Читать книгу Bir Kucak Çiçek (Мемдух Шевкет Эсендал) онлайн бесплатно на Bookz (3-ая страница книги)
bannerbanner
Bir Kucak Çiçek
Bir Kucak Çiçek
Оценить:
Bir Kucak Çiçek

3

Полная версия:

Bir Kucak Çiçek

“Olmaz, görürler…”

“Ama istasyonda ağlarsın!.. Ah, ey güzel Edirne…”

Bu durumda gazete ya da dergi okunur mu? Bu da öğretmen gibi, gözü işte, aklı oynaşta! Karşı karşıya iki delikanlı dalga geçip otururlarken kapı yeniden sürüldü; bu sefer de içeriye, elli yaşlarında, orta boylu, geniş omuzlu, iri gövdeli bir adam girdi. Tatlı, kumlu bir sesle;

“Beyler.” dedi. “Burada bana bir yer var mı? Sizin uykunuzun geleceği istasyonlarda ben inmiş olacağım!”

Öğretmen gülümsedi.

“Sizinle, bizimle olsa kolay, uyumasak da olur. Ama şimdi dolarlar. Siz buyrun rahatınıza bakın!” dedi.

Bu adam, kabzımal Mustafa Efendi adında bir zerzavat komisyoncusudur. Gençliğinde hatırı sayılır hovardalardandı. Şimdi de pazar, piyasa yerlerinde, mahalle dolaylarında tanır, sayarlar. Oldukça da zengindir. Hiç evlenmemiştir. Kız kardeşinin yanında kendi babasından, dedesinden kalma bir evde oturur. Kazandığını da ona yedirir.

Kız kardeşi, Denizyolları levazımında çalışan sessiz bir adamla evlidir. Yetişmiş bir de kızı vardır. Bu kabzımallara eskiden “Çiçekçi Esnafı” derlermiş. Bu Mustafa Efendi’ye de, mahallesinde “Çiçekçioğlu” dediklerine bakılırsa, bunun babaları da kabzımallık ederlermiş.

Vezirhan’a gidiyormuş. Bir ufak çantasıyla bir ufak torbası var. Mustafa Efendi bunları rafa koyduktan sonra;

“Biraz yol azığı bulayım.” dedi. Çıktı, gitti.

Kadıköy’e kadar gitmiş. Elinde koca bir paketle döndü. Neler almamış. Biz değil, bir vagon yese bitiremez.

Mustafa Efendi yolluk almaya gittikten biraz sonra, köprüden bir vapur gelmiş olacak, ayak sesleri, kapı açılıp kapanmaları duyuldu. Bu sırada zengin giyimli, iriyarı bir bayan da bunların oturdukları bölmenin kapısını bir tutuşta açtı, sonra gidip, kapalı duran pencere camını da sonuna kadar indirdi, dışarda birine el edip seslenmeye başladı:

“Tülin… Buraya, buraya; ben yer buldum. Nerede baban? Sen hamalları yolla da git babanı ara. Bir yerde lakırdıya tutulur. Muin nerede?”

Bu bayan kırk yaşlarında kadar görünüyor. Başına, arkası basık da önü yüksek, altın kaplama tokalı, yana sarkan çuha püsküllü bir şapka giymiş. Bu püsküllü şapka, boyunu biraz daha uzatmış. Kaşları tıraş edilmiş, yahut yolunmuş, yerine hilal kaşlar kalemle çekilmiş. Saçları sarıya boyanmış. Sırtında kunduz bir kürk. Kimbilir kaç bin liradır. Dudaklar narçiçeği. Etleri, butları pek kaba değil de göğsü korkunç!

Hamalın birini içeri aldı, diğeri dışarda kaldı. Dışardaki pencereden veriyor, bu da raflara yerleştiriyor. Bayan da buyuruyor:

“Çıkar ayağındakini, bas şuraya. Ayağın daha kirliymiş! Dur bir gazete yayalım. Hah, bas şimdi. Çek o çantayı, çek çek! Yatır bu bavulu. Bunu da üstüne koy. Tık şu torbayı arasına! Yavaş tut, içinde kırılacak eşya var…”

Nasıl olduysa, bayanın tırnağı bir yere takılıp kırıldı.

