
Полная версия:
Muhteşem Gatsby

F. Scott Fitzgerald
Muhteşem Gatsby
Bir kez daha
Zelda’ya…
O zaman giy altın şapkayı eğer seni götürecekse ona
Eğer sıçrayabilirsen zirveye, onun için de sıçra
Ta ki o haykırana dek: “Yârim, altın şapka giyinmiş, güçlü yârim,
Sahip olmalıyım sana!”
Thomas Parke D’invilliers1. BÖLÜM
Daha küçük ve toy olduğum yaşlarda, o zamandan beri aklımdan çıkmayan bir nasihat etti babam bana: “Ne zaman birini tenkit etmek istersen, unutma, bu dünyadaki bütün insanlar, sahip değildir senin elindeki imkânlara.”
Başkaca bir şey söylememişti ama her zaman az kelimeyle fevkalade iyi anlaştığımız için söylediklerinden çok daha fazlasını kastettiğini anlamıştım. Dolayısıyla, her türlü yargı konusunda ihtiyatlı olmaya eğilimliyimdir; bu huy, tuhaf mizaçlara sahip birçok insanın bana açılmasını sağladı ve beni sayısı azımsanamayacak derecede baş belasının da kurbanı hâline getirdi. Anormal bir zihne sahip olanlar, benim gibi insanlardaki bu eğilimi hemencecik sezinler ve bağlanıverirler; böylelikle kolejde politikacı gibi davranmakla haksız yere suçlandım, çünkü yabani, silik adamların tuhaf ve gizli dertlerinin sırdaşı olmuştum. Çoğu sır beklenmedikti, tanıdık bir belirtinin ufukta titreştiğini fark ettiğim anda genellikle uyuma numarası yapar veya meşgul olduğum izlenimini verir veyahut da muhalif bir ciddiyetsizlik sergilerdim; çünkü genç adamlardaki tanıdık belirtiler veya kendilerini ifade ediş biçimleri, genelde özentilidir ve bariz bastırılmalarla bezelidir. Ön yargıdan kaçınmak sonsuz bir umut meselesidir. Bunu unutursam bir şeyleri kaçırırım diye hâlâ korkarım ve babamın züppece söylediği gibi ben de züppece tekrarlayayım: Temel nezaket kuralları doğarken adaletsizce dağıtılır.
Ve hoşgörümle böyle övündükten sonra onun bir sınırı olduğunu itiraf etmeliyim. Davranışlar sarp kayalar veya bataklıklar üzerine kurulmuş olabilir ama bir noktadan sonra neyin üzerine kurulduğu umurumda değildir. Geçen sonbahar Doğu’dan döndüğümde dünyanın, üniformasını kuşanıp sonsuza kadar ahlaki bir hazırolda beklemesini dilediğimi hissettim; artık insan kalbine atılan ayrıcalıklı çağrılarla dolu huzur bozan seyahatler istemiyordum. Bu tepkimden bir tek bu kitaba adını veren Gatsby muaftı: Gatsby, en içten hor gördüğüm her şeyi temsil eden adam… Eğer kişilik, kesintisiz bir başarılı atılımlar dizisiyse o zaman onda muhteşem bir şey vardı, hayatın vaatlerine karşı yüksek bir hassasiyet; sanki on binlerce mil uzaklıktaki depremleri kaydeden girift makinelerdeki gibi bir hâl. Bu duyarlılığın “yaratıcı mizaç” unvanıyla payelendirilen şu gevşek, aşırı duygusallıkla alakası yoktu; olağanüstü bir umut etme yeteneğiydi, hayatımda kimsede görmediğim ve bir başkasında daha göremeyeceğim duygusal bir atiklikti. Hayır, Gatsby sonunda işin üstesinden geldi; bir süreliğine insanoğlunun beyhude kederlerine ve geçici hazlarına duyduğum ilginin önünü tıkayan şey, Gatsby’nin içini kemiren, hayallerinin ardından kalkan pis tozdur.
Ailem, bu Orta Batı şehrinde üç kuşaktır yaşayan seçkin, hâli vakti yerinde insanlardır. Carraway’ler kabile gibidir ve sülalemin Buccleuch düklerine dayandığına dair bir rivayet dolansa da soyumun esas kurucusu büyükbabamın erkek kardeşidir; buraya elli bir yaşında gelerek, İç Savaş’a kendi adına vekil gönderip, bugün babamın yürüttüğü hırdavat toptancılığı işini kurmuş.
