Читать книгу Pis Adam (Май Шёвалль) онлайн бесплатно на Bookz (3-ая страница книги)
bannerbanner
Pis Adam
Pis Adam
Оценить:
Pis Adam

4

Полная версия:

Pis Adam

“Ayrıca böyle park etmek için sarhoş olması lazım,” dedi Martin Beck.

“Belki de kadındı,” dedi Rönn. “Kesin kadındır. Kadınlar ve sürüş becerileri yok mu…”

“Tipik beylik bir bakış,” dedi Martin Beck. “Kızım şimdi seni duysaydı gerçek bir nutuk çekmeye başlamıştı.”

Araba Oden Caddesi’nden sağa döndü ve Gustav Vasa Kilisesi ile Odenplan’ın önünden geçti. Taksi durağında BOŞ tabelası yanan sadece iki araç duruyordu, şehir kütüphanesinin dışındaki trafik ışıklarının orada sarı bir sokak temizleme aracı, tepesindeki turuncu ışığı yanıp sönerek çalışıyor, yeşil ışığı bekliyordu.

Martin Beck ve Rönn sessizce arabada yola devam ettiler. Sveavägen’e sapıp köşede tıngır mıngır giden sokak süpürme aracını geçtiler. İktisat Fakültesi’nin oradan sola dönüp Kungstens Caddesi’ne geçtiler.

“Hay içine edeyim,” dedi Martin Beck birden alevlenerek.

“Evet,” dedi Rönn.

Sonra arabada yine sessizlik oldu. Birger Jarls Caddesi’ni geçerlerken Rönn yavaşlayıp numaraları okumaya başladı. Yurttaş Okulu’nun karşısındaki apartmanın kapısı açıldı ve genç bir adam kafasını dışarı uzatıp onlardan tarafa baktı. İkisi arabayı park edip karşıya geçerken kapıyı açık tuttu.

Martin Beck ve Rönn kapıya ulaşınca adamın, uzaktan göründüğünden daha genç bir çocuk olduğunu gördüler. Neredeyse Martin Beck kadar uzun boyluydu ama taş çatlasın on beş yaşında görünüyordu.

“Adım Stefan,” dedi. “Annem üst katta bekliyor.”

Oğlanın peşinden merdivenlerden ikinci kata çıktılar, bir kapı aralıktı. Oğlan onları holden geçirip oturma odasına soktu.

“Ben annemi getireyim,” diye mırıldanarak koridorda gözden kayboldu.

Martin Beck ve Rönn odanın ortasında ayakta durup etrafa baktılar. İçerisi çok derli topluydu. Bir tarafta 1940’lardan kalma gibi duran mobilyalar dizilmişti; bir kanepe, ona takım açık sarı cilalı ahşaptan, çiçekli kreton kumaş kaplı, üç tekli koltuk ve aynı açık renk ahşaptan oval bir sehpadan oluşuyordu. Sehpanın üstünde beyaz dantel bir örtü, örtünün ortasında da kırmızı lalelerle dolu kocaman kristal bir vazo vardı. İki pencere sokağa bakıyordu ve beyaz dantel perdelerin arkasında, bakımlı saksı çiçekleri diziliydi. Odanın bir ucundaki duvar parıl parıl maun ahşaptan bir kitaplıkla kaplıydı, içi yarı yarıya deri ciltli kitaplarla, yarı yarıya da hatıralık eşya ve biblolarla doluydu. Duvar diplerinde gümüş ve kristalle dolu, cilalı ahşaptan küçük sehpalar görülüyordu. Kapağı tuşların üstüne kapatılmış, siyah bir piyano bu mobilyaları tamamlıyordu. Ailenin çerçeveli resimleri piyanonun üstünde sıralanmıştı. Duvarlarda, geniş oymalı altın varaklı çerçevelerde birçok cansız doğa ve manzara resmi asılıydı. Odanın ortasında kristal bir avize yanıyordu ve ayaklarının altında şarap kızılı, Şark işi bir halı seriliydi.

