
Полная версия:
Huzursuz Adam
Ama şimdi her şeyin birden değiştiğini görüyordu.
Mattson’un kapısı aralıktı; vurup içeri girdiğinde Mattson’un tiz, neredeyse cırtlak denebilecek tondaki sesini duydu.
Desenli bir kanepe ile aynı döşemeden koltukların çaba harcanarak ofise sığdırılmaya çalışıldığı belliydi. Wallander oturdu. Mattson eğer atlatması mümkünse asla sohbet başlatmama gibi bir teknik geliştirmişti, hatta görüşmek için davet eden kişi kendisi bile olsa. Ulusal Polis Teşkilatı’ndan gelen bir uzmanın, Stockholm’e geri dönmeden önce, Mattson ile aralarında tek kelime bile edilmeden yarım saat boyunca sessiz oturduklarına dair söylentiler vardı.
Wallander hiçbir şey konuşmayarak Mattson’u zorlama fikriyle eğlendi bir süre ama bu sadece kendini daha da kötü hissetmesine neden olurdu. Oysa ortamın havasını en kısa zamanda temizlemesi gerekiyordu.
“Olanlar için ne kadar özür dilesem az,” diye başladı. “Durumun savunulacak bir tarafı olmadığını kabul ediyorum ve kurallar hangi disiplin cezasını icap ettiriyorsa onu uygulamak durumunda olduğunuzu anlıyorum.”
Makineli tüfek gibi sıralayışına bakılırsa Mattson’un sorularını önceden hazırladığı belliydi.
“Daha önce böyle bir şey oldu mu?”
“Silahımı bir restoranda bırakmak mı? Elbette hayır!”
“Alkol probleminiz var mı?”
Bu soru Wallander’in kaşlarını çatmasına neden olmuştu. Mattson böyle bir fikre de nereden kapılmıştı?!
“İçkiyi keyfi tüketirim,” dedi Wallander. “Gençken hafta sonları iyi içtiğimi söyleyebilirim ama artık bunu yapmıyorum.”
“Ama yine de hafta içi bir akşam dışarı çıkıp kafayı çekmeye gittiniz?”
“Kafayı çekmeye gitmedim. Ben yemeğe gittim.”
“Bir şişe şarap ve kahveyle konyak?”
“Ne içtiğimi çoktan biliyorsanız niye soruyorsunuz? Ama ben buna kafayı çekmek demem. Bu ülkedeki aklı başında normal hiçbir insan bunu böyle görmez. Kafayı çekmek birbiri ardına şnaps veya votkayı yuvarlamak demektir, genellikle doğruca şişeyi kafaya dikerek ve sadece sarhoş olmak için yapılır, başka bir şey için değil.”
Mattson bir sonraki sorusunu sormadan önce biraz düşündü. Wallander onun tiz sesine sinir olmuştu ve karşısındaki adamın arazi polisliğinin ne demek olduğunu, insanın başına ne korkunç şeyler gelebileceğini bilip bilmediğini merak etti.
“Yaklaşık yirmi yıl önce alkollü araç kullanırken bir arkadaşınıza yakalanmışsınız. Olayı örtbas etmişler ve sonunda bir şey olmamış ama bugün çok daha kötü bir durumun meydana gelmesine neden olan, gizlemeye çalıştığınız gerçek bir alkol probleminiz var mı, anlamak zorundayım.”
Wallander o olayı çok iyi hatırlıyordu. Malmö’deydi ve Mona ile akşam yemeği yemişlerdi. Boşanmalarından sonra, hâlâ onu kendisine dönmeye ikna edebileceğini düşündüğü zamanlardı. Ama yemeğin sonunda tartışmışlar ve kadını restoranın önünden tanımadığı bir adamın gelip aldığını görmüştü. Öyle kıskanmış ve bozulmuştu ki bütün sağduyusunu yitirmiş ve bir otelde gecelemek ya da arabada uyumak yerine eve dönmek üzere yola çıkmıştı. Onu eve polis arkadaşları getirmiş, arabasını da onlar park etmişlerdi ve daha sonra bu olaydan bir daha bahsedildiğini duymamıştı. O gece kendisini alkollü yakalayan memurlardan biri artık yaşamıyordu, diğeri de emekliydi ama dedikoduların hâlâ dinmediği belliydi. Bu duruma şaşırdı.