“Lanet olsun, işte tırnağım kırıldı!.. Ters adamın işi de ters gider. Tülin çantada makas var mı?”

Yokmuş. Bayan parmağını mendili ile bağladı. Çantalar yerleştirilirken, bölme kapısı önüne, şimdilerde kimsenin giymediği, melon bir şapka, sırtında ağır bir palto, boynunda yün atkısı olan şişman bir adamla erkeği yirmi, kızı da on sekizinde iki sıska genç gelip durdular.

Bu sırada elinde paketiyle gelen Mustafa Efendi, içeriye giremeyerek, melon şapkalı adamın omzundan yaklaştı:

“Hepiniz gidiyor musunuz?” diye sordu.

“Yok, yalnız ben gidiyorum.”

“Eh, iyi öyleyse, yerimiz var.”

Bayan, içerden seslendi:

“Orada duracağına, gel de eşyayı say. Alır çantaları giderler, sen de bakakalırsın!”

Kadın, hamalı dışarı çıkardı, sonra çantasını açıp bir kaç lira çıkardı.

“Al bakayım şunları…” Hamallar gittiler.

Bu defa bayan, kocasını vagonun köşesine kıstırdı, kendince yavaş bir sesle;

“Ben eve para bırakmıştım. Bunları da sana veriyorum. İyi bir yerine koy. Hani bakayım cüzdanın. Oraya çıkınca hamallara onar kuruştan hesap göreceksin. Otomobil de bir lira. Koysana cebine… Ne bakıp duruyorsun yüzüme!” dedi.

Erkek, biraz sızlanacak oldu:

“Beş lira ile yola çıkılır mı? İnsan hali! Ya bir şey olursa!” diyecek oldu. Kadın;

“Allaha emanet, hiçbir şey olmaz. Hiçbir eksiğin yok. Ben sana iki tane sandoviç koydum. Biliyorsun ya doktorlar sana, recim yap, diyorlar. Ver boyun atkını. Bak buraya koydum. İnerken aceleyle sakın unutma!”

“Hiç olmazsa birkaç kuruş bozuk ver!..”

Kadın, çantasında birkaç kuruş daha ararken, söylendi:

“Sen çok fena alıştın, kabahat bende! Al bakalım şunları da! Parayı emin yerine koydun mu? Ben çocuğun okul işini bitirince geleceğim. Biz bu ay su parası, havagazı parası da vermedik. Siz gene vermeyin. Herifler sizi aldatırlar. Ben gelince öderim. Bakkala borç etmeyin. Dilber’de para vardır. Yoksa da o bulur… Burası çok sıcak, çıkar paltonu, getir as şuraya! Boyun atkın şuradadır, sakın unutma. Hadi biz gidiyoruz. Öp beni!”

Bayan “Öp beni.” dedi ama kocasına elini uzattı, o da öptü.

“Öp çocukları da… Ha, bak unutuyordum. Aylığını sakın alma, ben gelince alırsın, anladın mı? Unutma dediğimi… Hadi güle güle… Ben çocuğun işini bitirince oradayım.”

Bayan yürüdü çıktı, biraz sonra da tren kalktı. Bankacı pencereden baktı, kadın hamallarla çeneleşiyordu. Mustafa Efendi yemek paketini, raflarda yer bulamadığı için masa üstüne koydu. Şişman adamın karşısına oturdu. Bölmede olanlara;

“Eh, hadi uğurlar olsun.” dedi.

Onlar da uğurlar dilediler, aralarında konuşmaya başladılar. Bayanın kocası olan şişman adamcağız, sözü sohbeti yerinde, efendiden bir adam. Devlet hizmetinde de epeyce ileride sayılanlardan olsa gerek. Nasılsa sakalını kaptırmış.

Sözü kendisi hanımın üstüne getirdi:

“İyi kadındır, hoş kadındır, yabancıların yanında biraz şımarır. Gördünüz ya… Evde hiç böyle değildir, gıkı çıkmaz. İki yabancı görünce, ne oluyor bilmem, kabarır. Atar, tutar. Ben de huyunu bildiğim için ses çıkarmam. Sonra eve döndük mü, sanki o kadın değildir. Süt dökmüş kedi…”

Mustafa Efendi, “Ben evde de böyle sanmıştım da…” dedi. “Yok ama beğendim! Zabit kadın doğrusu. Evinin hanımı!..”

