Читать книгу Büyük Evin Küçük Hanımefendisi (Джек Лондон) онлайн бесплатно на Bookz (3-ая страница книги)
bannerbanner
Büyük Evin Küçük Hanımefendisi
Büyük Evin Küçük Hanımefendisi
Оценить:
Büyük Evin Küçük Hanımefendisi

4

Полная версия:

Büyük Evin Küçük Hanımefendisi

“Dışarı çık!” diye emir verdi Forrest. “Dışarı çık ve ilaçlarını al!”

“Ateşkes.” diye yalvardı kız. “Ateşkes şövalyem, aşk uğruna ve yardıma ihtiyaç duyan bütün kadınlar adına.”

“Ben bir şövalye değilim.” diye beyan etti Forrest en derin bas sesiyle. “Ben bir canavarım; pis, aşağılık ve tümüyle ahlaksız bir canavarım. Sisli bataklıklarda doğmuşum. Benim babam da canavardı, annem ise ondan daha beterdi. Önceden hükmü verilmiş, lanetlenmiş ölü bebekler arasında bana ninni gibi gelen fırtınalarda uyurdum. Mills Kız Okulunda eğitim görmüş bakirelerin kanıyla besleniyordum sadece. En sevdiğim lokantada her zaman ahşap döşeme, bir somun Kız Okulu bakiresi ve üstü düz bir piyano yemişimdir. Babamın canavar olmasının yanı sıra Kaliforniyalı bir at hırsızıydı. Ben babamdan daha menfur sayılırım. Daha çok dişlerim var. Annem de cadı olmasıyla beraber Nevadalı kitap satıcısıydı. Annemin bütün utançları açığa çıksın. Kadın dergilerine bile abonelikler vermek için yalvardı. Ben annemden daha kötüyüm. Ben, sokak sokak gezip tıraş makinaları sattım.”

“Vahşi gönlünüzü sakinleştirip tehlikelerden uzak duramaz mısınız, şövalyem?” Kaçma şansını hesaplayıp duygu yüklü bir ses tonuyla yalvardı.

“Tek bir şey acınası kadın, sadece tek bir şey. Dünyanın üzerinde, dünyanın üstünde ve dünyanın tahrip olmuş sularının altında…”

Çok iyi bildiği bir eserden alıntı yapması Ernestine’i unutmasını sağlamıştı.

“Bakınız, Ernest Dowson, sayfa yetmiş dokuz, ince bir kitap ama bilgi yüklü ve Mills Kız Okulunda alıkonulan genç hanımlara âdeta kepçe ile bilgi sunuyor.” diye devam etti Forrest. “Sizi tam bilgilendirecektim ki biri benim sözlerimi kaba bir şekilde kesti. Bu vahşi gönlüme merhem olup mühürleyebilecek bir şey ve sadece bir şey vardır. O da ‘Bakire Duası’dır. Beni bütün kulaklarınızla dinleyin yoksa hepsini bütün olarak koparıp çiğnerim! Beni dinle piyanonun altındaki budala, biçimsiz, bücür, kısa bacaklı çirkin kadın! Bakire Duası’nı ezbere söyleyebilir misin?”

Kapı eşiğindeki gençlerin sevinç çığlıkları doğru cevabın verilmesini engelledi ve piyanonun altına gizlenmiş olan Lute kapıda beliren Wainwright’a feryat etti.

“Kurtar beni, şövalyem! Kurtar beni!”

“Bakireyi bırak!” diye meydan okudu Bert.

“Sen de kimsin?” diye sordu Forrest.

“Kral George, pislik! Yani, ah, Aziz George.”

“O hâlde ben de bir ejderhayım.” diye açıklamada bulundu, alçak gönüllülükle. “Kıymayın bu yaşlı, onurlu adama. Sadece tek bir boynum var.”

“Koparın kafasını!” diye cesaret verdi gençler.

“Orada kalın bakireler, lütfen!” diye yalvardı Bert. “Ben önemsiz biriyim. Ama korkak değilim, ejderhaya sakal yapacağım. Hem de gırtlağına. Benim nahoşluk ve cesaretim karşısında o yavaş yavaş boğulup ölecek. Ve siz küçük, zarif hanımlar, vadiler üzerinize düşmesin diye derhâl dağlara doğru kaçın. Tsunami olacak ve birçok büyük balıklar Yolo, Petaluma ve Batı Sacremento’yu istila edecekler.”

