Читать книгу İlyada ( Гомер) онлайн бесплатно на Bookz (6-ая страница книги)
bannerbanner
İlyada
İlyada
Оценить:
İlyada

5

Полная версия:

İlyada

Böyle diyerek Paris’in üzerine atladı, onu tolgasından yakaladı ve Akhalara doğru sürüklemeye başladı. Çenesinin altına giren miğferin kayışı nefesini tıkıyordu Paris’in, Menelaos onu büyük zaferine doğru sürüklemek üzereydi, eğer ki Zeus’un kızı Afrodit çabucak fark edip sığır derisinden kayışı kesmeseydi… Bu yüzden boş miğfer elinde kaldı. Miğferi Akhalar arasına, yoldaşlarına fırlattı ve tekrar mızrağıyla delip geçmek üzere Paris’e doğru atıldı, ancak Afrodit bir anda onu kaptı (bir tanrı bunu yapabilir), koyu bir bulutun arkasına sakladı ve yatak odasına getirip bıraktı.

Sonra Helen’i çağırmaya gitti ve onu Truvalı kadınlar etrafını sarmış olarak yüksek kulede buldu. O Lakedaimon’da iken ona yün kıyafetler hazırlayan, o zamanlar çok sevdiği yaşlı kadının kılığına girdi. Böylece gizlenerek, güzel kokulu elbisesinden çekip dedi ki: “Buraya gel, Paris yanına gitmeni istiyor, o kendi yatağında, güzelliği ile göz alıcı ve harikulade giyinmiş. Hiç kimse biraz önce dövüşten geldiğini düşünmez, bir oyuna gideceğini veya oyundan gelip oturduğunu düşünür.”

Bu sözlerle Helen’in yüreğini öfkeyle oynattı. Tanrıçanın güzelim gerdanını tanıdığında, hoş göğsünü ve ışıl ışıl parlak gözlerini, ona şaşkınlıkla baktı ve dedi ki: “Tanrıça, beni niye ayartmaya çalışırsın? Beni daha da uzakta Phrygia veya güzel Meionia’da bulduğun bir adama mı göndereceksin? Menelaos daha şimdi Paris’i yendi ve beni geri götürecek. Beni aldatmak için geldin buraya. Git kendin Paris’le otur, böylece de artık tanrıçalıktan çıkarsın, ayaklarının seni geri Olympos’a götürmesine sakın izin verme, onun için kaygılan ve ona iyi bak, seni onun karısı yapıncaya dek veya oldu olacak kölesi -fakat ben? Ben gitmeyeceğim, onu yatağına daha fazla çeşni olamam. Tüm Truvalı kadınların diline düşerim. Hem yüreğimde dinmez acılar var benim.”

Afrodit çok kızmıştı ve dedi ki: “Edepsiz kadın, beni kızdırma! Eğer kızdırırsan, seni kaderine bırakır ve seni sevdiğim kadar nefret de ederim. Truvalılar ve Akhalıları korkunç bir nefretle kışkırtırım ve seni berbat bir son bekler.”

Böyle deyince, Helen dehşete düştü. Örtüsünü üzerine sarıp sessizce yürüdü, tanrıçayı takip ederek ve Truvalı kadınlara fark ettirmeden.

Paris’in evine geldiklerinde, hizmetkârlar işlerinin başına geçti, ancak Helen odasına gitti ve gülmeyi seven tanrıça bir sandalye aldı ve onu Paris’e dönük olacak şekilde koydu. Bunun üzerine Helen, kalkan taşıyan Zeus’un kızı, oturdu ve göz ucuyla bakarak kocasına çıkışmaya başladı.

“Savaştan döndün demek…” dedi, “Keşke benim kocam olan o cesur adamın ellerinde öleydin. Eskiden Menelaos’tan daha güçlü bir adam olduğunu söyler övünürdün, git o zaman ve ona tekrar meydan oku -yok, yine de yapma- onunla teke tek dövüşme zira mızrağıyla çok geçmeden öleceksin.”