Martin Beck odanın çeşitli ayrıntılarını incelerken koridordan yaklaşan ayak seslerine kulak verdi. Rönn kitaplığın yanına yürümüş, geyik çanını şüpheyle inceliyordu, çanın bir tarafı rengarenk bir dağ çamı resmiyle, bir geyik ve bir Lapland’lıyla süslüydü, ayrıca kırmızı süslü harflerle ARJEPLOG yazıyordu.

Bayan Nyman oğluyla birlikte odaya girdi. Üstüne yünlü siyah bir elbise, ayağına siyah çoraplar ve siyah ayakkabı giymişti, bir elinde küçük bir beyaz mendil sıkıyordu. Ağlıyordu.

Martin Beck ve Rönn kendilerini tanıttı. Kadın adlarını daha önce duymamış gibiydi.

“Lütfen oturun,” dedi, kendi de çiçekli koltuklardan birine yerleşti.

İki polis yerini alınca kadın çaresiz gözlerle onlara baktı.

“Tam olarak ne oldu?” diye sordu, fazla tiz bir sesle.

Rönn kumaş mendilini çıkarıp kırmızı burnunu uzun uzadıya ve iyice ovaladı. Fakat Martin Beck o cepheden bir yardım beklemiyordu zaten.

“Sinirlerinizi yatıştırmak için alabileceğiniz bir şey varsa yani hap gibi, Bayan Nyman şimdi bir iki tane almanız iyi olurdu,” dedi.

Piyano taburesine oturmuş olan oğlan ayağa kalktı.

“Babamda… Banyo dolabında bir şişe Restanil var,” dedi. “Getireyim mi?”

Martin Beck başıyla onay verdi ve çocuk banyoya gidip elinde haplar ve bir bardak suyla geri döndü. Martin Beck hapın şişesindeki etiketi okudu, kapağına iki hap döküp Bayan Nyman’a uzattı, kadın da bir yudum suyla uslu uslu ilacı içti.

“Teşekkürler,” dedi. “Şimdi lütfen ne istediğinizi söyleyin. Stig öldü ve ne sizin ne de benim elimden bir şey gelir.”

Mendili ağzına bastırdı, konuşurken sesi boğuk çıkmıştı.

“Neden yanına gitmeme izin verilmedi? Sonuçta o benim kocamdı. Ona orada hastanede ne yaptılar ki? O doktor… çok tuhaf konuştu…”

Oğlu annesinin yanına gidip koltuğun kol koyma yerine oturdu. Kolunu, annesinin omzuna attı.

Martin Beck de tekli koltuğunu çevirip kadının tam karşısına geçti, sonra koltukta suspus oturan Rönn’e bir bakış fırlattı.

“Bayan Nyman,” dedi, “kocanız hastalıktan ölmedi. Birisi odasına girip onu öldürdü.”

Kadın ona bakakaldı. Martin Beck, söylediklerinin ehemmiyetini anlamadan evvel saniyelerin geçtiğini fark etti. Kadın sonunda mendilli elini indirip göğsüne bastırdı. Beti benzi atmıştı.

“Öldürdü mü? Birisi onu öldürdü mü? Anlamıyorum…”

Oğlanın da burun delikleri bembeyaz olmuştu ve annesinin omzunu daha sıkı tutuyordu.

“Kim?” dedi.

“Bilmiyoruz. Bir hemşire saat ikiyi biraz geçe, onu odasında yerde bulmuş. Birisi pencereden içeri girip bir süngüyle onu öldürmüş. Birkaç saniye içinde olmuş olmalı, bence ne olduğunun farkına bile varamamıştır,” dedi Martin Beck, bir nevi teselli vererek.

“Her şey onun gafil avlandığını gösteriyor,” dedi Rönn. “Eğer tepki vermeye zamanı olsaydı, kendini korumaya ya da darbeleri savuşturmaya çalışırdı ama bunu yaptığına dair bir iz yok.”

Kadın şimdi Rönn’e dümdüz bakıyordu.

“İyi ama neden?” dedi.

“Bilmiyoruz,” dedi Rönn.

Tek söylediği buydu.

“Bayan Nyman, belki bulmamıza yardım edebilirsiniz,” dedi Martin Beck. “Size yersiz acılar çektirmek istemiyoruz ama birkaç soru sormak zorundayız. Öncelikle bunu yapmış olabilecek birisi aklınıza geliyor mu?”

