Читать книгу Ejderha kitabı (Эдит Несбит) онлайн бесплатно на Bookz (2-ая страница книги)
bannerbanner
Ejderha kitabı
Ejderha kitabı
Оценить:
Ejderha kitabı

5

Полная версия:

Ejderha kitabı

Lionel, Çakıl Taşı Çölü’nün ortasında beyaz atın sırtından atladı. Canavarlar Kitabı’nın tokalarını çabucak çıkarıp kitabı açık halde çakıl taşlarının üzerine koydu. Tekrar beyaz atının sırtına binmek için çakıl taşlarının arasında tıkırtılar çıkartarak aceleyle koştu. Tam atın sırtına atlamıştı ki Ejderha geldi. Dermansız bir halde uçuyor ve bir ağaç bulabilmek için etrafı kolaçan ediyordu. Çünkü saat on ikiyi vurmak üzereydi. Güneş mavi gökyüzünde atın sarısı bir beçtavuğu gibi parlıyordu. Yüz mil mesafede tek bir ağaç dahi yoktu.

Beyaz kanatlı at, kuru çakıl taşları üzerinde acı içinde kıvranan Ejderha’nın etrafında uçtu durdu. Ejderha iyice ısınmıştı. Hatta vücudunun bazı kısımlarından duman tütmeye başlamıştı. Bir ağaç altına saklanamazsa, bir dakika içinde alev alacağını biliyordu. Kızıl pençelerini Kral ile Hipogrif’e saplamak istedi ama onlara erişemeyecek kadar güçten düşmüştü. Ayrıca daha da ısınmaktan korktuğu için kendini zorlamaya cesaret edemiyordu.

İşte o sırada çakıl taşları üzerinde açık duran Canavarlar Kitabı’nı gördü. Altında “Ejderha” yazan sayfa açıktı. Kitaba bakıp tereddüt etti. Sonra bir kez daha baktı. Nihayet Ejderha, son bir öfkeli hamleyle kıvrılarak resme geri girdi ve palmiye ağacının altına oturdu. İçeri girerken sayfanın kenarını biraz yakmıştı.

Lionel Ejderha’nın neden kitaba girip kendi palmiye ağacının altına oturması gerektiğini anladı çünkü etrafta bundan başka ağaç yoktu. Hemen atından atlayıp kitabı sertçe kapattı.

“Yaşasın!” diye haykırdı. “Gerçekten başardık.”

Kitabın yakut ve firuze taşlı tokalarını sıkıca taktı.

“Ah, benim biricik Hipogrif’im,” dedi. “Sen dünyanın en cesur, en sevimli, en güzel…”

“Şşş,” diye fısıldadı Hipogrif tevazuyla. “Yalnız değiliz, görmüyor musun?”

Hakikaten Çakıl Taşı Çölü’nde büyük bir kalabalık sarmıştı etraflarını: Başbakan ile milletvekilleri, futbolcular, yetimhanedekiler, Mantikor ve sallanan at, yani Ejderha’nın mideye indirdiği herkes oradaydı. Anlayacağınız üzere, Ejderha’nın onları yanına alıp kitabın içine götürmesi mümkün değildi. Bir tek ejderha için bile yeterince küçüktü içerisi. Bu nedenle onları dışarda bırakmak zorundaydı.

Tüm insanlar bir şekilde evlerine varıp ve sonsuza kadar mutlu yaşadı.

Kral nerede yaşamak istediğini sorunca Mantikor, kitaba geri dönmek için yalvardı. “İnsanlar arasında yaşamak bana göre değil,” dedi.

Elbette kendi sayfasına nasıl gideceğini biliyordu. Kitabı yanlış sayfada açıp Ejderha’yı salıvermesi gibi bir tehlike sözkonusu değildi. Bu sayede kendi resmine döndü, bir daha da dışarı çıkmadı. İşte bu yüzden ömrünüz boyunca resimli kitaplardan başka hiçbir yerde Mantikor göremeyeceksiniz. Tabii ki kedileri ve süt kutularını dışarıda bırakmıştı çünkü kitapta onlar için yer yoktu.

Sonra sallanan at, kitabın Hipogrif’e ait sayfasına gidip orada yaşamak için yalvardı. “Ejderhaların bana bulaşamayacağı bir yerde yaşamayı isterim,” dedi.