“Bunu inkâr etmiyorum ama dediğiniz gibi bu yirmi yıl önceydi; ve sizi temin ederim alkol problemim yok. Hafta içi bir akşam yemeği dışarıda yemeyi tercih ettiysem bunun benden başkasını neden ilgilendirdiğini anlamıyorum.”
“Yine de gerekli adımları atmak durumundayım. Henüz kullanmadığınız tatiller olduğundan ve şu aralar önemli bir soruşturma işinde olmadığınızdan, size bir haftalık izne çıkmanızı öneririm. Bir iç soruşturma yapılacak, elbette. Şimdilik bütün söyleyeceğim bu kadar.”
Wallander ayağa kalktı. Mattson oturmaya devam ediyordu.
“İlave etmek istediğiniz bir şey var mı?” diye sordu.
“Hayır,” dedi Wallander. “Önerinizi yerine getireceğim. Biraz izin kullanacağım ve eve döneceğim.”
“Silahınızı burada bıraksanız iyi olur.”
“Ben aptal değilim,” dedi Wallander. “Ya da sorumsuz.”
Wallander ofisine dönüp ceketini aldı. Ardından garaja inip emniyetten ayrılarak eve doğru yola çıktı. Dünkü rezillikten sonra kanında hâlâ alkol olduğunu tahmin ediyordu ama işler daha da kötüleşemeyeceğinden arabayı sürmeye devam etti. Poyrazdan sert bir rüzgâr esiyordu. Wallander arabadan evin kapısına yürürken soğuktan titredi. Jussi kulübesinin içinde dört dönüyordu ama Wallander’in onu gezdirmeyi düşünecek hâli bile yoktu. Soyundu, uzandı ve uyudu. Tekrar uyandığında saat öğle on ikiydi. Hiç kıpırdamadan gözleri açık hâlde yatmaya devam etti; rüzgârın evin duvarlarını döven uğultusunu dinledi.
Bir şeylerin yolunda olmadığı duygusu yine kendisini huzursuz etmeye başlamıştı. Sanki üstüne bir gölge gibi gelip çöreklenmişti. Uyandığı zaman tabancasının yanında olmadığını nasıl olur da fark etmezdi? Sanki bir başkası kendi yerine eylemler gerçekleştirmiş, sonra da neler olduğunu hatırlamaması için zihninin şalterini kapatmıştı.
Kalkıp giyindi; midesi hâlâ bulanıyordu ama yine de bir şeyler yemeğe çalıştı. Bir kadeh şarap koymak geçti içinden ama tuttu kendini. Linda aradığında bulaşıkları yıkıyordu.
“Yoldayım,” dedi kızı. “Sadece evde misin diye kontrol ediyordum.”
Linda onun bir şey demesine fırsat bırakmadan telefonu kapatmıştı. Yirmi dakika sonra uyuyan bebeği de yanında çıkageldi. Babasının Ystad’a taşındığı yıl aldığı kahverengi deri kanepeye geçip onun karşısına oturdu. Bebek kendi yanındaki sandalyenin üstünde, portbebenin içinde uyuyordu. Kurt, bebeği sormak istiyordu ama Linda başını iki yana salladı. Sonra konuşurlardı, şimdi değil; her şey sırasıyla yapılmalıydı.
“Neler olduğunu duydum,” dedi. “Ama nedense hiçbir şey bilmiyormuş gibi hissediyorum.”
“Martinson mu aradı?”
“Evet, seninle görüştükten sonra beni aramış. Bütün bunlar onu çok üzmüş.”
“Benim kadar üzülmüş olamaz,” dedi Wallander.
“Bana bilmediklerimi anlat.”
“Buraya beni sorguya çekmek için geldiysen gidebilirsin.”
“Ben sadece bilmek istiyorum. Böyle bir şey yapacağını düşündüğüm en son kişisin.”
“Kimse ölmedi,” dedi Wallander. “Yaralanan bile olmadı. Ayrıca herkes her şeyi yapabilir. Bunu bilecek kadar uzun yaşadım ben.”