“Yok, orası doğru; eşi emsali bulunmaz. Ev kadınlığına diyecek yoktur. Ben de eksik taraflarını görmem. Ne yapacaksın. Bunca yıl karı koca olmuşuz, çoluk çocuk yetiştirmişiz. Eh, bir gün sinirli olur da ters bir lakırdı ederse, ben susarım. Ben bağırır çağırırsam, o susar. Ne yapacaksın, idare ediyoruz. Doğru değil mi?”

Mustafa Efendi;

“Doğru, çok doğru.” dedi. “Kız kardeşim de böyledir; ama sizin hanım gibi değil. Kızdı mı, kocasının işi bozuktur…”

Adamcağız;

“Sanki ne gibi?” diye sordu.

“Ne gibi olacak, maşayı ensesine yer!”

“Yok canım… Bizimkinin öyle şeyi yoktur!”

“Olmaz elbette. Ben sizin bayanı gördüm, aklı başında kadın. Bizimkine bakma. Ne de olsa esnaf kızıdır. Daha bir kaç yıllık evliydiler; bir gün baktım kocasına adamakıllı yapıştırıyor. Eh! Ne bileyim, belki karı koca arasında böyle şeyler olur dedim. Ben evlenmediğim için bunları bildiğim yok. Belki…”

Bayanın kocası Mustafa Efendi’nin sözünü kesti:

“Yok, evet.” dedi. “Karılık kocalık büsbütün başka şeydir. Öyle şeyler olur ki… Hani bilir misin, biz erkekler de öyle haltlar ederiz ki, kadınlar ne yapsalar haklıdırlar. Evde karın var, ne münasebet gider de komşunun hizmetçi kızına sataşırsın. Değil mi? Kadın da yakalar. Beni terlikle kovaladığını bilirim. Kaçmasam yapıştıracaktı.”

Mustafa Efendi;

“Yapıştırmadı ya!” diye telaşla sordu.

“Durur muyum!..”

“E, sonra eve gelince ne yaptı?”

“Söylemediğini bırakmadı. Ben sustum. Bir hafta dargın kaldık. Baktım olacak gibi değil. Yalvardım. Neyse vazgeçti.”

“Seninki gene iyi, sen bir suç işlemişsin, o da karşılığını vermiş. Ya bizim enişteye ne diyelim! Allahın danasıdır. Sabah işine, akşam eve. Kaç kere söyledim. Oğlum, dedim, nasıl olsa dayağı yiyorsun, sen de biraz kanatlansana! Bir uç bakalım, bir kanat vur. Bir akşam gel benimle, gidelim bir sarhoşluk edelim, ablaları şöyle bir dolaşalım. Dayağı da yersen, hiç olmazsa ondan sonra ye! Herifte istidat yok… Allah vermemiş.”

“Yok, bizim hanım öyle değildir. Eğer bir falso yapmazsam dayak mayak faslı olmaz. Efendim, bizimkinin derdi hizmetçilerdir. Bu pis karılar, der durur. Eh, hizmetçinin de her gün temizi olmaz ya! İnsanlık işte… Ben kendi suçumu bilirim. Yakalandım mı susarım.”

“Bizimki yakalanmasa da susar.”

“Yok, öylesi fena. Benim suçum olmadı mı aslan kesilirim. Bağırır, çağırırım. İstediğimi de yaptırırım.”

Mustafa Efendi’yle bayanın kocası konuştular, öğretmenle bankacı delikanlı da dinlediler, güldüler. Hava kararıncaya kadar da bu konuşma sürdü. Sonra yemeklerini çıkardılar. Bayan, kocasının bu kadar yemek yediğini görse, düşer bayılırdı.

Kabzımal Mustafa da boğazlı adam. “Can boğazdan gelir.” diyor. Bir buçuk yıl var ki içkiyi bırakmış.

“Halt ettik de bıraktık.” diyor. “Ama tövbe sözü bir kere ağzımdan çıkmış bulundu.”

İçki arada bile olsa, konuşmak belki biraz daha hoş olur, bayanın kocası, başından geçenleri biraz daha etraflıca anlatırdı.