Böylelikle beyaz kanatlı güzel Hipogrif ona kitabın içine giden yolu gösterdi. Sallanan at, Kral onu büyük büyük büyük büyük büyük torunlarının oynaması için dışarı çıkarana kadar orada kaldı.

Hipogrif’e gelince, Kral’ın Şahsi Sallanan Atı mevkisini kabul etti. Ahşap atın emekliliğe ayrılmasıyla bu pozisyon boş kalmıştı. Mavi kuş ile kelebek bugün bile saray bahçesindeki güller ve zambaklar arasında şakıyıp pır pır etmektedir.

II. James Amca ya da Mor Yabancı

Prenses ile bahçıvanın oğlu arka bahçede oyun oynuyordu. “Büyüyünce ne yapacaksın, Prenses?” diye sordu bahçıvanın oğlu.

“Seninle evlenmeyi çok isterim, Tom,” dedi Prenses. “Sence bir mahsuru var mı?”

“Hayır,” dedi bahçıvanın oğlu. “Mahsuru yok. İstersen evlenirim seninle, tabii zamanım olursa.”

Zira bahçıvanın oğlu büyüdüğünde hiç vakit kaybetmeden general, şair, başbakan, amiral ve inşaat mühendisi olmak istiyordu. Bu arada tüm derslerde okulun en başarılı öğrencisiydi. Hele coğrafya dersinde kimse eline su dökemezdi.

Prenses Mary Ann’e gelince çok uslu bir kız çocuğuydu, herkes onu çok seviyordu. İnsanlara daima nazik davranırdı. Hatta James Amca ile pek hazzetmediği diğer kişilere bile. Bir Prenses için pek zeki sayılmasa da her zaman ödevlerini bitirmek için elinden geleni yapardı. Ödevlerinizi bitiremeyeceğinizi çok iyi bilseniz bile bunu deneyebilirsiniz. Bazen bir bakarsınız, ödevleriniz şans eseri bitmiş oluverir. Prenses gerçekten çok iyi kalpliydi. Evcil hayvanlarına daima nazik davranırdı. Mesela, hoplaya zıplaya oyun oynarken bebeklerini kırdığı için suaygırına asla vurmazdı. Arka bahçedeki küçük kafeslerinde yaşayan gergedanlarını beslemeyi hiç unutmazdı. Fili ona gönülden bağlıydı. Hatta Mary Ann bazen bu küçük sevimli hayvanı gizlice yatağına götürüp yanında uyumasına izin vererek dadısını çok kızdırırdı. Fil uzun hortumunu şefkatle sahibesinin boynuna atar, sevimli başını Prenses’in asil kulağının hemen altına yaslardı.

Prenses’in tıpkı tüm etten kemikten, gerçek ve iyi çocuklar gibi bazen yaramazlık ettiği olurdu ama o hafta boyunca uslu davranmıştı. Bu nedenle Dadı, çarşamba sabahı küçük arkadaşlarını davet edip bütün günü beraber geçirmelerine izin verdi. Çünkü o ülkede haftanın son günü çarşambaydı.

O gün öğleden sonra tüm küçük dükler, düşesler, markizler ve kontesler sütlaçlarını bitirip ellerini ve yüzlerini yıkayınca Dadı şöyle dedi: “Şimdi benim güzellerim, bugün ne yapmak istersiniz bakalım?”

Sanki bilmiyormuş gibi! Cevap her zaman aynıydı:

“Hayvanat bahçesine gidip büyük kobay faresine binelim, tavşanlara yem verip fındıkfaresinin uyurken çıkardığı sesleri dinleyelim.”

Böylece önlüklerini çıkarıp hep birlikte hayvanat bahçesine gittiler. Burada yirmi çocuk aynı anda bir kobay faresine binebilir ve eğer bir yetişkin onları yukarı kaldırma nezaketini gösterirse küçük çocuklar kocaman tavşanları besleyebilirdi.

Her zaman böyle biri bulunurdu çünkü Rotundia’da herkes çok iyi kalpliydi. Bir kişi hariç.