Sonra da kızına bütün hikâyeyi anlattı, kendisini ta başta evden çıkmaya zorlayan huzursuzluğundan, silahı yanına neden aldığını bilmeyişine kadar hepsini. Sözünü bitirince kızı uzunca bir süre bir şey söylemedi.
Sonunda, “Sana inanıyorum,” dedi. “Bana anlattığın her şey sonunda gelip hep aynı gerçeğe dayanıyor, hayatının o tek detayına: çok fazla yalnız olduğun. Birden kontrolünü yitirebiliyorsun ve çevrende seni sakinleştirebilecek, böyle alelacele çıkmana engel olabilecek kimse yok. Fakat hâlâ merak ettiğim bir şey var.”
“Nedir?”
“Bana her şeyi anlattın mı? Yoksa söylemediğin bir şeyler var mı?”
Wallander bir an, üstüne çöktüğünü hissettiği garip karamsarlık hissinden ona bahsetse mi diye düşündü. Ama sonra başını iki yana salladı; kızına anlatabileceği başka bir şey yoktu.
“Neler olacak sence?” diye sordu Linda. “Talimatnamede ne diyor, hatırlamıyorum.”
“Bir iç soruşturma olacak. Ondan sonrasını ben de bilmiyorum.”
“Seni kovabilirler mi?”
“Beni kovmaları için çok yaşlı olduğumu düşünüyorum. Ayrıca suç o kadar da ciddi bir şey değil. Ama erken emekliliğe zorlayabilirler.”
“Bu hoşuna gitmez mi?”
Kızı bu soruyu yönelttiğinde Wallander bir elma dişlemekteydi. Ağzına gelen çekirdeği duvara püskürttü.
“Sorunumun yalnızlık olduğunu az önce sen kendin söyledin!” dedi kızgınlıkla. “Beni emekliliğe zorladıklarında ne olacak? O zaman elimde artık hiçbir şey kalmaz.”
Wallander’in bağırarak konuşması bebeği uyandırmıştı.
“Özür dilerim,” dedi.
“Korkuyorsun,” dedi Linda. “Bunu anlayabiliyorum. Ben de olsam korkardım. Sanırım korktuğu için kimse utanmak zorunda değildir.”
Linda orada akşama kadar kalmış, ona yemek yapmış ve olanlardan bir daha da bahsetmemişlerdi. Kurt, buz gibi esen soğuk havada kızını arabasına kadar geçirdi.
“Halledebilecek misin?” diye sordu Linda.
“Hep bir yolunu bulurum. Ama yine de sorduğun için teşekkürler.”
* * *Wallander ertesi gün Lennart Mattson’dan bir telefon almıştı; patronu derhâl kendisini görmek istiyordu. Buluştuklarında, kendisini sorgulamak için Malmö’den gelen iç işleri memuruyla tanıştırıldı.
“Size ne zaman uyarsa,” dedi Holmgren adındaki aşağı yukarı Wallander ile aynı yaştaki müfettiş.
“Şimdi, o hâlde,” dedi Wallander. “Neden erteleyeceğiz ki?”
Emniyetteki küçük toplantı odalarından birine çekildiler. Wallander tam ve doğru cevaplar vermeye çalıştı; bahaneler üretmekten kaçınıp olanları önemsizleştirmeye çalışmadı. Holmgren notlar aldı, arada bir Wallander’den bir adım geriye gidip cevabını tekrarlamasını istedi ve böyle devam ettiler. Roller tam tersine olmuş olsa, Wallander sorgulamanın yine tıpkı bu şekilde gideceğini düşünüyordu. Bir saatten biraz daha uzun sürmüştü. Holmgren kalemini bırakıp Wallander’e baktı ama bu, suçunu az önce itiraf etmiş bir suçluya bakan birinin bakışı değil, işleri eline yüzüne bulaştıran birine yöneltilen bir bakıştı. Wallander içine düştüğü sıkıntılı duruma üzülmüşe benziyordu.
“Ateş etmemişsiniz,” dedi Holmgren. “Bir restoranda çok fazla içince silahınızı orada unuttunuz. Bu ciddi bir şey, bundan kaçış yok ama aslında bir suç işlemiş değilsiniz. Kimseye saldırmadınız, rüşvet almadınız, kimseyi rahatsız etmediniz.”