Yemekten sonra lokantalı vagondan birer de kahve getirttiler. Az sonra da bayanın kocası arkasına yaslandı, horlamaya başladı. Korkusuz, düşüncesiz rahat bir uyku!

Ulus, 24 Mart 1949

DOKTOR SAVDUR

Memleket Hastanesi’ne yeni gelen Başhekim Nizamettin Sav-dur, sinir hastalıkları uzmanıymış. Orta boylu, cılız, patlakça gök gözlü bir adam. Yükseğe konulmuş kaşları, yolunmuş sanılacak kadar ince. Kemerli burnunun üstünde, derisi sanki gerilmiş. Konuşurken dudağı, burnunun ucunu aşağı çekiyor, susunca burnu üst dudağını açık bırakıyor. Dişleri inci gibi ak, yuvarlak, yalnız dizisi bozuk olduğu için, söz söylerken dökülüp dağılacakmış sanılıyor.

Karısı Bayan Nezahet, otuz yaşlarında kadar, akça pakça bir ev kadını. Güler yüzlü, dili de hafifçe peltek.

Karı koca giyinmiş, kuşanmış, Vali’nin bayanının her salı günü saat on yedide yaptığı çay toplantısında bulunmaya gelmişler.

Salon şimdilik boş gibi. Vali ile eşi, başhekimle eşini salon kapısında karşıladılar. Ayakta biraz hoşbeşten sonra Nezahet Hanım, mektupçunun, Vali’nin bayanlarıyla sağ köşede bir kanepeye oturmuş bulundular; Nizamettin Savdur’la bay vali de iki koltuğa karşı karşıya yerleştiler.

Vali, elli beş yaşlarında kadar, kuru avurtları çökmüş, saçları kırlaşmış, yalnız gözleri uyanık, genç kalmış, ufak tefek bir adam… Gözlerini doktorun yüzüne dikti, onu dinlemeye başladı.

Bay Savdur yeni gelmiş; kendisini sevdirecek, beğendirecek, valiye kendini tutturacak, onun adamı olacak. Yoksa hastane başhekimliğinden bir şey çıkmaz! Geldiği gün de gidip valiyi görmüştü; şimdi de ne adam olduğunu anlatacak. Hazır salonda kimse yokken…

Söze kendi hekimliğinden, başarılarından, burayı kendisi istemediğinden, zorla yolladıklarından, “Orayı senden başkası yapamaz, bir vatan hizmeti olarak gideceksin!” dediklerinden, o da eh ne yaparsın, büyüklerin yüzlerine duramadığından… başlaması beklenirdi; öyle olmadı. İşi büyük tuttu; yurdumuzun geriliğinden başladı, işi acıklandırmak için de örneklerini Bulgaristan’dan, Sırbistan’dan almaya başladı. Sonra yükselip Avrupalıların bizim için neler yazıp neler söylediklerini anlatmaya koyuldu. Birçok kitap adları, gazete adları sayıyor. Şahitleri de bunlar! Doktor Savdur’u dinleyenler, bu adamın, bu saydığı gazeteleri, kitapları her gün okuduğuna, bunları yazan hocalar, devlet adamlarıyla tanıştığına, diz dize oturup konuştuğuna inanacaklar! Vali’nin gözü de bir başhekim görsün…

Sonra söz, Batı medeniyetine ulaşmak için neler yapılması gerektiğine çevrildi. Bay Savdur milletimizi, yurdumuzu düzeltmeye başladı. Söylüyor, söylüyor da sonunda işi kısa bir reçeteye bağlıyor. Reçetesi de şudur: “Fazilet, hamiyyet, ziraat, tababet.” Bitti. Yalnız, bunun bir de açıklaması var:

“Eğer hastalık varsa, ilacı da vardır.”

Hastalık gelince, ilacını bulur verirsin, hastalık geçer. İşte kurtuldun. Artık oturup bunu uzun uzadıya düşünmek istemez. Doktor söyleyip söyleyip arada bir de, “Değil mi efendim?” diye soruyor. Vali, “Ya ilacı verirsin de hastalık geçmezse?” diye sorabilirdi. Sormadı. Bay Savdur’u dinledi. Yalnız doktor bu dersi verir, “yurdumuzu kurtarır” dururken, söz arasında bir de, “Cemal Paşa amcamız!” demişti. Vali, buradan yakaladı:

“Hangi Cemal Paşa, efendim?” diye sordu.

