
Полная версия:
Beyaz Aslan
“Sana olanları kısaca anlatacağım,” dedi Wallander. “Olayın nasıl başladığını hepimiz biliyoruz, onun için biraz kısa geçeceğim. Her neyse, Louise Åkerblom’u buldum. Öldürülmüş, alnından vurulmuş. Benim tahminim, kadına yakından ateş edildiği doğrultusunda. Bu, daha sonra kesinlik kazanacak. Cinsel saldırıya uğrayıp uğramadığını bilmiyoruz. İşkence yapılıp yapılmadığını, bir odaya hapsedilip edilmediğini de. Nerede, ne zaman öldürüldüğünü de bilmiyoruz. Ama kuyuya öldükten sonra atıldığını biliyoruz. Arabasını da bulduk. Hastanenin bir an önce otopsi raporunu göndermesi çok önemli. Hiç olmazsa tecavüze uğrayıp uğramadığını öğrenmiş oluruz. Böylece bu konudaki sabıkalıları araştırmaya başlarız.”
Wallander sözlerine devam etmeden önce uzanıp kahvesinden bir yudum aldı.
“Katile gelince, şimdilik elimizde yalnızca bir aday var,” diye sürdürdü konuşmasını. “Uzunca bir zamandan beri genç kadının peşine düşen, ona umutsuzca âşık olan mühendis Stig Gustafson. Henüz onu bulamadık. Svedberg, sen bu konuda bazı şeyler öğrendin. Bize ayrıca elimizdeki ipuçlarına ilişkin bilgi de verebilirsin. Bu araştırmadaki diğer bilgiler kesik parmakla bir evin havaya uçurulması. Nyberg küllerin arasında gelişmiş bir telsiz cihazının bazı parçalarıyla, daha çok Güney Afrika’da kullanılan bir tabancanın kabzasını buldu. Bir bağlamda kesik parmakla tabanca arasında bir bağlantı olduğunu düşünüyorum ama bunun da araştırmamıza bir yararı olacağını sanmıyorum. İki olayın birbiriyle ilişkisi olup olmadığını da hâlâ bilmiyoruz.”
Wallander sözlerini tamamlamıştı, önündeki kâğıt yığınını karıştıran Svedberg’e baktı. “İpuçlarıyla başlayacağım,” dedi. “Polise Yardım Etmek İsteyen İnsanlar başlıklı bir kitap yazmayı düşünüyorum bugünlerde. Bu kitap sayesinde çok zengin olabilirim. Her zamanki gibi elimizde karmaşık duygular, hayaller, itiraflar, teşekkürler ve küfürler var. Şimdilik ilginç olan tek bir şeye rastladık. O da Rydsgård arazisinin bekçisi cuma günü öğleden sonra Louise Åkerblom’u gördüğünden emin. Verdiği zaman da elimizdekilere uyuyor. Böylelikle kadının hangi yoldan gittiğini artık biliyoruz. Bunun dışında elimizde fazla bir şey yok. En iyi ipuçlarının bir ya da iki gün sonra geldiğini artık hepimiz biliyoruz. Bu ipuçları polisi arama konusunda önce kararsız olan duyarlı kişilerden gelir. Stig Gustafson’un ise nereye taşındığını hâlâ bulamadık. Ama Malmö’de bekâr bir kadın akrabası olduğunu öğrendik. Ne yazık ki kadının ilk adını bilmiyoruz. Malmö telefon rehberi Gustafson’larla dolu. Yüzlerce Gustafson var. Kadını bulmak için listeyi paylaşmak zorundayız. Söyleyeceklerim bu kadar.”
Wallander bir süre konuşmadı. Björk devam etmesini beklercesine ona baktı. “Neler yapabileceğimizin üstünde yoğunlaşalım,” dedi Wallander sonunda. “Öncelikle Stig Gustafson’u bulmak zorundayız. Eğer onunla aramızdaki tek bağ Malmö’deki akrabasıysa o zaman biz de o akrabayı bulmak zorundayız. Bu merkezde telefon edebilecek herkesin bize yardım etmesi gerekiyor. Hastaneyle görüşür görüşmez ben de telefon etmeye başlayacağım.” Başını çevirip Björk’e baktı. “Bu akşam çalışmak zorundayız,” dedi. “Bu gerekli.”
