
Полная версия:
Yanlış Yol
“Bu tam olarak ne zamandı?” diye arkadaşının sözünü kesti Wallander.
“Altmışlı yılların ortalarında. Genç kadın, bakanın kendisini deri bir kemerle dövdüğünü ve ayaklarının tabanlarını jiletle kestiğini ileri sürdü. Büyük olasılıkla jilet yüzünden kadın onu polise şikâyet etti. Olay gittikçe ilginçleşiyordu. Tek sorun polisin, kraldan sonra ikinci olan, İsveç hukuk güvenliğinin en yüksek koruyucusu adalet bakanına karşı yapılan bu şikâyeti araştırmasının olanaksız olmasıydı. Bu yüzden de tüm olay örtbas edildi. Polis raporu ortadan kayboldu.”
“Kayboldu mu?”
“Yakıldı.”
“Peki, bakanı şikâyet eden genç kız, ona ne oldu?”
“Kız birdenbire Västerås’taki o pahalı butiklerden birinin sahibi oluverdi.”
Wallander şaşkınlıkla başını salladı.
“Tüm bunları nereden biliyorsun?”
“O günlerde Sten Lundberg adında bir gazeteci arkadaşım vardı. Tüm o karışıklığı çözmeye karar vermişti. Ama gerçeğe adım adım yaklaştığına ilişkin söylentiler ortaya çıkınca ânında kara listeye alındı ve işinden uzaklaştırıldı.”
“Ve o da buna ses çıkarmadı, öyle mi?”
“Başka bir seçeneği yoktu ki. Ne yazık ki onun da zayıf bir tarafı vardı. Kumarbazdı. İnanılmaz borçları vardı. Kumar borçlarının ânında ödendiği doğrultusunda söylentiler çıkmıştı o günlerde. Fahişenin polis raporu gibi bu da örtbas edildi. Ve hiçbir şey olmamış gibi Gustaf Wetterstedt morfinman adamını fahişelerin peşine salmayı sürdürdü.”
“Çokça skandal söz konusu olduğunu söylemiştin,” dedi Wallander.
“Adalet bakanlığı yaptığı dönemlerde, İsveç’te sanat eserleri kaçakçılığına adının karıştığına ilişkin söylentiler de çıkmıştı. Söz konusu kaçak tablolar asla bulunamadı ve bu tablolar şimdi büyük olasılıkla koleksiyoncuların kale gibi korunan evlerinin duvarlarını süslüyordur. Polis bir rastlantı sonucu aracı olduğu ileri sürülen bir adamı yakalamıştı. Bu adam Wetterstedt’in bu olayın içinde olduğuna yemin etmişti. Ama bu elbette kanıtlanamadı ve olay yine kapandı. Gerçeğin ortaya çıkmasını isteyenlerin sayısı istemeyenlerin sayısının yanında bir hiçti.”
“İyi bir tablo çizmedin doğrusu,” dedi Wallander.
“Sana az önce ne söylediğimi hatırlıyor musun? Gerçeği mi yoksa söylentileri mi istiyorsun, diye sormuştum. Çünkü Gustaf Wetterstedt’le ilgili çıkan söylentilere bakarsan o çok başarılı bir politikacıydı, partisine sadıktı ve çok hümanist biriydi. Ayrıca iyi bir eğitim görmüş ve yetenekli biriydi de. Ölüm ilanında bunlar yer alacak. Tabii kırbaçladığı kızlardan biri bildiklerini anlatmaya karar vermediği sürece.”
“Bakanlıktan ayrıldıktan sonra ne oldu?” diye sordu Wallander.
“Kendisinden daha genç bakanlarla iyi anlaştığını sanmıyorum. Özellikle kadın bakanlarla. O günlerde kuşaklar arasında büyük farklılıklar yaşanıyordu. Bana kalırsa tıpkı benim gibi o da zamanını doldurduğunu fark etti. Gazetecilikten istifa ettim. Ve Ystad’a geldikten sonra da doğrusu onu hiç düşünmedim. Şu âna kadar.”