“Kafasını koparın!” diye gençler tezahüratlarına devem ettiler. “Kanıyla katledin ve onu ızgara yapın.”

“Pes ediyorum.” Forrest sızlandı. “Bittim ben, 1914 yılındaki Hristiyan genç kadınların hâlâ sahip oldukları merhametlerine güveniyorum. Bir gün büyüyecekler ve yabancılarla evlenmedikleri sürece oy kullanacaklar. Benim kafam koparılmış gibi düşün, Aziz George. Bittim. Diğer şahitler de bir şey demesinler artık.”

Ve Forrest gerçekçi denilebilecek kadar hıçkırıklar, ağlamalar, titremeler, tekmeler ve mahmuzlarından çıkan yüksek sesler arasında kendini yere attı ve son nefesini verir gibi yaptı.

Lute emekleyerek piyanonun altından çıktı, Rita ve Ernestine’in katkısıyla maktulün yaptığı acımasızlıklar karşısında doğaçlama bir dans yaptılar.

Bunlar olurken Forrest karşılarına dikildi. Bu arada Lute’a anlamlı ve gizli bir göz kırpmayı da ihmal etmedi.

“Kahraman!” diye haykırdı Forrest. “Onu unutmayın. Çiçeklerle taçlandırın.”

Ve Bert, bir gün öncesinden suyu değiştirilmemiş vazoların çiçekleriyle taçlandırıldı. Lute güçlü koluyla erken açmış lalelerin içi su dolu saplarını sırılsıklam hâlde kulağın altındaki bölgeye değdirdiğinde adamcağız dayanamayıp kaçtı. Kovalamanın gürültüsü koridor boyunca yankılandı ve toplantı odasına giden merdivenlerden koşarlarken bu yankı yavaş yavaş kesildi. Forrest kendini hemen toparladı ama Büyük Ev’e doğru gülümseyerek, mahmuzlarını şangırdatarak ilerledi.

İki bahçe avlusunu geçti. Üstü İspanyol karolarıyla kaplı yürüme alanı süs bitkileri ve açmış çiçeklerle doluydu. Evin kanadı olan kısma hızlanarak yürüyorken hâlâ hızlı hızlı nefes alıyor, yaptıkları eğlenceyi düşünüyordu. Ofisine ulaştığında sekreterini kendisini bekliyor hâlde buldu.

“Günaydın, Bay Blake.” diye selamladı adamı. “Geciktiğim için özür dilerim.” Kol saatine göz attı. “Sadece dört dakika. Ne yazık ki daha erken gelemedim.”

4. BÖLÜM

Forrest, saat dokuzdan ona kadar kendisini sekreterine teslim etti. Toplumla ilgili, her türlü hayvancılık ve tarım yönetimi konularını içeren birçok yazışmayı tamamladılar. Olağan, önemsiz bir iş adamı destek almaksızın böyle bir durumda zorlanır ve başarıya ulaşmak için herhâlde gece yarılarına kadar uykusuz kalırdı.

Dick Forrest, gizliden gizliye gurur duyduğu, kendisinin kurduğu bir sistemin merkeziydi. Nasırlı parmaklarıyla önemli mektup ve dokümanlara imza atıyordu. Diğer mektuplar ise Bay Blake tarafından onaylanıyordu. O bir saat boyunca stenografiyle birçok mektuba verilen cevapları not alıyor, çözüm belirlemek amacıyla eline ulaşan diğer mektuplara da cevap yazıyordu. Bay Blake, patronundan daha uzun saatler çalıştığını gizli gizli düşünüyordu. Ayrıca başkalarının yapması için iş üretmekte patronunun üstüne yoktu. Böyle düşünüyordu Bay Blake.

Saat onda, tam tamına saat onda Forrest’ın gösteri yöneticisi Pittman ofisten içeri girdi. Bu arada Blake büyük bir yükün altına sokulmuştu. Tepsiler dolusu yazışmalar, tomarlar hâlinde dokümanlar ve silindir şeklindeki kayıt aygıtıyla kendi ofisine gitmek için gözden kayboldu.