Björk onaylarcasına başını salladı. “Peki,” dedi. “Önemli bir şey bulursanız bana da haber verin, buralarda olacağım.”
Svedberg, Stig Gustafson’un Malmö’deki akrabasını arama hazırlıklarına başlarken Wallander de kendi odasına gitti. Hastaneyi aramadan önce babasına telefon etti. Telefon uzun zaman sonra açıldı. Babasının stüdyosunda resim yaptığını düşündü. Yaşlı adamın sesini duyar duymaz canının bir şeye sıkıldığını anladı.
“Selam! Benim,” dedi.
“Benim de kim?” diye sordu babası.
“Kim olduğumu gayet iyi biliyorsun,” diye karşılık verdi Wallander.
“Sesini unutmuşum,” dedi babası.
Wallander dişlerini gıcırdattı ve telefonu kapatmamak için kendini güç tuttu. “Bugünlerde işler çok yoğun,” dedi. “Az önce bir kuyunun dibinde cinayete kurban gitmiş bir kadın cesedi buldum. O yüzden seni görmeye gelemeyeceğim. Umarım beni anlayışla karşılarsın.”
“Anlıyorum,” dedi. “Tatsız bir işe benziyor.” Babasının samimi bir sesle konuşmasını şaşkınlıkla dinledi.
“Öyle,” diye yanıtladı Wallander. “Sana iyi bir akşam geçirmeni dilerim. Yarın gelmeye çalışacağım.”
“Tabii zamanın olursa,” dedi babası. “Kapatıyorum. Daha fazla konuşamayacağım.”
“Neden?”
“Birini bekliyorum.”
Babası telefonu kapadı. Wallander elindeki ahizeye şaşkın gözlerle baktı.
Biri gelecek ha, diye geçirdi içinden. Çalışmadığı akşamlarda Gertrud Anderson babamı görmeye mi gidiyor acaba? Başını şaşkınlıkla iki yana salladı. Bir an önce zaman yaratıp onu görmeye gitmeliyim, diye geçirdi içinden. O kadınla evlenecek olursa hayatı kayacak.
Yerinden kalkarak Svedberg’in yanına gitti. Bir dizi isim ve telefon numarasını alarak odasına geri döndü, listedeki ilk numarayı çevirdi. Birden nöbetçi savcıyı araması gerektiğini hatırladı.
Saat dört olduğunda hâlâ Stig Gustafson’un akrabasına ulaşamamışlardı. Saat dört buçukta Wallander, savcı Per Åkeson’u evinden aradı. O âna dek olanları anlattı ve artık Stig Gustafson’un peşinde olduklarını söyledi. Savcı karşı çıkmadı. Wallander’e herhangi bir şey bulduklarında kendisine haber vermesini söyledi.
Beşe çeyrek kala, Wallander, Svedberg’ten üçüncü isim listesini aldı. Şansı yaver gitmiyordu. Walpurgis Gecesi’nde bu tür şeylerle uğraştığı için içinden küfretti. Oysa herkes dışarıda eğleniyordu. Birçok kişi de tatile gitmişti.
Aradığı ilk iki numara cevap vermedi. Üçüncü telefonu açan yaşlıca bir kadınsa ailesinde Stig adında kimsenin olmadığından emindi.
Wallander pencereyi açtı, baş ağrısının başlamak üzere olduğunu hissediyordu. Masasına geri dönerek listedeki dördüncü numarayı çevirdi. Bir süre çaldı, Wallander tam telefonu kapatmak üzereyken açıldı. Sesin genç bir kadına ait olduğunu fark etti. Kendisini tanıtarak arama nedenini söyledi.
Adının Monica olduğunu söyleyeyen genç kadın, “Üvey kardeşimin adı Stig ve deniz mühendisi. Başına bir şey mi geldi?”
Wallander tüm yorgunluğunun ve bıkkınlığının birden yok olduğunu hissetti. “Hayır,” dedi. “Ama en kısa zamanda onunla görüşmek istediğim bir konu var. Nerede oturduğunu biliyor musunuz?”