Kadın umutsuzca başını salladı.

“Kocanızın hiç tehdit alıp almadığını biliyor musunuz? Ya da onun ölümünü isteyen biri var mıydı? Onu tehdit eden birileri?”

Kadın başını iki yana sallamaya devam etti.

“Hayır,” dedi. “Onu kim neden tehdit etsin ki?”

“Ondan nefret eden birisi?”

“Ondan nefret eden birisi?”

“İyi düşünün,” dedi Martin Beck. “Kocanızın, kendisine çok kötü davrandığını düşünen hiç kimse yok muydu? Sonuçta eşiniz bir polisti ve bu mesleğin kötü taraflarından biri de düşman kazanmaktır. Birisinin onu haklamak istediğini ya da onu tehdit ettiğini söylemiş miydi hiç?”

Dul kadın, allak bullak olarak önce oğluna, sonra Rönn’e, ardından tekrar Martin Beck’e baktı.

“Hatırlayabildiğim birisi yok. Öyle bir şey söylemiş olsaydı kesinlikle hatırlardım.”

“Babam işinden pek bahsetmezdi,” dedi Stefan. “Merkeze sorsanız daha iyi olur.”

“Oraya da soracağız,” dedi Martin Beck. “Ne zamandır hasta?”

“Uzun zamandır, tam süresini hatırlamıyorum,” dedi oğlan ve annesine baktı.

“Geçen sene hazirandan beri,” dedi kadın. “Gün dönümünden hemen önce hastalandı, midesinde feci ağrılar çekiyordu, tatilden sonra hemen doktora gitti. Doktor ülser sanıp onu hasta iznine çıkardı. O günden beri de hasta izninde, bir sürü doktora gitti, hepsi de başka şey söyledi ve başka ilaçlar verdi. Sonra üç hafta önce Sabbath’a yattı, o zamandan beri onu muayene edip bir sürü tahlil yapıyorlar ama tam ne olduğunu bulamadılar.”

Konuşmak, kadının dikkatini dağıtmış, yaşadığı şoku bastırmasına yaramıştı.

“Babam kanser olduğunu düşünüyordu,” dedi çocuk.

“Doktorlar değil dediler. Ama sürekli çok hastaydı.”

“O zaman zarfında ne yaptı? Geçen yazdan beri hiç çalışmadı mı?”

“Hayır,” dedi Bayan Nyman. “Gerçekten çok hastaydı. Üst üste günler süren ağrıları olurdu, yataktan çıkamazdı. Bir sürü ilaç alırdı ama pek faydası dokunmazdı. Geçen sonbahar nasıl gidiyor diye bakmak için birkaç kere emniyete gitti ama çalışamadı.”

“Bayan Nyman, bu olayla bağlantısı olabilecek herhangi bir şey söylemiş miydi ya da yapmış mıydı, iyi hatırlamaya çalışın?” diye sordu Martin Beck.

Kadın başını sağa sola sallayıp kuru kuru hıçkırmaya başladı. Gözleri Martin Beck’in üstünden kaydı, bakışlarını boşluğa dikti.

“Kız ya da erkek kardeşin var mı?” diye sordu Rönn çocuğa. “Evet, bir ablam var ama evli ve Malmö’de yaşıyor.”

Rönn, soru sorar gibi Martin Beck’e baktı, Martin Beck ise karşısındaki bu iki kişiye bakarken bir sigarayı parmaklarının arasında düşünceli düşünceli gezdiriyordu.

“Biz artık kalkıyoruz,” dedi oğlana. “Annene iyi bakacağından eminim ama yine de bence buraya bir doktor çağırıp onun uyumasına yardım edecek bir şey verdirirsen iyi olur. Gecenin bu vakti arayabileceğin bir doktor var mı?”

Çocuk ayağa kalkıp başıyla onayladı.

“Doktor Blomberg,” dedi. “Ailede birisi hasta olunca genelde o gelir.”

Hole çıktı, numarayı çevirdiğini ve bir süre sonra birisinin telefonu açtığını duydular.

