Читать книгу Arthur Gordon Pym’in Öyküsü (Эдгар Аллан По) онлайн бесплатно на Bookz (3-ая страница книги)
bannerbanner
Arthur Gordon Pym’in Öyküsü
Arthur Gordon Pym’in Öyküsü
Оценить:
Arthur Gordon Pym’in Öyküsü

5

Полная версия:

Arthur Gordon Pym’in Öyküsü

Saati yeniden elime aldıktan sonra kulağıma dayadım ve tekrar durduğunu anladım. Fakat bu beni hiç de şaşırtmadı. Çünkü hislerim bana daha önce olduğu gibi çok uzun bir süre uyuyakaldığımı söylüyordu. Tabii bu süreyi tahmin edebilmek imkânsızdı. Ateşler içinde yanıyordum ve susuzluğum dayanılmaz bir hâl almıştı. Sandığın içinde el yordamıyla hareket ediyordum, çünkü lambadaki fitil köküne kadar yanıp bitmişti, fosforlu kibritler de uzanabileceğim yakın bir yerde değildi. Sürahiyi bulduğumda ne yazık ki tamamen boştu. Herhâlde bizim Tiger’ın işiydi bu, suyu halletmenin yanı sıra koyun budunun geri kalanını da bir güzel mideye indirmiş, afiyetle sıyırdığı kemiği sandığın kapağının önüne bırakmıştı. Çürümüş eti paylaşmaya bir diyeceğim yoktu, ama suyu düşününce içim gitmişti doğrusu. O kadar zayıf bir hâldeydim ki en ufak bir harekette sanki sıtmaya yakalanmış gibi bütün vücudum titriyordu. Hepsinin üstüne tüy dikercesine, gemi büyük bir şiddetle boyuna baş vurup çalkalanıyordu. Sandığın üzerindeki yağ fıçıları da her an düşme veya çıkış yolunu kapatma tehlikesi taşıyordu. Ayrıca o anda feci bir deniz tutmasından da muzdariptim. Ne olursa olsun artık geçidin ağzına kadar gidip acil yardım istemeye karar vermiştim. Çünkü bir süre sonra bunu yapmak için belki de şansım bile olmayacaktı. Bu karara vardıktan sonra, tekrar etrafta fosforlu kibritleri ve geri kalan fitilleri araştırdım. Ufak bir çabadan sonra kibritleri bulmak pek sorun olmamıştı. Fakat fitilleri, koyduğum yeri tam olarak hatırladığımı düşünmeme rağmen umduğum kadar çabuk bulamayınca aramaktan vazgeçtim ve Tiger’a uslu uslu yatma talimatını verdikten sonra hemen geçidin ağzına doğru yola çıktım.

Bu yolculuk girişimi durumumun kötülüğünü iyice ortaya çıkarmıştı. Yürümek bir yana ancak büyük bir güçlükle sürünebiliyordum. Ellerim ve ayaklarım sanki sık sık yere gömülüyormuş gibi oluyordu. Bazen dizlerim bükülerek yüzükoyun yere kapaklanıyor ve dakikalarca bilinçsizliğin eşiğinde olduğum yerde kalakalıyordum. Yine de kendimle mücadele ederek yavaş yavaş yola devam ettim. Dar ve birbirine geçmiş dolambaçlı kerestelerin arasında, bayılmanın an meselesi olduğunu düşünerek ilerliyordum ki herhâlde öyle bir durumda ölüm kaçınılmaz bir son olurdu. Var kuvvetimi toplayarak kendimi ileri doğru ittirdiğim bir sırada alnımı önümde duran demir kasalardan birinin sivri köşesine şiddetle çarptım. Kaza, beni sadece birkaç dakika için sersemletmişti. Fakat bu sırada geminin büyük bir hızla çalkalanarak kasayı tamamen yolumu tıkayacak şekilde önüme fırlatması fena hâlde canımı sıkmıştı. Kasa etrafındaki kutuların ve mobilyaların arasına öyle bir sıkışmıştı ki kalan bütün takatimle yüklenmeme rağmen yerinden bir santim bile kımıldatamıyordum. Şimdi önümde iki seçenek vardı. Ya kordonu bırakarak başka bir yol bulmaya çalışacaktım ya da bütün bu bitkin hâlimle kasanın üzerinden tırmanarak yoluma kaldığım yerden devam edecektim. Doğrusu birinci seçenek, düşündüğüm zaman içerdiği bütün zorluklar ve tehlikelerle gözümü yıldırmıştı. İçinde bulunduğum bu perişan hâlle böyle bir şeye kalkışmak, yolu kaybedip bu lanet olası labirentlerde kaybolarak sefil bir fare gibi ölmek demekti. Bu yüzden hiç duraksamadan, kalan bütün kuvvetimi ve azmimi elimden geldiğince toplayarak kasanın üzerine tırmanmak için harekete geçtim.