Buraya kadar okuduğunuza göre Rotundia Krallığı’nın harikulade bir yer olduğunu elbette biliyorsunuz. Eğer dikkatli bir okursanız (tabii ki öylesiniz) bu ülkenin en harikulade tarafının ne olduğunu size söylememe hiç gerek yok. Ama (muhtemelen) dikkatli bir okur olmayabilirsiniz. Bu durumda, en harikulade şeyin ne olduğunu size hemen söyleyeceğim: Tüm hayvanlar yanlış büyüklükteydi!

İşte şöyle olmuştu:

Çok ama çok eski zamanlarda dünyamız henüz ham toprak, hava, ateş ve suyun puding gibi bir karışımından ibaretken ve her şeyin yerli yerine oturması için deli gibi dönerken, topraktan yuvarlakça bir parça kopup fırıl fırıl dönmeye başladı. Su, gerçek bir denize dönüşmek üzere etrafı kaplamaya henüz başlamıştı. Kocaman ve yuvarlak toprak parçası var gücüyle döne döne uçup gidiyordu. Bu esnada puding karışımının bir başka kısmından kopmuş uzunca bir sert kaya parçasıyla karşılaştı. Kaya öyle sert ve hızlıydı ki sivri ucu yuvarlak toprak parçasına girip öteki tarafından dışarı çıktı. İkisi çok ama çok büyük bir topaç gibi olmuştu.

Maalesef bu anlattıklarım çok sıkıcı ama siz de biliyorsunuz ki coğrafya pek de eğlenceli bir ders sayılmaz. Yine de bir masal anlatırken bile sizlere azıcık bilgi vermem şart, bala katılıp içilen acı ilaç misali.

Her neyse, sivri uçlu kaya yuvarlak toprak parçasına çarptığında yaşanan sarsıntı öyle büyüktü ki ikisi birlikte havada dönmeye başladı. Diğer her şey gibi hava da kendi yerine yerleşmeye yeni başlamıştı. Yalnız şansa bakın ki ne tarafa doğru gittiklerini unuttukları için yanlış yönde dönmeye başlamışlardı. Hemen ardından Ağırlık Merkezi dünyanın tam ortasında yattığı uykudan uyanıp homurdanmaya başladı. O, tüm işleri yöneten müthiş bir devdi.

“Acele et,” dedi. “Aşağı inip sessizce uzan, tamam mı?”

Bunun üzerine, yuvarlak toprak parçasına takılan kaya denize düştü. Kayanın sivri ucu ise bir deliğe girerek taşlık deniz dibine sıkıca oturdu. Burada yanlış yönde tam yedi kez döndükten sonra durdu. İşte o yuvarlak toprak parçası milyonlarca yıl sonra Rotundia Krallığı olacaktı.

Coğrafya dersinin sonuna geldik. Şimdi sıra biraz doğa tarihi öğrenmeye geldi. Böylelikle zamanımızı boşa harcıyor gibi hissetmeyiz. Elbette, adanın yanlış yönde dönmesinin bir sonucu vardı: Adada ortaya çıkacak hayvanlar yanlış büyüklükte olacaktı. Bildiğiniz üzere buradaki kobay fareleri bizim filler kadardı. Sevimli evcil hayvanlar olan filler ise hanımların bazen ellerinde taşıdıkları siyah ve açık kahverengi, minicik, şapşal fino köpeklerinin boyundaydı. Tavşanlar bizim gergedanlar kadardı, adanın tenha yerlerinde demiryolu tünelleri büyüklüğünde yuvalar yapmışlardı. Elbette, hayvanların en büyüğü fındıkfaresiydi. Ne kadar büyük olduğunu anlatabilmem mümkün değil. Gözünüzde filleri canlandırsanız bile yeterli olmayacaktır. Neyse ki sadece bir tane fındıkfaresi vardı, o da sürekli uyurdu. Aksi halde Rotundia’lılar ona dayanamazdı diye düşünüyorum. Hal böyleyken, fındıkfaresi için bir ev yaptılar. Bu hayvan sayesinde bando masrafından da kurtulmuşlardı zira fındıkfaresi uykusunda konuşurken bandoyu işitmek imkânsız olurdu.

Bu muhteşem adada yaşayan kadınlar, erkekler ve çocuklar doğru büyüklükteydi çünkü ataları ada yerine oturduktan ve hayvanlar ortaya çıktıktan çok sonra gelmişti.

