Читать книгу Duman Olan Adam (Май Шёвалль) онлайн бесплатно на Bookz (3-ая страница книги)
bannerbanner
Duman Olan Adam
Duman Olan Adam
Оценить:
Duman Olan Adam

3

Полная версия:

Duman Olan Adam

“O zamandan beri Alfie’yi görmedin mi?”

“Amma da soru sordun ha. Bana nasılım diye sormayacak mısın?”

“Soracağım tabii. Nasılsın?”

“Kelimenin tam manasıyla cehennemin dibinde sürünüyorum. Akşamdan kalmayım. Hem de fena.”

Molin’in şişman suratı kederlendi. Sanki yaşamdaki son zevk kırıntılarını sıyırır gibi birasının geri kalanını koskoca bir yudumla mideye indirdi. Mendilini çıkardı, gözlerinde kara bir bakışla köpüklü bıyıklarını sildi.

“Bence bıyıklılara has bira bardağı olmalı,” dedi. “Bu günlerde servis sektörü batmış.”

Kısa bir süre sonra, “Hayır, o günden beri Alfie’yi görmedim,” dedi. “Onu en son gördüğümde Opera Sarayı’nın barında içkisini bir kızın üstünden döküyordu. Ertesi sabah da Budapeşte’ye gitti. Zavallı yaratık, o akşamdan kalma haliyle Avrupa’nın diğer ucuna uçmak zorunda kaldı. Umarım İskandinav Hava Yolları’yla uçmamıştır.”

“O günden sonra da ondan haber almadın değil mi?”

“Yurt dışı seyahatlerimizde birbirimize mektuplar yollamayız,” dedi Molin ukalaca. “Sen ne boktan bir yerde çalışıyorsun bu arada? Kiddy Krib’de mi? Hey, hadi bir tane daha yuvarlayalım mı?”

Yarım saat ve iki büyük daha içtikten sonra Martin Beck, Bay Molin’den kurtulmayı başardı, adama on kron borç vermesi gerekmişti. Kapıdan çıkarken adamın sesini arkadan işitti, “Fia, canımın içi, bana bir tane daha getirsene, hadi ya?”

7

Uçak, Çekoslovak Hava Yolları’na ait bir İlyuşin 18 turbo jetiydi. Kopenhag ve Saltholm, bir de güneşin altında pırıl pırıl parlayan Öresund üstünden dik bir yay çizerek havada yükseldi.

Martin Beck cam kenarında oturup aşağıdaki Ven Adası’na baktı. Backafall Kayalıkları, kilise ve küçük liman görünüyordu. Uçak güneye dönmeden önce son olarak küçük bir römorkörün limanın rıhtımına yanaştığını gördü.

Martin Beck seyahat etmeyi severdi ancak bu kez mahvolan tatilinin yarattığı hüsran keyfine gölge düşürüyordu. Dahası karısı bu durumda kendi seçim şansı olmadığını pek anlayışla karşılayamamıştı. Martin Beck bir akşam evvel arayıp açıklamaya çalışmışsa da bunda pek başarılı olamamıştı.

“Ben ve çocuklar zerre kadar umurunda değil,” demişti karısı. Bir saniye sonra:

“Senden başkası yok mu? Tüm görevleri sen mi üstlenmek zorundasın?”

Martin Beck, adaya gelmeyi kat kat yeğlediğini anlatıp karısını inandırmaya çalıştı fakat kadın mantık dışı bir havaya girmişti. Ayrıca kendince mantığını desteklemek için çeşitli örnekler vermişti:

“Yani çocuklarla ben bir başımıza adada mahsur kalalım, sen Budapeşte’ye gezip tozmaya git.”

“Eğlenmeye gitmiyorum.”

“Hı hı.”

Sonunda karısı konuşmanın ortasında ahizeyi yerine koyup kapatmıştı. Martin Beck karısının sonradan sakinleşeceğini biliyordu ama bir daha aramaya yeltenmedi.

Şimdi 16.000 fit yükseklikte koltuğunu arkaya yatırdı, bir sigara yaktı. Adaya ve ailesine dair düşüncelerini geri plana attı.