Saat ondan on bire kadar birçok yönetici ve ustabaşı akın akın içeri girip çıktılar. Kesin üsluplu olma ve zamanı iyi kullanma konularında oldukça iyi eğitimliydiler. Kendisiyle geçirdikleri dakikaların düşünmek için harcanan dakikalar olmadığını hep aşılamıştır Dick Forrest. Rapor vermeden ya da bir öneride bulunmadan önce her zaman hazırlıklı olmalıydılar. Genel sekreter yardımcısı Bonbright her zaman saat onda Blake’in yerine geçmek için gelirdi. Bonbright, Dick Forrest’ın yanı başında durarak âdeta havada uçan kurşun kalemiyle yaylım ateşi gibi aktarılan bütün soru cevapları, beyanları, öneri ve planları not alıyordu. Çift olarak kopyalanmış ve daktilo edilmiş bu stenografi notlar onun kâbusu gibiydi, hatta bazen de yönetici ile ustabaşılarının da can düşmanları olabiliyorlardı. İlk olarak Forrest’ın mükemmel bir hafızası vardı, ikinci olarak da bunu kanıtlamak istercesine Bonbright’ın elindeki notları kelimesi kelimesine kaynak olarak gösterecek derecede yetenekliydi.

Beş on dakikalık bir görüşmeden sonra bir yöneticiyi odasından terleyerek, topallayarak ve tükenmiş hâlde çıkarken görebilirsiniz. Yine de yüksek gerilim altında geçen bir saatin sonunda Forrest, herkesi köşeye sıkıştırabiliyordu. İyi bir idareci olarak değişik departmanların, türlü türlü ayrıntılarını iyi biliyordu. Hızla geçen dört dakika içinde makinist Thompson’a Büyük Ev’in buzdolabının dinamosundaki arızanın nereden kaynaklandığını, evdeki diğer arızaları, istediği cildin bölümü ve sayfasına kadar söyleyerek Thompson’ın kütüphaneye gitmesini istediğini, Thompson’a mandıra yöneticisi olan Parkman’ın süt makinalarının kablo bağlantılarından memnun olmadığını ve kasaphanedeki soğutucuların yüklerinin normalden fazla olduğunu söyledi. Bir ara da Bonbright’a da bir not dikte ettirdi.

Her adam konusunda uzmandı ama Forrest kanıtlanmış bir biçimde onların uzmanlık alanlarındaki konularına hâkimdi. Toprak işçilerinin şefi olan Paulson, hasat yöneticisi Dawson’a gizli gizli şikâyette bulundu. “On iki yıldır burada çalışıyorum ve bir kez dahi kendi elleriyle saban sürdüğünü görmedim ama Allah kahretsin onun bile nasıl yapıldığını biliyor. Ben sana söyleyeyim. O bir dahi. Bir toprak parçasının nasıl çekip çevrileceğini bile bildiğini biliyor musun? Daha hayati tehlikesini atlatamayan o Man-Eater denen atla meşgulken sonra bir bakmışsın ertesi gün ne kadar derinlikte toprağın hangi sabanlarla sürülebileceğini anlatıyor. Poppy Merası’ndaki toprağı sürmeyi bir düşün. Hani Los Cuatos’taki Küçük Meadow’dan söz ediyorum. Bir türlü çaresini bulamıyordum. Toprağı altüst etmenin iyi fikir olacağını düşündüm. Ama patronu kandıramadım. İş bittikten sonra tesadüfen oralara geldi. Ben ona bakıyordum ama o bana bakmıyordu. Ertesi sabah ofisine çağrıldım. Hayır, kandırmıyorum, bu olaydan sonra asla kandırmıyorum.”

Saat tam on birde sürü yöneticisi Wardman saat on bir buçuğa bir toplantı ayarlamıştı. Shropshire boğalarına göz atmak için Idaholu bir alıcı olan Thayer ile arabaya gidip hayvanlara bakacaktı. Saat on birde aldığı notların üzerinde düzeltmeler yapmak isteyen Wardman ile Bonbright ofisten ayrıldığında Forrest, odada yalnız kalmıştı. Henüz çözümlenmemiş meselelerle dolu ve beşerli gruplar hâlinde birleştirilmiş birçok tel sepetten Lowa eyaletinin domuz kolerasıyla ilgili bastırdığı kitapçığı eline aldı ve göz atmaya başladı.