Ayağa kalkıp görüş alanımı genişlettikten sonra, üstlendiğim işin önceki paniklemiş hâlimle düşündüğümden de çetin ve ciddi olduğunun farkına varmıştım. Bu dar geçidin her iki duvarına da tavana kadar yükselen bir sürü ağır kereste yaslanmıştı ve yapacağım en ufak bir hata, bunların üzerime yıkılıp beni ezmesi anlamına geliyordu. Veya bunun olmadığını farz etsek bile, bu sefer de yıkılıp beni orta yerde hiçbir yöne hareket edemeyecek şekilde bırakması olasılığı vardı. Kutunun kendisi uzun ve hantal görünümlü, üzerinde tutunacak hiçbir yer olmayan bir şeydi. Bütün gücümle nafile yere kutunun tepesine yetişmeye çalıştım, ki başaramama hâlinde kendimi yukarı çekmeye gücüm yetmeyecekti. Belki de bu yüzden böylesi daha iyiydi, çünkü sonunda kutuyu can havliyle itmeye çalışırken yan tarafımda epeyce şiddetli bir sarsıntı hissetmiştim. Hevesle tahtaların köşelerini zorlayarak bunlardan büyükçe bir tanesinin gevşemiş olduğunu gördüm. O anda şans eseri üzerimde taşıdığım çakıyla büyük bir uğraşıdan sonra tahtayı duvardan tamamıyla sökmeyi başardım. Tahtayı araladıktan sonra gördüğüm manzara beni sevince boğmuştu, zira arkası boştu. Diğer bir deyişle, sandığın üst kapağı olmadığından tepeye giden yol için önümde hiçbir engel kalmamıştı. Rahatlıkla yoluma devam ederek sonunda çiviye ulaştım. Heyecandan kalbim deli gibi çarparak ayağa kalktım ve hafifçe zorlayarak düzeneğin kapağını yukarı doğru ittirdim. Hemen açılacağını ummuştum, fakat öyle olmadı; aksine yukarı kalkmak bir yana, yerinden bile kımıldamamıştı. Augustus’tan başka birinin onun özel odasında olabileceğini düşünüp korkmama rağmen biraz daha kararlılıkla kapağı tekrar ittim. Hayrete düşmüştüm, kapak hâlâ yerinden hiç oynamıyordu. Şimdi iyice endişelenmeye başlamıştım. Daha önce gördüğüm kadarıyla kapağı açmak için, çok az güç gerekiyordu. Bu sefer bütün gücümle yüklendim ama boşunaydı, sanki inatla açılmamak için direniyordu; öfke ve umutsuzluğumun verdiği son çırpınışlarla ortaya koyduğum mücadeleye meydan okumayı sürdürdü. Kapağın gösterdiği dirence bakılırsa, ya geçit keşfedilerek çivilenerek kapatılmış ya da ittirilip yerinden oynatılmayacak derecede büyük bir ağırlıkla kapatılmıştı, ki bu durumda kapağı kaldırmayı düşünmek boşunaydı.