Doğu Berlin’deki Schönefeld Havaalanı’nda aktarma yaparken transit yolcu salonunda bir bira içti. Biranın markasının Radeberger olduğu dikkatini çekti. Şahane bir biraydı ancak Martin Beck bu ismi hatırlaması için bir sebep göremiyordu. Garson Berlin Almancasıyla onu karşıladı. Martin Beck bu dili pek anlamadı ve içi sıkılarak ileride nasıl günler geçireceğini merak etti.

Girişteki bir sepetin içinde Almanca broşürler duruyordu, Martin Beck içlerinden alelade bir tanesini alıp beklerken okudu. Almancasını ilerletmesi şarttı, kaçınılmaz bir gerçekti bu.

Broşür, Alman gazeteciler birliği tarafından yayımlanmıştı ve Springer meselesi üzerineydi, Batı Almanya’nın en güçlü gazete ve dergi yayıncılarından biri ve bu organın başı Axel Springer hakkındaydı. Şirketin tehditkâr faşist politikalarından örnekler verilmiş, ünlü yazarlardan alıntılar yapılmıştı.

Uçuş anonsu yapılınca Martin Beck broşürün tümünü zorluk çekmeden okuduğunu fark etti. Broşürü cebine koyup uçağa bindi.

Havada bir saat geçirdikten sonra uçak tekrar karaya indi, bu kez Martin Beck’in hep ziyaret etmek istediği Prag’daydı. Şimdiyse bir sürü kule ve köprüsüne, ayrıca Moldau’ya havadan kısa bir bakış atmakla yetinmek zorundaydı; aktarma süresi havaalanından şehre çıkamayacağı kadar kısaydı.

Dış İşleri Bakanlığı’ndaki kızıl saçlı adaşı Stockholm ve Budapeşte arasındaki aktarmalı uçuşlardan dolayı özür dilemişti; dünyanın en iyi aktarmaları değillerdi ancak maalesef Berlin ve Prag’da transit yolcu salonundan fazlasını görmek kısmet olmamasına rağmen Martin Beck’in bu gecikmeye itirazı yoktu.

Martin Beck, Budapeşte’ye daha önce hiç gelmemişti ve uçak tekrar havalandığında kızıl saçlının sekreterinin gönderdiği iki broşürü etraflıca okudu. Macaristan’in coğrafi yapısını anlatan bir broşürde Budapeşte’de iki milyon kişi yaşadığını okudu. Alf Matsson eğer bu metropolde kaybolmaya karar vermişse adamı nasıl bulacağını merak etti.

Kafasında Alf Matsson hakkında bildiklerini gözden geçirdi. Fazla bir bilgi yoktu ama gerçekten de bilinmesi gereken başka bir şey var mı diye düşündü Martin Beck. Kollberg’in kısa yorumu geldi aklına: “Pek de ilgi çekici olmayan bir şahıs.” Alf Matsson gibi bir adam neden ortadan kaybolmak istesindi? Eğer kendi rızasıyla kaybolduysa tabii? Bir kadın mı? Adamın iyi maaş aldığı işini, üstelik de mutlu olduğu konumunu bu sebeple feda etmesi pek inandırıcı değildi. Adam elbette hâlâ evliydi ancak canının istediğini yapmakta özgürdü. Kendi evi, işi, parası ve arkadaşları vardı. Bile isteye bunları terk etmesi için elle tutulur bir neden yoktu.

Martin Beck, Güvenlik Şube’den gelen dosyanın kopyasını çıkardı. Alf Matsson, Doğu Avrupa’daki çeşitli yerlere yaptığı seyahatlerden ötürü polisin dikkatini çekmişti. “Demir Perde’nin Ardında,” demişti kızıl saçlı adam. Eh, adam gazeteciydi ve Doğu Avrupa’yla ilgili işi üstlenmek istiyorsa bunda bir gariplik yoktu. Ayrıca vicdanı sızlıyorsa neden şimdi sırra kadem bassındı ki? Güvenlik Şube, rutin bir soruşturmanın ardından bu dosyayı rafa kaldırmıştı. “Yeni bir Wallenberg olayı” demişti Dış İşleri’ndeki adam, en son 1945 yılında Budapeşte’de görünen meşhur bir İsveçliyi hatırlatarak: “Komünistler tarafından kaçırıldı.” Kollberg orada olsaydı, “Çok fazla James Bond filmi izliyorsun,” derdi.

