n.)
17
Beşaşet: Güler yüzlülük. (e.n.)