Paris cevap verdi: “Karım, beni serzenişlerinle sinirlendirme. Bu sefer Athena’nın yardımıyla Menelaos beni yendi, başka bir zaman ben galip geleceğim zira benim de tarafımda olan tanrılar var. Gel, seninle sevişelim şu yatakta. Şimdiye dek hiç böylesine sevgin dolmamıştı içime -seni Lakedaimon’dan kaçırdığımda ve uzaklara yelken açtığımızda bile- Kranai adasında aşk yatağımızda sohbet ettiğimizde bile, şimdiki gibi sana böyle vurulmamıştım.” Böyle deyip yatağa doğru ilerledi ve Helen de onunla gitti.

Böyle yatakta yattılar beraberce ancak Atreusoğlu kalabalık içinde uzun adımlarla yürüyerek her yerde Paris’i arıyordu ve ne Truvalılardan ne müttefiklerden hiç kimse onu bulamadı. Eğer görselerdi, onu saklamak niyetinde değillerdi zira hepsi ondan ölümden nefret ettikleri kadar nefret ettiler. Sonra erlerin kralı Agamemnon konuştu, şöyle diyerek: “Duyun beni Truvalılar, Dardanoslular ve müttefikleri. Zafer, Menelaos’undur. O yüzden Helen’i bütün servetiyle beraber geri verin ve üzerinde anlaşılacak bir karşılığı da ödeyin ki bundan sonra doğacaklara ibret olsun.”

Atreusoğlu böyle konuştu ve Akhalar onaylayarak bağrıştılar.

KİTAP IV

Olympos’ta Zeus, Paris’in dövüşten kaçması neticesinde Truvalıların karşılık ödemesi gerektiğini kabul eder. Athena kılık değiştirerek ovaya gider ve Truvalı Pandaros’u masumca duran Menelaos’a ok atması için ikna eder, böylelikle ordular arasındaki kutsal ant bozulur. Agamemnon öfkelenerek adamlarını savaşa hazırlar.

Şimdi de tanrılar Zeus’la beraber kurulda altın avluda otururken Hera içmeleri için nektar vererek aralarında dolaştı ve altın kupaları ile birbirleri şerefine kadeh kaldırırken aşağıya, Truva kentine baktılar. Kronosoğlu sonra Hera’ya sataşmaya başladı, onu kışkırtmak için onunla şöyle konuştu. “Menelaos’un…” dedi, “tanrıçalar içinde iki iyi dostu var, Argoslu Hera ve Alalkomeneli Athena, ancak onlar sadece öyle oturur ve bakarlar, bu arada Afrodit her türlü tehlikeye karşı korumak için her zaman Paris’in yanındadır. Elbette o Paris’i sadece sonu geldiğine emin olduktan sonra kurtardı zira zafer gerçekten de Menelaos’a aitti. Bütün bunlarla ilgili olarak ne yapmamız gerektiğini düşünmemiz lazım, onları yeni bir savaşa mı koyalım yoksa aralarında barış mı yapalım? Eğer ikincisine katılırsanız Menelaos, Helen’i geri alsın ve Priamos şehri içinde yaşam devam etsin.”

Athena ve Hera memnuniyetsizlik içinde mırıldandılar, yan yana oturup Truvalılar için fenalıklar düşünürken. Athena kaşlarını çattı babasına zira öfke içindeydi ancak yine de bir şey söylemedi fakat Hera kendini tutamadı. “Korkunç Kronosoğlu!” dedi, “Rica ederim, bütün bunların anlamı nedir, söyle? Benim çektiğim sıkıntı hiçbir şey için miydi ve akıttığım terim Priamos ve çocuklarına karşı insanları bir araya toparlarken? İstediğini yap ama diğer tanrıların hepsi senin kararını desteklemeyecek.”

Zeus kızarak cevap verdi: “Şeytan kadın, Priamos ve oğulları sana ne kötülük yaptılar da İlyon şehrinin yağmalanması için böyle öfkeyle bükülürsün? Sana hiçbir şey yetmez de duvarlarını aşıp Priamos’u oğulları ve diğer Truvalılarla beraber çiğ çiğ yemen mi gerekir? Öyleyse istediğin gibi yap ancak bu mesele aramızı iyice açacak bilesin. Şunu da söyleyeyim ve bu söylediğimi de kafana koy, eğer dostlarının bir şehrini yağmalamak istersem ben de bir gün, beni durdurmayacaksın. Kendi isteğim dışında üzülerek sana teslim oluyorum. Güneş ve göğün yıldızları altındaki tüm şehirler arasında, Priamos ve halkı ile beraber İlyon kadar saygı duyduğum başka bir şehir yoktu. Hak ettiğimiz hürmet olarak, ne eşit paylı şölenler sunağımdan eksik oldu ne de yanan yağların kokusu.”