Martin Beck dosyanın kopyasını katlayıp evrak çantasına koydu. Camdan dışarı baktı. Dışarısı kapkaranlıktı ancak havada yıldız vardı, ta aşağılarda köy evlerinden ve yerleşim yerlerinden gelen ışıkları görüyordu, sokak lambalarının yandığı noktalar inci taneleri gibi aydınlıktı.

Belki de Matsson içmeye başlamıştı, dergiyi ve her şeyi terk etmişti. Tekrar ayıldığında pişman olacak, beş parasız kalacak ve yeniden ortaya çıkacaktı. Ancak bu pek olası görünmüyordu. Doğru, adam ara sıra kafayı çekiyordu ama o raddede değildi ve normalde işini asla aksatmıyordu.

Belki intihar etmişti, kaza geçirmiş, Tuna Nehri’ne düşüp boğulmuştu ya da soyulup öldürülmüştü. Bu ihtimal daha mı güçlüydü? Pek sayılmaz. Öyle ya da böyle, Martin Beck bir yerlerde dünyadaki başkentler içinde Budapeşte’nin en düşük suç oranına sahip bir kent olduğunu okumuştu.

Belki de şu anda oteldeki yemek salonunda oturmuş, yemeğini yiyordu ve Martin Beck ertesi gün tekrar uçağa binip tatiline kaldığı yerden devam ederdi.

Işıklar yandı. Sigara içilmez. Kemerlerinizi bağlayın. Sonra aynısını bir de Rusça tekrar ettiler.

Uçak pistte yavaşça yanaşıp durunca Martin Beck evrak çantasını aldı ve havaalanındaki bina silsilesine doğru kısa mesafeyi yürüdü. Akşamın geç saatleri olmasına rağmen hava ılık ve yumuşaktı.

Tek bavulunun gelmesini uzun süre bekledi fakat pasaport kontrol ve gümrükten geçiş hızlıydı. Duvarları sıra sıra dükkânlarla dolu kocaman bir bekleme salonundan geçti, sonra binanın dışındaki merdivenlere çıktı. Havaalanı şehrin çok dışında gibiydi. Martin Beck çevrede havaalanı dışında hiçbir ışık görmedi. Martin Beck orada dikilirken iki yaşlı kadın, merdivenlerin oradaki şeritte duran tek taksiye bindi.

Bir sonraki taksi yanaşmadan önce biraz zaman geçti ve Martin Beck banliyölerden ve karanlık sanayi bölgelerinden geçerken karnının guruldadığını fark etti. Kalacağı otel hakkında, ismi ve Alf Matsson’un ortadan kaybolmadan önce orada kalmış olması dışında hiçbir bilgisi yoktu. Ancak orada yiyecek bir şeyler bulmayı umdu.

Taksi geniş caddelerden ve koca koca açık meydanlardan geçip şehir merkezine doğru yol aldı. Etrafta kimsecikler yoktu, sokakların çoğu boş ve oldukça karanlıktı. Bir süre ışıl ışıl vitrinlerle dolu geniş bir caddede ilerledikten sonra tekrar dar ve karanlık yan sokaklara girdiler. Martin Beck şehrin neresinde olduğunu hiç bilmiyordu ancak tüm bu süre boyunca bir gözüyle nehri takip etmişti.

Taksi, otelin ışıklı girişinin önünde durdu. Martin Beck öne eğilip kırmızı taksimetredeki rakamı okudu ve taksiciye parasını ödedi. Ona biraz pahalı geldi, yüz forint’ten fazlaydı. Forint’in kendi parasıyla kaça denk geldiğini unutmuştu ama fazla yüksek olamayacağını hatırladı.