“Elbette biliyorum,” dedi. “Lomma’da. Ama şu anda evde değil.”
“Nerede peki?”
“Las Palmas’ta. Yarın dönecek. Sabah saat onda Kopenhag’da olacak. Galiba Spies turlarından biriyle gitmişti.”
“Harika,” dedi Wallander. “Kardeşinizin adresini ve telefon numarasını verirseniz çok minnettar olurum.”
Monica ona kardeşinin adresiyle telefon numarasını verdi, Wallander rahatsız ettiği için özür diledikten sonra telefonu kapattı. Sonra da koşar adım odasından çıkarak Martinson’u alıp Svedberg’in odasına gitti. Kimse Björk’ün nerede olduğunu bilmiyordu.
“Malmö’ye biz gidelim,” dedi Wallander. “Oradaki meslektaşlarımız bize yardımcı olur. Feribotla ülkeye giren herkesin pasaportunun denetlenmesini istiyorum. Bunu Björk ayarlar.”
“Kardeşinin ne zamandan beri ülke dışında olduğunu söyledi mi?” diye sordu Martinson. “Eğer bir haftalık bir tatile çıkmışsa bu da geçen cumartesiden beri burada olmadığı anlamına gelir.”
Bakıştılar. Martinson’un belirttiği görüşün ne denli önemli olduğu açıkça ortadaydı.
“Eve gitsen iyi olacak,” dedi Wallander. “Hiç olmazsa yarına kadar bazılarımız bir güzel uyku çeksin. Sabah saat sekizde burada buluşalım. Sonra da Malmö’ye doğru yola çıkarız.”
Martinson’la Svedberg evlerine gittiler. Wallander de Malmö’deki meslektaşını arayacağının ve her şeyin isteği doğrultusunda olmasını sağlayacağının sözünü veren Björk’le konuştu.
Altıyı çeyrek geçe Wallander hastaneyi aradı. Doktorun yanıtları pek kesin değildi. “Cesette belirgin yara izleri yok,” dedi doktor. “Çürük ya da kırık yok. Cinsel saldırıya uğradığına ilişkin bir belirti de yok. Bunu biraz daha araştıracağım. El ve ayak bileklerinde de morluk yok.”
“Teşekkür ederim,” dedi Wallander. “Yarın görüşürüz.”
Kåseberga’ya gitti, tepenin üstünde bir süre oturarak aşağıda uzanan denizi seyretti. Dokuzu biraz geçe de yerinden kalkarak evine gitmek üzere arabasına bindi.
7
Gün ağarırken Kurt Wallander bir rüya gördü. Ellerinden biri siyah olmuştu. Eline siyah bir eldiven giymemişti. Afrikalı bir siyahinin eli gibi derisi simsiyahtı.
Wallander rüyasında dehşet ve mutluluk arasında bocalıyordu. İki yıl önce ölen eski meslektaşı Rydberg bu kapkara ele şaşkınlıkla bakıyordu. Wallander’e neden yalnızca bir elinin siyah olduğunu soruyordu.
“Yarın bir şeyler olacak,” diye karşılık verdi Wallander rüyasında.
Uyandığında gördüğü rüyayı hatırlayıp Rydberg’e neden böylesi bir yanıt verdiğini düşündü. Ne demek istemişti acaba?
Sonra da yataktan kalkarak pencereden dışarı baktı. Saat sabahın altısıydı. Bu yıl Skåne’de mayısın ilk günü bulutsuz ve güneşliydi ama rüzgâr olanca hızıyla esiyordu.
Yalnızca iki saat uyumasına karşın kendisini hiç de yorgun hissetmiyordu. Louise Åkerblom’un büyük bir olasılıkla öldürüldüğü cuma günü öğleden sonra Stig Gustafson’un cinayetin işlendiği yerde mi yoksa üvey kız kardeşinin söylediği gibi Las Palmas’ta mı olduğunu bu sabah öğreneceklerdi.