Bir metre seksen santim boylarında ve seksen kilo ağırlığında olan kaslı Dick Forrest kırk yaşında herhangi bir adam olabilirdi ama asla değersiz değildi. Büyük gri gözleri vardı, kaşları fazla kemerliydi, kaş ve kirpikleri koyu renkliydi. Olağan bir alna sahipti, saçları açık kahverengi ile kestane rengi arasındaydı. Alnının altında çıkık elmacık kemikleri ve altında ister istemez beraberindeki yapıyı getiren hafif çökükler oluşmuştu. Fazla iri olmayan güçlü bir çene yapısına sahipti. Burun delikleri büyüktü. Yeterince düzgün ve yeterince çıkıntılı olan burnuna gaga burun denemezdi. Kare biçimli alt çenesinde sertlikten eser yoktu. Çenesi yarıksızdı. Ağzı kızlarınki gibi sevimliydi ama bir dereceye kadar çünkü sert yapısını gizlemiyordu. En ufak bir kışkırtmada o dudaklardan dökülebilecek sözlere engel teşkil etmiyordu. Yanık tenli, pürüzsüz bir cilde sahipti. Ne var ki alnındaki esmerlik biraz daha açıktı çünkü Baden Powell şapkasının kenarı güneşten yayılan ışınları biraz engelliyordu.

Ağız ve göz çevresinde gülmekten oluşan çizgiler vardı. Ayrıca ağzının etrafında yanak çizgileri mevcuttu. Bu çizgiler de gülmekle oluşmuş gibiydiler. Ama yüzündeki her bir çizginin güçlü izler taşıdığı belliydi. Her bir çizginin anlamı kendinden emin olma duygusunun harmanıydı. Dick Forrest, kendinden emindi. Masasındaki herhangi bir nesneye uzandığında elinin o nesneye doğrudan erişeceğine ve bir santimlik bir parçayı bile el yordamıyla aramak zorunda olmayacağını ve ıskalamayacağından emindi. Domuz kolerası hakkındaki metnin önemli yerlerini atladığında bir nokta bile kaçırmadığından emindi. Döner sandalyede oturan dengeli vücudundan sandalyenin arkasındaki desteğin dengesi kadar emindi. Kalben ve zihnen yaşantısı ve iş hayatı yani sahip olduğu her şeyden ve en önemlisi kendinden emindi.

Kendinden emin olmak için nedenleri vardı. Vücudu, zihni ve kariyeri bunu çoktan kanıtlamıştı. Zengin bir adamın oğlu olarak babasının parasını har vurup harman savurmadı. Doğma büyüme şehirliydi ama topraklarına geri döndü. O kadar başarılıydı ki besiciler ne zaman bir araya gelip sohbet ederlerse mutlaka ondan söz ederlerdi. Hiçbir ortağı olmaksızın iki yüz elli bin akre7 toprağın sahibiydi. Bu toprakların değeri akresi bin dolar ile yüz dolar arasında, bazı kısımları ise akresi yüz dolar ile on sent arasında değişiyordu. Bazı uzantıları ise bir peni dahi etmiyordu. Künklü, drenajlı meralardan tarakla temizlenmiş sisli bataklıklara, yeni yollardan su kullanma haklarındaki gelişmelere, çiftlik evlerinden Büyük Ev’e kadar bir milyon akrenin çeyreğinde yapılan yeniliklere harcananlar, kırsal alanlar için nefes kesen, kavranamaz bir meblağ oluşturuyordu.