Kır bıyıklı, yeşil üniformalı ve siperlikli bir şapkası olan yaşlıca bir adam taksinin kapısını açıp çantasını aldı. Martin Beck adamın arkasından döner kapılardan geçti. Otelin lobisi geniş ve ferahtı, resepsiyon masası holün sol köşesine bakıyordu. Gece bekçisi İngilizce konuşuyordu. Martin Beck ona pasaportunu verip akşam yemeği yiyip yiyemeyeceğini sordu. Görevli, holün bir diğer ucundaki cam kapıları gösterip yemek salonunun gece yarısına kadar açık olduğunu söyledi. Ardından anahtarı asansörün yanında bekleyen görevliye verdi, asansör görevlisi Martin Beck’in çantasını alıp peşinden asansöre bindi. Asansör gıcırdaya gıcırdaya birinci kata çıktı. Asansör görevlisi en az asansör kadar yaşlı görünüyordu ve Martin Beck ona çantasını taşıtmamaya çalıştı ama bunda başarılı olamadı. Uzun bir koridordan geçtiler, iki kere sola döndüler ve sonra yaşlı adam dev gibi bir çift kanatlı kapının kilidini açıp çantayı içeri koydu.

Oda dört metreden daha yüksekti ve çok genişti. Koyu maun mobilyalar kocamandı. Martin Beck banyonun kapısını açtı. Küvet büyük, eski moda musluklu, duş başlıklı ve genişti.

Pencereler yüksekti, içeriden panjurluydu ve pencere girintisinin önüne kalın, beyaz dantel perdeler asılmıştı. Martin Beck tek kanattaki panjuru açıp dışarı baktı. Hemen aşağıda bir gaz lambası, sarımtırak-yeşil bir ışık saçıyordu. Daha uzakta ışıklar görünüyordu ancak Martin Beck sonradan fark etti ki o ışıklarla arasında nehir akıyordu.

Camı açıp dışarı sarktı. Aşağıda, taş parmaklıklar ve kocaman çiçek vazoları masa ve sandalyelerin etrafını sarmıştı. Işık bunların üstüne düşüyordu. Martin Beck bir Strauss valsi çalan orkestranın sesini duydu. Otelle nehir arasında, ağaç ve gaz lambalarıyla dolu bir yol geçiyordu, bir tramvay hattı ve geniş bir rıhtım, rıhtımda da banklar ve kocaman çiçek saksıları yer alıyordu. Biri sağında diğeri solunda iki köprü nehrin iki yakasını bir araya getiriyordu.

Martin Beck camı açık bırakıp yemek için aşağı indi. Holden cam kapıları açıp tekli derin koltuklarla, alçak sehpalar ve bir duvarı aynalarla dolu bir lobiye girdi. İki basamak çıkarak yemek salonuna ulaştı. Yemek salonunun en uzak köşesinde de odasından işittiği küçük orkestra oturuyordu.

Yemek salonu çok genişti, iki kocaman maun sütun ve üç duvar boyunca uzanan bir balkon çatının hemen altındaydı. Siyah klapalı, kızılımsı kahverengi ceketler giymiş üç garson kapının iç kısmında ayakta duruyordu. Eğilerek selam verdiler ve bir ağızdan hoş geldiniz dediler, dördüncüsü yanlarına koşup Martin Beck’i pencere ve orkestraya yakın bir masaya oturttu.

Martin Beck uzun bir süre menüye baktıktan sonra Almanca yazılmış sütunu görüp okumaya başladı. Bir süre sonra, sıcakkanlı bir boksör fiziğine sahip kır saçlı garson ona doğru eğilip, “Çok güzel balık çorba, beyefendi,” dedi.

Martin Beck hemen çorbasında karar kıldı.

“Barack?” dedi garson.

“O nedir?” dedi Martin Beck önce Almanca, sonra İngilizce.

“Çok iyi bir aperatif,” dedi garson.