Ne yapacağımı bilemez bir hâlde, korku ve endişe içinde kalakalmıştım. Burada böyle gömülü kalmamın nedeni ne olabilirdi? Bir fikir yürütmeye çalışıyordum ama nafileydi. Olayların bağlantısını yitirmiş bir hâlde, öylece döşemeye yığıldım. Kafamı, bir örümcek ağı gibi, açlıktan ve susuzluktan ölmek, havasız kalıp boğularak can vermek şeklinde karanlık düşünceler kaplamıştı. Ölmeden mezara konulmuştum sanki. Tekrar kendimi toplamaya çalışarak ayağa kalktım ve geçidin etrafını yoklayarak parmaklarımla kıvrımları veya olası çatlakları araştırdım, bulduktan sonra da yakından göz gezdirerek yukarıdaki odadan ışık sızdırıp sızdırmadıklarını tetkik ettim, fakat ışıktan eser yoktu. Daha sonra çakımın keskin ucunu çatlaklardan geçirerek kazımaya kalkınca, bunun masif demir olduğunu keşfettim. Çakının cisim üzerinde gidip gelirken hafifçe dalgalanır gibi olması, bana bunun zincir gibi bir şey olduğunu söylüyordu. Artık yapılacak tek şey, geri dönerek sandığın olduğu yere gitmek ve orada, ya kaderime razı olarak sonumu beklemek ya da zihnimi dinlendirdikten sonra ne olursa olsun bir kurtuluş planı hazırlamaktı. Dönüş yolunda yine sayısız güçlükle karşılaştıktan sonra, nihayet sandığıma vardım ve kendimi tükenmiş bir hâlde şilteye attım. Tiger, beni görür görmez boylu boyunca yanıma uzanmış ve sanki beni teselli etmek istermiş gibi bana sarılmıştı. Karamsarlığa düşmememi, metin olmamı söylemek istiyordu belki de bana.

Köpeğimin davranışları bir süre sonra garip bir hâl almış ve dikkatimi çekmeye başlamıştı. Dakikalarca suratımı yaladıktan sonra aniden duruyor ve hafifçe hırlıyordu. Sonrasında ne zaman elimi uzatıp hissetmeye çalışsam her seferinde onu sırtüstü yatmış ve patilerini havaya kaldırmış olarak buluyordum. Defalarca tekrarlanan bu garip davranışa hiçbir anlam verememiştim ve çok tuhafıma gitmişti. Bu endişeli hâlinden yaralanmış olabileceği hükmüne vardıktan sonra, patilerini elime alarak dikkatle inceledim, görünürde tek bir yara izi bile yoktu. Hay aksi, nasıl da aklıma gelmemişti, tabii ki karnı acıkmış olmalıydı. Hemen birkaç parça jambon alarak önüne bıraktım. Fakat bunları çarçabuk temizledikten sonra tekrar eski tuhaf hâllerine dönmüştü. Sonrasında tam benim gibi susuzluktan kavrulduğunu düşünüyordum ki aklıma başka bir fikir geldi. Köpeğimin yaralandığını zannettiğim zaman sadece patilerini kontrol etmiştim, fakat yaralanma vücudunun başka bir yerinde veya kafasında olamaz mıydı? İlk önce kafasını dikkatlice yokladım fakat hiçbir iz bulamadım. Bununla beraber tam elimi hayvanın sırtında gezdiriyordum ki bir bölgede tüylerin hafifçe havaya kalkmış olduğunu fark ettim. Parmaklarımla yokladığımda burada bir ipin olduğunu fark ettim ve ipi izleyerek bunun hayvanın bütün vücudunu çember şeklinde sardığını gördüm. Daha yakın bir inceleme sonucu, ipin ucuna iliştirilmiş ve hayvanın tam sol omzunun altında asılı duran bir kâğıt parçası, daha doğrusu bir pusula buldum.