“Onca yıldan sonra onu sence kim öldürmek ister?”
Lars Magnusson omuz silkti.
“Bu soruyu yanıtlamak olanaksız.”
Wallander’in bir sorusu daha vardı.
“Bu ülkede daha önce birinin kafa derisi yüzülerek öldürüldüğüne ilişkin bir şey hatırlıyor musun?”
Magnusson gözlerini kıstı. Merakla Wallander’e baktı.
“Kafa derisi mi yüzülmüş? Bundan televizyonda söz etmediler. Bilselerdi mutlaka sözünü ederlerdi.”
“Bu ikimizin arasında kalmalı,” dedi Wallander, başını tamam dercesine sallayan Magnusson’a bakarak.
“Bu haberi henüz kamuoyuna duyurmak istemiyoruz,” diye sürdürdü konuşmasını. “Soruşturmanın selameti açısından her şeyi söyleyemeyeceğimizi her zaman ileri sürebiliriz. Bu sözleri aslında polisin elinde fazla bir bilgi olmadığında söyleriz ama bu kez durum çok daha farklı.”
“Sana inanıyorum,” dedi Magnusson. “Ya da inanmıyorum. Artık gazeteci olmadığıma göre bunun bir önemi yok. Ama kafa derisi yüzen bir katil de hatırlamıyorum. Olsaydı mutlaka hatırlardım. Ture Svanberg böylesi bir haberin üstüne atlardı. Basına haber sızdıranları engellemeyi başarabilecek misin?”
“Bilmiyorum,” diye karşılık verdi içtenlikle. “Ne yazık ki bu konuda çok kötü deneyimlerim var.”
“Bu haberi satmayacağım, merak etme,” dedi Magnusson.
Sonra da Wallander’i kapıya kadar geçirdi.
“Polis olmaya nasıl dayanabiliyorsun?” diye sordu Wallander’e dışarı çıkarken.
“Bilmiyorum,” dedi Wallander içtenlikle. “Öğrenince sana da söylerim.”
Fırtına artmıştı. Rüzgâr olanca hızıyla esiyordu. Wallander, Wetterstedt’in evine döndü. Nyberg’in adamlarından bazıları üst katta parmak izlerini alıyorlardı. Wallander balkon penceresinden bakarken Nyberg’in bahçe kapısının yanındaki lamba direğine bir merdiven dayamış olduğunu gördü. Rüzgâr merdiveni devirmesin diye de direğe bağlamıştı. Nyberg tam merdivenden inerken Wallander gidip ona yardım etmeye karar verdi. Kapıda karşılaştılar.
“Ampulü sonra da değiştirebilirdin,” dedi Wallander. “Rüzgâr merdiveni de seni de uçurabilirdi.”
“Düşseydim mutlaka bir yerimi incitirdim.” Nyberg ciddi bir sesle konuşmasını sürdürdü. “Elbette ampulü daha sonra değiştirebilirdim. Ama unutabilirdim. Bu işin yapılmasını sen istediğin için, ben de yeteneklerine ve sana saygı duyduğumdan ampulü şimdi değiştirmeye karar verdim. Ama bunu sen istediğin için yaptım yoksa başkası isteseydi inan yerimden kıpırdamazdım.”
Wallander, Nyberg‘in bu sözlerine şaşırmıştı. Ama yine de şaşkınlığını belli etmemeye çalıştı.
“Ampul patlamış mı?” diye sordu.
“Hayır,” diye karşılık verdi. “Gevşetilmiş.”
Wallander bunun ne anlama gelebileceğini düşündü. Sonra da ani bir karar verdi.
“Bir dakika,” diyerek salona gitti ve Sara Björklund’a telefon etti. Telefonu genç kadın açtı.
“Gecenin bu saatinde rahatsız ettiğim için çok özür dilerim,” diye söze başladı. “Ama çok önemli bir şey sormak istiyorum. Wetterstedt’in evinde ampulleri kim değiştirirdi?”
“Kendisi.”