“Benim gözde şehirlerim…” diye karşılık verdi Hera, “Argos, Sparta ve Mykene’dir. Ne zaman onlardan hoşnutsuz olursan yağmalayabilirsin. Onları savunmayacağım ve umursamayacağım. Yapsam bile ve seni durdurmaya çalışsam bile, hiçbir şey elde edemem zira benden çok daha güçlüsün. Ancak ben de tanrıyım ve seninle aynı soydanım. Kronos’un en büyük kızıyım ve sadece bu yüzden değil, senin eşin olduğum ve sen de tanrıların kralı olduğun için de saygıdeğerim. Öyleyse aramızda karşılıklı fedakârlık olsun ve diğer tanrılar da bize uysunlar. Athena’ya kavgada taraf tutmasını söyle ve bırak Truvalıların yeminlerini ilk bozanlar olmalarının ve Akhalara saldırmalarının yolunu bulsun.”

Tanrıların ve insanların babası kulak verdi onun sözlerine ve Athena’ya dedi ki, “Hemen git Truva ve Akha ordularına ve bir yolunu bulup Truvalıların yeminlerini ilk bozanlar olmalarını ve Akhalara saldırmalarını sağla.”

Athena’nın hep yapmaya heveslendiği işti bu, böylece fırladı Olympos’un en yüksek zirvelerinden aşağı. Kurnaz Kronosoğlu nasıl gönderirse denizcilere veya büyük bir orduya işaret olsun diye parlak bir meteor ve onun arkasında daha parlak ışıktan kuyruğu, işte gökte öyle parladı. Truvalılar ve Akhalılar şaşıp kaldılar gördüklerine ve kimisi yanındakine dönerek şöyle dedi, “Ya tekrar savaş ve dövüş sesleri olacak ya da savaşın efendisi Zeus aramızda barış sağlayacak.”

Böyle konuştular aralarında. Sonra Athena, Antenor’un oğlu Laodokos kılığına girdi ve Lykaon’un yiğit oğlu Pandaros’u bulmak üzere Truvalıların saflarına gitti. Aisepos kıyılarından buraya beraber geldiği gözü pek yiğitler arasında dururken buldu onu, yanına gidip şöyle dedi: “Lykaon’un cesur oğlu, sana bir şey desem yapar mısın? Eğer Menelaos’a bir ok göndermeye cesaret edersen, bütün Truvalılardan takdir ve teşekkür kazanacaksın özellikle de Paris’ten -ilk önce seni cömertçe mükâfatlandıracak olan o olurdu, eğer ki senin elinden çıkan bir okla öldürülen Menelaos’u cenaze ateşinin üzerinde görebilse. Haydi nişan al o zaman ve Lykialı Apollon’a dua et, sağlam şehir Zeleie’deki evine döndüğünde onun şerefine ilk kuzuları kurban olarak sunacağına ant iç.”

Budala yüreği ikna oldu ve yayını kılıfından çıkardı. Bu yay, bir kayadan atladığı sıra öldürdüğü yabani bir dağ keçisinin boynuzlarından yapılmıştı; ona pusu kurup göğsüne attığı bir okla öldürmüştü. Boynuzları on altı avuç uzunluğundaydı ve boynuz üstünde çalışan usta ondan bir yay yapmıştı, iyice düzelterek altın uçlar koymuştu. Pandaros yayı gerdikten sonra dikkatlice yere dayadı ve cesur adamları da kalkanlarını onun önüne tuttular, Akhalar üzerine saldırmasınlar Menelaos’u vurmadan önce diye. Sonra sadağın kapağını açıp içinden daha önce hiç kullanmadığı kanatlı bir ok aldı, ölüm acılarıyla yüklü. Oku kirişe yerleştirdi ve okçu Lykialı Apollon’a dua etti, sağlam şehir Zeleie’deki evine döndüğünde onun şerefine ilk kuzuları kurban olarak sunacağına ant içerek. Okun arkasını sığır derisinden kirişe yerleştirdi ve hem okun arkasını hem de kirişi göğsüne okun ucu yaya yanaşıncaya kadar gerdi. Sonra yay yarım daire şeklinde kavis olunca fırlatıp bıraktı ve yay tıngırdayıp kiriş yankılandı ok kalabalığın tepesinde uçup giderken.