Bu büyük amcayı hiç görmedim ama ona benzediğim söylenir; kanıt olarak da babamın ofisinde asılı duran oldukça asık suratlı fotoğrafı gösterilir. 1915’te, babamdan bir çeyrek yüzyıl sonra New Heaven’dan mezun oldum, ardından Büyük Savaş denilen şu gecikmiş Cermen akınına katıldım. Karşı akını o kadar sevmiştim ki döndüğümde yerimde duramıyordum. Orta Batı artık dünyanın sıcak merkezi olmaktan çıkmış, evrenin bakımsız bir köşesi gibi görünüyordu; böylelikle Doğu’ya gidip borsacılığı öğrenmeye karar verdim. Tanıdığım herkes borsa işinde olduğu için, bir kişiye daha bu işten ekmek çıkar diye düşündüm. Tüm halalarım ve amcalarım sanki bana hazırlık okulu seçiyorlarmış gibi bu konuyu aralarında tartıştılar ve nihayet son derece ciddi, tedirgin bir surat ifadesiyle “Eh, peki…” dediler. Babam bir yıl süreyle bana maddi destekte bulunmaya razı oldu ve çeşitli gecikmelerden sonra yirmi iki yılının baharında Doğu’ya, aklımca, temelli olarak geldim.
Yapılacak en uygun şey şehirde bir daire bulmaktı. Ama ılık bir mevsimdi ve ben geniş çimenlikleri ve sevimli ağaçları olan bir diyarı yeni terk etmiştim; onun için ofisteki genç bir adam birlikte bir banliyö kasabasında ev tutmayı önerdiğinde bu, kulağıma güzel bir teklif gibi geldi. Evi o buldu, aylığı seksen dolara, fırtınaya tutulmuş kutu gibi bir bungalovdu. Ama son dakikada şirket onu Washington’a yollayınca ben de taşraya tek başıma gitmek durumunda kaldım. Bir köpeğim -en azından kaçıp gidene kadar birkaç günlüğüne benimdi- eski bir Dodge’um ve yatağımı toplayıp, kahvaltımı hazırlayan, elektrikli ocağın başında kendi kendine Fince bilgelik sözleri mırıldanan Finli bir yardımcım vardı.
İlk birkaç gün yalnızlık çektim, ta ki bir sabah oraların benden daha acemisi olan biri beni yolda durdurana kadar.
“West Egg köyüne nasıl gidilir?” diye sordu çaresizce.
Yolu tarif ettim, yürümeye devam ederken artık yalnızlık çekmiyordum. Bir rehber, bir yol gösterici, bir yöre sakiniydim… Adam tesadüfen bana mahallenin fahri üyeliğini vermişti sanki.
Böylece, hızlı çekim filmlerdeki gibi, gün ışığı ve ağaçlardan fışkıran harika yaprak patlamalarıyla, içimde o yazla beraber hayatın yeniden başladığına dair tanıdık bir inanç oluştu.
Bir kere, okunacak o kadar çok şey ve canlandırıcı havadan çekip alınacak öyle bir dirlik vardı ki! Bankacılık, kredi ve yatırım araçları hakkında bir düzine kitap almıştım; yalnızca Midas, Morgan ve Maecenas’ın bildiği ışıltılı sırları vadedercesine, darphaneden yeni çıkmış paralar gibi kırmızılı, altın yaldızlı ciltleriyle duruyorlardı rafımda. Ve onlardan daha başka kitaplar okumaya da niyetliydim. Kolejde edebiyata pek hevesliydim -bir yıl boyunca “Yale News” için bir dizi oldukça ciddi ve beylik başmakaleler yazmıştım- ve şimdi de böyle şeyleri yeniden hayatıma sokacak, tekrar tüm uzmanların en dar kafalısı olan o “çok yönlü adam” hâline gelecektim. Niyetim nükte yapmak değil; neticede, hayat tek bir pencereden bakıldığında daha başarılı görülür.