“Dışarıdakileri de mi?”
“Evet öyle sanıyorum. Bahçeyle kendi ilgilenirdi. Onun evine giren tek kişi belki de bendim.”
Siyah arabadakiler dışında, diye geçirdi içinden Wallander.
“Bahçe kapısının yanında bir lamba var,” diye sürdürdü konuşmasını. “Lamba genellikle açık mı olurdu?”
“Kışları, hava erkenden karardığı için evet, hep açık olurdu.”
“Hepsi bu kadar,” dedi Wallander. “Yardımların için çok teşekkür ederim.”
“Bir kez daha o merdivene çıkabilir misin?” diye sordu Nyberg’in yanına geldiğinde. “Yeni bir ampul takmanı istiyorum.”
“Yedek ampuller garajın içindeki küçük odada,” diyerek çizmelerini giydi Nyberg.
Yeniden fırtınaya çıktılar. Nyberg tırmanıp ampulü takarken Wallander iki eliyle merdiveni tuttu. Nyberg ampulü yerine taktıktan sonra merdivenden indi. Kumsala doğru gittiler.
“Şimdi çok daha farklı oldu,” dedi Wallander. “Lambanın ışığıyla denize dek uzanan yol birden pırıl pırıl oldu.”
“Ne düşünüyorsun?” diye sordu Nyberg.
“Bana kalırsa cinayetin işlendiği yer lambanın ışığının oluşturduğu dairenin içinde bir yerde. Şansımız yaver giderse lambanın üzerindeki parmak izlerini alabiliriz.”
“Katilin bu cinayeti planlayarak mı işlediğini düşünüyorsun? Ampul bilerek mi gevşetildi?”
“Evet,” dedi Wallander. “Böyle düşünüyorum.”
Nyberg merdiveni alarak bahçenin arkasına gitti. Wallander olduğu yerde kaldı. Yağmur olanca hızıyla yağıyordu.
Polis kordonu kaldırılmamıştı. Bir polis arabası kumsalın hemen dışında park etmiş bekliyordu. Mobiletli biri dışında kimseler yoktu.
Wallander arkasını dönerek içeri girdi.
10
Sabah saat yedi civarında bodrum katına indi. Çıplak ayaklarının altındaki zemin serindi. Kıpırdamadan durup çevreye kulak verdi. Sonra da kapıyı arkasından kapatarak kilitledi. Oraya son kez geldiğinde yere serpiştirdiği ince un tabakasını inceledi. Bıraktığı gibi duruyordu. Kimse dünyasına tecavüz etmemişti. Yerdeki unun üstünde ayak izi falan yoktu. Sonra da fare kapanlarını denetledi. Şansı yaver gitmişti. Dört kapanda dört fare vardı. Bunlardan biri de tüm yaşamında gördüğü en büyük fareydi. Geronimo bir keresinde, gençliğinde yenilgiye uğrattığı Pawnee savaşçısının öyküsünü anlatmıştı. Bu savaşçının adı Altı Parmaklı Ayı’ydı ve sol elinde tam altı parmak vardı. Bu onun ilk düşmanı olmuştu. Geronimo o günlerde çok genç olmakla birlikte ölümün eşiğine gelmişti. Düşmanının altıncı parmağını kesmiş, kuruması için güneşin altına bırakmıştı. Sonra da bu kesik parmağı uzun süre kemerinin altındaki küçük deri kesenin içinde taşımıştı. Bu öyküyü anlattığı zaman Geronimo yaşamının sonuna çok yaklaşmıştı. Baltalarından birini büyük farede denemeye karar verdi. Küçük farelerde de göz yaşartıcı spreyin etkilerini araştıracaktı.