Konuşma kısa sürdü ve çocuk tekrar içeri girip annesinin yanında ayakta durdu. Şimdi kapının eşiğinde ilk gördükleri andan daha olgun duruyordu.

“Geliyor,” dedi. “Sizin beklemenize gerek yok. Fazla uzun sürmez zaten.”

İkili ayağa kalktı ve Rönn gidip elini kadının omzuna koydu. Kadın kımıldamadı, veda ettiklerinde de cevap vermedi.

Oğlan onları kapıya kadar uğurladı.

“Bir daha gelmek durumunda kalabiliriz,” dedi Martin Beck. “Annenin nasıl olduğunu öğrenmek için önce seni ararız.”

Sokağa çıktıklarında Martin Beck, Rönn’e döndü.

“Herhalde Nyman’ı tanıyordun?” dedi.

“Pek yakından tanıdığım söylenemez,” dedi Rönn baştan savma.

9

Martin Beck ve Rönn olay yerine döndüğünde mavi beyaz flaş lambası, hastanenin kirli sarı ön cephesini bir anlığına aydınlattı. İki araba daha oraya varmış ve farları açık halde, göbeğin yanına park etmişlerdi.

“Görünüşe bakılırsa fotoğrafçımız burada,” dedi Rönn.

Arabadan inerlerken fotoğrafçı onlara doğru yaklaştı. Objektif çantası yoktu ama bir elinde makinesini, bir elinde flaşını taşıyordu, cepleri de film ruloları, flaş ve lenslerle dolup taşıyordu. Martin Beck birçok olay yerinden adamı tanıyordu.

“Yanılıyorsun,” dedi Rönn’e. “Görünüşe bakılırsa buraya ilk gazeteler varmış.”

Tabloid gazetelerden birinde çalışan bu fotoğrafçı onlara selam verip kapıya doğru yürürlerken fotoğraflarını çekti. Aynı gazeteden bir muhabir merdivenlerin dibinde durmuş, üniformalı bir polis memuruyla konuşmaya çalışıyordu.

“Günaydın Başkomiserim,” dedi Martin Beck’i görünce.

“Herhalde peşinizden içeri giremem, değil mi?”

Martin Beck olumsuz anlamda başını çevirdi ve Rönn peşinde, merdivenleri çıktı.

“Ama en azından bana küçük bir röportaj verirsiniz?” dedi muhabir.

“Sonra,” dedi Martin Beck ve Rönn’e kapıyı tuttuktan sonra, gazetecinin resmen burnuna çarparak kapattığında adam surat astı.

Polis fotoğrafçısı da gelmişti ve fotoğraf makinesi çantasıyla ölü adamın odasının dışında duruyordu. Koridorun devamında garip isimli doktor ve Beşinci Bölge’den sivil giyimli polis vardı. Rönn fotoğrafçıyla birlikte hasta odasına girip çekim işini başlattı. Martin Beck koridordaki iki adama doğru yürüdü.

“Nasıl gidiyor?” dedi.

Aynı eski soru.

Adı Hansson olan sivil giyimli memur ensesini kaşıdı.

“Bu koridordaki hastaların çoğuyla konuştuk, hiçbiri bir şey görmemiş, duymamış. Ben de tam Doktor Şey’e soruyordum… şey… buradaki doktora, diğerleriyle ne zaman konuşabiliriz diyordum.”

“Yan odalardaki herkesi sorguya çektiniz mi?” diye sordu Martin Beck.

“Evet,” dedi Hansson. “Bütün koğuşlara da girdik. Kimse bir şey duymamış ama bu binada duvarlar çok kalın.”

“Kahvaltıya kadar diğerlerini bekleyebiliriz,” dedi Martin Beck.

Doktor bir şey demedi. Anlaşılan İsveççe anlamıyordu ve bir süre sonra odasını işaret edip İngilizce, “Gitmem lazım,” dedi.

Hansson başıyla onayladı ve kıvırcık kara saçlı adam, tıkırdayan sabolarıyla acele acele uzaklaştı.

“Nyman’ı tanıyor muydun?” diye sordu Martin Beck.