Ancak cinayeti bu sabah çözersek bu çok basit bir cinayet olur, diye geçirdi içinden. İlk birkaç gün yapacak bir şeyimiz yoktu. Sonra her şey birdenbire hızlandı. Cinayet araştırmaları günlük, sıradan işlere hiç benzemez. Onun kendi dünyası, kendi enerjisi vardır. Cinayet araştırmalarının saati ya durur ya da son derece hızlı işler. Bunu önceden kimse kestiremez.
Saat tam sekizde toplantı odasında buluştular ve Wallander hemen konuya girdi. “Danimarka polisinin işine karışmamıza gerek yok,” diye söze başladı. “Stig Gustafson’un üvey kız kardeşinin söylediği eğer doğruysa Stig saat onda Kopenhag’a gelecek. Svedberg, bunu kontrol et. Kopenhag’a geldikten sonra Malmö’ye gitmesi için üç seçeneği var. Limhamn’a feribotla, deniz otobüsüyle ya da SAS’ın hızlı teknelerinden biriyle gidecektir. Her üçünü de denetleyeceğiz.”
“Bu mühendis bence feribotla gidecektir,” dedi Martinson.
“Teknelerden sıkılmış olabilir,” diye görüşünü belirtti Wallander. “Her noktada iki adamımız olacak. Kendisine kibar davranılacak. Biraz dikkatli davranmanın bir zararı olmaz. Sonra onu buraya getireceğiz. Ve oturup onunla konuşmaya başlayacağım.”
“İki adam az değil mi?” dedi Björk. “Bir de polis arabasının hazırda beklemesi gerekmez mi?”
Wallander karşı çıkmadan kabul etti.
“Malmö’deki meslektaşlarımızla konuştum,” diye sürdürdü konuşmasını Björk. “İhtiyacımız olan tüm yardımı alacağız. Ortaya çıktığında pasaport polisinin size nasıl işaret vereceğini aranızda kararlaştırın.”
Wallander saatine baktı. “Eğer hepsi bu kadarsa yola koyulsak iyi olacak,” dedi Wallander. “Gecikmeden Malmö’de olmalıyız.”
“Uçak yirmi dört saate kadar rötar yapabilir,” dedi Svedberg. “Ben bunu kontrol edinceye kadar bekleyin.”
Svedberg on beş dakika sonra Las Palmas’tan gelecek olan uçağın Kastrup Havaalanı’na dokuzu yirmi geçe inmesinin beklendiğini öğrendi. “Uçak kalkmış, yolda,” dedi Svedberg. “Ve rüzgâr da arkadan esiyormuş.”
Hemen Malmö’ye gitmek üzere arabalarına bindiler, oradaki meslektaşlarıyla görüşerek iş bölümü yaptılar. Wallander kulağı delik bir polis olarak tanınan Engman’la birlikte hava yastıklı tekne terminaline gidecekti. Engman, Wallander’in uzun yıllar birlikte çalıştığı Näslund adlı polis memurunun yerine gelmişti. Näslund Gotland adasındandı ve adadaki polis teşkilatında işe başlamak için kadronun açılmasını beklerken Visby’de bir kadro boşalmış ve hemen orada işe başlamıştı. Wallander onu, özellikle de esprilerini özlemişti. Martinson’la başka bir polis Limhamn’da nöbet tutuyordu ve Svedberg de deniz otobüsleri terminalinde bekliyordu. Birbirleriyle telsizle bağlantı kuruyorlardı. Saat dokuz buçukta tüm hazırlıklar tamamlanmıştı. Wallander hem kendisi hem de terminaldeki meslektaşları için kahve aldırdı.
“Bu yakalayacağım ilk katil olacak,” dedi Engman.
“Onun katil olup olmadığını bilmiyoruz,” dedi Wallander. “Bu ülkede suçlu olduğun kanıtlanıncaya değin suçsuzsun, biliyorsun. Bunu asla unutma.”
Sesindeki eleştiri dolu ton hoşuna gitmemişti. Engman’ın gönlünü almak için olumlu bir şeyler söylemenin iyi olacağını düşündü ama aklına hiçbir şey gelmedi.