Böylece doğa tarihi dersini de tamamladık. Bu derse katıldıysanız, Rotundia hakkında orada yaşayanlardan çok daha fazlasını biliyorsunuz demektir. Üç kişi hariç: Okul Başmüdürü, Prenses’in amcası (kendisi bir büyücüydü ve hiç çalışmadan her şeyi biliyordu) ve bahçıvanın oğlu Tom.

Tom okulda diğer herkesten çok şey öğrenmişti çünkü kazanmak istediği bir ödül vardı. Okul Başmüdürü’nün teklif ettiği ödül, arka kapağında kraliyet arması bulunan güzelce ciltlenmiş bir Rotundia Tarihi idi. Ne var ki Prenses’in onunla evlenmek istediğini söylediği günün ardından Tom, bu konu üzerine iyice kafa yordu ve dünyadaki en güzel ödülün Prenses’in kendisi olduğuna karar verdi. İşte Tom bu ödülü kazanmak istiyordu. Eğer bir bahçıvanın oğluysanız ve bir prensesle evlenmeye karar verdiyseniz şunu bilirsiniz: Okulda ne kadar çok şey öğrenirseniz o kadar iyidir.

Prenses küçük düklerle markizlerin çaya gelmediği günlerde daima Tom’la oynardı. Tom birincilik ödülünü alacağından neredeyse emin olduğunu söyleyince Prenses, ellerini çırpıp “Sevgili Tom! İyi kalpli, akıllı Tom sen tüm ödülleri hak ediyorsun. Ben de sana beslediğim fili vereceğim. İstersen, biz evlenene kadar ona sen bakabilirsin,” dedi.

Bu evcil filin adı Fido idi. Bahçıvanın oğlu onu paltosunun cebine sokup götürdü. Dünyanın en tatlı ve küçük filiydi, gövdesinin uzunluğu on beş santimetre kadardı ama akıllı mı akıllıydı. Boyu bir mil olsa bu kadar akıllı olamazdı. Tom’un cebinde uzanıp rahatça yatıyordu. Tom elini cebine atınca Fido küçük hortumunu parmaklarına doladı. Bunu öyle şefkat dolu bir güvenle yapmıştı ki çocuğun kalbi yeni evcil hayvanına hemen ısındı. Fido, Prenses’in sevgisi ve arka kapağına kraliyet arması işlenip güzelce ciltlenmiş Rotundia Tarihi kitabını ertesi gün kazanacağını bilmek, Tom’u bir türlü uyutmayacaktı. Ayrıca köpek çok fena havlıyordu. Rotundia’da bir tek köpek vardı (zaten daha fazlasına bakmaya krallığın gücü yetmezdi). Bu köpek dünyanın çoğu yerinde bulunan bir Meksika finosuydu. Sevimli burnundan tatlı kuyruğunun ucuna kadar ölçüldüğünde ancak on altı santimetre uzunluğunda geliyordu. Ama Rotundia’daki Meksika finosu inanamayacağınız kadar büyüktü. Öyle yüksek sesle havlıyordu ki gece boyu ne uykuya ve rüya görmeye ne de sohbet etmeye veya başka bir şey yapmaya imkân oluyordu. Adada olup biten şeylere asla havlamazdı, bunun için fazla hoşgörülüydü. Ama karanlıkta adanın bir ucundaki kayalara çarpa çarpa yol alan gemiler olursa, bir iki kez havlayıverirdi. Niyeti, gemilere orada canlarının istediği gibi dolanamayacaklarını bildirmekti.

Fakat bu gece durmadan havlıyordu. Prenses, “Ah Tanrım, şunu yapmasa keşke. O kadar uykum var ki!” diyordu. Tom ise içinden şunları geçiriyordu: “Acaba sorun ne? Hava aydınlanır aydınlanmaz gidip bakacağım.”

Pembe sarı güneş ışığıyla etraf aydınlanmaya başlayınca Tom kalkıp dışarı çıktı. Bu esnada Meksika finosu havlamayı sürdürüyordu. Öyle ki sesinin şiddetinden evler sallanıyor, saray çatısındaki tuğlalar oyunbaz bir atın çektiği arabadaki süt kutuları gibi tıngırdıyordu.