“O zaman işten atılmıyorum, sizce de öyle değil mi?”
“Çok zor. Ama bu karar bana ait değil.”
“Ama size göre..?”
“Bir tahmin yapmayacağım. Bekleyip görmek durumundasınız.”
Holmgren kâğıtlarını toplayıp dikkatle evrak çantasına yerleştirmeye başladı. Birden durdu.
“Bu iş medyanın eline düşmezse çok daha iyi olur,” dedi. “Bu tip şeyleri emniyet içinde tutmaya özen göstermeyip seslendirirsek, işler her zaman daha çok sarpa sarar.”
“Sanırım bir şey çıkmaz,” dedi Wallander. “Şu ana dek bahsi geçmedi, dolayısıyla dışarıya bir şey sızmadığının işaretidir bu.”
Ama Wallander yanılıyordu. Aynı gün kapısı çalındı. Uzanmıştı; yine de açmak için kalktı çünkü komşulardan birinin geldiğini sanmıştı. Kapıyı açar açmaz Wallander’in yüzünde bir flaş patladı. Kameramanın yanındaki gazeteci kendini Lisa Halbing olarak tanıttı; yüzündeki tebessümün sahte olduğunu Wallander anında anlamıştı.
“Görüşebilir miyiz?” diye sordu kadın atılgan bir tavırla.
“Ne hakkında?” diye sordu Wallander, midesine çoktan kramplar girmeye başlamıştı.
“Ne düşünüyorsunuz?”
“Ben bir şey düşünmüyorum.”
Fotoğrafçı bir dizi fotoğrafını çekti. Wallander’in ilk tepkisi adama bir yumruk atmak olacaktı ama böyle bir şey yapmadı tabii. Onun yerine adamdan içeride fotoğraf çekmeyeceğine dair söz aldı; burası onun özel mülküydü. Hem fotoğrafçı hem de Lisa Halbing özeline saygı göstereceklerine söz verdikten sonra içeri girdiler. Wallander mutfaktaki masaya geçmeleri için yer gösterdi. Onlara kahve ile kurabiye pişirmeyi seven bir komşusundan birkaç gün önce gelen kekten ikram etti.
Kahve ikramı bittikten sonra, “Hangi gazetedensiniz?” diye sordu. “Sormayı unuttum.”
“Söylemem gerekirdi.” Lisa çok fazla makyaj yapmıştı ve fazla kilolarını bol bir tunik bluz altında gizliyordu. Otuzlarındaydı, bir parça Linda’ya benziyordu, gerçi kızı asla bu kadar makyaj yapmazdı.
“Birkaç farklı gazete için çalışıyorum,” dedi Halbing. “Elimdeki hikâye iyi olduğunda en iyi ödeyen gazeteye satarım.”
“Şu an benim iyi bir hikâye olduğumu düşünüyorsunuz, öyle mi?”
“Birden ona kadar derecelendirirsek ancak dört edersiniz, daha fazla değil.”
“Ya restoranda garsonu vurmuş olsaydım?”
“O zaman mükemmel bir on alırdınız. Bu ön sayfaya manşet olurdu.”
“Olayı nereden öğrendiniz?”
Fotoğrafçı kamerasını kullanmak için kıvranıyordu ama sözünü tuttu. Lisa Halbing yüzündeki yapmacık tebessümü hâlâ koruyordu.
“Bu soruya cevap vermeyişimi herhâlde anlayışla karşılarsınız.”
“Sanırım size haber uçuran kişi garsondu.”
“Aslında o değildi ama bundan başka bir şey söylemeyeceğim.”
Wallander biraz düşününce iş arkadaşlarından birinin ayrıntıları sızdırmış olabileceğini anladı. Hepsi olabilirdi, hatta Lennart Mattson’un kendisi bile ya da Malmö’den gelen o müfettiş. Bu işten ne kadar para kazanıyorlardı? Polislik yaptığı bunca yıldır şu ‘haber sızdırma’ konusu hep bir sorun olmuştu ama bugüne dek kendisi hiç hedef olmamıştı. Ne o bir gazeteciyle görüşmüş ne de arkadaşlarından birinin böyle bir şey yaptığına dair bir ima duymuştu. Ama zaten bildiği ne vardı ki? Koca bir hiç.