Martin Beck barack denen aperatifi içti. Garson ona barack palinka’nın Macar kayısı brendisi olduğunu açıkladı.

Martin Beck balık çorbasını içti, çorba kırmızıydı ve yoğun paprikayla çeşnilendirilmişti, sahiden çok lezzetliydi.

Ağır paprika soslu, patatesli dana fileto yedi ve yanında Çek birası içti.

Sert kahvesini ve ikinci barack’ını bitirdiğinde çok uykusu gelmişti, doğruca odasına çıktı.

Pencereyi ve panjurları kapatıp yatağa girdi. Yatak gıcırdıyordu. Amma da güzel gıcırdıyor, diye düşünüp uykuya daldı.

8

Martin Beck tiz, uzun süren bir vapur düdüğü sesiyle uyandı. Nerede olduğunu hatırlamaya çalışırken düdük sesi iki kere daha tekrar etti. Martin Beck yana dönüp komodindeki kol saatini aldı. Saat dokuza on vardı. Koca yatak çok resmî bir şekilde gıcırdadı. Belki de, diye düşündü Martin Beck, bir zamanlar Mareşal Conrad von Hötzendorf’un altında da gıcırdamıştı. Güneş ışığı panjurların arasından sızıyordu. Odanın içi şimdiden bayağı sıcaktı.

Martin Beck ayağa kalkıp banyoya girdi ve sabahları genelde yaptığı gibi biraz öksürdü. Bir yudum maden suyu içtikten sonra sabahlığını giydi, panjurları ve pencereyi açtı. Odanın içindeki puslu ışıkla dışarıdaki keskin, net güneş ışığının zıtlığı baş döndürücüydü. Manzara da öyle.

Tuna Nehri sakin yatağında kuzeyden güneye doğru, gözlerinin önünde şırıl şırıl akıyordu, tam mavi değildi ama genişti, görkemliydi ve tartışmasız çok güzeldi. Nehrin diğer yakasında bir abideyle taçlandırılmış, hafif kıvrımlı iki tepecik ve duvarlarla çevrili bir hisar yükseliyordu. Evler sadece tepeciğin iki yanında ağır ağır toplanmıştı ancak daha ötedeki tepecikler villalarla bezeliydi. O taraf meşhur Buda yakasıydı, o tarafta Orta Avrupa kültürüne çok yakındınız. Martin Beck bakışlarıyla manzarayı süzerken, tarihin kanat çırpışlarına dalgın bir halde kulak verdi. Romalılar burada o heybetli Aquincum şehrini kurmuştu, oradan Habsburg topçuları 1849 yılındaki Kurtuluş Savaşı’nda Peşte’yi vurup harabeye çevirmişti ve orada Szalas’ın faşistleri ve General Pfeffer-Wildenbruch’un SS bölükleri 1945 baharında tam bir ay boyunca kalmış, imhaya davet çıkaran anlamsız bir kahramanlık ruhu yaymıştı. Martin Beck’in İsveç’te tanıştığı yaşlı faşistler o günleri hâlâ koltukları kabararak anlatırdı.

Hemen aşağısında rıhtıma bağlı duran, yandan çarklı beyaz bir vapur vardı. Kırmızılı, beyazlı ve mavili Çek bayrağı sıcakta kıpırtısız ve sönük duruyordu, güvertesindeyse turistler güneşleniyordu. Martin Beck’i uyandıransa yandan çarklı bir Yugoslav römorkörüydü, ağır ağır nehirde ilerliyordu. Büyük ve eski bir tekneydi, iki uzun bacası asimetrik şekilde yana yatmıştı ve ağır yüklü altı mavnayı arkasından çekiyordu. En sonuncu mavnada, dümen köşküyle alçak vinç arasına bir ip gerilmişti. Başörtülü ve mavi iş önlüklü genç bir kadın kıyıların güzelliğinden hiç etkilenmemişçesine dingin bir şekilde çamaşır sepetinden çamaşırları alıp bebek giysileri asıyordu. Sol tarafta, nehrin üstünde kemer görevi gören, uzun, havadar, ince bir köprü vardı. Tepesinde palmiye yaprağını başının üstüne kaldırmış uzun boylu, ince bronz bir kadın anıtı, doğrudan dağa geçiş yapıyordu sanki. Köprünün üstü arabalar, otobüsler, tramvay ve yayalarla dolup taşıyordu. Sağ tarafta, kuzey yönünde römorkör bir sonraki köprüye ulaşmıştı. Bir kez daha kaç mavnayı çektiğini bildirmek için üç defa düdüğünü öttürdü, bacalarını indirip köprünün alçak kemerinin altına girdi. Pencerenin hemen önünde çok küçük bir vapur kıyıya doğru yanaştı, akıntıyla beraber on beş metre alabandaya sürüklendi. Manevrasını ustalıkla tamamlayarak iskeleye bir santim bile bırakmadan yanaştı. Çok sayıda insan bu vapurdan karaya indi, sonra yine çok sayıda insan vapura bindi.