“Tanırsınız. İzmir’de. Emekli general…”

Vali, kaşlarını kaldırdı:

“Yaaa, demek siz Cemal Paşa’nın yeğeni oluyorsunuz!.. Sad-rettin Bey’in oğlu…”

Yemek odasından gelip kadın misafirlerinin yanlarına giden karısına seslenerek;

“Baksanıza! Başhekim beyle bildik çıkıyoruz.” dedi. “Doktor, Sadrettin Beyin oğluymuş.”

Vali’nin bayanı, “Hangi Sadrettin Bey, hangi oğlu?” diye düşünürken Bay Savdur, işin sarpa saracağından korkarak;

“Yok.” dedi. “Bendeniz değil, bizim bayan dolayısıyla…”

“Sizin bayan, Sadrettin Bey’in kızı mı? Biz, onlarla tanışırız.

Benim bildiğim, Sadrettin Bey’in iki kızı vardır. Biri şimdi Reşit

Bey’in hanımıdır. Küçüğü de bir doçente varmıştı.”

“Yok, arz edemedim. Bizim bayanın babası, Paşa Hazretleri’nin süt biraderleri olur da… Biz aile arasında ‘Paşa amcamız’ deriz.”

“Hımmm!”

“Süt kardeş ama ne kardeş! Asıl kardeş kaç para eder! Paşa Hazretleri kaynatamın pek hatırını sayar. Biz evlendiğimiz gün Paşa, Nezahet’e kuşak kuşatmışlardı. Bana, bak oğlum, buyurdular, kayınpederiniz benim kardeşimdir. Sen kendilerini öyle tanımalısın! Bu söz benim kulağıma küpe olmuştur. Paşa’nın zatıâlinize karşı da pek büyük teveccühleri vardır. Biz buraya gelirken haber almışlar. Biz ellerini öpmeye gittiğimiz gün, pek sevindim, buyurdular, gideceğiniz yerde bir zat-ı muhterem vardır, size baba olacaktır. Benim selamımı da kendilerine ulaştır, buyurdular.”

Savdur dönüp karşı köşede valinin, mektupçunun bayanlarıyla görüşen karısına;

“Nezahet, öyle değil mi?” dedi. “Söylesene! Paşa, beyefendi sizin pederiniz olacaktır, buyurmadılar mı?”

Karısı, kocasının ne demek istediğini anlamamıştı; yapmacıktan sırıttı.

“Evet.” dedi.

Vali de başını çevirip Bayan Nezahet’e baktı. Kadının hiçbir şey anlamayarak, “Evet.” dediğini gördü.

Savdur, “Cemal Paşa” sözünü burada kesebilirdi. Kesmedi, yeniden başladı:

“Cemal Paşa Hazretleri zatıâlilerini her sırası düştükçe bize söylerler. Örnek gösterirler. Buraya gelmeden de biz zatıâlinizi tanıyorduk. Size, gıyabi olarak pek büyük hürmetleri vardır.” dedi.

Bu sözleri ikinci kez dinleyen vali sırıttı:

“Yanılıyorsunuz doktor.” dedi. “Cemal Paşa’nın benim için iyi sözler söylemeyeceğini çok iyi bilirim. Benim de, onun iyiliğini söylemeye dilim varmaz. Eğer bir yanlışlık yoksa, bu sözleri siz, beni taltif için söylüyorsunuz.”

Doktor Savdur bozuldu:

“Aman efendim.” dedi. “Nasıl olur. Bir kere değil, iki kere değil…” Karısına döndü:

“Nezahet söylesene! Canım, Paşa, beyefendi için neler söylüyordu!”

Karısı uzaktan;

“Cemal Paşa değil mi?” diye sordu. “Ben de hanımefendilere onu anlatıyordum.”