O gece geç saatlerde Linda’ya telefon edip kızını ertesi gün gazetede okuyabileceği haberle ilgili uyardı.
“Onlara her şeyi bütün dürüstlüğünle anlattın mı?”
“Hiç değilse kimse beni yalan söylemekle suçlayamaz.”
“O zaman hiçbir şey olmaz. Onlar hep yalanların peşine düşerler, nemalanmak istedikleri odur ama yankı bulacağını sanmam.”
Wallander o geceyi kötü geçirdi. Ertesi gün telefonunun çalmasını bekledi ama sadece iki telefon gelmişti. Biri Kristina Magnusson’dandı, olayın kontrolden çıkmasından dolayı kadın kızgındı. Kısa bir süre sonra Lennart Mattson aradı.
Tenkit eden bir tonla, “Basına açıklama yapmanız hiç iyi olmamış,” dedi.
Wallander kızdı.
“Kapınızın önüne bir gazeteci ile fotoğrafçının dikildiğini görseniz siz ne yapardınız? Olup bitenleri bütün detaylarıyla bilen insanlar! Kapıyı yüzlerine mi kapatırdınız ya da yalan mı söylerdiniz?”
“Ben onları sizin çağırdığınızı sanmıştım,” dedi Mattson.
“O zaman sandığımdan da aptalmışsınız!”
Wallander telefonu hırsla kapadı ve fişini çekti. Sonra cepten Linda’yı aradı ve ona kendisiyle konuşmak istediğinde bu numarayı kullanmasını söyledi.
“Sen de bizimle gel,” dedi kızı.
“Sizinle nereye geleyim?”
Linda şaşırmış gibi oldu.
“Sana söylemedim mi? Stockholm’e gidiyoruz. Håkan’ın yetmiş beşinci yaş günü. Sen de gel!”
“Hayır,” dedi. “Ben burada kalacağım. Eğlenecek havada değilim. Restorandaki akşam yemeğinde yeterince eğlendim.”
“Yarından sonraki gün yola çıkıyoruz. Bir düşün istersen.”
Wallander o gece yatağa giderken hiçbir yere kıpırdamayacağına emindi. Fakat ertesi gün fikrini değiştirdi. Jussi’yi komşularına bırakabilirdi. Birkaç günlüğüne sırra kadem basmak iyi bir fikirdi.
Takip eden gün Stockholm’e uçtu. Linda ve ailesi arabayla geliyorlardı. Merkez Gar’ın karşısındaki bir otele yerleşti. Akşam baskısı gazeteleri karıştırırken kendi silah hikâyesinin çoktan gazetelerin iç sayfa haberleri arasına düşmüş olduğunu gördü. Günün büyük haberi, sıra dışı bir cesaretle Göteborg’da, yüzlerine ABBA maskesi takmış dört soyguncu tarafından gerçekleştirilmiş bir banka soygunuydu. İstemeye istemeye içinden soygunculara minnetini sundu.
O gece otel yatağında uzun zamandır olmadığı gibi huzurla uyudu.
4
Håkan von Enke’nin doğum günü partisi, Stockholm’ün kalburüstü semtlerinden Djursholm’de, davetler için kiralanan bir mekânda veriliyordu. Wallander buraya daha önce hiç gelmemişti. Linda bir takım elbise giymesinin yeterli olacağını söylemişti. (Von Enke smokin ve fraktan nefret ediyordu ama uzun denizcilik kariyeri boyunca kullandığı değişik üniformaları giymeyi severdi). Wallander de eğer istese polis üniformasını giyebilirdi ama yanına en iyi takım elbisesini almayı tercih etmişti; şu anki şartlar altında üniformasını kullanmak ona doğru gelmiyordu.