Ama bunu hemen şimdi yapmayacaktı. Öncelikle bu değişimin sonuçlarına katlanması gerekiyordu. Aynanın önüne oturdu, ışık gözlerini kamaştırmasın diye lambayı ayarladı, sonra da dikkatle yüzüne baktı. Sol yanağını hafifçe kesmişti. Ama yara izi güçlükle görülüyordu. Bu onun değişiminin son aşamasıydı. Darbe kusursuzdu. Birinci canavarın belkemiğini parçalarken bir ağacı kesiyormuş gibi hissetmişti. İç dünyasına yoğun bir rahatlama ve doygunluk hissi yayılmıştı. Canavarı sırtından vurmuş, bir an bile duraksamadan kafa derisini yüzmüş, ait olduğu yere, toprağın altına gömmüştü. Yalnızca bir tutam saç görünüyordu toprağın üstünde.
Kısa bir süre sonra buna bir yenisi eklenecekti.
Aynada yüzünü incelerken bir yandan da birinci kesiğin yanına ikinci bir kesik daha yapmasının iyi olup olmayacağını düşünüyordu. Yoksa bıçağın, diğer yanağını kutsamasına mı izin vermeliydi? Aslında bunun hiç önemi yoktu. İşini bitirdiğinde tüm yüzü zaten kesikler içinde olacaktı.
Büyük bir titizlikle hazırlanmaya başladı. Sırt çantasından silahlarını, boyalarını, fırçalarını ve en önemlisi Görevler ve Tanrısal Esinler’in yazılı olduğu kırmızı kaplı kitabı çıkardı. Kitabı özenle masanın üstüne koydu.
İlk kafa derisini bir gece önce gömmüştü. Hastanenin çevresinde koruma vardı. Ama tel örgüyü nerede geçebileceğini biliyordu. Pencereleriyle kapılarında demir parmaklıklar olan, parka benzeyen büyük bir alanın ortasındaki binada kız kardeşini ziyarete gittiğinde onun odasının hangisi olduğunu belirlemişti. Odanın penceresi her zaman karanlık olurdu. İnsanın tüylerini ürperten bu kasvetli bina, koridorlardan gelen ışığın dışında hep karanlıktı. Kafa derisini gömmüş ve fısıltıyla kız kardeşine ilk adımı attığını haber vermişti. Canavarları teker teker ortadan kaldıracaktı. Ancak o zaman kız kardeşi yeniden dünyaya dönebilecekti.
Gömleğini çıkardı. Yaz olmasına karşın birden ürperdi. Kırmızı kaplı kitabı açtı ve artık var olmayan Wetterstedt adındaki adamla ilgili bölümü geçti, ikinci kafa derisi yedinci sayfada anlatılıyordu. Kız kardeşinin yazdıklarını okuduktan sonra bu kez daha küçük bir balta kullanmayı geçirdi aklından.
Kitabı kapatarak aynadaki görüntüsünü inceledi. Yüzü annesinin yüzüne çok benziyordu. Ama gözlerini babasından almıştı. Gözleri top ağzı gibi derin ve ürkütücüydü. Babasının o gözleri çocukluğunun ilk anılarındandı. Bir çift göz ona bakar, onu ürkütürdü ve o günlerden beri de babasını kocaman bir çift göz ve kükreyen bir ses olarak anımsıyordu.
Yüzünü havluyla sildi. Sonra da büyük ve kalın fırçalardan birini alarak siyah boyaya batırdı ve Wetterstedt’in alnında bıçağın delik açtığı yere, kendi yüzüne, kaşının hemen üstüne ilk çizgiyi çekti.
Polis kordonu dışında saatlerce kalmıştı. Ne olduğunu ve ters dönmüş kayığın altında yatan cesedi kimin öldürdüğünü anlamaya çalışan polisleri izlemek çok heyecan vericiydi. Birkaç kez içinden, ortaya çıkıp cinayeti kendisinin işlediğini açıklamak gelmişti.
Bu hâlâ üstesinden gelemediği bir zayıflıktı. Yaptıklarının, kız kardeşinin Tanrısal Esinler kitabından alınan bir görev olduğunu ve bunu yalnızca kız kardeşi için yaptığını iyice anlamalıydı. Bu zayıflığının üstesinden mutlaka gelmeliydi.