Fakat kutlu tanrılar unutmadı seni Ey Menelaos, Zeus’un kızı, yağmanın güdücüsü, senin önünde ilk durandı ve keskin oku engelledi. Bir anne çocuğu tatlı tatlı uyurken bir sineği nasıl kovarsa üzerinden, o da oku etinden öyle kovdu. Çift zırhının üzerindeki kemerin altın tokasının bağlandığı bölgeye yönlendirdi, böylece ok onu sıkıca kavrayan kemere isabet etti. Bundan doğruca geçti ve iyi işçilikle yapılmış zırhtan da, cirit ve okları uzaklaştırmak için derisinin üzerine giydiği alttaki zırhı delip geçti, en çok bunun yararı dokunmuştu ancak buna rağmen ok onun içinden de geçti ve derisini sıyırdı, böylece yaradan akmaya başladı kan.

Nasıl Maionaialı veya Karialı bazı kadınlar, atlara avurtluk olması için bir parça fil dişini kızıla boyarsa, evinde saklamak üzere -pek çok atlı onu taşımak için hevesli olsa da krallara yaraşır bir süstür o- Ey Menelaos, senin biçimli baldırların ve güzel bileklerine kadar bacakların da kanla öyle boyandı.

Kral Agamemnon yaradan akan kanı görünce korktu, cesur Menelaos’un kendisi de öyle, ta ki okun ucunun yaranın dışında olduğunu görünceye kadar. Sonra gücü yerine geldi, fakat Agamemnon, Menelaos’un elini kendi elinin içinde tutarken derin bir iç çekti ve yoldaşları da hep beraber feryat etmeye başladı. “Sevgili kardeşim!” diye ağladı, “Demek bu anlaşmayı sen ölesin diye yaptım kardeşim! Truvalılar yeminlerini çiğnediler ve seni yaraladılar, lakin yeminler, koyunların kanı, sunulan içkiler ve itimadımızı verdiğimiz el sıkışmalar boşa gitmeyecek. Olympos’u yöneten hemen şimdi yerine getirmediyse eğer, bundan sonra yerine getirecek ve bunu pahalıya ödeyecekler hayatlarıyla, karılarıyla ve çocuklarıyla da. Güçlü İlyon’un mahvolduğu gün mutlak gelecek, Priamos ve Priamos’un halkının da, şimdiki ihanetlerinin bedeli olarak Kronosoğlu yüksek tahtından korkunç kalkanı ile onları gölgelediği zaman. Bu mutlak böyle olacak, ancak Menelaos ben sana nasıl yas tutayım, eğer senin sıransa şimdi ölüm? Argos’a geri dönmem lazım gelecek dile düşüp, zira Akhalar hemen eve dönecekler. Priamos ve Truvalılara Helen’i alıkoyma şerefini bırakıp döneceğiz ve senin dileğin yerine gelmeden burada, Truva’da, toprağın altında kemiklerin çürüyecek. Sonra kendini beğenmiş bir Truvalı mezarında tepinip şöyle söyleyecek, ‘Her zaman böyle öç alsa Agamemnon. Ordusunu boşu boşuna getirdi, evine kendi toprağına boş gemilerle döndü ve Menelaos’u da arkada bıraktı.’ Eğer ki biri böyle söylesin, o zaman yerin dibine gireyim daha iyi.”

Ancak ona güven verdi Menelaos ve dedi ki: “Yürekli ol ve insanları telaşa düşürme; ok öldürücü yere saplanmadı zira parlak metalden dış kemer ilk önce engelledi onu ve sonra da onun altındaki zırhım ve de tunç ustalarının benim için yaptığı zırhtan karınlık.”

Agamemnon da cevap verdi: “İsterim ki sevgili Menelaos, öyle olsun, ancak hekim yarana bakacak ve acını dindirmek için üzerine şifalı bitkiler koyacak.”