Kuzey Amerika’nın en acayip yerlerinden birinde ev kiralamam şans eseri olmuştu. New York’un doğusuna doğru uzanan şu incecik, uçarı adadaydı ve orada, diğer doğal garabetlerin yanında, iki tuhaf toprak oluşumu vardı. Şehrin yirmi mil açığında, batı yarım kürenin en evcil tuzlu suyu olan Long Island Boğazı’nın geniş, ıslak avlusunda uzanan, sadece dar bir koyun ayırdığı, hatları birbirinin aynı bir çift devasa yumurta. Mükemmel bir ovallikte değiller -Kolomb’un hikâyesindeki yumurta gibi, temas ettikleri noktada ikisinin de ucu göçük- ama fiziksel benzerlikleri, üstlerinde uçan martılar için sonsuz bir hayret kaynağı olmalı. Kanatsızlar için daha ilginç olan fenomen, biçim ve ebatları dışında her açıdan farklı olmaları.
Ben West Egg’de oturuyordum, yani… şey, iki yumurtanın daha az revaçta olanında, gerçi bu söylediğim, ikisi arasındaki tuhaf farkı belirten en yüzeysel yaftadır. Evim yumurtanın ucundaydı, Boğaz’a yalnızca elli metre mesafedeydi ve sezonluk on iki on beş bine kiralanan iki devasa evin arasına sıkışmıştı. Sağımdaki, her tür standarda göre muazzam bir yapıydı. Normandiya’daki Belediye Sarayı’nın tıpatıp kopyasıymış; bir yanında taze sarmaşığın ince örgüsü altından ben buradayım diyen yepyeni bir kule, mermer bir havuz ve yirmi dönümden fazla çimenlik, bahçe… Burası Gatsby’nin malikânesiydi. Daha tanışmadığımıza göre, Bay Gatsby adında bir beyefendinin oturduğu malikâne demeliyim. Benim ev göz zevkine pek hitap etmiyordu ama neyse ki küçüktü, fazla göze batmıyordu; deniz manzaram, komşumun çimenliğinin birazı ve milyonerlerin teselli edici yakınlığı vardı; bunların hepsi de ayda seksen dolara!
Dar koyun karşı yakasında, kıyı boyunca sosyetik East Egg’in beyaz malikâneleri parıl parıldı; aslında, o yazın hikâyesi de Tom Buchanan’lara yemeğe gittiğim akşam başladı. Daisy ile kardeş torunlarıydık ve Tom’u da kolejden tanıyordum. Savaştan hemen sonra onlarla Şikago’da iki gün geçirmiştim.
Kocası, çeşitli fiziki başarılarının yanı sıra, New Heaven’da futbol oynamış en güçlü açıklardan biriydi; bir nevi millî kahraman, hani daha yirmilerindeyken zirveye ulaşıp da sonrasında hiçbir şeyden tatmin olmayan insanlar vardır ya onlardan biriydi işte… Ailesi müthiş zengindi, kolejde bile savurganlığı eleştiri konusuydu, şimdiyse Şikago’yu terk edip East’e öyle bir şaşaalı gelişi vardı ki insanları oldukça şaşırtmıştı: Lake Forest’tan bir dizi polo midillisi getirtmişti misal… Kendi kuşağımdan birinin bunu yapacak kadar zengin olabileceği akla sığmaz bir şeydi.
Doğu’ya neden geldiklerini bilmiyorum. Fransa’da bir yıl iş olsun diye kalmışlar, sonra da nerede polo oynayan birileri varsa, nerede zenginler toplaşmışlarsa peşlerinden giderek oradan oraya savrulmuşlardı. Bu sefer temelli taşındık, demişti Daisy telefonda fakat ben inanmamıştım. Onun içinden geçenleri bilemiyordum ama Tom’un, biraz özlemle, bir daha içinde yer alamayacağı bir futbol maçının can alıcı dağdağası peşinde sonsuza kadar sürükleneceğini hissediyordum.