Doktor Savdur Vali’ye dönerek;

“Vallahi beyefendimiz.” dedi. “Bendeniz işittiklerimi söylüyorum. İşte Nezahet burada ondan sorunuz. Zatıâlileri için yalnız Cemal Paşa değil, kim olsa söylüyor. Hep şey ediyorlar. Buraya geleceğimizi haber alanlar, yaşadın, dediler. Ben de biliyordum. Birçokları burasını parası için istediler. Ben insanlığa hizmet için istedim. Ben para kazanmak için hekimlik etmeyi bir alçaklık bilirim. İzmir’de, adı lazım değil, büyüklerden biri bir rapor istedi. Ne kadar para istersen vereyim, dedi. Affedersiniz, biz yolsuzluk yapamayız, para için de çalışmıyoruz, dedim. Meslek parayla olmaz. Dün, burada da bir hastaya götürdüler. Baktım, yoksul insanlar. Araba parası, diyecek oldular. Yok, dedim, kalsın. Biz para için çalışmayız. Sizi fena alıştırmışlar. Hemen keseye davranmayın. Ama doktor ne yiyecek dersiniz? Doktora hükümet para verir. Siz rahatınıza bakın, dedim. Vallahi beyefendimiz, ben, bir takımlarını anlayamıyorum. Bize hocalarımız böyle okutmadılar. Benim, doğrusu gücüme gidiyor… Her şeyden önce bir insanlık, bir namus, bir şeref vardır. Değil mi efendim?”

Vali, gözlerini başhekimin yüzünden ayırmıyor, ne söylerse dinliyor. Doktorun bu sözlerini beğenip beğenmediği de anlaşılmıyor…

Savdur, Vali’nin bu bakışından sıkıldı. Ne düşündüğü anlaşılamayan bir adamın karşısına geçip lakırdı uydurmak kolay değildir. Beğeniyor mu, beğenmiyor mu bilmeli de, ona göre ayak uydurmaya çalışmalı. Doktor bir yandan söylüyor, bir yandan da daha neler söyleyeceğini arıyordu.

“Efendim, aslını ararsanız bu, bir terbiye alıştan başka bir şey değildir. Bendenizin dayılarım İttihatçı idiler. Bize, şerefi her şeyin üstünde tutmayı öğrettiler. Biliyorsunuz o adamlar, başka adamlardı. Ben gençtim. Yanlarına girer otururdum. Onların sözlerini dinlerdim. Bugün namus dediniz mi, adamın yüzüne sırıtıyorlar. İttihatçılar bu kayıtsızlığı asla çekemezlerdi.”

Doktorun lakırdısı buraya gelince vali yeniden sırıttı. Doktor, hemen sözü kesip valinin yüzüne baktı. “Eyvah, gene bir pot mu kırdık? Herif İtilafçı galiba!” diye düşündü.

“Bununla beraber, İtilafçı olsun, İttihatçı olsun, hepsi bu toprağın çocukları. O fırkadanmış, yahut başka fırkadanmış, hepsi bir teknenin hamuru. Bir bakıma İtilafçılar daha sağlam bile sayılırlardı…”

Bu gibi sözleri söyler dururken, birdenbire aklına geldi: “Ulan!” dedi. “Biz namus diye, şeref diye, dört köşe kestik; ama ya herif o kadar sıkı namuslu değilse, ya beni kendi adamı gibi kullanmak istiyorsa… Vali’nin de bu bakışı beni anlamaya çalıştığını gösterir. Ne yapmalı?” diye düşündü, söze başladı:

“Ben.” dedi. “En büyük namus olarak bir başa itaat etmeyi bilirim. Kayıtsız, şartsız. Öl dese, ölmeli. Söylediği doğruymuş, yanlışmış, beni ilgilendirmez. Başkanın dediği, dediktir. Ama sen onu doğru görmüyorsun! Görme… Bir de sır saklamak… Ben en ufak işlerimi bile saklarım, kimseye söylemem. Bakınız, Nezahet’e sorunuz, size anlatsın. Kocasının hiçbir işini bilmez. Biz doktorlar, sır saklamayı bilmezsek, hiçbir iş yapamayız. Filan filan olmuş. Haberim yok!.. Bitti. Doktorun yapacağı budur. Haa, mahkeme!.. O başka… Orada da her şeyin bir yolu var. Bir aile dağılacak, doktor düşünür… Bendeniz esrar küpü gibiyimdir…”

Bu sözler uzayıp gidecekti. Belki vali de usanıp başhekimi bırakacaktı; ama buna yer kalmadı. Maden müdürü ile birkaç mühendis, bayanlarıyla salon kapısında göründüler. Vali onları görünce yerinden kalkıp karşılamaya gitti. Başhekim de yerinden kalkıp gelenler arasına karıştı.