Sonra Talthybios’e şöyle dedi: “Talthybios, büyük hekim Asklepiosoğlu Makhaon’a söyle, hemen gelip Menelaos’a baksın. Truvalı veya Lykialı bir okçu onu yaraladı, biz perişan olalım ve kendi büyük muzaffer olsun diye.”

Talthybios denileni yaptı ve ordunun oraya Makhaon’u bulmaya gitti. Hemen onu Trike’den buraya onun peşinden gelen cesur savaşçıların ortasında dururken buldu, bunun üzerine ona gidip şöyle dedi: “Asklepiosoğlu, Kral Agamemnon gelip hemen Menelaos’a bakmanı söyledi. Truvalı veya Lykialı bir okçu onu yaraladı, biz perişan olalım ve kendi büyük muzaffer olsun diye.”

Böyle söyledi ve Makhaon heyecanlanıp harekete geçti. Akhaların yayılmış ordusunun içinden geçip gittiler ta ki Menelaos’un yaralandığı ve önderlerin çevresinde toplanmış bir hâldeyken yattığı yere gelinceye kadar. Makhaon çemberin ortasına geçti ve hemen oku kemerden çekti çıkardı, gücüyle eğiliverdi okun ucu geriye. Parlak kemeri çözdü, altındaki zırhı ve tunç ustalarının yaptığı karınlığı, sonra yarayı görünce kanı sildi ve rahatlatıcı ilaçlar koydu, beslediği iyi niyetten dolayı Kheiron’un Asklepios’a verdiği.

Onlar Menelaos’la meşgulken, Truvalılar onlara doğru yürümeye başladılar, öyle ki silahlarını kuşanmış ve dövüşe tekrar hazırdılar.

Agamemnon’u o sıra ne uyuşuk ne de korkmuş ve savaşa isteksiz bulabilirdiniz, aksine, mücadele için çok sabırsızdı. Tunçla bezenmiş arabasını ve soluyan atlarını Peirasoğlu Ptolemaios’un oğlu olan Eurymedon’un nezaretinde bıraktı ve ona hazır beklemesini söyledi, ta ki etrafı dolaşıp onca insana emir vermekten bacakları yoruluncaya kadar, zira saflar arasında yürüyerek dolaştı. Ne zaman öne atılmaya hevesli birini görse yanlarına gidip yüreklendirdi. “Argoslular!” dedi, “Hücumunuzu zerre kadar kesmeyin. Zeus Baba yalancıların yardımcısı olmayacak. Truvalılar yeminlerini ilk bozanlar ve bize saldıranlar, bu yüzden akbabalar tarafından didik didik edilecekler. Şehirlerini ele geçireceğiz ve de karılarıyla çocuklarını gemilerimizde götüreceğiz.”

Ancak savaştan kaçan veya isteksiz birini gördüğünde öfkeyle azarladı. “Argoslular!” diye bağırdı, “Yüreksiz, sefil yaratıklar, utanmıyor musunuz burada böyle korkak geyik yavrusu gibi durmaya, artık ovada koşmaya mecali kalmaz da birbirine sokuluverip mücadele etmezler hani? Bir geyik kadar şaşkın ve ruhsuzsunuz. Kıyıda bekleyen gemilerimizin başına ulaşmalarını mı bekleyeceksiniz Truvalıların, Kronosoğlu’nun sizi korumak için elinizi tutup tutmayacağını görmek için?”

Birlikler arasında emir vere vere dolaştı böyle. Kalabalığı geçerek İdomeneus’un çevresinde silahlanan Giritlilerin olduğu yere geldi, en öndeydi o, bir yaban domuzu kadar azgın, bu sırada da Meriones arkadaki taburları hazırlıyordu. Agamemnon onu gördüğüne memnun oldu ve tatlı tatlı konuştu. “İdomeneus!” dedi, “Sana diğer Akhalara göre çok daha ayrıcalıklı davranırım, savaşta veya diğer işlerde, sofrada da. Prensler en seçkin şarabımı karma kabında kardıkları sıra herkesin belli bir miktar payı vardır, ancak senin bardağını benimki gibi hep dolu tutarlar, canın istedikçe içmen için. Haydi git öyleyse savaşa ve her zaman olmaktan gurur duyduğun adam olarak göster kendini.”