“Sütuna gideceğim,” diye düşündü Tom, şehir içinde ilerlerken. Sütun tabii ki bundan milyonlarca yıl evvel Rotundia’ya saplanarak yanlış yönde dönmesine yol açan kaya parçasının tepesiydi. Adanın tam ortasındaydı ve epey yüksekti. Sütunun tepesine çıktığınızda bütün ada ayaklarınızın altında kalıyordu.

Tom şehirden çıkıp ağaçsız tepeleri geçerken çiğ düşmüş, parlak sabah ışığında yuvalarının ağzında yavrularıyla oynayıp eğlenen tavşanları izlemek ne güzel diye düşünüyordu. Elbette tavşanlara fazla yaklaşmadı çünkü bu büyüklükte bir tavşan oyun oynarken nereye gittiğine dikkat etmeyip ayağıyla Tom’u ezebilirdi. Sonra da bu kaza yüzünden çok üzülürdü. Ayrıca Tom iyi kalpli bir çocuktu, bir tavşanı bile üzmek istemezdi. Ülkemizde kulağakaçanlar, üzerlerine basacağınızı düşündüklerinde hemen yoldan çekilir çünkü onlar da iyi kalplidir. Onlara zarar verdiğiniz için üzülmenizi istemezler.

Tom tavşanlara bakıp sabahın daha da kızıl ve altın renklere bürünmesini izleyerek yürüyordu. Meksika finosu havlamaya devam ediyordu, ta ki kilise çanları çalmaya ve elma fabrikasının bacası yeniden sallanmaya başlayana dek.

Fakat Tom sütuna varınca köpeğin neden havladığını öğrenmek için tepeye tırmanması gerekmediğini anladı.

Çünkü sütunun dibinde kocaman ve mor renkli bir ejderha yatıyordu. Kanatları, üzerine defalarca yağmur yağmış eski püskü mor şemsiyeleri andırıyordu. Başı, tıpkı mor renkli bir şapkalı mantarın tepesi gibi büyük ve keldi. Yine mor olan kuyruğu, bir fayton kırbacı gibi upuzun, incecik ve sımsıkıydı.

Ejderha şemsiyemsi, mor kanatlarının birini yalamaktaydı. Arada sırada inleyip başını kayalık sütuna doğru geri atıyordu. Sanki güçten düşmüş gibiydi. Tom ne olduğunu hemen anlamıştı. Gece bir mor ejderhalar sürüsü adayı geçmiş ve bu zavallıcık kanadını sütuna çarpıp kırmış olmalıydı.

Rotundia’da herkes herkese nazik davranır. Tom da daha önce bir ejderhayla konuşmamış olmasına rağmen ondan korkmuyordu. Ejderhaların uçarak denizin karşısına geçmelerini sık sık izlerdi ama bizzat bir ejderhayla tanışmak hiç ummadığı bir şeydi.

Tom şöyle dedi: “Sanırım kendini iyi hissetmiyorsun.”

Ejderha kocaman mor başını salladı. Konuşamıyordu ama diğer tüm hayvanlar gibi, istediğinde kendisine söylenenleri gayet iyi anlıyordu.

“Bir şey ister misin?” diye sordu Tom kibarca.

Ejderha mor gözlerini soru sorarcasına bir gülümsemeyle açtı.

“Bir veya iki çörek getireyim,” dedi Tom tatlı bir dille. “Hemen şuracıkta bir çörek ağacı var.”

Ejderha kocaman mor ağzını açıp mor dudaklarını yaladı. Tom koşup çörek ağacını salladı, bir kucak dolusu taze üzümlü çörekle geldi. Gelirken sütunun yakınındaki çalılıklarda yetişen Bath çöreklerinden de birkaç tane koparıverdi.

Tabii ki adanın yanlış tarafa dönmesinin sonuçlarından biri de çörekler, pastalar ve kurabiyeler gibi yapmak zorunda olduğumuz her şeyin ağaçlarda ve çalılarda yetişiyor olmasıydı. Buna karşılık, bizim aşçılarımızın puding ve turta yapması gibi Rotundia’da da insanlar karnabahar, kabak, havuç, elma ve soğanları kendileri yapmak zorundaydı.