Yüzüne ikinci bir çizgi daha çekti. Değişime yeni başlamasına karşın yine de dışarıdan görünen kimliğinin büyük bir bölümünün kendisini terk ettiğini hissedebiliyordu.
Kendisine neden Stefan adının konulduğunu bilmiyordu. Bir keresinde, annesinin biraz ayık olduğu bir gün bunu sormuştu. Neden Stefan? Neden başka bir isim değil de bu isim? Annesi üstünkörü bir yanıt vermişti. Çok iyi hatırlıyordu. Stefan güzel bir isim demişti. Herkesin beğendiği, gözde bir isim, demişti annesi. O gün ona nasıl da kızmıştı. Annesini oturma odasında bırakarak öfkeyle kapıyı çarpıp dışarı çıkmıştı. Sonra da bisikletine binerek deniz kenarına gitmişti. Deniz kıyısında yürürken kendine çok farklı bir ad, Hoover adını seçmişti, FBI’ın başındaki adamın adını. Onunla ilgili bir kitap okumuştu. Adamın damarlarında Kızılderili kanı olduğuna ilişkin söylentiler çıkmıştı bir ara. Acaba kendi damarlarında da aynı kan var mıydı? Büyükbabası akrabalarının birçoğunun uzun yıllar önce Amerika’ya göçtüklerini söylemişti. Kendi damarlarında bu soylu kan olmasa bile belki ailesinde akıyor olabilirdi.
Kız kardeşi hastaneye kaldırıldıktan sonra o da Geronimo ve Hoover adlarının bir karışımını kullanmaya karar vermişti. Bu arada sürekli büyükbabasının minyatür askerler yapmak için kurşun ve kalay alaşımını eritip bunları alçı kalıplara döküşünü hatırlamaya çalışıyordu. Büyükbabası öldüğünde kalıplarla alaşım kepçesini bulmuştu. Bodrumdaki karton kutunun içindeydiler. Bunları kutunun içinden çıkarmış, Kızılderili bir polis şekli yapabilmek için kalıbı değiştirmişti. Herkesin uyuduğu ve babasının da hapiste olduğu bir gece mutfağa kapanarak büyük bir tören yapmıştı. Hoover’la Geronimo’yu bir arada eriterek kendi yeni kimliğini yaratmıştı. Artık o kendisinden korkulan ve damarlarında savaşçı bir Kızılderili’nin yürekli kanı olan biriydi. Kimse ona zarar veremezdi, istenilen intikamı almasını artık kimse engelleyemeyecekti.
Gözlerinin üstüne siyah çizgiler çizmeyi sürdürdü. Bu çizgiler gözlerinin daha da derinleşmesine neden oluyordu. Avına saldırmaya hazırlanan bir canavarın gözleri gibiydi. İki yırtıcı göz çevresini izliyordu. Kendisini bekleyen şeyi bir kez daha düşündü. Yaz Dönümü Bayramı’ydı. Havanın yağmurlu ve rüzgârlı olması işini güçleştirecekti. Bjäresjö yolculuğuna çıkmadan önce iyi giyinmesi gerektiğini biliyordu. Ziyaretine gittiği kişinin havadan ötürü içeri girip girmediği sorusunu bir türlü yanıtlayamıyordu. Ama bekleme yeteneğine güvenmesi gerektiğini kendine söyleyip duruyordu. Bu, elemanlarına her zaman bu öğüdü veren Hoover’ın erdemlerinden biriydi. Geronimo’nun da ondan aşağı kalır yanı yoktu. Her zaman düşmanın dikkatinin azalacağı bir an mutlaka olurdu. İşte o zaman harekete geçmeliydi. Eğer ziyaret edeceği kişi havadan ötürü içeriye girse bile yine aynı kural geçerli olacaktı. Er ya da geç evden çıkacaktı. O zaman da harekete geçecekti.