İdomeneus yanıt verdi: “Sana ilk başta söz verdiğim gibi güvenilir bir yoldaşın olacağım. Diğer Akhaları isteklendir de savaşa bir an önce başlayalım, çünkü Truvalılar yeminlerini çiğnediler. Ölüm ve yıkım onların olacaktır, yeminlerini ilk bozanlar ve bize saldıranlar olduklarını bildiğimden.”

Atreusoğlu hoşnut olarak devam etti, ta ki bir ordu dolusu yaya askerin ortasında silah kuşanan iki Aias’la karşılaşana dek. Nasıl bir keçi çobanı yüksek bir noktadan batı yelinin önünde denize yayılan fırtınayı seyrederse -enginler katran gibi karadır ve güçlü bir kasırga ona doğru yaklaşır, böylece korkup sürüsünü bir mağaraya sürer-Aiasların emrindeki korkusuz delikanlılardan oluşan birlikler de öyle savaşmak için koyu bir küme olarak hareket ettiler, kalkanları ve mızrakları ile korkunç görünerek. Kral Agamemnon onları görünce memnun oldu. “Gerek yok…” diye bağırdı, “sizin gibi Argos liderlerine emirler vermeye, zira siz kendiliğinizden adamlarınızı savaşa teşvik edersiniz kudretiniz ve kuvvetinizle. Keşke Zeus Baba, Athena ve Apollon vereydi de hepsi sizin gibi istekli olaydı, Priamos şehri çok yakında ellerimize düşerdi ve yağmalardık biz de.”

Böylece bıraktı onları ve Pylosluların usta hatibi Nestor’a doğru gitti, adamlarını diziyor ve kışkırtıyordu o, yanında Pelagon, Alastor, Khromios, Haimon ve halkının önderi Bias’la beraber. Öncelikle atlılarını arabaları ve atları ile beraber ön saflara yerleştirdi, yaya askerler, cesur erler ve güvendiği diğer adamlar da arkadaydı. Korkakları ortaya yerleştirdi ki, isteseler de istemeseler de savaşsınlar. Emirlerini öncelikle atlılara verdi, karmaşayı önlemek için atlarını ellerinde iyi tutmalarını söyleyerek. “Hiçbir kimse…” dedi, “Gücüne ve iyi at binmesine güvenerek öne geçip Truvalılarla tek başına uğraşmasın aynı zamanda geride de kalmasın, aksi takdirde saldırının tesiri azalır; ancak her biriniz düşmanın arabasıyla karşılaştığında mızrağını fırlatsın; bu en iyisi olacaktır. Eskiler kasabaları ve kaleleri böyle aldılar, kafalarında bu düşünce vardı.”

Böyle emretti yaşlı adam onlara zira pek çok savaşta bulunmuştu ve Kral Agamemnon memnun olmuştu. “Keşke…” dedi, “Bacakların esnek olaydı ve gücün mutlak olaydı muhakemen kadar; ancak insanoğlunun ortak düşmanı yaşlılık, ellerini senin üzerine koymuş, keşke bir başkasının başına geleydi de sen hâlâ genç olaydın.”

Gerene’nin şövalyesi Nestor da cevap verdi: “Atreusoğlu, ben de memnuniyetle güçlü Eurythalion’u katlettiğim zamanki adam olmak isterim, ancak tanrılar bize her şeyi beraber ve aynı zamanda vermez ki! O zamanlar gençtim, şimdi ise yaşlı, ancak hâlâ atlılarımla beraber gidip onlara yaşlıların vermeye hakkı olan öğütleri verebiliyorum. Mızrak atmayı benden daha genç ve güçlü olanlara bırakıyorum.”