Saat on buçukta Svedberg’le meslektaşı deniz otobüsleri terminalinde sıradan bir gözaltı gerçekleştirdiler. Stig Gustafson kısa boylu, zayıf, saçları dökülmeye başlamış bir adamdı. Svedberg cinayetten söz etmiş, kelepçeleri takmış ve Ystad’a götürüleceğini söylemişti.
“Neden söz ettiğinizi anlamıyorum,” dedi Stig Gustafson. “Beni neden kelepçelediniz? Beni neden Ystad’a götürüyorsunuz? Ben kimi öldürmüşüm?”
Svedberg adamın gerçekten de şaşırdığını fark etti. Birden deniz mühendisi Gustafson’un masum olabileceği geldi aklına.
On ikiye on kala Wallander, Ystad polis merkezinde Gustafson’un karşısında oturuyordu. Savcı Per Åkeson’a da gözaltı haberi verilmişti. Sorgulamaya Stig Gustafson’a kahve içmek isteyip istemediğini sorarak başladı.
“Hayır,” dedi. “Evime gitmek istiyorum. Ve buraya neden getirildiğimi öğrenmek istiyorum.”
“Sizinle konuşmak istiyorum,” dedi Wallander. “Ve verdiğiniz yanıtlara göre eve gidip gitmemenize karar vereceğiz.”
En başından başladı. Gustafson’un kişisel bilgilerini yazdı, ikinci adının Emil olduğunu ve Landskrona’da doğduğunu öğrendi. Adam bir hayli tedirgin olmuştu, Wallander adamın saç diplerinin ter içinde kaldığını gördü. Fakat bunun bir anlama gelmediğini biliyordu. Polis fobisi, yılan fobisi kadar gerçekti.
Sonra da gerçek sorgulama başladı. Wallander adamın nasıl bir tepki göstereceğini görmek için hemen konuya girdi.
“Çok korkunç bir cinayet hakkında bilgi vermek için buraya getirildin,” dedi. “Louise Åkerblom cinayeti.”
Wallander adamın kaskatı kesildiğini gördü. Cesedin acaba bu kadar çabuk bulunmasına mı şaştı, diye geçirdi içinden Wallander. Yoksa gerçekten bir şok mu yaşıyordu?
“Louise Åkerblom geçen cuma günü kayboldu,” diye sürdürdü konuşmasını. “Cesedi birkaç gün önce bulundu. Büyük bir olasılıkla cuma günü akşama doğru öldürüldü. Bu konuda ne söyleyeceksin?”
“Benim tanıdığım Louise Åkerblom’dan mı söz ediyorsunuz?” diye sordu Gustafson.
Wallander adamın korktuğunu fark etti. “Evet,” dedi. “Metodist kilisesinden tanıdığın Louise Åkerblom’dan söz ediyoruz.”
“Öldürüldü mü?”
“Evet.”
“Bu çok korkunç!”
Wallander birden midesinde bir sancı hissetti, ortada yanlış bir şeyler vardı. Stif Gustafson’un şaşkınlığı tamamen gerçek görünüyordu. Wallander deneyimlerinden en korkunç cinayetleri işleyen katillerin oldukça inandırıcı bir şekilde masum rolünü oynadıklarını çok iyi bilirdi. Ama yine de midesindeki o garip sancıyı hissediyordu. Yoksa en başından beri izledikleri yol yanlış mıydı?
“Geçen cuma günü ne yaptığını öğrenmek istiyorum,” dedi Wallander. “Anlatmaya öğleden sonradan başla.”
Aldığı cevap Wallander’i çok şaşırttı.
“Emniyet müdürlüğündeydim,” dedi Gustafson.
“Emniyette mi?”
“Evet. Malmö Emniyet Müdürlüğü’nde. Ertesi gün Las Palmas’a uçacaktım ve birden pasaportumun süresinin dolmuş olduğunu fark ettim. Malmö’deki pasaport dairesinde yeni pasaportumu alıyordum. Oraya gittiğimde çalışma saati sona ermişti ama memurların hepsi çok kibar insanlardı. Bana yardımcı oldular. Yeni pasaportumu saat dörtte aldım.”