3. BÖLÜM

O anda aklıma gelen ilk şey, kâğıdın Augustus’un bir notu olduğu ve herhâlde başına gelen olağanüstü bir durumdan dolayı yardımıma gelemediğiyle ilgiliydi. Düşünüp taşındıktan sonra, aklıma olaylardan beni haberdar edebilmek için böyle bir yönteme başvurduğu geldi. Şimdi heyecandan titreyerek tekrar fosforlu kibritleri ve fitili aramaya koyulmuştum. Uykuya dalmadan önce onları dikkatlice toparlayıp bir köşeye yerleştirdiğimi hayal meyal hatırlayabiliyordum. Tabii, hatta geçit kapağına yaptığım son gezintiden önce nerede oldukları tamamen hatırımdaydı. Fakat şimdi ne kadar hatırlamaya çalışsam da boşunaydı ve akabinde yaptığım bir saati aşkın süren araştırma da hiçbir işe yaramamıştı. Tanrım, ne moral bozucu, ne umutsuz bir kâbustu bu anlatamam. Sonunda kafamı eğmiş sandığın kapısının önünde ve dışındaki alanda bulunan çakılları karıştırırken, dümen yönüne doğru çok cılız bir parıltı görmüştüm. Çok şaşırarak hemen benden birkaç adım mesafede görünen bu yöne doğru ilerlemeye çalıştım. Ama daha adım atmamıştım ki parıltı gözden kayboluverdi. Şimdi tekrar onu araştırmadan önce, elimle sandığın etrafını yoklayarak bulunduğum pozisyonu tam olarak kafama not etmeliydim. Sonrasında başımı ihtiyatla ileri geri döndürerek, yavaşça daha evvel düşündüğüm yönün tam tersine ilerleyip sonunda parıltıyı bulmuştum. Bu esrarengiz cılız ışıltının kaynağı, yana doğru devrilmiş boş bir fıçının üzerinde duran kibrit parçacıklarıydı. Tanrı bilir buraya nasıl gelmişlerdi, diye düşünürken bu sefer elime üç dört parça kopmuş fitil gelmişti. Köpeğimin işiydi bu yine, oyun olsun diye ağzında gevelemişti bunları. Belki de Tiger’ın bu marifetleriyle, mektubu okuyabilme hayallerim hepten suya düşmüştü. Fıçının içinde diğer çer çöpün yanı sıra birkaç parça mum kırıntısı da vardı, ama öylesine ezilmişlerdi ki bunlardan herhangi bir fayda beklemeyi düşünmek lüzumsuzdu. Bunları bıraktım ve geride kalan nokta kadar ufak fosforlu kibrit parçalarını toplayabildiğim kadar toplayarak güçlükle Tiger’ı bıraktığım sandığa döndüm.

Şimdi ne yapmalıydım? Hiçbir şey aklıma gelmiyordu. İçerisi öylesine zifirî karanlıktı ki elimi burnumun ucuna getirdiğimde dahi göremiyordum. Elimde tuttuğum kâğıdın beyazı seçilir gibi olsa da direkt olarak bakıldığı zaman o da gözükmüyordu. Ancak gözümün ucuyla yandan baktığım zaman bir derecede ayırt edilir gibi oluyordu. Bu anlattıklarımdan, içinde bulunduğum zindanın durumu herhâlde anlaşılabilir. Hepsinin üstünde Augustus’dan gelen bu pusula -ki onun da Augustus’dan olup olmadığı henüz kesin açıklık kazanmamıştı-belki de beni boş yere umutlandırarak zaten zayıf ve endişeye gömülmüş olan zihnimi daha da bulandırmıştı. Beynimin içinde, bir ışık elde edebilmek için şimdi bir sürü ipe sapa gelmez nafile çareler dönüp duruyordu. Bunlar tam da afyonun tesiriyle tedirgin edici bir uykuya dalmış bir adamın görebileceği türden çarelerdi. Akıl yürütme ve muhakeme gücü yitirildiği zaman hayal gücüyle görülen; hani bir an dünyanın en makul düşüncesiyken, akabinde gülünç denecek kadar saçma gelen fikirlerdendi. Sonunda aklıma epeyce mantıklı görünen bir fikir gelmişti ki bunu nasıl daha önce düşünemediğime hayıflanmıştım. Kâğıt parçalarını bir kitabın üzerine koyduktan sonra, daha önce fıçının içinden topladığım fosfor parçacıklarının hepsini bir araya getirerek kâğıdın üzerine yaydım. Daha sonra avucumun içini kullanarak çabucak ve düzgün bir şekilde, fosfor kırıntılarıyla kâğıdın bütün yüzeyini ovaladım. Parlak bir ışık kâğıdım tamamını kapladı ve eğer herhangi bir yazı olsaydı eminim hiç zorlanmadan okuyabilirdim. Fakat tek bir hece bile yoktu. Sadece ümitsizce ve can sıkıcı boş bir kâğıttı bu. Parlaklık birkaç saniye sonra sönüp giderken sanki benim içimdeki hayat ışığı da sönmüştü.