Arlanda Havaalanı’ndan bindiği ekspres tren Merkez Gar’a vardığında, Stockholm’e gelmeyi neden kabul ettim sanki, diye sorguluyordu kendini. Belki başka bir yere gitse çok daha iyi olurdu. Eskiden ara sıra Danimarka’da Skagen’e kısa yolculuklar yapardı. Orada sahil boyunca yürüyüş yapmayı sever, sanat galerilerine gider ve son otuz yıldır hep kaldığı pansiyonlardan birinde güzel zaman geçirirdi. Yıllar önce polis teşkilatından istifa etme fikri aklını kurcaladığı sıralar düşünmek için çekildiği köşe yine Skagen olmuştu. Ama işte şimdi buraya, Stockholm’e gelmişti ve bir doğum günü partisine katılıyordu.
Wallander Djursholm’e geldiği zaman, Håkan von Enke yanına kadar gelip kendisini karşıladı. Wallander’i gördüğü için gerçekten sevinmiş gibiydi. Ona ev sahibinin masasında, Linda ile bir tuğamiralin dul karısı arasında yer ayrılmıştı. Hök isimli dul kadın seksen yaşlarındaydı, işitme cihazı kullanıyordu ve her bir fırsatta şarap kadehini yeniden doldurtuyordu. Daha çorbalar içilirken hafiften açık saçık fıkralar anlatmaya başlamıştı bile. Wallander kadının sohbetinden hoşlanmış, özellikle altı çocuğundan birinin Lund’da adli tıp uzmanı olduğunu öğrenmek ilgisini çekmişti; genç adamla birkaç sebeple karşılaşmışlar ve kendisinde iyi bir izlenim bırakmıştı. Yemekte günün anlam ve önemini belirten bir sürü konuşma yapıldı ama neyse ki hepsi kısaydı. Tam bir asker disiplini, diye düşündü Wallander. Şerefe kadeh kaldırma olayı, konuşmasına birkaç esprili yorum katan ve Wallander’in de hayli eğlenceli bulduğu Tobiasson adında bir komutan tarafından yapılmıştı. Tuğamiralin dul karısı işitme cihazının aksilik çıkarması yüzünden bir süre sessiz kalınca, Wallander kendi yetmiş beş yaş kutlamasının nasıl geçeceğini düşünüp merak etti. Parti verdiğini düşünse bile kimler gelirdi ki? Linda ona kutlama için salon tutmanın Håkan von Enke’nin fikri olduğunu söylemişti. Wallander yanlış anlamadıysa bu duruma von Enke’nin eşi Louise bayağı şaşırmıştı çünkü kocası genellikle doğum günü kutlamalarına öyle fazla önem vermezdi ama bu kez nedense fikrini değiştirmiş ve bu büyük ziyafeti ayarlamıştı.
Kahveler parti salonuna bitişik bir yan mekânda, yine rahat koltuklarda oturmalı olarak servis edildi. Yemek olayı tamamen bitince Wallander biraz bacaklarını açmak amacıyla mekânın kış bahçesine çıktı. Restoranın arazisi büyüktü; eski sahibi İsveç’in ilk ve en zengin sanayicilerinden biriydi.
Birdenbire yanında Håkan vo Enke’nin belirdiğini görünce irkildi; adam elinde modası geçmiş bir pipo ile tütün paketi tutuyordu. Wallander markayı hemen tanıdı: Hamilton’s Blend. Yirmili yaşlarına doğru kendisi de bir süre pipo içmiş ve o da aynı tütün markasını kullanmıştı.
“Kış,” dedi von Enke, “ve hava tahminlerine göre kar fırtınası geliyormuş.”
Von Enke eğilip camdan dışarı karanlık gökyüzüne baktı.
“Belli bir derinlikte denizaltında olduğunuz zaman, iklim ve hava şartları insanın hiç umurunda olmaz. Etrafınızdaki her şey bir sükûnet içinde oluyor, kendinizi okyanusun bodrum katında gibi hissediyorsunuz. Baltık Denizi’nde eğer fazla rüzgâr yoksa yirmi beş metre derinlik kâfidir. Kuzey Denizi daha zordur. Bir keresinde fırtınalı bir havada İskoçya’dan ayrılışımızı hatırlıyorum. Otuz metre derinlikte on beş derece kaydetmiştik. Hiç de hoş bir şey değildi.”
Piposunu yaktı, inceleyen bakışlarla Wallander’i süzdü.
“Bir polis memuruna göre fazla mı dramatik?”