Hava kuru ve sıcaktı. Güneş yüksekteydi. Martin Beck pencereden dışarıya eğildi, gözleriyle kuzeyden güneye etrafı taradı ve uçakta okuduğu broşürlerdeki birkaç detayı kafasında evirip çevirdi.

“Budapeşte, Macaristan Halk Cumhuriyeti’nin başkentidir. 1873 yılında Buda, Peşte ve Obuda şehirlerinin tek bir şehir olarak birleşmesiyle kurulduğu söylenir ancak kazılarda binlerce yıl öncesinden kalma yerleşim izlerine rastlanmıştır. Roma Uygarlığı’nın Aşağı Panunya bölgesinin başkenti olan Aquincum bu noktada kurulmuştur. Bugün kentte iki milyon kişi yaşar ve yirmi üç ilçeye bölünmüştür.”

Kesinlikle çok büyük bir şehirdi. Martin Beck, Gustaf Lidberg’in klasikleşmiş anılarını hatırladı. 1899’da New York’a indiğinde sahtekâr Skog’u arıyordu: “Bu karınca yuvasında Bay Kim yaşıyor. Adresi: Neresi?” yazmıştı.

Eh, New York o günlerde bile buradan elbette daha büyüktü ancak öte yandan Baş Dedektif Lidberg’in zaman sıkıntısı yoktu. Oysaki Martin Beck’in yalnızca bir haftası vardı.

Martin Beck tarihi ve nehir trafiğini kendi kaderine bırakıp duş almaya gitti. Sandaletlerini ve açık gri bol pantolonunu giydi, gömleğini pantolonunun içine sokmadı. Bu sıradışı kılığını devasa gardırobun aynasında isteksizce incelerken birdenbire maun kapılar eski gerilim filmlerindeki gibi ağır ağır sinir bozucu bir gıcırdama sesi çıkararak kendiliğinden açıldı. Martin Beck henüz yüreği ağzındayken telefon acı acı çalmaya başladı.

“Sizi görmek isteyen bir beyefendi var. Fuayede bekliyor. İsveçli bir bey.”

“Bay Matsson mu?”

Resepsiyon görevlisi mutlu bir şekilde, “Evet, eminim öyle,” dedi.

Elbette o, diye düşündü Martin Beck merdivenlerden inerken. Bu durumda bu garip görev çok şerefli bir sona ermiş olurdu.

Bekleyen Alf Matsson değildi, Büyükelçilik’ten genç bir adamdı, son derece uygun bir biçimde koyu takım elbise, siyah ayakkabı, beyaz gömlek giymişti ve uçuk gri ipek kravat takmıştı. Adam, Martin Beck’i gözleriyle şöyle bir süzdü, bakışlarında ufaktan bir şaşkınlık oldu ama çok ufak.

“Anlayacağınız üzere, elinizdeki görevden haberdarız. Bu meseleyi konuşsak iyi olur.”

Lobiye oturup meseleyi konuştular.

“Bundan daha iyi oteller var,” dedi Büyükelçilik’ten gelen adam.

“Gerçekten mi?”

“Evet. Daha modern. Lüks. Yüzme havuzlu.”