Son ayrıntısına kadar her şey büyük boyutlu ve moderndi. Yöneticileri kira ödemeksizin -beş ila on bin dolarlık evlerde-yaşıyorlardı. Maaşları ise yetenekleri oranındaydı. Atlantik’ten Pasifik’e kadar uzanan kıtada bu uzmanlar özel olarak seçiliyor, kaymak tabakayı oluşturuyorlardı. Düz arazilerde yapılacak tarım için kullanılacak benzinli traktörlerin siparişini büyük sayılarla veriyordu. Dağlardaki gölcükleri setle çevrelediğinde yüzlerce milyon galon suyu tutuyordu. Sisli bataklıklarındaki çukurları kapatmak yerine onları sulama kanalı hâline getirdi, peşin parayla muazzam büyük kazıcılar aldı, kendisine ait bataklıklarda işler yavaşladığında büyük komşu çiftliklerin arazi sahiplerinin ve şirketlerin Sacramento Nehri’nin yaklaşık yüz elli kilometresi boyunca uzanan bataklıklarının kurutma işleri için sözleşmeler yapıyordu.

İhtiyaçlarını bilecek kadar yeteri düzeyde zekâsı vardı ve en yetenekli zekâları satın alabilmek için güncel piyasanın üzerinde bir fiyat ödemesi gerektiğini de biliyordu. Satın aldığı zekâları yönetecek kadar zekiydi ve bu zekâlar ona kârlı sonuçlar getirecekti.

Üstelik henüz kırk yaşına girmişti. Zeki, iyi kalpli, candan, erkekçe ve güçlüydü. Ama gençliğine baktığınızda otuz yaşına kadar aşırı derecede kaygısız ve kararsızdı. On üç yaşındayken milyonlarca değerindeki evinden kaçmıştı. Yirmi bir yaşından önce kıskanılacak ölçüde kolej dereceleri kazanmıştı. Ama ondan sonra süslü limanlarla dolu denizleri çok iyi bilen biri olmuştu. Macera dolu vahşi dünyada serinkanlılıkla, sıcak bir kalple ve kahkahalarıyla cenneti vadeden her türlü riski göze almaya başladı. Sadelik ve sıkıcılık onun kanunlarında yer almıyordu.

San Francisco’nun eski günlerinde Forrest adı oldukça etkiliydi. Forrest malikânesi Nob Hill’de saray tarzı evlerin öncülüğünü yapmıştır. Buralarda Flood, Mackay, Crocker ve O’Brien gibi aileler ikamet etmekteydi. Babası “Şanslı” Richard Forrest eski New England’dan Isthmus üzerinden gelmişti. Ticarete meraklıydı. Ülkesini terk etmeden önce yelkenlerle ilgileniyordu. Onları inşa etmeye pek hevesliydi. Yeni topraklara varır varmaz sahil gayrimenkulü, nehirlerdeki buharlı gemileri, madenleri ve tabii ki daha sonraları Nevada Comstock’ın drenaj yapım işi ve Güney Pasifik’in inşasıyla ilgilendi.

Büyük oynadı, büyük kazandı, büyük kaybetti ama her zaman kaybettiğinden daha fazlasını kazandı. Kumar oyunlarında bir eliyle verdiklerini öbür eliyle geri aldı. Comstock’tan kazandıklarını Eldorado bölgesinde Daffodil Grubu’nun dipsiz kuyusunda batırdı. Benica Hattı’ndaki yıkımdan kalanı Napa Birleşim’e yatırdı. Cesaret edip buna girişmesi ona yüzde beş bin kazandırmıştı. Başlarda hızla büyüyen Stockton borsasının çökmesi sonucu kaybettiği paralar Sacramento ve Oakland’daki emlak piyasasındaki paha biçilmez ana varlıklarıyla fazlasıyla dengelendi.

Ve üstüne üstlük bir dizi felaketler sonucu “Şanslı” Richard Forrest her şeyini kaybettiğinde -San Francisco, Nob Hill’deki malikânesinin ne gibi bir fiyat aralığında satılabileceği tartışıladursun- Forrest madenci avansı çekerek Del Nelson ile Meksika’da maden arama işine girişti. Tarihte kayıtlara geçsin diye söylüyorum; sözü edilen Del Nelson’ın kuvars kristalini araması sonucunda Harvest Grup’un doğmasına neden olmuştu. Bunun yanı sıra Tattlesnake, Voice, City, Desdemona, Bullfrog ve Yellow Boy gibi olağanüstü ve yorulmak bilmeyen şirketler de devlet arazilerinde hak talep etmeye başladılar. Başarıları karşısında hayretler içinde kalan Del Nelson ise bir yıl içinde çok büyük miktarda ucuz viskinin içinde boğulmuş olarak bulundu. Hısım akrabası olup olmadığı belirlenemediği için kendi yarı hissesi olduğu gibi Şanslı Richard Forrest’a kalmıştı.