“Hayır, ama benim için denizaltı olayı bambaşka bir dünya. Hatta biraz korkutucu diye eklemeliyim.”
Komutan piposunu büyük bir zevkle içine çekti.
“Açık konuşalım,” dedi. “Bu parti ikimizi de sıkıntıdan boğuyor. Herkes benim düzenlediğimi biliyor. Bunu yaptım çünkü dostlarımın beklentisi bu yöndeydi. Ama istersek biz yan odalardan birinde biraz saklanabiliriz. Karım eninde sonunda beni aramaya çıkacaktır ama o âna kadar rahat rahat konuşabiliriz.”
“Ama bu gecenin yıldızı sizsiniz,” dedi Wallander.
“Tıpkı iyi yazılmış bir sahne oyunundaki gibi,” dedi von Enke. “Heyecanı artırmak için başkarakterin sürekli sahnede olması gerekmez. Olay örgüsünün önemli bazı kısımlarının yan kanatlarda gelişmesi oyun açısından daha avantajlı olabilir.”
Susmuştu. Susuşu çok ani olmuştu; fazla ani, diye düşündü Wallander. Von Enke, Wallander’in arkasında bir yere dikmişti gözlerini. Wallander de arkasına döndü. Bahçeyi görüyordu ve de onun gerisinde Djursholm-Stockholm otobanıyla birleşen tali yollardan biri uzanıyordu. Wallander çitin diğer tarafında sokak lambası direğinin altında dikilen bir adam fark etti. Yanında park hâlinde bir araba vardı ama arabanın motoru çalışıyordu. Derken arabanın egzoz dumanları yükselip sarı ışığa karışarak dağıldı. Wallander, von Enke’nin endişeli olduğunu gördü.
“Haydi, kahvelerimizi alalım ve biraz ortadan kaybolalım,” dedi.
Kış bahçesinden çıkmadan önce Wallander yine arkasına dönüp baktı; araba gitmişti, yanında direğin altında duran adam da öyle. Belki de von Enke’nin partiye davet etmeyi unuttuğu biridir, diye düşündü. Kesinlikle beni arayan biri olamaz; yani restoranda unuttuğum silahla ilgili benimle konuşmak isteyen bir gazeteci.
Kahvelerini aldıktan sonra, von Enke öne düşüp Wallander’i kahverengi ahşap panellerden duvarları ve rahat deri koltukları olan küçük bir odaya götürdü. Wallander odanın pencereleri olmadığını fark etti. Von Enke kendisini izliyordu.
“Bu odanın bir çeşit sığınak olmasının bir sebebi var,” dedi. “1930’larda bu ev birkaç yıl boyunca Stockholm’de pek çok gece kulübünün sahibi olan birisine aitti, kulüplerin çoğu yasa dışıydı tabii. Her gece silahlı kuryeler şehirde dolaşır ve bütün ganimeti toplayıp buraya getirirlermiş. O günlerde bu odada büyük bir kasa bulunuyordu. Muhasebecileri burada oturur, nakit parayı sayar, deftere kaydederler, sonra da kasaya kilitlerlerdi. Kulüplerin sahibi kanunsuz işlerden dolayı tutuklanınca kasa kesilerek açıldı. Yanlış hatırlamıyorsam adamın ismi Göransson’du. Uzun hapis cezasına çarptırılmıştı ama sağ çıkamadı. Långholmen Hapishanesi’ndeki hücresinde kendini astı.”
Sustu, bir yudum kahve içti, sonra da çoktan sönmüş piposundan bir nefes çekti. İşte o sırada, dışarıda devam eden partideki misafir seslerinin boğuk duyulduğu izole edilmiş bu küçük odada Wallander, Håkan von Enke’nin korktuğunu anladı. Bunu daha önce de pek çok kez görmüştü: bir şeyden korkmuş bir insan. Gerçek veya hayal ürünü ama yanılmadığına emindi.
* * *Von Enke’nin deniz subayı olarak hâlâ aktif görevde olduğu yıllardan bahsetmesiyle sohbet garip bir hâl almıştı.
“1980’in sonbaharıydı,” dedi. “Şimdi çok geçmişte kaldı, neredeyse bir jenerasyon öncesi, yirmi sekiz uzun yıl. Siz ne yapıyordunuz o yıllarda?”