“Şey, hayır, pek sayılmaz. Onun mıntıkasında hiç çalışmadım ama tabii ki bir hayli karşılaşıyorduk. Uzun zamandır görevde. Ben on iki yıl önce başladığımda o çoktan komiser olmuştu.”

“Onu çok iyi tanıyan birini tanıyor musun?”

“Klara’ya sorabilirsin,” dedi Hansson. “Hastalanmadan önce oradaydı.”

Martin Beck başını sallayıp banyo kapısının üstündeki elektrikli duvar saatine baktı.

“Sanırım oraya gitsem iyi olacak,” dedi. “Şu anda burada yapabileceğim pek bir iş yok.”

“Tamam, sen git,” dedi Hansson. “Rönn’e nereye gittiğini söylerim.”

Martin Beck dışarı çıkınca derin bir nefes aldı. Soğuk gece havası taze ve temizdi. Muhabir ve fotoğrafçı ortalıkta gözükmüyordu ama üniformalı memur hâlâ merdivenlerin dibindeydi.

Martin Beck ona baş selamı verip otoparka doğru yürümeye koyuldu.

* * *

Son on yıl içinde Stockholm merkezinin resmen üzerinden geçilmişti. Koca koca bölgeler düzleştirilmiş ve yeni yerler inşa edilmişti. Şehrin yapısı değiştirilmişti: Sokaklar genişletilmiş, otoyollar yapılmıştı. Tüm bu faaliyetin arkasında, insancıl sosyal bir ortam yaratmak değil değerli toprak parçasının mümkün olan en iyi şekilde sömürülmesi arzusu yatıyordu. Şehrin göbeğinde, binaların yüzde doksanını indirmek ve asıl sokak planını bozmak yetmemiş, bu vahşet, doğal topografyası üstünde de hükmünü sürmüştü.

Kullanılabilir ve yerlerine yenisi getirilmeyecek malikâneler tıraşlanıp steril ofis binaları yapılırken Stockholm sakinleri keder ve üzüntüyle bakakalmıştı. Yaşadıkları hoş ve hayat dolu mahalleler moloz yığınına dönüştürülürken elleri mahkum, uzak banliyölere gönderilmeye ses çıkaramamışlardı. Şehrin iç kısmı gürültü patırtısı bol, geçit vermez bir inşaat alanına dönüşmüştü, bu alanın ortasından vızır vızır geniş otoyolları, parıl parıl cam ve açık metal cepheleri, dümdüz beton yüzeyleriyle yeni bir şehir, renksiz ve tatsızca yükseliyordu. Ağır ağır.

Bu modernleşme çılgınlığı içinde şehrin polis merkezleri tamamen göz ardı edilmiş gibiydi. Şehrin iç merkezindeki bütün emniyet binalarının ahı gitmiş vahı kalmıştı ve çoğu, yıllar içinde teşkilat büyüdüğü için tıklım tıkış doluydu. Martin Beck’in yolunu tuttuğu Dördüncü Bölge’de ise bu kısıtlı alan meselesi başlıca sorunlardan biriydi.

Regerings Caddesi’ndeki Klara polis merkezinin önünde taksiden dışarı adımını attığında hava aydınlanıyordu. Güneş çıkacaktı, gökyüzünde bir tanecik bile bulut yoktu ve çok soğuk olmasına rağmen gayet güzel bir gün olacak gibiydi.

Taş merdivenlere yürüyüp kapıyı iterek açtı. Sağ tarafta tuşlardan oluşan bir panel şimdilik insansızdı, ayrıca arkasında yaşlıca, gri saçlı bir polis memurunun dikildiği bir banko daha vardı. Adam sabah gazetesini önüne açmış, dirseklerine yaslanarak okuyordu. Martin Beck içeri girince adam doğrulup gözlüğünü çıkardı.

“Vay canına, Başkomiser Beck, sabahın bu saatinde yollara dökülmüş,” dedi. “Ben de tam sabah gazetelerinde Başkomiser Nyman hakkında bir haber var mı diye bakıyordum. Çok pis bir işe benziyor.”

Tekrar gözlüğünü taktı, başparmağını yalayıp gazetenin sayfasını çevirdi.

“İçeri sızacak vakit bulamamışlar sanki,” diye devam etti.