Tom tüm çörekleri ejderhaya uzatarak dedi ki: “Al bakalım, biraz yemeye çalış. Çok geçmeden daha iyi hissedeceksin kendini.”

Ejderha çörekleri mideye indirip epey kaba bir şekilde başını salladı. Ardından yine kanadını yalamaya koyuldu. Bunun üzerine Tom onu bırakıp haberleri vermek üzere şehre geri döndü. Herkes adada kanlı canlı, gerçek bir ejderhanın olması nedeniyle çok heyecanlıydı. Daha önce hiç böyle bir şey olmamıştı. Bu nedenle ödül töreni yerine ejderhaya bakmaya gittiler. Okul Başmüdürü de onlarla gitti. Müdür, Tom’un ödülünü yani arka kapağına kraliyet arması işlenmiş deri ciltli Rotundia Tarihi’ni cebine koymuştu. Aksilik bu ya, kitap cebinden düşüverdi. Ejderha da kitabı yedi. Yani Tom ödülünü alamayacaktı fakat ejderha yediği kitabı hiç beğenmemişti.

“Belki böylesi daha iyidir,” dedi Tom. “Ödülü alsaydım, benim de hiç hoşuma gitmeyebilirdi.”

O gün çarşamba olduğu için Prenses’in arkadaşları gelmişti. Ne yapmak istedikleri sorulunca tüm küçük dükler, markizler ve kontlar, “Haydi, ejderhayı görmeye gidelim,” dedi. Ama küçük düşesler, kontesler ve markizler, korktuklarını söylemişti.

Bunun üzerine Prenses Mary Ann asil bir şekilde konuştu: “Aptallık etmeyin. Yalnızca peri masalları ile İngiltere tarihi gibi şeylerde insanlar kötüdür ve birbirlerine zarar vermek isterler. Oysa Rotundia’da herkes iyi kalplidir, kimsenin yaramazlık etmediği sürece bir şeyden korkmasına gerek yoktur. Hem bunun bizim faydamıza olduğunu biliyoruz. Haydi ejderhayı görmeye gidelim. Ona akide şekeri götürsek iyi olur.”

Böylece gittiler. Soylu unvanlara sahip çocuklar sırayla ejderhaya akide şekeri verdi. Hayvan halinden memnun gözüküyordu, gururu okşanmıştı. Mor kuyruğunu kavrayabildiği kadar salladı durdu, zira gerçekten çok ama çok uzun bir kuyruğu vardı. Fakat ona akide şekeri verme sırası Prenses’e gelince ejderha ağzını kocaman açıp gülümsedi ve uzun kuyruğunu en ucuna kadar salladı. Sanki “Ah, ne iyi kalpli, güzel bir prensescik!” demek istiyordu. Ama o kötü mor kalbinin derinliklerinde “Ah, seni nazik, tombul, şirin prensescik. Şu aptal akide şekerleri yerine seni mideye indirmek isterim,” diyordu. Tabii ki bu sözleri işiten kimse yoktu. Prenses’in amcası hariç. O bir büyücüydü, kapı dinlemeye alışkındı. Zanaatının bir parçasıydı bu.

Şimdi, hatırlayacaksınız ki Rotundia’da yalnızca bir kötü kalpli insan olduğundan bahsetmiştim. Baştan ayağa kötü bu kişinin Prenses’in amcası James olduğunu sizden daha fazla saklayamam. Masal kitaplarınızdan bildiğiniz üzere büyücüler her zaman kötüdür. Ormandaki Çocuklar masalı veya Norfolk Trajedisi’nde gördüğünüz gibi bazı amcalar da kötüdür. İngiliz tarihine bakınca gördüğünüz üzere geçmişte en az bir kötü James yaşamıştır. Bir kişi büyücüyse, bir amcaysa ve adı da James ise ondan iyi bir şey bekleyemezsiniz. Bu kişi “Üç Kez Baştan Ayağa Kötü”dür ve iyi biri olamayacak demektir.