Agamemnon keyifli keyifli yoluna gitti ve yakınında Peteos’un oğlu Menestheus’u buldu, olduğu yerde oyalanırken ve onunla beraber savaşta naralar atan Atinalıları. Yanında kurnaz Odysseus da oyalanıyordu, etrafında güçlü Kephallenlerle beraber. Savaş narasını henüz duymamışlardı zira Truva ve Akha birlikleri daha yeni yürümeye başlamışlardı, bu yüzden öylece durup başka bir Akha kıtasının Truvalılara saldırmasını ve savaşı başlatmasını bekliyorlardı. Agamemnon bunu görünce onları azarladı ve dedi ki: “Peteos’un oğlu ve sen diğeri, kurnazlıkta âlim, açıkgöz yürek, neden orada korkudan sinmiş ve diğerlerini bekler durursunuz? Siz ikiniz en önde gidenler olmalıydınız çetin savaşa girmek için, zira siz davetimi en önde kabul edenler olursunuz Akhalı kurul şölen yaptığında. Kızarmış etleri bolca alıp, istediğiniz kadar şarap içerken yeterince memnun olursunuz da şimdi on kıta Akhalı önünüzdeki düşmanla çarpışırken nasıl olur da umursamazsınız!”

Odysseus ona yan yan baktı ve yanıt verdi: “Atreusoğlu, sen ne dersin böyle? Bize nasıl tembel dersin? Akhalar Truvalılarla tam güç savaştayken göreceksin, tabii dikkat edersen eğer, Telemakhos’un babası en öndekilerle savaşa girecek. Boş boş konuşuyorsun!”

Agamemnon, Odysseus’ın öfkelendiğini görünce, ona tatlı tatlı gülümsedi ve sözlerini geri aldı. “Odysseus!” dedi, “Laertes’in soylu oğlu, akıl vermede üstün, senin ne kusurunu bulmaya ne de emir vermeye çalışırım, zira bilirim ki kalbin iyidir ve senle ben aynı taraftayız. Yeter, sana söylediklerimi geri aldım ve şimdi söylenen fena sözleri tanrı da yok saysın.”

Sonra onları bırakıp başka tarafa gitti. Yakınlarda Tydeusoğlu soylu Diomedes’i gördü, arabası ve atları yanında dururken, Kapaneus’un oğlu Sthenelos da beraberinde. Bunun üzerine onu azarlamaya başladı. “Tydeusoğlu!” dedi, “Niye korkudan sinmiş burada durursun savaş başlamak üzereyken? Tydeus hiç çekinmedi, aksine hep adamlarının önündeydi düşmanlara karşı onlara liderlik ederken -en azından onu savaşta görenler öyle der- zira ben kendi gözlerimle hiç görmedim. Derler ki onun gibi biri yoktu. Bir keresinde Mykene’ye geldi, düşman olarak değil de dost olarak, Polyneikes’le beraber adam bulmak için orduya, zira güçlü şehir Thebes’e savaş açmışlardı ve halkımıza onlara yardımcı olacak seçme bir grup adam vermelerini rica ettiler. Mykene’nin erleri almalarına razı oldu onları ancak Zeus hayırsız alametler göstererek onları caydırdı. Bu yüzden Tydeus ve Polyneikes yollarına devam ettiler. Çok yeşillikli ve sazlıklı Aesopus’un kıyılarına kadar varınca, Akhalar Tydeus’u elçileri olarak gönderdi ve böylece Kadmosluların kalabalık hâlde Eteokles’in evinde bir şölen için toplandıklarını öğrendi. Yabancı olduğu hâlde, kalabalığın arasında tek başına olmaktan korku duymadı, aksine onlara çok çeşitli yarışmalarda meydan okudu ve hepsinde de ilk elde yendi, çünkü Athena ona yardım etti hep. Kadmoslular başarısına öfkelendiler ve elli delikanlıdan oluşan bir grup oluşturdular, başlarında iki kaptanla beraber -Haimonoğlu tanrısal kahraman Maion ve Autophones’in oğlu Polyphontes- onun dönüş yolunda pusuda beklemeleri için. Ancak Tydeus her birini katletti, sadece Maion’a dokunmadı, gökten gelen alamete uyarak onu serbest bıraktı. Aitolialı Tydeus işte böyle bir adamdı. Oğlu ondan daha dilbazdır ama babasının dövüştüğü gibi dövüşemez.”