Ve böylece ılık, rüzgârlı bir akşam, otomobile atlayıp, aslında pek de tanımadığım bu iki eski dostu ziyaret etmek için East Egg’e doğru yola çıktım. Evleri beklediğimden daha incelikle döşenmişti; Kolonyal George dönemine ait, koya nazır, kırmızı-beyaz, sevimli bir malikâne. Çimenlik kumsalda başlayıp güneş saatlerinin, tuğla yolların ve alev alev tarhların üzerinden atlayarak ön kapıya kadar çeyrek mil ilerliyordu, sonunda eve vardığındaysa hızını alamamış gibi parlak asmalara tırmanıyordu. Ön cepheyi, altın ışıltılar yansıtarak, ılık, esintili ikindiye doğru tamamen açılmış bir dizi ince uzun, iki kanatlı cam kapı bölüyordu; Tom Buchanan ise binici kıyafetleri içinde bacaklarını iki yana açmış, sundurmada dikiliyordu.
New Heaven yıllarından bu yana değişmişti. Şimdi otuzunda, saman saçlı, haşin ağzı ve mağrur tavrıyla, gösterişli bir adamdı. Yüzünde hâkim olan bir çift parlak, kibirli göz ona daima dikleniyormuş havası veriyordu. O bedenin muazzam gücünü saklamaya binici kıyafetlerinin kadınsı çalımı bile yeterli gelmiyordu; şu ışıl ışıl çizmelerin içini bağcıkların sonunu gerdirecek kadar öylesine dolduruyordu ki… Omuzlarını oynattığında ince ceketinin altında kıpırdanan iri kas kütlesini görebiliyordunuz. Muazzam bir manivela gücüne sahip bir vücuttu bu, amansız bir vücut…
Konuşurkenki hırçın, boğuk tenor sesi, yarattığı geçimsiz olduğu izlenimini daha da güçlendiriyordu. Hoşlandığı insanlara karşı bile sesinde hafiften pederane bir hor görme vardı ve bu cüreti New Heaven’daki birçok insanın öfkesini üzerine çekmişti.
“Bak, sırf ben senden daha güçlüyüm ve senden daha erkeğim diye ille de benim dediğim olacak diye düşünme!” der gibi bir hâli vardı. Son sınıfta aynı dernekteydik, hiç samimi olmamamıza rağmen, onun daima beni tuttuğunu ve haşin, cüretkâr hâliyle ondan hoşlanmamı istediğini hissetmişimdir.
Güneşli sundurmada birkaç dakika lafladık.
“Buradaki yerim güzeldir.” dedi, çakmak çakmak gözleriyle etrafa bakarak.
Bir kolumdan tutup beri döndürerek geniş, düz elini, çukur İtalyan bahçesi, iki dönüm koyu renk, keskin kokulu güllük ve kıyıdan açıkta akıntıyla sallanan kalkık burunlu motor boyunca şöyle bir ön bahçede gezdirdi.
“Burası Demaine’ninmiş, şu petrolcünün…” Beni yine kibarca fakat aniden döndürdü, “İçeri geçelim.” dedi sonra.
Yüksek tavanlı bir holden geçip parlak, gül rengi bir yere vardık; her iki uçtan, ince uzun, iki kanatlı cam kapılarla eve zarifçe bağlanıyordu. Aralık duran kapılar, evin içine doğru yürür gibi görünen dışarıdaki çimlere karşı bembeyaz parlıyorlardı. Odadan hafif bir esinti geçiverdi, bir uçtaki perdeleri içeri, diğer uçtakileri dışa doğru solgun bayraklar gibi havalandırıp tavanın düğün pastasını andırır süslemesine doğru dalgalandırırken şarabi renkteki halının üzerinde hafifçe salınıp, rüzgârın deniz üzerinde bıraktığı gölgelere benzer bir karartı oluşturdu.
Odadaki tek durağan nesne, neşeli iki genç kadının sanki demirli bir sıcak hava balonuymuşçasına üzerine oturduğu devasa kanepeydi. İkisi de beyazlar içindeydi, elbiseleri evin etrafında kısa bir uçuştan henüz dönmüşçesine dalgalanıyor, uçuşuyordu. Birkaç dakika perdelerin çırpınıp çıkardıkları sesleri ve duvardaki bir resmin gıcırdamasını dinlemiş olmalıyım. Derken, Tom Buchanan arka kapıyı kapatınca bir gümbürtü oldu ve enselenen rüzgâr odada can verdi; perdeler, halılar ve iki genç kadın usulca yere konuverdiler.