Wallander o anda yüreğinin derinliklerinden Stig Gustafson’un masum olduğunu hissetti. Buna karşın yine de onu serbest bırakmak istemiyordu. Bu cinayeti mümkün olabilecek en kısa zamanda çözme niyetindeydi. Hem zaten sorgulamayı duygularıyla yapması görevini yerine getirmemek anlamına gelirdi.
“Arabamı tren istasyonuna park etmiştim,” diye ekledi Gustafson. “Sonra da bir bira içmek için bara gittim.”
“Geçen cuma günü öğleden sonra saat dört civarında barda olduğunu kanıtlayacak biri var mı?” diye sordu Wallander.
Stig Gustafson bir an düşündü. “Bilmiyorum,” dedi sonunda. “Barda tek başıma oturdum. Belki de barmenlerden biri beni hatırlar. Öyle çok sık bara gitmem ben. Yani düzenli bir müşteri değilim.”
“Barda ne kadar kaldın?” diye sordu Wallander.
“Bir saat galiba. Fazla değil.”
“Beş buçuğa kadar? Öyle mi?”
“Sanırım. Kapandıktan sonra tekele gitmeyi düşünmüştüm.”
“Hangisine?”
“NK mağazasının arkasındakine. Caddenin adını bilmiyorum.”
“Oraya gittin öyle mi?”
“Birkaç şişe bira almak için gittim, evet.”
“Orada olduğunu kanıtlayacak biri var mı?”
Stig Gustafson başını iki yana salladı. “Bana biraları satan adam kızıl sakallı biriydi,” dedi. “Belki dükkânın fişi hâlâ yanımdadır. Fişlerde tarih de vardır, değil mi?”
Wallander başını evet dercesine sallayarak, “Devam et,” dedi.
“Sonra da gidip arabama bindim,” diye anlatmayı sürdürdü Stig Gustafson. “Jägersro’nun dışındaki indirimli satış yapan B&W mağazasına valiz almaya gittim.”
“Oraya gittiğini kanıtlayacak biri var mı?”
“Valiz almadım,” dedi Stig Gustafson. “Çok pahalıydı. Eskisiyle idare etmeye karar verdim. Buna üzülmüştüm.”
“Sonra ne yaptın?”
“McDonald’s’a girip bir hamburger yedim. Çalışanlar çok gençti. Onların bir şey hatırlayacaklarını sanmıyorum.”
“Gençlerin bellekleri bizden çok daha iyidir,” dedi Wallander birkaç yıl önce bir araştırmada kendisine çok yardımcı olan genç banka memurunu hatırlayarak.
Stig Gustafson birden heyecanla, “Bir şey hatırladım,” dedi. “Bardayken bir şey olmuştu.”
“Anlat.”
“Tuvalete gitmiştim. Orada birkaç dakika kadar bir adamla konuştum. Ellerini kurulamak için kâğıt havlu olmadığından şikâyet ediyordu. Biraz çakırkeyifti. Fazla değil. Adının Forsgård olduğunu, Höör’de çiçekçi dükkânı işlettiğini söylemişti.”
Wallander gerekli notu aldı. “Onu bulup konuşuruz,” dedi. “Jägersro’daki McDonald’s’tayken saat altı buçuk olmuş muydu?”
“Olabilir,” dedi Stig Gustafson.
“Sonra ne yaptın?”
“İskambil oynamak için Nisse’nin evine gittim.”
“Nisse de kim?”
“Yıllarca denizlerde yelken açtığım eski bir marangoz. Adı Nisse Strömgren. Förening Caddesi’nde oturuyor. Ara sıra bir araya gelip iskambil oynarız. Orta Doğu’da öğrendiğimiz bir oyunu oynarız. Oldukça karışık bir oyun ama öğrendikten sonra eğlenceli oluyor. Oyunu kazanman için valeleri toplaman gerekiyor.”
“Orada ne kadar kaldın?”
“Eve geldiğimde saat gece yarısını geçiyordu sanırım. Ertesi sabah erkenden kalkacağım için aslında eve dönmekte biraz geç kalmıştım. Otobüsüm gardan saat altıda kalkacaktı. Kastrup’a giden otobüs, demek istiyorum.”