Bu olay meydana gelmeden daha önce birçok kez belirttiğim gibi, düşünebilme kabiliyetim iyice zayıflamıştı; âdeta aptallaşmıştım artık. Aralıklarla aklım başıma gelirmiş gibi olduğu anlar, hatta kuvvetimi toplar gibi olduğum zamanlar olmuyor değildi, ama bunlar çok seyrekti. Unutulmamalı ki günlerdir bir balina gemisinin ufacık kapalı ortamındaki kirli kötü havayı soluyordum. Üstüne üstlük bu zamanın büyük bir bölümünde içme suyum yok denecek kadar azdı. Son on dört veya on beş saat içerisinde ise artık hiç kalmamıştı. Bu zaman zarfında uyumamıştım bile. Koyun budunun telef olmasından beri tuzlu yiyecekler benim yegâne ve ana beslenme kaynağım olmuştu. Peksimetleri saymıyorum, çünkü çok kuru ve katı olduklarından şişmiş ve zedelenmiş boğazımla bunları yutabilmem mümkün değildi. Şimdi ateşim iyice yükselmişti ve aşırı derecede hastaydım. Bütün bunları şunun için aktarıyorum ki içinde bulunduğum bu durumdan dolayı gerçeğin kafama dank etmesi, fosforla olan denememin üzerinden uzun ve ümitsiz saatler geçmesinden sonra olmuştu. Kâğıdın sadece bir yüzünü kontrol etmiştim… Duyduğum öfkeyi anlatmaya çalışmayacağım bile, çünkü böylesine büyük bir ihmalkârlığın birdenbire insanın hatırına gelmesi her şeyden çok büyük bir kızgınlık yaratıyordu. Yaptığım bu hata pek de önemli olmayabilirdi, ama ne yazık ki dahası da vardı. Kâğıdın üzerinde hiçbir şey bulamadıktan sonra uğradığım hayal kırıklığının tesiriyle çocukça bir davranışla kâğıdı paramparça yırtmış ve atmıştım. Nereye attığımı da hatırlamam da imkânsızdı.

Bu muammanın en zor kısmından köpeğim Tiger’ın zekâsı sayesinde kurtuldum. Uzun bir araştırmadan sonra bulduğum mektubun bir parçasını köpeğin burnuna dayayarak ona bunun geri kalan parçalarını bulup getirmesini anlatmaya çalıştım. Aslında ona daha önce böyle numaralar öğretmemiştim -ki Newfoundland cinsi köpekler böyle yetenekleriyle meşhurdur-ama buna rağmen beni hayrete düşüren bir çabuklukla ne demek istediğimi kavramıştı. Bir süre etrafı araştırdıktan sonra da mektubun büyük bir bölümünü bulmuştu. Parçaları getirirken ara sıra duruyor ve sanki yaptığı işi takdir etmemi istermiş gibi burnunu elime sürtüyordu ve ben kafasını bir iki kez okşadıktan sonra tekrar araştırmasına geri dönüyordu. Son gidişinden sonra bir hayli zaman geçmişti ki bu sefer büyük bir parçayla geri döndü. Bu, notu tamamlamak için gereken son parçaydı. Mektup sadece üç parçaya bölünmüştü. Göründüğü kadarıyla şansım varmış ki geri kalan üç beş parça fosforlu kibrit kırıntısını yaydıkları parıltıdan dolayı bulmak zor olmamıştı. Yaşadığım aksiliklerin etkisiyle şimdi yapacağım iş için çok daha ihtiyatlı olmuştum. Kâğıdın kontrol etmediğim yüzüne bir şeyler yazılmış olması çok büyük bir olasılıktı, ama hangi yüzdü bu? Kâğıtta yazılanların -eğer bir şey yazılmışsa tabii- sadece bir yüzde yazılmış olduğundan emin olsam bile, parçaları birleştirmek bana bu yüzün hangi taraf olabileceği hakkında pek bilgi vermemişti. Bu kesin bir açıklığa kavuşmadan bir üçüncü denemeye girişemezdim, çünkü kalan fosforla yapabileceğim son denemeydi bu. Daha önce olduğu gibi kâğıtları bir kitabın üzerine koyarak meseleyi iyice bir düşündüm. Sonunda yazılı olan tarafın yüzeyinde çok az da olsa bir pürüzü, hassas bir şekilde dokunduğum takdirde belki de hissedebilirdim. Bu denemeyi yapmaya karar verdim ve kâğıdın o anda gözüken yüzeyi üzerinde parmağımı büyük bir dikkatle gezdirdim. Sonuç olumsuzdu, hiçbir şey hissedememiştim; kâğıdın öteki yüzünü çevirerek kitabın üzerinde düzelttim. Şimdi tekrar başparmağımı kullanarak aynı işlemi yapmaya koyulmuştum ve parmağım kâğıdın üzerinde ilerledikçe, çok zayıf olmasına rağmen yine de görülebilir parıltının varlığını fark ettim. Bu daha önce yaptığım deneme sonucu kâğıdın üzerinde kalan çok ufak fosfor taneciklerinden ileri geliyordu, anlamıştım. O hâlde, olası bir yazı tabii ki diğer tarafta olmalıydı. Tekrar kâğıtları ters çevirerek işe koyuldum. Daha önce olduğu gibi fosforu sürdükçe kâğıt parıldamaya başlamıştı. Fakat bu sefer el yazısıyla ve kırmızı mürekkeple yazılmış birkaç satır oldukça bariz bir şekilde ortaya çıkmıştı. Parlaklık yeterli olmakla beraber sadece bir an sürmüştü. Yine de eğer heyecanıma hâkim olabilseydim, gördüğüm üç satırın tamamını da okuyabilmek için yeterli zamanım olacaktı, eminim. Fakat içinde bulunduğum korkunç heyecan ve endişe yüzünden sadece son yedi kelimeyi okuyabilmiştim:

“Kan… Hayatın kendini çok dikkatli gizlemene bağlı.”

Bu notun sadece son kısmını değil de tamamını çözmüş olsaydım bile, duyacağım korku ve dehşet bunun ancak onda biri kadar olabilirdi. Ve hele o, “kan” kelimesi, her zaman esrarlı bir hava yaratan, acıyı ve korkuyu çağrıştıran bu kelime, hele şimdi önceki manadan kopuk bir şekilde beynimde kalarak, sanki her harfiyle içinde bulunduğum zindanın derin karanlığına nüfuz ediyor, ruhumun en derin bölgesine işliyordu.

Şüphesiz, Augustus’un gizli kalmamı istemesi için çok önemli sebepleri olmalıydı. Fakat kafamda bu sebeplerin ne olabileceğine dair yaptığım bin türlü tahmine rağmen, henüz bu esrarengiz olaya tatmin edici bir çözüm bulamamıştım. Geçidin kapağına yaptığım son yolculuktan sonra ve köpeğimin tuhaf davranışları dikkatimi dağıtmadan önce, ne olursa olsun gemidekilere kendimi duyurmaya karar vermiştim. Eğer bunu başaramasam bile, bir yolunu bulup güverteye çıkacaktım. Çaresizliğim had safhadayken kafamda kurduğum bu iki olasılık, bana dayanmam ve kendimi bırakmamam için cesaret veriyordu. Fakat notta okuduğum kelimeler, içimdeki son dayanma gücünü de öldürmüştü. İşte şimdi her şey bitmişti; artık umutsuzluğun pençesinde felç olmuş bir şekilde kendimi şilteye attım ve orada öylece, bir gün bir gece boyunca sayıklamalarla ve ara sıra hissettiğim bilinç kıpırtılarıyla âdeta komada kaldım. Nihayet tekrar kendime geldiğimde, bütün benliğimi sarmış olan korku verici düşünceler hâlâ benimleydi. Bir yirmi dört saat daha su içmeden hayatta kalabilmem çok zayıf bir olasılıktı ve ötesi yoktu bunun. Esaretimin ilk safhasında Augustus’un bıraktığı alkollü içkileri canımın çektiği gibi tüketmiştim, ama bunlar susuzluğumu gidermek bir yana, ateşimi daha da alevlendirmişti. Şimdi kala kala kuvvetlice bir şeftali liköründen bir yudum kalmıştı, ki bu da midemin isyan ettiği berbat bir şeydi. Sosisler tamamen tükenmişti, jambondan da geriye biraz derisinden başka pek bir şey kalmamıştı. Peksimetlerin bir tanesinin parçaları hariç, hepsi Tiger tarafından halledilmişti. Bütün bunlar yetmezmiş gibi başımın ağrısı anbean şiddetleniyordu ve bunun etkisiyle, ilk uykuya daldığımdan beri beni rahatsız eden sayıklama ve hezeyan hâlleri giderek daha çok bastırıyordu. Saatler ilerledikçe artık zorlukla nefes alıp verebiliyordum ve bunu her deneyişimde göğsüme giren ağrı ve kasılmalar dayanılmaz olmaya başlamıştı. Fakat bunlardan başka bana huzursuzluk veren bir şey daha vardı ki sonunda kendimi zorlayarak şilteden kalkmama neden olan esas sebepti bu. Köpeğimin şimdi iyice tuhaf hareketlerde bulunmaya başladığını hissetmiştim.