Dick Forrest babasının oğluydu. Bitmek tükenmek bilmeyen enerjisi ve cesaretiyle Şanslı Richard iki kez evlenmiş ve iki kez dul kalmıştı. Ne var ki çocuğu olmamıştı. 1872 yılında üçüncü evliliğini yapmıştı. Elli sekiz yaşındaydı. 1874 yılında eşi doğum yaparken ölmüştü. Beş buçuk kilo ağırlığında, fıçı gibi şişman ve boğuk sesli olan bu bebek bir sürü hemşire tarafından büyütülmek üzere Nob Hill malikânesine götürülmüştü.

Genç Dick erken gelişti. Şanslı Richard ise bir demokrattı. Sonuç: Genç Dick özel öğretmenden her şeyi bir yıl içinde öğrendi. İlkokula gitseydi bu süre üç yıla çıkacaktı. Böylece arta kalan birikmiş yıllarını açık havada oynayarak geçirdi. Ayrıca oğlanın erken gelişmesi ve babanın demokrat olması sonucu Genç Dick son yılında ilkokula gönderilmişti. Okulda işçilerin, tüccarların, meyhanecilerin ve politikacıların oğulları ve kızlarıyla sorumluluk sahibi bir demokrat gibi yetiştirilmesini istiyordu babası.

Sınıfta ezberden okuma ve heceleme yarışmalarında babası bir tuğla taşıyıcı olan matematik dehası Patsy Halloran ile girdiği rekabette babasının milyonları ona yardımcı olmuyordu. Dul annesinin manav dükkânı işlettiği heceleme ustası Mona Sanguinetti ile yaptığı yarışmalarda da babasının parası işlemiyordu. Ceketini çıkarıp eldivensiz, rauntsuz dayak yediğinde veya dayak attığında babasının milyonları ve Nob Hill malikânesi Genç Dick’in imdadına yine yetişmiyordu. Jimmy Boots, Jean Choyinsky ve diğer geri kalan çocuklarla büyük zorluklarla tecrübe sahibi olmuştu. İşin ilginç yanı birkaç yıl sonra bu deneyimsiz ama enerjik, önemsiz ama genç çocuklar bütün dünyayı gezerek şan, şöhret ve para içinde yüzdüler. Hepsi birer profesyonel boksör olmuşlardı ve ancak San Francisco’nun sokaklarından yetişebilirlerdi.

Şanslı Richard’ın oğlu için yaptığı en akıllıca şey ona demokratik eğitim sağlamasıydı. Genç Dick birçok hizmetkârın bulunduğu bir malikânede yaşadığını ve babasının çok güçlü ve onurlu olduğunu asla unutmadı ve bunları hep kalbinin derinliklerinde sakladı. Ne var ki Genç Dick iki bacaklı, iki yumruklu demokrasiyi de öğrenmişti. Mona Sanguinetti sınıfta heceleme yarışını kazandığında öğrenmişti. Berner Miller onu fazla kovaladığında veya Black Man’i koşarak geçerken daha çevik davrandığında da öğrenmişti.

Tim Hagan belki de yüzüncü kez sol eliyle Dick’in kanayan burnuna ve ezilmiş ağzına vuruyordu. Ayrıca karnına aldığı darbeler de işin içine karışınca Onu serseme çeviriyordu. Başı dönüyor, nefesi ıslık gibi çıkıyor ve yırtılmış dudakları arasında hıçkıra, hıçkıra ağlıyordu, işte böyle zamanlarda da ne malikâne ne de banka hesapları yardımına koşuyordu. İki bacağı ve iki yumruğu vardı. Ya Tim ya da o kazanacaktı. İşte o anda kan ter içinde ve demir gibi bir kalple Genç Dick kaybedilmek üzere olan bir kavgada kaybetmemeyi öğrendi. İlk darbeyle zorlu mücadele başlamıştı. Birbirlerini dövemeyeceklerini anlayana kadar da pes etmediler. Ama orta yolu bulmadan önce ikisi bulantı ve yorgunluktan kendilerini yere atmış, birbirlerine olan hiddet ve isyankârlığı durmaksızın akan gözyaşları arasında ancak uzlaşmaya varmışlardı. Bu olaydan sonra yakın arkadaş olmuşlar ve okul bahçesindeki herkese hükmetmeye başlamışlardı.