“Ben Ystad’da polis memuruydum. Linda çok küçüktü. Yaşlanan babama daha yakın olabilmek için oraya taşınmıştım. Ayrıca Linda’nın büyümesi için de daha iyi bir ortam olduğunu düşünmüştüm, yani en azından Malmö’den ayrılış sebeplerimizden biri buydu. Ama bundan sonrası bambaşka bir hikâye.”
Von Enke Wallander’in anlattıklarını dinlemiyor gibiydi. O kendi hikâyesine devam etti.
“Ben o sonbahar doğu kıyılarındaki deniz üssündeydim. İki yıl öncesinde en iyi denizaltılarımızdan Su Yılanı takımından birinin komutanlığından istifa etmiştim. Biz denizaltıcılar ona kısaca Yılan deriz. Deniz üssündeki görevim geçiciydi. Ben yeniden denizlere dönmek istiyordum ama o günkü idareciler benim İsveç Deniz Kuvvetleri Harekat Komutanlığı’nında yer almamı istemişlerdi. Eylül ayında Varşova Paktı ülkeleri Doğu Almanya kıyılarında bir tatbikat yürütüyorlardı. MILOBALT diyorlardı ona. Bunu hâlâ hatırlıyorum. Çok da önemli bir manevra değildi; onlar da sonbahar tatbikatlarını bizimle aşağı yukarı aynı dönemlerde yapıyorlardı ama çıkartma tatbikatı ve denizaltı kurtarma çalışmaları yaptıklarından bu kez normalden daha fazla deniz araçları kullanılıyordu. Biz, çok fazla uğraşmadan gerekli detayları elde etmeyi başarmıştık. Ulusal Savunma Telsiz Kurumu’ndan, Rus deniz araçları ile Leningrad yakınlarındaki kendi ana üsleri arasında yoğun telsiz trafiği olduğunu duymuştuk ama her şey rutin bir uygulamanın parçası gibi görünüyordu; tatbikatta yaptıklarını göz hapsinde tutuyor ve önemli bulduğumuz her noktayı kaydediyorduk. Derken o perşembe günü geldi, 18 Eylül’dü, hiç unutamayacağım tarihlerden biridir. HMS Ajax adındaki filoya ait römorkörlerden birinde nöbetçi subaydan gelen bir telefonla, İsveç karasularında gezen yabancı bir denizaltı keşfedildiğini öğrendik. Ben de o sırada deniz üssündeki harita odalarından birinde, Doğu Alman sahil şeridini daha ayrıntılı gösteren bir harita arıyordum ki bir asker telaşla odaya daldı. Asker bana tam olarak neler olduğunu anlatamamıştı; ben de kumanda merkezine geri dönüp Ajax’taki nöbetçi subayla görüştüm. Subay bana teleskopuyla denizi tararken üç yüz metre kadar ötede bir denizaltı anteni fark ettiğini söyledi. Subay işini iyi bilen bir askerdi, durumu çabuk kavrayıp denizaltının büyük olasılıkla periskop derinliğinde olduğunu3 ama römorkörü görünce dalmaya başladıklarını düşünüyordu. Olay meydana geldiği sırada Ajax, Huvudskär’ın hemen güney açıklarındaydı; denizaltı ise güneybatıya doğru yol alıyordu ki bu, onun İsveç karasuları sınırına paralel durumda bulunduğunu ama kesinlikle hattın İsveç tarafında olduğunu gösteriyordu. O mıntıkada İsveç denizaltısı olup olmadığını öğrenmem fazla uzun sürmedi: Hiç yoktu. Tekrar Ajax’la telsiz bağlantısı istedim. Nöbetçi subaydan denizaltının gördüğü kaptan köşkünü veya periskopu tarif etmesini söyledim. Anlattıklarından geminin NATO’nun Whisky adını verdiği denizaltı sınıfından olduğunu hemen çıkardım. O zamanlar bu sınıf denizaltıları sadece Ruslar ile Polonyalılar kullanıyordu. Tabii bunu anlayınca o anda kalbimin nasıl hızla çarpmaya başladığını tahmin edersiniz. Ama aklımda iki soru daha vardı.”