Köpeğimin davranışlarındaki değişimi ilk defa fosforla yaptığım son deneme sırasında fark etmiştim. Ben fosforlu kâğıdı ovaladıkça o da burnunu elime sürtüyor ve hafifçe hırıldıyordu. Fakat o andaki heyecanımdan dolayı bunu pek önemsememiştim. Sonrasında hatırlanacağı gibi, kendimi büyük bir yorgunlukla yatağa atmıştım. Böylece yatarken kulağımda garip bir tıslama sesinin farkına vardım ve biraz sonra bunun kulağımın dibinde kesik kesik soluyup inleyen Tiger’dan geldiğini keşfettim. Gözleri karanlıkta ateş gibi parlıyor ve müthiş bir şekilde heyecanlanmış gibi gözüküyordu. Kendisiyle konuşmaya çalıştım; cevap olarak yavaşça homurdandı ve sonra tekrar sakinleşti. Hemen sonrasında yine uykuya yenik düşmeme rağmen, fazla zaman geçmeden Tiger aynı tuhaf davranışlarıyla beni uyandırdı. Bu böyle birkaç kez yinelendikten sonra, sonunda köpeğimin bu anlaşılmaz hâli beni iyiden iyiye korkuttuğundan ister istemez tamamen uyanmak zorunda kaldım. Tiger, şimdi sandığın önüne yakın bir yerde uzanmış yatıyor ve alçak sesle olmasına rağmen korkutucu bir biçimde hırlayıp, sanki şiddetli bir spazma girmiş gibi dişlerini gıcırdatıyordu. Eminim ki susuzluk ya da odanın kapalı ortamı onu sonunda delirtmiş ve bu tehlikeli hâle sokmuştu. Ne yapacağımı bilmez bir hâlde kala kalmıştım. Köpeğimi öldürme düşüncesi dayanılmaz bir ızdıraptı, fakat öyle bir durumdaydım ki bunu yapmam kendi güvenliğim için şart gibi gözüküyordu. Gözlerinin üzerime kilitlendiğini seçebiliyordum ve yüzünde öylesine öldürücü bir düşmanlık ifadesi vardı ki üzerime saldırması an meselesiydi. Sonunda bu tehlikeli duruma dayanamayarak ne olursa olsun sandıktan çıkmaya karar verdim. Tiger’ın çıkışımı engellemesi hâlinde onu öldürmekten başka çarem kalmamıştı. Çıkmak için direkt olarak gövdesinin üzerinden geçmem gerekiyordu ki o da sanki amacımı önceden anlamış gibi ön ayaklarının üzerinde doğrularak (Bunu gözlerinin pozisyonunun değişmesinden anlamıştım.), karanlıkta kolayca seçilebilen yırtıcı dişlerinin tamamını ortaya çıkarmıştı. Kalan jambon tulumunun içinden kalan parçayla, likör bulunan şişeyi ve Augustus’un bıraktığı büyük bıçağı üzerime aldım ve pelerinime mümkün olduğunca sarınarak sandığın ağzına doğru hareket ettim. Adımımı attığım anda köpek büyük bir homurtuyla sıçrayarak boğazıma doğru atıldı. Gövdesinin bütün ağırlığının sağ omzuma çökmesiyle, sola doğru kaykılarak şiddetle yere yapışırken, kudurmuş hayvan tamamıyla üzerimden geçmişti. Düşerken dizlerimin bükülmesiyle kafam battaniyelerin içine gömülmüş, bu da beni ikinci ölümcül saldırıdan korumuştu. Battaniyelerin üstündeki keskin dişlerin delice bir kuvvetle boynumun etrafında dönüp durduğunu hissedebiliyordum. Fakat şanslıydım, çünkü battaniyenin katları dişlerin geçmesine engel olmuştu. Umutsuzluk beni iyice cesaretlendirmişti, fırlayarak köpeği üzerimden al aşağı ettikten sonra battaniyeleri peşim sıra sürükledim ve bunları dönerek köpeğin üzerine attım; hemen sonrasında kendini kurtarmasına fırsat vermeden kapıdan çıkarak, beni izlemesi olasılığına karşı kapağı üstüne iyice kapattım. Fakat ne yazık ki bu mücadele esnasında üzerimdeki jambon parçasını düşürmüştüm ve şimdi bütün erzakım içinde bir yudum likör bulunan şişeden ibaretti. Bu düşünce aklımdan geçerken, böyle durumlarda şımarık bir çocuğun gösterebileceği cinsten delice bir davranışla şişeyi başıma diktim ve son damlasına kadar içtikten sonra hızla yere çarparak paramparça ettim.