Kadınlarından genç olanını tanımıyordum. Kanepenin kendi tarafındaki köşesine boylu boyunca uzanmıştı, tamamen hareketsizdi ve çenesi, düşecek gibi olan bir şeyi dengeliyormuşçasına hafif yukarı doğru bakıyordu. Beni göz ucuyla gördüyse de istifini bozmadı; aslında, içeri girerek onu rahatsız ettiğim için neredeyse bir özür geveleyecektim.
Diğer kız, Daisy, kalkmaya yeltendi -görev bilinciyle yaparcasına hafifçe öne doğru eğildi- sonra bir kahkaha salıverdi; anlamsız fakat etkileyici, küçük bir kahkaha… Ben de bir bir benzerini atıp odanın ortasına doğru yürüdüm.
“Sevinçten f… felce uğradım!”
Çok nükteli bir şey söylemiş gibi bir kahkaha daha patlattı ve bir anlığına elimi tutup, bu dünyada benden daha çok görmek istediği biri olmadığına yemin edercesine yüzüme baktı. Böyle bir huyu vardı. Dengelenen kadının soyadının Baker olduğunu söyledi mırıldanarak (Daisy’nin sırf insanlar onu duyabilmek için kendisine doğru eğilsinler diye mırıldanarak konuştuğunu duymuştum; bu, davranışının çekiciliğini hiç de azaltmayan gereksiz bir eleştiri tabii.).
Her neyse Bayan Baker’ın dudakları oynadı, başını öne eğerek beni belli belirsiz selamladı, sonra başını hızla yeniden geriye attı -dengelediği nesne belli ki biraz sarsılmış ve kızı korkutmuştu. Dudaklarımda bir özür daha belirdi. Bütünüyle kendi kendine yetmeye dair olan bu gösterişlerin neredeyse tümü bende hayretle karışık bir hürmet duygusu uyandırır.
Yeniden kısık, heyecan verici sesiyle bana sorular sormaya başlayan kuzenime döndüm. Onunki, kulağın, her bir konuşması bir daha asla çalmayacak olan bir besteymişçesine tüm iniş çıkışlarını takip ettiği bir sesti. Yüzü aydınlık şeyler, parlak gözler ve tutkulu, aydınlık bir ağız ile hüzünlü ve sevimliydi; ama sesinde ondan etkilenmiş erkeklerin kolay kolay unutamayacağı bir coşku vardı: ezgili bir dürtü, fısıltılı bir “Dinle!”; az önce şen şakrak, heyecan verici şeyler yaptığına ve birazdan yine böyle şen şakrak, heyecan verici şeyler yapacağına dair bir vaat…
Doğu’ya gelirken Şikago’ya bir günlüğüne uğradığımı ve bir düzine insanın benim aracılığımla ona sevgilerini yolladığını söyledim.
Mest olmuş bir şekilde, “Beni özlemişler mi?” diye haykırdı.
“Bütün şehir perişan hâlde! Tüm arabalar yas işareti olarak sol arka tekerlerini siyaha boyamış ve kuzey kıyısı boyunca bir ağıt ki sorma, feryat figan tüm gece aralıksız sürüp gidiyor!..”
“Ne harika! Hadi geri dönelim Tom. Yarından tezi yok!” Sonra yerli yersiz ekledi: “Bebeği görmelisin.”
“Çok isterim.”
“Şimdi uyuyor. Üç yaşında. Yoksa onu daha önce görmemiş miydin?”
“Hiç görmedim.”
“Bir görsen!.. Öyle…”
Odada huzursuzca dolanan Tom Buchanan durdu ve elini omzuma koydu.
“Neler yapıyorsun, Nick?”
“Borsacıyım.”
“Kimin yanında?”
Anlattım…
“Adlarını hiç duymadım.” dedi kesin bir ifadeyle.
Keyfim kaçtı.
“Yakında duyarsın…” dedim. “Doğu’da kalırsan yakında duyarsın…”
“Ah, merak etme, Doğu’da kalacağım!” dedi göz ucuyla önce Daisy’ye sonra bana bakarak, sanki ardından gelecek başka şeylere karşı tetikteymiş gibi. “Başka yerde yaşayacak kadar lanet bir adam değilim.”