James Amca uzun süredir Prenses’ten kurtulup krallığı ele geçirmek istiyordu. Hayatta hoşuna giden pek az şey vardı. İlgisini çeken tek şey güzel bir krallıktı. Ne var ki o güne dek yoluna hep engeller çıkmıştı. Çünkü Rotundia’da herkes öyle iyiydi ki kötücül büyüler masum adalılara karşı hiçbir şey yapamıyor, bütün çabaları buz üstüne yazı yazmak gibi sonuçsuz kalıyordu. Gelgelelim James Amca bir şansının olabileceğini düşünüyordu çünkü artık adada birbirine destek olabilecek iki kötü kalpli kişinin olduğunu biliyordu. Tek kelime etmedi ama ejderhayla anlamlı bir şekilde bakıştılar. Sonra herkes çay için evlerine gitti. Kimse o anlamlı bakışmayı görmemişti. Tom hariç.

Tom eve gidip her şeyi evcil hayvanı file anlattı. Bu akıllı küçük hayvan onu dikkatle dinledikten sonra Tom’un dizinden masaya tırmandı. Masada, Prenses’in Tom’a Noel hediyesi olarak verdiği süs takvimi vardı. Fil minicik hortumuyla takvimdeki bir tarihi gösterdi. Bu tarih 15 Ağustos yani Prenses’in doğum günüydü. Endişeli gözlerle sahibine baktı.



“Cici fil! O tarihte ne var Fido?” diye sordu Tom. Akıllı hayvan aynı hareketi tekrarladı. O zaman Tom ne söylemek istediğini anlamıştı.

“Ah, yani Prenses’in doğum gününde bir şey mi olacak? Pekâlâ, gözümü dört açacağım.”

Gerçekten de böyle yaptı.

Başlarda Rotundia halkı ejderhadan gayet memnundu. Sütunun yanında yaşayıp çörek ağaçlarından besleniyordu. Fakat zamanla yerinden kalkıp dolaşmaya başladı. Gizlice büyük tavşanların yuvalarını yaptığı oyuklara giriyordu. Ağaçsız tepelerde geziye çıkanlar onun kırbacı andıran upuzun kuyruğunun bir oyukta kıvrıldığını görüyordu. İnsanlar “İşte orada,” demeye vakit bulamadan gözden kaybolur, sonra çirkin mor başı diğer tavşan yuvasından çıkıverirdi. Belki de tam arkalarındaydı. Kulaklarının dibinde kendi kendine gülüyordu. Ejderhanın gülüşü öyle neşeli bir gülüş değildi. Bu saklambaç oyunu ilk başta insanları eğlendirse de sonradan sinirlerini bozmaya başladı. Bunun ne demek olduğunu bilmiyorsanız, bir dahaki sefere annenizin başı ağrırken körebe oynadığınızda ona sorun. Derken ejderha, insanların kırbaç şaklattığı gibi kuyruğunu şaklatmayı âdet edindi. Bu da adalıların sinirini bozuyordu. Ardından ufak tefek şeyler kaybolmaya başladı. Bu bir okulda bile ne denli nahoş bir şeydir bilirsiniz. Tabii ki umumi bir krallıkta bunun olması çok daha kötüydü. İlk başta, kaybolan şeyler çok önemli değildi: Birkaç ufak fil, bir iki gergedan, birkaç zürafa vesaire. Önemli değildi diyorum ama bu durum insanların huzurunu kaçırmıştı. Bir gün Prenses’in en sevdiği tavşanlardan Frederick gizemli bir şekilde ortadan kayboldu. Ardından Meksika finosunun kaybolduğu o korkunç sabah yaşandı. Ejderha adaya geldiğinden beri havlamayı bırakmamıştı, insanlar bu gürültüye çok alışmıştı. Bu nedenle finonun havlama sesi kesilince herkes uykudan uyandı. Sorunun ne olduğunu anlamak için dışarı çıktılar. Fino ortalıkta yoktu!

Orduyu uyandırması için bir oğlan çocuğu gönderildi. Böylece askerler köpeği aramaya gidebilirdi. Ama ordu da gitmişti! Artık insanlar iyiden iyiye korkmaya başladı. Sonra James Amca sarayın terasına çıkıp insanlara seslendi. Dedi ki: “Dostlarım! Vatandaşlarım! Artık ne kendimden ne de sizden şunu gizleyebilirim: Bu mor ejderha beş parasız bir sürgün, aramızda yaşayan çaresiz bir yabancıdır. Ayrıca o… ejderhaların sonuncusu değildir.”