“Ah evet.”

“Buranın gece kulübü de pek iyi değil.”

“Ah evet.”

“Gelelim Alf Matsson’a.”

Adam sesini alçaltıp lobide etrafına baktı, içerisi en uç köşede uyuyan bir Afrikalı dışında bomboştu. “Evet. Ondan haber aldınız mı?”

“Hayır. Hiç. Tek emin olduğumuz şey, Yirmi İki Temmuz akşamı Ferihegyi’den, buradaki havaalanından ülkeye giriş yaptı. Geceyi Buda yakasında, Ifjuság adlı bir gençlik otelinde geçirdi. Ertesi sabah buraya taşındı. Yarım saat sonra dışarı çıktı, oda anahtarı yanındaydı. O zamandan bu yana onu gören olmadı.”

“Polis ne diyor?”

“Hiçbir şey.”

“Hiçbir şey mi?”

“Benim konuştuklarım pek de ilgilenmediler. Resmî tabirle, savunmacı bir tavır sergilediler. Matsson’un geçerli bir vizesi vardı ve bu otelde konuk olarak kayıtlıydı. Polis, oturma izni süresini aşmadığı müddetçe, ülkeden ayrılana kadar onunla ilgilenmek zorunda değil.”

“Ülkeden ayrılmış olamaz mı?”

“Öyle düşünmüyoruz. Yasa dışı bir biçimde sınırdan geçmeyi başarsa bile nereye gidebilir? Pasaportsuz. Neyse, biz Prag, Belgrad, Bükreş ve Viyana’daki büyükelçiliklerde araştırıp soruşturduk. Hatta her ihtimale karşı Moskova’ya bile sorduk. Kimse bir şey bilmiyor.”

“Patronu burada yapacağı iki işi olduğunu düşünüyor. Boksör Laszlo Papp ile röportaj yapacakmış ve Yahudi müzesi hakkında da bir yazı yazması gerekiyormuş.”

“İki yere de gitmemiş. Küçük bir soruşturma yürüttük. Müzenin küratörü Dr. Sos’a İsveç’ten mektup yazmış ama onu aramamış. Ayrıca Papp’ın annesiyle konuştuk. Matsson’un adını hiç duymamış ve Papp’ın kendisi zaten şehir dışındaymış.”

“Adamın bavulu hâlâ otel odasında mı?”

“Eşyaları otelde. Odasında değil. Sadece üç gecelik oda ayırtmış. Otel yönetimi, ricamız üzerine odayı tuttu, sonradan bavulunu ofise taşıdılar. Buraya. Resepsiyon masasının arkasına. Esasında bavul daha açılmamıştı bile. Hesabını biz ödedik.”

Adam bir süre sessizce oturdu, sanki etraflıca düşündüğü bir şey var gibiydi. Sonra ağırbaşlı bir edayla, “Doğal olarak bu harcamayı işvereninden isteyeceğiz,” dedi.

“Ya da onun hesabından alacaksınız,” dedi Martin Beck.

“Evet, eğer durum o kadar kötü sona ererse.”

“Pasaportu nerede?”

“Burada, bende,” dedi Büyükelçilik’ten gelen adam.

Yassı evrak çantasının fermuarını açtı, pasaportu çıkarıp uzattı, aynı anda da iç cebinden dolma kalemini çıkardı.

“Buyurun. İmza atar mısınız lütfen?”

Martin Beck kâğıdı imzaladı. Adam kalemini ve faturayı kaldırdı. “Tamam, o halde. Başka bir şey var mı? Evet, tabii otel faturası. Onu dert etmeyin. Masraflarınızı karşılamamız için talimat aldık. Oldukça olağan dışı olduğunu düşünüyorum. Normalde her zamanki gibi günlük harcırahınız olmalıydı. Eh, eğer nakit paraya ihtiyacınız olursa, Büyükelçilik’ten alabilirsiniz.”

“Teşekkürler.”

“O halde başka bir şey yok, öyle değil mi? İstediğiniz zaman adamın eşyalarını inceleyebilirsiniz. Ben otel çalışanlarına haber verdim.”