Wallander başını evet dercesine salladı. Stig Gustafson cinayet saatinde başka yerlerde olduğunu kanıtladı, diye geçirdi içinden. Tabii eğer söyledikleri doğruysa. Ve Louise Åkerblom gerçekten de geçen cuma günü öldürülmüşse. O anda Stig Gustafson’u tutuklayabilecek yeterince neden ve delil yoktu. Savcı bu tutuklamaya karşı çıkardı.
Katil o değil, diye geçirdi içinden Wallander. Louise Åkerblom’u öldürdüğü konusunda ısrar edecek olursam bir yere varamayız.
Ayağa kalktı.
“Burada bekle,” dedikten sonra odadan çıktı.
Toplantı odasında bir araya gelip Wallander’in anlattıklarını dinlediler.
“Anlattıklarını kontrol edelim,” dedi Wallander. “Ama dürüst olmam gerekirse, onun aradığımız adam olmadığını düşünüyorum. Şu anda tam olarak çıkmazdayız.”
“Bence çabuk karar veriyorsun,” dedi Björk. “Kadının cuma günü öldüğünden bile henüz emin değiliz. Stig Gustafson iskambil oynadığı arkadaşının yanından ayrıldıktan sonra Lomma’dan Krageholm’a gitmiş olabilir.”
“Sanmıyorum,” diye karşılık verdi Wallander. “Peki, Louise Åkerblom o saate kadar ne yaptı dersin? Telesekretere saat beşte evde olacağının notunu bırakmıştı, hatırlarsan. Buna inanmak zorundayız. Ne olduysa beşten önce olmuş olmalı.”
Kimse konuşmadı. Wallander çevresine bakındı.
“Savcıyla konuşmalıyım,” dedi. “Eğer kimsenin söyleyecek bir şeyi yoksa Stig Gustafson’u serbest bırakacağım.”
Kimse karşı çıkmadı. Wallander savcı odalarının bulunduğu, emniyetin diğer tarafına doğru gitti. Per Åkeson’un odasına girerek sorgulama raporunu sundu. Wallander bu odaya her girişinde odanın nasıl bu kadar dağınık olduğuna şaşardı. Kâğıtlar masanın ve sandalyelerin üstüne atılmış, çöp kutusu tepesine kadar dolu olurdu. Ama işin ilginç yanı, Per Åkeson bu dağınıklık ve karmaşa içerisinde hiçbir evrakı kaybetmezdi.
“Onu tutuklayamayız,” dedi savcı, Wallander sözünü bitirdiğinde. “Bana kalırsa sen ondan biraz çabuk kuşkulanmışsın.”
“Evet,” dedi Wallander. “Doğruyu söylemek gerekirse bu cinayeti onun işlediğini sanmıyorum.”
“Başka bir şey mi var?”
“Bilmiyorum,” dedi Wallander. “Kadını öldürmesi için bir kiralık katil tutup tutmadığını merak ediyoruz. Daha ileriye gitmeden önce bugün öğleden sonra geniş kapsamlı bir araştırma yapacağız. Ama peşine düşeceğimiz başka kimse yok. Şimdilik geniş kapsamlı araştırmayı sürdürmekle yetineceğiz. Gelişmelerden haberdar ederim.”
Per Åkeson başını evet dercesine sallayıp kaşlarını çatarak Wallander’e baktı.
“İyi uyuyamıyor musun?” diye sordu. “Ya da hiç mi uyumuyorsun? Bugünlerde aynada kendine baktın mı? Korkunç görünüyorsun!”
“Duygularımla kıyaslandığında görüntümün hiç önemi yok, inan bana,” dedi Wallander ayağa kalkarken.
Koridora çıktı, sorgu odasının kapısını açarak içeri girdi.
“Seni Lomma’ya geri götürecek bir araba ayarlayacağız,” dedi. “Ama yakında yine görüşeceğiz.”
“Özgür müyüm?” diye sordu Gustafson.
“Zaten özgürdün,” diye karşılık verdi Wallander. “Sorguya çekilmekle suçlanmak bir değildir.”
“Onu ben öldürmedim,” dedi Gustafson. “İnsan nasıl böyle bir şey yapar, doğrusu aklım almıyor.”