Bir gün önce oraya gitmişti. Mobiletini ağaçların arasına bırakmış ve çevreyi rahat izleyebilmek için tepeye tırmanmıştı. Arne Carlman’ın evi Wetterstedt’inki gibi orada öylece tek başına duruyordu. En yakın ev çok uzaktaydı. Beyaz badanalı İskandinav ülkelerinin tipik çiftliklerinden birine uzanan yol ağaçlıklıydı.
Yaz Dönümü Bayramı hazırlıkları başlamıştı. Birçok kişinin, kamyonetlerinin arkasından katlanır masa ve sandalyeleri çıkardıklarını gördü. Bahçenin bir köşesine tente geriyorlardı.
Arne Carlman da oradaydı. Dürbünüyle bakınca ertesi gün ziyaretine gideceği adamın bahçede dolaşarak etrafındakilere bir sürü talimat verdiğini gördü. Üzerinde eşofman vardı. Başına da bir bere takmıştı.
Kız kardeşinin bu adamla birlikte olduğunu düşünmekten kendini alamıyordu. Adama bir kez daha bakınca midesinin bulandığını fark etti. Artık daha fazlasını görmeye gerek yoktu. Nasıl bir plan uygulayacağını biliyordu.
Alnını boyamayı ve gözlerinin çevresine gölgeler çizmeyi bitirdiğinde burnunun iki yanına kalın iki beyaz çizgi çekti. Geronimo’nun kalbinin göğsünde attığını hissetmeye başlamıştı artık. Öne doğru uzanarak yerdeki kasetçaların düğmesine bastı. Davulların sesi ortalığı kaplarken ruhlar beyninin içinde konuşmaya başladılar.
İşi akşama dek sürdü. Yanına alacağı silahları seçerek dört fareyi daha büyük bir kutuya koydu. Fareler şaşkınlık ve panik içinde kutunun kenarlarına tırmanmaya çalıştılar. Denemek istediği baltayı eline alarak en şişman fareye doğru kaldırdı ve olanca gücüyle indirdi. Fare ikiye ayrıldı. Her şey o denli çabuk olmuştu ki fare bağırmaya fırsat bile bulamamıştı. Diğer fareler telaşla kutudan dışarı çıkmaya uğraşıyorlardı. Duvarda asılı deri ceketinin cebindeki sprey kutusunu çıkarmak için uzandı. Ama kutu yoktu. Diğer cebine baktı. Orada da yoktu. Bir an için kaskatı kesildi. Yoksa sığınağına biri mi gelmişti? Sonra da bunun olanaksız olduğuna karar verdi.
Düşüncelerini toplamak amacıyla yeniden aynaların karşısına geçip oturdu. Sprey kutusunu mutlaka cebinden düşürmüştü. Gustaf Wetterstedt’e yaptığı ziyaretten sonra geçen günleri yavaş yavaş ve hiçbir olayı atlamadan hatırlamaya çalıştı. Polis kordonunun dışında onların çalışmalarını izlerken düşürmüş olmalıydı. Bir ara kazağını giymek için ceketini çıkarmıştı. O zaman düşürmüş olmalıydı. Sprey kutusunun herhangi bir tehlike içermediğine karar verdi. Herkes sprey kutusu düşürebilirdi. Bunda olağan dışı bir şey yoktu. Kutunun üstünde parmak izleri olsa bile bunlar polis kayıtlarında yoktu. FBI’ın başkanı Hoover bile bu işin peşine düşseydi herhâlde o da sprey kutusundan bir ipucu yakalayamazdı.
Aynaların önünden kalkarak farelerin yanına yaklaştı. Fareler onu görünce panik içinde kutunun içinde sağa sola kaçışmaya başladılar. Üç balta darbesiyle hepsini öldürdü. Kanlar içindeki fare leşlerini poşete koyup dikkatle bağladı ve daha büyük bir poşete koydu. Baltayı temizledikten sonra parmağının ucuyla baltanın keskin ucuna hafifçe dokundu.
Akşamüstü altıda hazırdı. Silahlarını ve fare leşleriyle dolu torbayı sırt çantasına koydu. Dışarıda hava yağmurlu ve rüzgârlı olduğundan çorap giyerek lastik pabuçlarını ayağına geçirdi. Işığı söndürerek bodrum katından dışarı çıktı. Sokağa çıkmadan önce kaskını başına geçirdi.