Adam ayağa kalktı.

“Aslında siz Matsson’un kaldığı odada kalıyorsunuz,” dedi geçerken. “105 değil mi? Eğer odayı Matsson’un adına tutmaları için ısrar etmeseydik, herhalde başka bir otelde kalırdınız. En yoğun sezon.”

Ayrılmadan önce Martin Beck, “Bu konu hakkında şahsi görüşünüz nedir? Adam nereye gitti?” diye sordu.

Büyükelçilik’ten gelen adam ona ifadesizce baktı.

“Bir fikrim olsa bile kendime saklamayı yeğlerim.”

Bir saniye sonra ekledi, “Bu iş çok tatsız.”

Martin Beck odasına çıktı. İçerisi temizlenmişti bile. Etrafa baktı. Demek Alf Matsson burada kalmıştı, öyle mi? En fazla bir saat. O kısacık zaman zarfındaki eylemlerinden herhangi bir ipucu edinmeyi beklemek, şartları fazla zorlamak olurdu.

Alf Matsson o bir saat içinde ne yapmış olabilirdi? Bu şekilde cam kenarında durup teknelere mi bakmıştı? Belki de. Birisini ya da bir şey mi görmüştü de otelden aceleyle çıkmış, anahtarı bile resepsiyona bırakmayı unutmuştu? Bunu bilmek imkânsızdı. Eğer ona yolda araba çarpsaydı, hemen rapor edilirdi. Eğer nehre atlamayı planlamış olsaydı, havanın kararmasını beklerdi. Akşamdan kalma halini kayısılı brendiyle geçirmeye çalışmışsa ve sonuç olarak bir daha alkol küpüne düşmüş olsa o zaman ayılmak için bu on altı gün de fazla olurdu. Neyse, görev üstündeyken içki içmek alışkanlığı yoktu. Adam modern bir gazeteciydi, Üçüncü Birim’in raporunun bir yerinde böyle yazıyordu: Hızlı, becerikli ve dobra. Adam önce işini bitiren, sonra yan gelip yatan bir tipti.

Tatsızdı. Çok tatsızdı. Tek kelimeyle tatsızdı. Kahrolası tatsızdı. Lanet olası tatsızdı. Ne acı!

Martin Beck yatağa uzandı. Yatak tüm heybetiyle gıcırdadı. Baron Conrad von Hötzendorf ile ilgili düşünceleri gitmişti. Yatak Alf Matsson’un altında da böyle gıcırdamış mıydı? Bir otel odasına girer girmez yatağı denemeyen var mıdır ki? O halde Matsson burada yatıp dört metre yukarıdaki tavana bakmıştı. Ardından, bavulunu bile açmadan, anahtarını bile teslim etmeden dışarı çıkmıştı… ve kaybolmuştu. Telefon çalmış mıydı? Beklenmedik bir haber mi almıştı?

Martin Beck, Budapeşte haritasını açıp inceledi. Ardından içinden müthiş bir görev arzusu yükseldi, hemen ayağa kalktı, haritayı ve pasaportunu arka cebine koyup bavulun içini incelemek üzere aşağı indi.

Bavul görevlisi, tıknaz, yaşı geçkin bir adamdı, arkadaş canlısıydı, ciddi ve hayranlık uyandıracak kadar akıllıydı.

Конец ознакомительного фрагмента.

Текст предоставлен ООО «Литрес».

Прочитайте эту книгу целиком, купив полную легальную версию на Литрес.

Безопасно оплатить книгу можно банковской картой Visa, MasterCard, Maestro, со счета мобильного телефона, с платежного терминала, в салоне МТС или Связной, через PayPal, WebMoney, Яндекс.Деньги, QIWI Кошелек, бонусными картами или другим удобным Вам способом.

Вы ознакомились с фрагментом книги.

Для бесплатного чтения открыта только часть текста.

Приобретайте полный текст книги у нашего партнера:


Полная версия книги

Всего 10 форматов

bannerbanner