Genç Dick, ilkokulu bitirdiği ay Şanslı Richard ölmüştü. Genç Dick on üç yaşındaydı, cebinde yirmi milyon dolar vardı ve ona sorun çıkarabilecek tek bir akrabası bile yoktu dünyada. Hizmetkârlarla dolu bir malikâne, bir yat, ahırlar ve aynı zamanda zengin ve lükse düşkün insanların gittiği, yarımadanın yakınlarında bulunan Menlo’da bir yazlığa sahip olmuştu. Bir şey ama tek bir şey ona sıkıntı veriyordu, o da korumalarıydı.

Bir yaz günü, büyük kütüphanede, koruma komitesiyle öğleden sonra ilk toplantısına girmişti. Üç kişiydiler, hepsi yaşlı başlı, hepsi başarılı, hapsi yasal ve hepsi babasının iş arkadaşlarıydı. Onlar açıklamada bulunurlarken Dick’in ilk izlenimi iyi niyetli olmalarına karşın onlarla temasta bulunmak istememesiydi. Sağduyusuna göre onlar çocukluklarını çoktan geride bırakmışlardı.

Bunun yanı sıra besbelliydi ki kaygılandıkları bu özel çocuğu hiç anlamıyorlardı. Dahası dünyada onun için en iyisini bilecek tek kişinin kendisi olduğuna karar verdi.

Bay Crockett uzun sayılabilecek bir konuşmaya başladığında Dick, onu dikkatle dinliyor, doğrudan kendisine hitap edildiğinde veya ilgi odağı olduğunda hemen kafasını sallıyordu. Messrs, Davidson ve Slocum’ın da söyleyecekleri vardı ve onları da aynı saygınlıkla dinledi. Diğer şeylerin yanı sıra Dick babasının ne derece kaliteli ve namuslu olduğunu öğrenmiş oldu. Bu üç beyefendinin karar verdikleri program sayesinde Dick de kaliteli ve namuslu yetişecekti.

Bitirmelerine yakın Dick de birkaç şey söylemeyi üzerine vazife edindi.

“Düşünüyorum da…” diyerek söze başladı. “Ben seyahate çıkmayı planlıyorum.”

“O daha sonraları olabilecek bir şey oğlum.” dedi Bay Slocum teselli edici şekilde. “Mesela, diyelim ki sen üniversiteye gitmeyi planladığında, yılın o zamanlarında yurt dışı çok güzel olur… Doğrusu hem de çok güzel.”

“Evet, öyle.” dedi Bay Davidson kendiliğinden araya girerek. Çocuğun gözlerindeki kızgınlığı fark etmişti. Bilinçsizce dudaklarını ısırıyor ve büzüyordu aynı anda. “Tabii bu süre içinde bazı gezilere çıkabilirsin, okul tatillerinde sınırlı ölçüde bazı seyahatler mesela. Eminim mesai arkadaşlarım bana bu konuda katılacaklardır. Tabii uygun bir idare ve aynı zamanda emin ellerde olman şartıyla neden olmasın. Yarıyıl tatillerine ufak tefek geziler sıkıştırabiliriz. Bu akla yatkın ve hem de yararlı olur.”

“Benim değerim ne kadar demiştiniz?” diye sordu Dick bariz bir ilgisizlikle.

“Yirmi milyon -o da en muhafazakâr tahminle- sanırım tutar bu civarda.” diye gecikmeden cevap verdi Bay Crockett.

“Diyelim ki ben şu an yüz dolar istediğimi söyledim!” diye devam etti Dick.

“Neden? Ah! Öhö, öhö…” Bay Slocum akıl almak için etrafındakilere bakındı.

“Bu parayı ne için istediğini sormaya mecbur kalırdık.” diye cevap verdi Bay Crockett.