Sturup’a sapmadan önce bir otoparka giderek fare leşleriyle dolu torbayı çöp kutusuna attı. Sonra da Bjäresjö’ye doğru yola koyuldu. Rüzgâr durmuştu. Havada ani bir değişiklik olmuştu. Akşam güzel geçeceğe benziyordu.
Yaz Dönümü Bayramı, sanat simsarı Arne Carlman’ın önem verdiği bayramlardan biriydi. On beş yıldan bu yana yazlarını geçirdiği çiftlikte parti vermek artık bir gelenek hâline gelmişti. Carlman’ın yaz partisine bazı sanatçılarla galeri sahipleri davet edilirdi. İstediği sanatçıyı bir anda ülke çapında ünlü yapacak serveti ve ilişkileri vardı. Verdiği öğütleri dinlemeyenleri yok edebilecek güçteydi ya da söylentiler bu doğrultudaydı. Otuz yıl önce eski arabasıyla tüm ülkeyi dolaşmıştı. Zor günlerdi ama böylelikle hangi müşteriye hangi resmin satılacağını öğrenmişti. İşi öğrenmişti ve sanatın, piyasa denetiminin ötesinde bir şey olduğu fikrinden farklı düşünüyordu. Sonunda da biriktirdiği parayla Stockholm’de Österlång Caddesi’nde hem çerçeve satan hem de resim galerisi olan bir yer açmıştı. Dalkavukluğun, alkolün ve paranın acımasız karışımıyla genç ressamların resimlerini ucuza kapatmaya ve onları çevresine tanıtmaya başlamıştı. Rüşvet verdi, tehdit etti ve bol bol yalan söyledi. On yıl içerisinde İsveç’teki otuz galerinin sahibi olmuştu. Bir yandan da posta siparişiyle resim satmaya başlamıştı. Yetmişli yılların ortalarında artık oldukça varlıklı biriydi. Skåne’de bir çiftlik satın almış ve birkaç yıl sonra da yaz partilerini vermeye başlamıştı. Bu partiler kısa sürede ülke çapında bir üne kavuşmuştu. Her konuğa beş bin krondan az olmayacak armağanlar vermeyi kendine ilke edinmişti. Bu yıl da konuklarına İtalyan bir tasarımcının özel dolma kalemlerini armağan edecekti.
Arne Carlman, Yaz Dönümü Bayramı’nın sabahı karısının yanında uyandığında yataktan kalkarak pencereden dışarıya baktı. Yağmur yağıyordu ve rüzgâr olanca şiddetiyle esiyordu. Bir an için yüzü mutsuzlukla gölgelendi. Ama yıllar ona kaçınılmazı kabullenmeyi öğretmişti. Havayı değiştiremeyeceğini biliyordu. Buna gücü yetmezdi. Beş yıl önce, konuklarına özel olarak imal ettirdiği yağmurlukları armağan etmişti. Dışarıda kalmak isteyenler yağmurlukları sırtlarına geçirmişlerdi. Diğerleri de Arne Carlman’ın yıllar önce açık bir alana dönüştürdüğü üstü kapalı eski ahırda eğlenmelerini sürdürmüşlerdi.
Конец ознакомительного фрагмента.
Текст предоставлен ООО «Литрес».
Прочитайте эту книгу целиком, купив полную легальную версию на Литрес.
Безопасно оплатить книгу можно банковской картой Visa, MasterCard, Maestro, со счета мобильного телефона, с платежного терминала, в салоне МТС или Связной, через PayPal, WebMoney, Яндекс.Деньги, QIWI Кошелек, бонусными картами или другим удобным Вам способом.
Вы ознакомились с фрагментом книги.
Для бесплатного чтения открыта только часть текста.
Приобретайте полный текст книги у нашего партнера:
Полная версия книги
Всего 10 форматов