O arada Bayan Baker öylesine beklenmedik bir şekilde atladı ki afalladım: “Kesinlikle!” Odaya girdiğimden beri ağzından çıkan ilk laftı. Görünüşe bakılırsa bu, benim kadar kendisini de şaşırtmış olmalı ki şöyle bir esnedi ve bir dizi hızlı, marifetli hareketten sonra kalkıp odanın ortasına geldi.
“Her tarafım tutulmuş!” diye yakındı. “Kanepede ne zamandır yattığımı hatırlamıyorum bile…”
“Hiç bana bakma!” diye lafı yapıştırdı Daisy, “Öğleden beri seni New York’a götürmek için ne diller döktüm!..”
“Teşekkür ederim, almayayım…” dedi Bayan Baker büfeden gelen dört kokteyl bardağı için. “Sıkı antrenmandayım.”
Ev sahibi inanmaz gözlerle ona baktı.
“Sen mi?” Kadehi dibinde bir damla kalmış gibi başına dikiverdi. “Şu işleri nasıl beceriyorsun, aklım bir türlü almıyor!”
Bayan Baker’a baktım, neyi “becerdiğini” merak ederek. Ona bakmak hoşuma gitmişti. Genç bir askerî okul öğrencisi gibi omuzlarını geriye atarak vurguladığı dik duruşuyla, küçük göğüslü, incecik bir kızdı. Solgun, çekici, memnuniyetsiz yüzündeki güneş çipili gri gözleri karşılık veren kibar bir merakla bana bakıyordu. Şimdi hatırlamıştım, onu veya bir fotoğrafını daha önce bir yerlerde görmüştüm.
“West Egg’de oturuyormuşsunuz…” dedi hor görürcesine. “Orada tanıdığım biri var.”
“Orada kimseyi tanımıyo…”
“Gatsby’yi mutlaka tanıyorsunuzdur.”
“Gatsby?” diye sordu Daisy, “Hangi Gatsby?”
Kendisinin benim komşum olduğunu söyleyemeden sofraya çağrıldık; Tom Buchanan gergin kolunu benimkine dolayarak, bir dama taşını diğer bir kareye sürükler gibi beni odadan çıkardı.
İki genç kadın narince, aheste aheste, elleri kalçalarına dayalı, masadaki dört mumun hafifleyen rüzgârda titreştiği, gün batımına açılan gül renkli sundurmaya doğru önümüzden yürüdüler.
“Mumlar da nereden çıktı?” diye söylendi Daisy kaşlarını çatıp, öte yandan parmaklarıyla mumları söndürürken. “İki hafta sonra yılın en uzun günü.” Gözleri ışık saçarak bakıyordu bize. “Siz de yılın en uzun gününü dört gözle bekleyip sonra da onu kaçırır mısınız? Ben hep yılın en uzun gününü dört gözle bekleyip sonra da onu kaçırıveririm…”
Bayan Baker, yatmaya hazırlanır gibi esneyerek masaya otururken “Bir şeyler planlasak…” dedi.
“Pekâlâ…” dedi Daisy. “Ne planlasak acaba?” Çaresizce bana döndü: “İnsanlar ne planlar ki?”
Cevaplamama kalmadan korku dolu gözleri serçe parmağına kilitlendi.
“Baksanıza!” diye yakındı; “İncittim!”
Hepimiz baktık, eklem yeri morarmıştı.
“Bunu sen yaptın, Tom!” dedi suçlarcasına. “Biliyorum isteyerek olmadı ama sen yaptın. Senin gibi kaba saba bir adamla evlenirsem başa gelecek olan bu tabii… İri yarı, kocaman, hantal bir…”
“Hantal lafından hiç hazzetmiyorum!” diye tersledi Tom, “Şaka bile olsa…”
“Hantal!..” diye üsteledi Daisy.