Vali’nin misafirleri dağılmaya başlayınca, başhekim de karısı ile valinin yanına sokulup izin istedi. Savdur, birkaç kadeh de içmişti; valinin elini öpmeye kalkıştıysa da adam bırakmadı.

Karı koca Vali’nin konağından çıktılar, evlerine doğru yollandılar. Bu sırada başhekimin karısı, kocasının hoşuna gideceğini sanarak;

“Hepsini Vali’nin hanımına anlattım.” dedi.

“Neyin hepsini?”

“İşte Cemal Paşa’nın bize yaptıklarını…”

“Neee… Ne halt ettin!..”

Kadın şaşırarak;

“Niçin?” dedi. “Sen söylemedin mi?”

“Ben ne söyledim, sersem!”

“Nezahet, Paşa’nın söylediklerini söylesene, demedin mi?”

“Hay Allah kahretsin… Hizmetçi işini de anlattın mı?”

“Anlattım ya, onu da anlattım. Sana iftira ettiklerini de anlattım. Muayenehane için bizi mahkemeye verdiklerini de söyledim. Onlara yakışır mıydı!..”

“Ahmak kadın, beni rezil ettin.”

“Seni niye rezil edeyim, onları rezil ettim. Seher Hanım’ın hizmetçisi dayaktan öldü, rapor verdi de Seher Hanımı kurtardı, demediler mi? Para ile çocuk düşürtüyor, demediler mi? Kendi kızlarıyla sana iftira etmediler mi?”

“Canım desinler, adı Paşa’dır. Burada kim bilecek, ben onu satardım. Sen berbat ettin.”

“Öyleyse niçin bana, Paşa’yı anlatsana Nezahet, deyip durdun? Benim aklımda bile yoktu…”

“Hay Allah kahretsin, rezil oldum…”

“Dur, sokakta bağırma, herkes bize bakıyor.”

Aradan çok geçmedi, Savdur’un ipliği burada da pazara çıktı.

Ulus, 10 Nisan 1949

GEZİDE

…Bu, yalnız bizde değil, başka yerlerde de vardır. Bugün bile, büyüklerden biri, bir yere gidecek olsa, arkasından üç-beş adamını da götürür. Büyüklüğün yakışığı da budur. Frenklerde de vardır. Adına “suite” derler. Eskiden bizde, yalnız vezirler, ağalar, beyler değil, hatırlıca hocalar, şeyhler bile, bir yere gidişlerinde, mollalarını, müritlerini birlikte alıp götürürlerdi. Bunda beğenilmeyecek ne var? Her yerde alışılmış, eski bir âdettir… Ama ben, bunu söylemek istemiyorum… Neydi, bir başka söze başlamıştım? Ha, şu gecenin hikâyesini anlatıyordum…

Конец ознакомительного фрагмента.

Текст предоставлен ООО «Литрес».

Прочитайте эту книгу целиком, купив полную легальную версию на Литрес.

Безопасно оплатить книгу можно банковской картой Visa, MasterCard, Maestro, со счета мобильного телефона, с платежного терминала, в салоне МТС или Связной, через PayPal, WebMoney, Яндекс.Деньги, QIWI Кошелек, бонусными картами или другим удобным Вам способом.

1

Cavelleria Rusticana, tek perdelik bir opera.

2

Zevk alma, hoşlanma.

3

Seçme.

4

Emekli.

5

Ölü için Kur’an-ı baştan sona okuma.

6

İnleme.

7

Gerileme, çöküş.

8

Aklama.

9

Kötülük yapan.

10

Şaşmak, şaşırmak.

11

Ferahlık

12

Orman ürünlerinden alınan bir vergi.

Вы ознакомились с фрагментом книги.

Для бесплатного чтения открыта только часть текста.

Приобретайте полный текст книги у нашего партнера:


Полная версия книги

Всего 10 форматов

bannerbanner