“Ciddi misin?” dedi Wallander. “Onu sürekli rahatsız eden bir kişi olarak böyle mi düşünüyorsun?”
Wallander, Gustafson’un yüzünde oluşan belli belirsiz tedirginlik ifadesini gördü. Bildiğimizi anladı, diye geçirdi içinden Wallander. Birlikte danışmaya gittiler, Wallander, Gustafson’u evine götürecek arabaya bindirdi. Onu bir daha görmeyeceğim, diye geçirdi içinden. Onu artık defterden silebiliriz.
Bir saatlik öğle yemeği arasından sonra yeniden toplantı odasında buluştular. Wallander yemeğe eve gitmişti.
“O sıradan hırsızlar nerede artık?” diye sordu Martinson iç çekerek. “Bu dava sanki bir öykü kitabından fırlamış gibi… Elimizde yalnızca kuyuya atılmış dindar bir kadının cesediyle bir de kesik parmak var…”
“Haklısın,” dedi Wallander. “Ne kadar istesek de o parmağı görmezden gelemiyoruz.”
“Kontrolden çıkmış, yarım kalan birçok konu var,” dedi Svedberg tedirginlikle kel kafasını kaşıyarak. “Elimizdekileri bir araya getirmek zorundayız. Ve bunu hemen şimdi yapmalıyız. Aksi hâlde yolumuz iyice tıkanacak.”
Wallander, Svedberg’in sözlerinde soruşturmayı yürütme tarzına yönelik örtük bir eleştiri sezdi. Bunun, şu aşamada bile, bütünüyle haksız olduğunu söyleyemezdi. Bir ize çok çabuk saplanıp kalmak riski her zaman vardı. Svedberg’in çizdiği tablo hissettiği şaşkınlığı çok iyi yansıtıyordu.
“Haklısın,” dedi Wallander. “Elimizdekilere bir bakalım. Louise Åkerblom öldürüldü. Tam olarak nerede olduğunu ve kimin yaptığını bilmiyoruz. Ama ne zaman öldürüldüğünü tahmin edebiliyoruz. Cesedi bulduğumuz yerden pek de uzak olmayan bir yerde bir ev havaya uçtu. Nyberg küllerin arasında bir telsiz alıcısının parçalarıyla kömür hâline gelmiş tabanca kabzası buldu. Tabanca Güney Afrika malı. Buna ek olarak evin dışındaki avluda kesik bir parmak bulduk. Daha sonra da Louise Åkerblom’un göle atılmış arabasını ortaya çıkardık. Bunları bu denli çabuk bulmamız bir rastlantıydı. Aynı rastlantı ceset için de geçerli. Kadının alnından vurulduğunu biliyoruz, tüm bunlar bir infazın söz konusu olduğu izlenimini veriyor. Bu toplantıya başlamadan önce hastaneyi aradım. Tecavüz yok. Yalnızca vurulmuş, o kadar.”
“Bu bilmeceyi çözmeliyiz,” dedi Martinson. “Daha fazla kanıta gerek var. Parmak, telsiz ve tabancayla ilgili bir şeyler bulmalıyız. Evle ilgilenen Varnämo’daki avukatla hemen bağlantı kurmalıyız. Evde birinin olduğu açıkça ortada.”
“Toplantıyı bitirmeden önce kimin ne yaptığını çözmeliyiz,” dedi Wallander. “Üzerinden geçmek istediğim iki mesele var.”
“Dinliyoruz,” dedi Björk.
“Louise Åkerblom’u kim vurmak istemiş olabilir?” dedi Wallander. “Kadının ırzına geçmek isteyen biri olabilir. Ne var ki adli tıbbın raporlarına göre tecavüz edilmemiş. Dövüldüğüne ilişkin bir kanıt da yok elimizde. Kadının tek bir düşmanı bile yok. Tüm bu verilerden yola çıktığımda bu cinayetin yanlışlıkla işlendiğini düşünüyorum. Louise Åkerblom başka birinin yerine öldürüldü. Bir diğer olasılık ise görmemesi ya da duymaması gereken bir şeylere tanık olduğu için bu cinayete kurban gitti.”