“Ve diyelim ki…” doğrudan Bay Crockett’ın gözlerinin içine bakarak yavaş, yavaş devam etti Dick. “Diyelim ki üzgün olduğumu ve ne için istediğimi anlatma taraftarı olmadığımı söylesem ne dersiniz?”

“O zaman alamazdın bu parayı.” Bay Crockett o kadar hızlı konuştu ki aksiliğini ve tavırlarındaki soğukluğu hemen sezebilirdiniz.

Bu bilginin kafasına girmesine izin vermek istercesine kafasını yavaşça salladı.

“Ama biliyorsunuz ki, oğlum…” diye apar topar söze girdi Bay Slocum. “Parayı idare etmek için fazla genç olduğunu anlıyorsundur. Biz senin yerine karar vermeliyiz.”

“Yani sizin izniniz olmadan bir peniye dahi dokunamayacağımı söylüyorsunuz.”

“Bir peniye dahi!” diye tersledi Bay Crockett.

Dick düşünceli bir şekilde kafasını salladı ve sonra da mırıldandı. “Anlıyorum.”

“Tabii doğal olarak biliyorsun adil davranmalıyız, özel harcamaların için sana cep harçlığı vereceğiz.” dedi Bay Davidson. “Mesela haftada bir dolar, belki de iki dolar. Büyüdükçe bu cep harçlığının miktarı da yükselecek. Ve yirmi bir yaşına geldiğinde şüphesiz hukuki niteliklere sahip olacaksın ve tabii aldığın bazı tavsiyelerle kendi işlerini idare edebileceksin.”

“Ve ben yirmi bir yaşıma gelmeden yirmi milyon dolarımın yüz dolarını istediğim gibi harcayamayacağım, öyle mi?” diye sessizce sorguladı Dick.

Bay Davidson yatıştırıcı sözlerle ona yardım etmeye çalıştıysa da Dick, onun sessiz olması için elini salladı ve sözlerine devam etti.

“Anladığım kadarıyla elime geçen paranın idaresi, dördümüz arasında sağlanan anlaşmaya bağlı olacak, öyle değil mi?”

Koruma heyetindekiler kafalarını salladılar.

“Yani biz neye karar verirsek öyle olacak.”

Koruma heyetindekiler yine kafalarını salladılar.

“O hâlde şu anda yüz dolar istiyorum.” dedi Dick.

“Ne için?” diye sordu Bay Crockett.

“Size söylemekte sakınca görmüyorum.” diye sakince cevap verdi. “Seyahate çıkacağım.”

“Bu akşam saat sekiz buçukta yatacaksın.” diye sertçe cevap verdi Bay Crockett. “Ayrıca yüz dolar falan da almıyorsun. Sözünü ettiğimiz yardımcı kadın saat altıdan önce gelecek. Daha önce açıkladığımız gibi onun günlük ve saatlik işleri olacak. Her zamanki gibi saat altı buçukta yemeğini yiyeceksin. O da seninle yiyecek ve sonra seni yatağına yatıracak. Söylediğimiz gibi annenin yerini dolduracak bu kadın. Kulakların temiz mi, boynun yıkanmış mı gibi kontrolleri yapacak.”

“Ve cumartesi gecesi banyomu yaptığımı da kontrol edecek.” Dick sesini hafifçe yükseltmişti.

“Aynen öyle.”

“Siz ne kadar, daha doğrusu ben ne kadar ödüyorum bu kadına hizmetleri için?” diye her zamanki alışkanlığıyla telaşlı ve dokunaklı bir şekilde konuşmuştu Dick. Okul arkadaşları ve öğretmenleri bu huyunu zor yoldan öğrenmişlerdi.

Zaman kazanmak için Bay Crockett ilk kez boğazını temizledi.

“Ona ben ödeme yapıyorum, öyle değil mi?” diye kışkırttı Dick. “Benim yirmi milyon dolarımdan gidiyor bu paralar biliyorsunuz.”

“Babasının kopyası!” diyebildi Bay Slocum kendi kendine.

“Bayan Summerstone ki ona bu şekilde hitap etmelisin, ayda yüz elli ve yılda toplam bin sekiz dolar alıyor.” dedi Bay Crockett.

bannerbanner