“Hayır,” dedi Martin Beck. “Hiç sanmıyorum.”

“Stockholm sabah gazeteleri bugünlerde erkenden matbaaya giriyor; herhalde Nyman öldürülmeden önce dağıtıma hazırdılar.”

Masanın yanından geçip nöbet odasına girdi. İçerisi boştu. Sabah gazeteleri masanın üstünde, dolup taşmış küllükler ve birtakım kahve kupalarıyla yan yanaydı. Sorgu odalarından birine bakan pencereden görevli memurun, uzun sarı saçlı bir kadınla konuştuğunu gördü. Memur, Martin Beck’i görünce ayağa kalktı, kadına bir şey söyledi ve cam kabinin içinden çıktı. Kapıyı arkasından kapattı.

“Selam,” dedi. “Beni mi arıyorsunuz?”

Martin Beck masanın kısa kenarına oturdu, küllüklerden birini önüne çekip bir sigara yaktı.

“Özellikle aradığım birisi yok,” dedi. “Ama bir dakikan var mı?”

“Bir saniye bekleyebilir misin?” dedi diğer adam. “Şu kadını Kriminal Şube’ye göndermek istiyorum.”

Gözden kayboldu, birkaç dakika sonra bir polis memuruyla döndü, masadan bir zarf alıp ona uzattı. Kadın ayağa kalktı, çantasını omzuna takıp hızlı hızlı kapıya yürüdü.

“Gel koca çocuk,” dedi başını çevirmeden. “Biraz dolaşmaya çıkalım.”

Polis memuru, diğer polise baktı, polis gülerek omuz silkti. Sonra şapkasını takıp kadının peşinden gitti.

“Burası kendi eviymiş gibi rahattı,” dedi Martin Beck.

“Ah, evet, bu ilk seferi değil. Kesinlikle son olmayacak.”

Masaya oturup piposunu küllüğe boşaltmaya başladı.

“Çok feci bir durum, şu Nyman olayı,” dedi. “Tam olarak nasıl olmuş?”

Martin Beck ona kısaca olan biteni anlattı.

“Çok kötü,” dedi memur. “Her kim yaptıysa, gözü dönmüş bir manyak olmalı. Ama neden Nyman?”

“Nyman’ı tanıyordun, değil mi?” diye sordu Martin Beck.

“Pek yakından değil. Nyman gibi birini yakından tanıman zor.”

“Anladım. Burada özel görevdeydi. Buraya, Dördüncü Bölge’ye ne zaman geldi?”

“Üç yıl önce burada ona bir ofis verdiler. 68 Şubat’ında.”

“Nasıl biriydi?” diye sordu Martin Beck.

Memur cevap vermeden önce piposunu doldurup yaktı.

“Onu nasıl tarif edeceğimi gerçekten bilmiyorum. Sen de onu tanıyordun, herhalde? Hırslı olduğu kesinlikle söylenebilirdi; inatçı, pek mizah anlayışı olmayan biriydi işte. Bakış açısı gayet muhafazakâr. Daha genç memurlar onunla pek işleri olmamasına rağmen ondan biraz korkardı. Biraz sert bir adamdı. Ama dediğim gibi, çok da yakından tanımıyordum.”

“Teşkilatta sıkı fıkı olduğu arkadaşları var mıydı?”

“Burada yoktu. Bizim komiserle onun peki iyi geçindiğini sanmıyorum. Başka da bilmiyorum.”

Adam bir an düşündü, sonra Martin Beck’e garip garip baktı. İlginç görünüyordu, sır verir gibiydi.

“Şey…” dedi.

“Ne?”

“Yani herhalde genel müdürlükte hâlâ arkadaşları vardı, değil mi?”

Martin Beck cevap vermedi. Onun yerine başka bir soru sordu.

“Peki ya düşmanları?”

“Bilmiyorum. Herhalde vardı ama burada yoktu, hele hele onu şey yapacak raddede…”

“Tehdit ediliyor muydu, biliyor musun?”

“Hayır, özellikle benimle paylaşmadı. Gerçi bu konuda…”

“Evet, ne?”

“Evet, bu konuda, Nyman tehdit edilmeye göz yumacak tarzda bir adam değildi.”