İnsanların aklına ejderhanın kuyruğu geldiğinden “Doğru, doğru,” dediler.

James Amca devam etti: “Cemiyetimizin müşfik ve savunmasız bir mensubunun başına bir şey geldi. Ne olduğunu bilmiyoruz.”

Herkes Frederick isimli tavşanı düşünüp sızlandı.

“Ülkemizin savunma gücü yok edildi,” dedi James Amca.

Herkes zavallı orduyu hatırladı.

“Yapılacak tek bir şey kaldı.” James Amca konusuna ısınmaya başlamıştı. “Basit bir tedbiri göz ardı ettiğimiz için daha fazla tavşanı, hatta donanmamızı, polis kuvvetimizi ve itfaiyemizi yitirirsek kendimizi affedebilir miyiz? Sizi uyarıyorum: Mor ejderhanın hiçbir şeye hürmeti yok, en kutsal şeylere bile.”

Herkes kendini düşündü. Sordular: “O basit tedbir ne?”

James Amca cevap verdi: “Yarın ejderhanın doğum günü. Her doğum gününde hediye almaya alışkındır. Eğer güzel bir hediye alacak olursa, onu hemen arkadaşlarına göstermek için acele edecektir. Buradan uçup gidecek ve bir daha geri dönmeyecektir.”

Kalabalık çılgınca tezahürat yaptı. Prenses de balkonunda ellerini çırpıyordu.

“Ejderhanın beklediği hediye,” dedi James Amca neşeyle. “Oldukça pahalı türden. Ama armağan gönülsüz verilmez, bilhassa da misafirlere. Ejderhanın istediği şey bir prensestir. Bizim yalnızca bir prensesimiz var, bu doğru. Ancak böyle bir zamanda cimrilik etmemeliyiz. Hem verene hiçbir şeye mal olmamış bir hediye kıymetsizdir. Prensesinizden vazgeçmeye hazır olmanız, ne kadar cömert olduğunuzu gösterecektir.”

Kalabalık ağlamaya başladı çünkü Prenses’i çok seviyorlardı. Ama ilk görevlerinin cömert davranıp zavallı ejderhaya dilediğini vermek olduğunu da anlamışlardı.

Prenses de ağlıyordu çünkü hiç kimsenin, özelikle mor bir ejderhanın doğum günü hediyesi olmak istemiyordu. Tom’un gözlerinden yaşlar akıyordu çünkü çok kızgındı.

Doğruca eve gidip küçük filine olanları anlattı. Fil sahibini neşelendirecekti. Öyle ki çok geçmeden filin küçük hortumuyla çevirdiği topacı izlemeye daldılar.

Tom sabah erkenden saraya gitti. Ağaçsız tepelere baktı. Artık orada oyun oynayan hiç tavşan kalmamıştı. Sonra beyaz güller toplayıp Prenses’in penceresine attı. Sonunda Prenses uyanıp dışarı baktı.

“Yukarı gel de beni öp,” dedi Prenses.

Tom beyaz gül çalılarına tırmanıp pencereden Prenses’i öptü. “Nice mutlu yıllara,” dedi.

Mary Ann ağlamaya başladı ve: “Ah, Tom bunu nasıl söylersin? Biliyorsun ki…” dedi.

“Yapma lütfen,” dedi Tom. “Mary Ann, benim biricik prensesim. Ejderha doğum günü armağanını alırken ben ne yapacağım sanıyorsun? Ağlama, benim canım Mary Ann’im! Fido ile her şeyi ayarladık. Sadece sana söylediklerimi yapman yeterli.”

“Hepsi o kadar mı?” dedi Prenses. “Ah, kolaymış. Hep yaptığım şey bu.”

Ardından Tom, Prenses’e ne yapması gerektiğini anlattı. Prenses onu tekrar tekrar öptü. “Ah, iyi kalpli, akıllı, tatlı Tom,” dedi. “Fido’yu sana verdiğim için ne kadar mutluyum. İkiniz beni kurtardınız. Canlarım benim!”

Ertesi sabah James Amca en güzel paltosu ile üzerine altın yılan resimleri işlenmiş yeleğini giyip şapkasını taktı. O bir büyücüydü ve parlak yelekleri pek seviyordu. Prenses’i götürmek için bir arabayla gelmişti.

bannerbanner