Diomedes hiç cevap vermedi, zira Agamemnon’un azarından utanmıştı ancak Kapaneus’un oğlu konuşmaya başladı ve dedi ki: “Atreusoğlu, yalan söyleme, söyleyeceksen doğru söyle. Biz babalarımızdan bile üstün adamlar olduğumuz için övünürüz, yedi kapılı Thebes’i aldık, surlar daha güçlü ve adamımız daha az olduğu hâlde, zira tanrıların alametlerine ve Zeus’un yardımına güvendik, onlarsa tam bir akılsızlıkla yok oldular, o zaman övünçten yana bir tutma bizi babalarımızla.”

Diomedes sertçe baktı ve şöyle dedi, “Sakin ol dostum, sana söylüyorum. Agamemnon’un Akhaları hücuma teşvik etmesi yanlış değil zira şehri alırsak zafer onun olacak ve yenilirsek de utanç. Bu yüzden yiğitliğimizle kendimizi aklayalım.”

Böyle derken atladı arabasından ve zırhı öyle şiddetli çınladı ki üzerinde, cesur bir adam bile epey korkardı bundan.

Nasıl güçlü bir dalga gümbürderse kıyıda, batı yeli onu hiddetle kamçıladığı zaman -tepesi şahlanır uzakta da kıyıya yığılıverir sonra, sarp kayalar üstünde kavisli tepesini eğip yükseklerden tuzlu köpüklerini her yana sıçratır- sıra sıra dizilmiş Danaolar da kararlı bir biçimde savaşa doğru öyle ilerlediler. Her bir önder kendi adamına emir verdi, ancak adamlarından bir kelime çıkmadı, hiçbiri düşünmedi bile, zira ordu devasa olmasına rağmen sanki dilleri yok gibiydi, sessizce itaat ettiler ve yürüdükçe üzerlerindeki silahlar güneşte ışıl ışıl parladı. Ancak Truvalı birliklerin gürültüsü, zengin bir sürü sahibinin avlusunda meleyen binlerce koyunun gürültüsü gibiydi, zira tek bir söylemi ve dili yoktu bunların, aksine lisanları farklıydı ve değişik yerlerden gelmişlerdi. Kimini Ares, kimini Athena kışkırtıyordu; üç tanrı daha vardı onları kışkırtan: Korku, Bozgun bir de kızgın Kavga, insan öldüren Ares’in yoldaşı. Önce biraz doğrulur o, uzar, yükselir sonra, bakarsın ayakları yerde, başı da göktedir. İnsanları birbirine katan savaşı saldı yine ortalığa, yürüdü insanlara doğru ve sardı ortalığı iniltiler.

Karşılaştıklarında meydanda kalkanlar kalkanlara, mızraklar mızraklara vurdu savaşın şiddetinde. Kabartmalı kalkanlar birbirine çarptı, çok büyük bir uğultu vardı -ölen ve öldürenlerin ölüm ve zafer çığlıkları- dahası yeryüzü kırmızı kana bulandı. Nasıl yağmurla beraber gelirse sel, çılgınca derin kanallar boyunca ta ki kızgın sular bir boğaza gelene dek ve çoban da uzaklardan gelen gürültüyü yamaçtan duyarsa, işte karşı karşıya geldiklerinde orduların kavgası ve gürültüsü de aynen böyleydi.

Önce Antilokhos Truvalıların silahlı bir savaşçısını öldürdü, Thalysios’un oğlu Ekhepolos’u, en ön sıralarda savaşan. Miğferinin taşkın kısmına vurup mızrağı alnına kadar geçirdi; tuncun ucu kemiğini parçaladı ve gözlerini karanlık perdeledi, kule gibi baş aşağı yıkıldı ortasına savaş izdihamının. Düşer düşmez Khalkodon’un oğlu ve gururlu Abantların önderi Kral Elephenor etrafına düşen okların dışına sürüklemeye başladı onu, aceleyle silahlarını almak için. Ancak bu çaba fazla sürmedi, Agenor ölüyü sürüklediğini gördü ve onu tunç uçlu mızrağı ile yan tarafından vurunca -zira eğilirken yan tarafı kalkanı ile korunmadan kalmıştı- öldü gitti. Sonra ölüsü üzerine Truvalılar ve Akhalar arasındaki kavga öfkeyle büyüdü ve birbirleri üzerine kurtlar gibi saldırdılar, birbirlerini karşılıklı tepeleyerek.

bannerbanner