Cam kabinin içinde telefon çalınca memur içeri gidip cevap verdi. Martin Beck oraya doğru yürüyüp elleri ceplerinde durdu. Polis merkezi sessizdi. Duyulan tek ses, telefonda konuşan adam ve düğme panelinin yanındaki adamın öksürükleriydi. Tahminince, alt kattaki nezaret süiti bu kadar sessiz sakin değildi.

Martin Beck birdenbire ne kadar yorgun olduğunu fark etti. Gözleri uykusuzluktan ve boğazı çok sigara içmekten acıyordu.

Telefon konuşması, uzun sürecek gibiydi. Martin Beck esnedi ve sabah gazetesini karıştırdı, manşetleri ve arada bazı resim altlarını okudu ama ne okuduğunu tam görmüyordu. Sonunda gazeteyi katladı, yürüyüp cam kabinin penceresini tıklattı, telefondaki adam bakınca da gitmek üzere olduğunu gösteren bir jest yaptı. Memur ona el sallayıp telefonda konuşmaya devam etti.

Martin Beck bir sigara daha yaktı ve yaklaşık yirmi dört saat önceki ilk sigarasından bu yana herhalde ellinciyi içtiğini aklından geçirdi.

10

Eğer muhakkak yakalanayım diyorsanız, tek yapmanız gereken bir polisi öldürmektir.

Bu gerçek, çoğu yerde geçerlidir, özellikle İsveç’te daha da geçerlidir. İsveç suç tarihinde çözülmemiş bir sürü cinayet vakası mevcuttur fakat faili meçhul hiçbir polis cinayeti kalmamıştır.

Kendi alaylarından biri talihsizliğe uğradı mı polisler her zamanki güçlerinin birkaç katını edinirler âdeta. Personel ve kaynak eksikliğiyle ilgili şikâyetler biter, birdenbire normalde üç ya da dört kişiyi meşgul edecek bir soruşturmada yüzlerce polisi koşturmak mümkün olabilir.

Polise el süren her zaman yakalanır. Sırf halkın kendisi, İngiltere ve sosyalist ülkelerde olduğu gibi hukuk ve düzen örgütlerinin arkasında duvar olduğundan değildir bu. Aslında emniyet müdürünün bütün özel ordusu birdenbire ne istediğini bilir ve dahası bunu feci şekilde ister olur.

Martin Beck, Regerings Caddesi’nde durmuş, sabahın erken saatlerinin taze ve serin havasının keyfini çıkarıyordu.

Silahlı değildi ama paltosunun sağ iç cebinde Emniyet Genel Müdürlüğü damgalı bir genelge taşıyordu. Yakın zamanda yapılmış, sosyolojik bir çalışmanın kopyasıydı ve Martin Beck bunu bir gün evvel masasında bulmuştu.

Özellikle son yıllarda polisin eylem ve tavırlarına daha da çok eğilip odaklandıklarından polis teşkilatı sosyologlara çok sığ bakardı. Sosyologların söyledikleri en tepedekiler tarafından büyük şüpheyle okunurdu. Belki de yüksek rütbeliler, sosyolojiyle alakalı herkesin gerçek bir komünist ya da bir nevi devrimci olduğunda ısrar etmenin uzun vadede çürütüleceğinin farkındaydı.

Sosyologlar her şeyi yapabilir. Emniyet Müdürü Malm öfkeli anlarından birinde de böyle söylemişti. Martin Beck de, diğerleri gibi, Malm’a üstü olarak bakmak zorundaydı.

Belki de Malm haklıydı. Sosyologlar her türlü fikre kapılıyordu. Örneğin, Polis Akademisi’ne girebilmek için vasat D’den daha yüksek bir not ortalamasına ihtiyacınız olmadığı ve Stockholm’deki üniformalı memurların IQ ortalamasının 93’e düştüğü fikrini geliştirmişlerdi.

“Yalan bu!” diye bağırmıştı Malm. “Dahası doğrulukla alakası yok! Hem de New York ortalamasından daha düşük bile değil!”

Amerika’ya yaptığı bir iş seyahatinden yeni dönmüştü.