Arada Daisy ve Bayan Baker bir ağızdan konuşuyorlardı, pek kafa şişirmeden kendi hâllerinde ve şakacı bir tutarsızlıkla; konuşmaları en az beyaz elbiseleri ve her türlü hevesten uzak, samimiyetsiz gözleri kadar soğuktu. Buradaydılar, Tom’u ve beni kabul etmişlerdi, eğlenmek veya eğlendirilmek için yalnızca zarif, hoş bir çaba harcıyorlardı. Birazdan yemeğin sonlanacağını, hemen ardından akşamın da geçip öylece bir kenara dürüleceğini biliyorlardı. Buranın akşamı, mütemadiyen boş bir beklentiyle veya o ana karşı duyulan hepten sinirsel bir korkuyla, aşama aşama katedildiği Batı’dan keskin bir şekilde ayrılıyordu.
“Yanında kendimi medeniyetten yoksun gibi hissediyorum, Daisy.” diye bir itirafta bulundum, hafif ama yıllanmış kırmızı şarabımın ikinci kadehini yudumlarken. “Biraz da mahsulden falan bahsetsen olmaz mı?”
Bunu öylesine söylemiştim ama hiç beklenmedik bir şekilde algılandı.
“Medeniyet çöküyor!” diye isyan etti Tom hiddetle. “İyiden iyiye ümitsiz bir karamsar olup çıktım. Goddard denen adamın ‘Siyahi İmparatorlukların Yükselişi’ adlı kitabını okudunuz mu?”
“Yo, hayır…” diye cevapladım, ses tonu beni oldukça şaşırtmıştı.
“Eh, çok güzel bir kitap, herkes mutlaka okumalı. Şunu söylüyor ki eğer gözümüzü açmazsak beyaz ırk sonunda tamamen dibi boylayacak! Bilimsel bir şey bu; ispatlanmış.”
“Tom derin konulara girmeye başladı…” dedi Daisy, bir üzüntü ifadesiyle. “İçi uzun cümlelerle dolu derin kitaplar okuyor. Geçen günkü o kelime neydi, hani…”
“Eh, bu kitapların hepsi bilimsel!” diye üsteledi Tom, karısına tahammülsüz bir bakış atarak. “Bu arkadaş meseleyi çözmüş. Bizim, egemen ırkın vazifesi gözlerini dört açmak, yoksa dümen diğer ırkların eline geçecek!”
“Onları alt etmeliyiz…” diye fısıldadı Daisy, kızgın güneşe karşı bir hışım göz kırparak.
“Aslında Kaliforniya’da yaşaman lazım…” diye araya girdi Bayan Baker. Ama Tom onun sözünü sandalyesinde hışımla dönerek kesti.
“Konunun çıkış noktası hepimizin İskandinav ırkından geliyor olmamız. Ben öyleyim, sen öylesin, sen öylesin ve sen…” Belli belirsiz bir an tereddüt ederek Daisy’yi de hafif bir baş işaretiyle dâhil etti, Daisy bana tekrar göz kırptı. “Ve medeniyeti yaratan her şeyi biz ürettik; ah, bilimi, sanatı ve geri kalan ne varsa hepsini… Anlıyorsunuz, değil mi?”
Kendini konuya bu kadar kaptırmasında zavallı bir yan vardı, sanki eskisinden de şiddetli olan kendini beğenmişliği artık onu tatmin etmiyordu. Derken, neredeyse aniden, içerideki telefon çalıp, uşak sundurmadan ayrılınca Daisy bu bir anlık kesintiyi fırsat bilip bana doğru eğildi.
“Sana bir aile sırrı vereyim.” dedi bir hevesle fısıldayarak. “Uşağın burnu hakkında. Uşağın burnunun hikâyesini duymak ister misin?”
“Zaten buraya bunun için geldim.”
“Eh, hep uşaklık yapmamış bu adam; eskiden New York’ta iki yüz kişilik gümüş servisi olan birilerinin yanında gümüş parlatıcı olarak çalışıyormuş. Sabahtan akşama kadar gümüşleri parlatırmış, ta ki bu iş, burnunu etkileyene kadar…”
“Durum gitgide kötüleşmiş…” dedi Bayan Baker.
“Evet. Durum gitgide kötüleşmiş, ta ki bir gün işini bırakmak zorunda kalana dek.”
Bir anlığına, güneşin son ışıkları romantik bir dokunuşla Daisy’nin ışıltılı yüzüne düştü; sesi, onu dinlerken nefesimi tutup öne doğru eğilmeye zorluyordu beni; sonra o ışıltı söndü, akşam karanlığında cümbüşlü bir sokağı bırakmak istemeyen çocuklar misali her ışık istemeyerek terk ediyordu onu.