Parçalanmanın yankısı henüz geçmeye başlamıştı ki dümen yönünden zayıf, fakat sürekli bir sesin ismimi çağırdığını duydum. Bu ses beni öyle yoğun etkilemiş ve duygularımı öyle allak bullak etmişti ki bu beklenmedik çağrıya karşılık vermek için ağzımı açarak seslenmeye çalıştım. Ama boşunaydı, konuşabilme yeteneğim tamamen bitmişti sanki. Arkadaşıma cevap vermemem hâlinde beni ölmüş kabul edebileceğini ve bana ulaşmaya çalışmadan geri döneceğini düşünerek panik ve dehşet içinde kalmıştım. Hemen sandığın önünde duran birkaç kasanın arasında ayağa kalktım ve bir felçli gibi sarsılarak nefes nefese, ağzımdan bir söz çıkarabilmek için kendimle büyük bir mücadeleye giriştim. Gırtlağımdan çıkacak bir hece belki de kurtuluşum demekti, ama başaramadım bunu. Keresteler arasında bir yerlerde benim tarafıma doğru hafif bir kıpırdanma duyuluyordu şimdi. Ses gittikçe zayıflıyor ve yavaş yavaş daha da azalıp ölgünleşiyordu. Tanrım, o anda hissettiklerimi unutabilmem mümkün mü? Arkadaşım -biricik dostum-gidiyordu… Hayatım ellerindeydi ve o beni burada kaderime terk ederek, korkunç ve iğrenç bir zindanda mahvolmama göz yumarak gidiyordu! Üstelik tek bir sözcük, bir küçük hece beni kurtarabilirdi, fakat söyleyememiştim onu, gırtlağımdan çıkmamıştı. Eminim ki o anda yaşadığım acı, ölümün kendi acısından yüz bin kat daha şiddetliydi. Beynim durmuştu ve perişan bir hâlde sandığın önüne yığıldım.

Ben yere kapaklanırken, sarsıntının etkisiyle pantolonumun kemerinden çıkan büyük et bıçağı takırtılar çıkararak yere düşmüştü. Aman Tanrım, bu ses sanki kulaklarımda şimdiye kadar duymadığım şahane bir müzikti; endişeyle pür dikkat kesilerek gürültünün Augustus üzerinde nasıl bir etki yapacağını dinledim. Kesinlikle biliyordum ki adımı çağıran bu şahıs Augustus’dan başka birisi olamazdı. Birkaç dakika ortalıkta çıt çıkmadı. Arkasından tekrar aynı kelimeyi duydum: “Arthur!” Hafif ve tereddüt dolu bir sesti bu. Beni yeniden hayata döndüren ümit duygusuyla sesim geri gelmişti ve şimdi avazım çıktığı kadar coşkuyla bağırdım: “Augustus! Oh, Augustus!” “Sus sus, Tanrı aşkına, yavaş ol biraz.” diye cevapladı korkudan titreyen sesiyle. “Odadan içeri girer girmez hemen yanındayım merak etme.” Sonra uzunca bir süre sadece keresteler arasındaki dolanma seslerini duyabildim; her saniye bana bir asır gibi geliyordu artık. Sonunda elini omzuma yerleştirdiğini hissettiğimde, aceleyle dudaklarıma bir şişe su koymuştu. Yaşadığım o anı belki de sadece ölümün eşiğinden dönmüş olanlar gerçekten anlayabilir. Hele, kana kana içtiğim o suyun bana verdiği o büyük fiziksel zevki ancak benim gibi kasvetli bir zindanda, en ağır şartlar altında hapis kalıp dayanılmaz işkenceler çekmiş olan birisi tasavvur edebilir.

bannerbanner