Martin Beck’in cebindeki rapor bir sürü yeni ilginç bilgiyi açığa çıkarıyordu. Polis işinin, diğer mesleklerden daha tehlikeli olmadığını gösteriyordu. Tam aksine diğer mesleklerde çok daha büyük riskler bulunuyordu. İnşaat işçileri ve oduncular onlardan kat kat daha riskli hayatlar yaşıyordu. Tersane çalışanları, taksi şoförleri ve ev kadınlarını saymaya gerek bile yoktu.

Peki ama genel kanı hep bir polisin işinin diğerlerinden çok daha riskli, daha sert ve daha az karşılık gördüğü yönünde değil miydi? Cevap son derece basitti. Evet ama sırf başka meslek gruplarının böylesi bir rol takıntısı yoktu ya da günlük hayatlarını polisler kadar dramatize etmiyorlardı.

Her şey rakamlarla destekleniyordu. Yıllık yaralı polis sayısı, polis tarafından haksız muameleye uğrayan insan sayısıyla kıyaslandığında devede kulak kalıyordu. Vesaire.

Üstelik bunlar sadece Stockholm için değildi. Örneğin New York’ta, her yıl ortalama yedi polis öldürülüyordu, oysaki taksi şoförleri ayda iki, ev hanımları haftada bir kayıp veriyordu ve bu oran, işsizler arasında günde birdi.

Bu kokuşmuş sosyologlar için hiçbir şey kutsal değildi. İngiliz aynasızları efsanesini yani İngiliz polisinin silahlı olmadığından diğerleri kadar şiddete tahrik etmediğini söyleyen efsaneyi bozup doğru düzgün oranlarına indirmeyi başaran bir İsveç ekibi bile vardı. Hatta Danimarka’da bile, sorumluluk sahibi yetkililer bu gerçeği kavramıştı ve sadece istisnai durumlarda polislere silah veriliyordu.

Oysaki Stockholm’de durum hiç böyle değildi.

Martin Beck Nyman’ın cesedine bakıp dururken birdenbire bu çalışmayı düşünmeye başlamıştı.

Şimdi yine aklına gelmişti. O belgede varılan sonuçların doğru olduğunu kavradı ve paradoks olsa da bu sonuçlarla şu anda onu meşgul eden cinayet arasında bir çeşit bağlantı olduğunu sezdi.

Polis olmak tehlikeli değildi ve hatta asıl tehlikeli olanlar polislerdi. Kısa süre önce, bir polisin katledilmiş bedenine bakakalmıştı.

Şaşırtıcı bir biçimde ağzının köşeleri titremeye başladı ve bir an için Martin Beck, Regerings Caddesi’nden Kungs Caddesi’ne inen merdivenlere oturmak ve bu duruma katıla katıla gülmek zorunda kalacağını sandı.

Ancak aynı tuhaf mantıkla, birdenbire en iyisi eve gidip tabancamı alayım fikri aklına geldi.

Bir yıldan uzun bir süredir tabancasına bakmamıştı bile.

Stureplan tarafından boş bir taksi caddeye girdi.

Martin Beck elini kaldırıp taksiyi durdurdu.

Yanları siyah çizgili, sarı bir Volvo’ydu. Bu yeni bir durumdu ve Stockholm’deki bütün taksilerin siyah olması gerektiğini söyleyen eski kuralı rahatlatmıştı. Martin Beck ön koltuğa, sürücünün yanına oturdu.

“Köpman Caddesi sekiz numara,” dedi.

Bunu söylerken daha şoförü tanımıştı. Mesai dışı saatlerinde taksi kullanarak gelirini artırmaya çalışan polis memurlardan biriydi bu. Martin Beck’in adamı tanımış olmasıysa tam bir tesadüftü. Birkaç gün önce, Merkez İstasyonu’nun dışında, sıra dışı bir beceriksizliğe sahip rütbesiz iki memuru, başlangıçta uzlaşmacı olan genç bir sarhoşu öfkeden çıldırtma noktasına getirip sonra da kontrollerini kaybederken seyretmişti. Direksiyonun başındaki adam işte onlardan biriydi.

Yirmi beş yaşındaydı ve son derece çenesi düşüktü.

bannerbanner