Uşak geri geldi ve Tom’un kulağına bir şeyler fısıldadı, bunun üstüne Tom kaşlarını çatıp sandalyesini geri itti ve bir kelime etmeden içeri gitti. Onun yokluğu, içindeki bir şeyleri ateşlemiş gibi Daisy yeniden öne eğildi.
Şen şakrak bir sesle “Seni soframda görmeyi seviyorum, Nick. Bana bir gülü anımsatıyorsun, kusursuz bir gül. Öyle değil mi?” dedi. Onayını almak için Bayan Baker’a baktı: “Kusursuz bir gül?”
Bu doğru değildi. Bir gülle uzaktan yakından alakam yoktur. Aklına geleni söyleyivermişti işte, yine de heyecan verici bir sıcaklık yükseliyordu ondan, kalbi âdeta o soluk soluğa çıkan, nefes kesici kelimelerin ardına gizlenip aramıza geliverecekti. Birden peçetesini masaya fırlattı ve izin isteyerek içeri girdi.
Bayan Baker’la bakıştık; bakışlarımızın bir anlam taşımamasına dikkat etmiştik. Tam konuşacaktım ki kız doğruldu ve “Şişt!” dedi uyaran bir sesle. Ötedeki odadan bastırılmış, ateşli bir mırıltı geliyordu. Bayan Baker konuşulanları duymak için hiç çekinmeden öne doğru eğildi. Mırıltı neredeyse anlaşılacak gibi olmanın eşiğinde titredi, alçaldı, heyecanla yükseldi ve sonra hepten kesildi.
“Şu bahsettiğiniz Bay Gatsby benim komşum olur…” diye girdim söze.
“Konuşmayın bir… Neler olduğunu duymak istiyorum.”
“Bir şeyler mi oluyor?” diye sordum masumane.
“Sahi, bilmiyor musunuz?” dedi Bayan Baker, gerçekten şaşırmıştı. “Herkes biliyor sanıyordum…”
“Bilmiyorum.”
“Şey…” dedi tereddütle. “Tom New York’ta bir kadın bulmuş kendine.”
“Kadın mı bulmuş?” diye boş boş yineledim.
Bayan Baker başıyla doğruladı.
“Onu yemek vakti aramayacak kadar terbiyesi olsaydı bari. Değil mi ama?”
Ben ne demek istediğini anlayana kadar bir eteğin hışırtısı ve deri çizmelerin gıcırtısı duyuldu, Tom ve Daisy masaya dönmüşlerdi.
“Yapacak bir şey yok!” diye haykırdı Daisy gergin bir neşeyle.
Yerine oturdu, sorgulayıcı gözlerle bir Bayan Baker’a bir bana baktıktan sonra devam etti: “Şöyle bir dışarı baktım da öyle romantik ki! Çimenlikte bir kuş var, sanırım Cunard veya White Star Line’dan gelen bir bülbül olmalı. Şakıyor…” Sesi cıvıltılıydı: “Ne romantik, değil mi Tom?”
“Çok romantik.” dedi Tom ve sonra perişan bir hâlde bana döndü. “Yemekten sonra ortalık çok kararmamış olursa sana ahırları gezdirmek isterim.”
İçerideki telefon bizi ürküterek çaldı ve Daisy başını Tom’a doğru sertçe sallayınca ahır konusu, -aslında tüm konular- yalan oldu. Masadaki son beş dakikanın kırık dökük parçaları arasında, mumların manasızca yeniden yakıldığını hatırlıyorum, bir de hem herkesin yüzüne dosdoğru bakmak hem de tüm gözlerden kaçınmak istediğimi… Daisy’nin ve Tom’un aklından geçenleri bilemezdim ama arsız bir kuşkuculukta ustalaşmışa benzeyen Bayan Baker’ın, şu beşinci misafirin acı acı bağıran metalik ısrarını aklından tamamen çıkarabildiğinden şüpheliydim. Durum bir yere kadar merak uyandırıcı gibi görülebilirdi; benim içimden geçense derhâl polisi aramaktı.