
Полная версия:
Kuzin Bette
Kont Steinbock’un zarif, kibar görünüşünden çok hoşlanan Baron “Haydi bakalım, mösyö! İnşallah, hayat sizin için güzel olur. Yakında öğreneceksiniz ki hiç kimse Paris’te kabiliyetinin karşılığını görmeden uzun zaman ızdırap çekmemiştir, her sebatlı çalışma da bu şehirde mükâfatını görmüştür.”
Hortense kızararak içinde altmış altın bulunan Cezayir işlemesi güzel bir keseyi delikanlıya uzattı. Daima biraz centilmen olan sanatkâr, Hortense’ın kızarmasına izahı oldukça kolay bir utangaçlık rengiyle karşılık verdi.
“Acaba, bu, çalışmalarınızdan aldığınız ilk para mıdır?” diye barones sordu.
“Evet, madam. Sanat çalışmalarımın ama zahmetlerimin değil. Çünkü bir amele gibi çalıştım.”
“İnşallah kızımın parası size uğur getirir!” diye Madam Hulot karşılık verdi.
Wenceslas’ın hâlâ keseyi elinde tuttuğunu ve cebine yerleştirmediğini gören Baron, “Bu parayı kuruntusuz alınız.” dedi. “Bu para belki de bu güzel eseri ele geçirmek için herhangi bir büyük beyzade, bir prens tarafından faizle bize geri verilecektir.”
“Hayır, baba! Kim olursa olsun, veliaht bile olsa yine vermem!”
“Matmazele bundan daha güzel bir başka heykel yapabilirim.”
“Ama yapacağınız bu olmaz.” diye genç kız karşılık verdi.
Lüzumundan fazla konuştuğu için utancından bahçeye gitti.
“Eve dönünce kalıbı ve modeli parçalayacağım!” dedi Steinbock.
“Haydi bakalım, bana vesikalarınızı getiriniz. Sizin için düşündüklerimin hepsine karşılık verirseniz pek yakında benden haber alacaksınız, mösyö.”
Bu cümleyi işitince sanatkâr gitmeye mecbur oldu. Madam Hulot’yu ve Wenceslas tarafından selamlanmaya can atarak bahçeden dönen Hortense’ı selamladıktan sonra, çatı arasına dönemeyerek, dönmeye cesaret etmeyerek Tuileries’de dolaştı. Eve dönse kızıl müstebiti onu sorgulara boğacak, sırrını öğrenmeye çalışacaktı.
Hortense’ın âşığı yüzlerce eser, heykel tasavvur ediyordu; kendisi gibi zayıf olup az kalsın bu yüzden ölecek olan Canova gibi bizzat mermer yontacak kudreti kendinde duyuyordu. Hortense onu değiştirmişti, onun için göze görünür bir ilham olmuştu.
Barones kızına “Peki! Bütün bunların manası ne?” dedi.
“Dinle anneciğim! Kuzin Bette’imizin âşığını gördün lakin umarım ki şimdi de benim âşığım… Ama sen gözlerini kapa, bir şey bilmiyormuş gibi yap. Tanrı’m! Hepsini senden saklamak isteyen ben, şimdi her şeyi söyleyivereceğim.”
Kızını ve karısını öpen Baron, “Haydi, Allah’a ısmarladık çocuklarım.” diye bağırdı. “Belki Keçi’yi görmeye giderim, delikanlı hakkında ondan epey şeyler öğrenirim.”
“Babacığım, ihtiyatlı ol!” diye Hortense tekrarladı.
Hortense, son şarkısı bu sabahki sergüzeşt olan manzum hikâyesini anlatıp bitirdiği zaman, Barones “Oh, sevgili kızım!” diye bağırdı. “Sevgili kızım, dünyada en büyük aşüfte yine saflık olacaktır.”
Hakiki ihtirasların kendi sevkitabiileri vardır. Oburun birinin bir tabaktan meyve almasına müsaade ediniz; aldanmayacak, görmese bile en iyisini yakalayacaktır. Onun gibi, iyi yetiştirilmiş genç kızlara kocalarını seçmek için mutlak bir müsaade veriniz, eğer seçebilecek vaziyette iseler pek az aldanacaklardır. Tabiat yanılmaz, aldanmaz. Bu cinsten sanat eserine ilk görüşte sevmek adı verilir. Aşkta ilk görüş tamamen ikinci görünüştür.
Kendi annelik vakarı altında gizlemekle beraber, Barones’in memnuniyeti kızınınkinden aşağı değildi çünkü Crevel’in bahsetmiş olduğu Hortense’ı üç evlendirme tarzından, gönlüne göre en iyisi muvaffak olacak gibi görünüyordu. Bu sergüzeştte, yürekten ettiği dualarına mukadderatın bir karşılığını gördü.
Matmazel Fischer’in ne olursa olsun eve dönmeye mecbur kürek mahkûmu, ilk muvaffakiyetiyle mesut sanatkâr sevinci altında âşık sevincini saklamayı düşündü.
Bin iki yüz frangı ihtiyar kızın masası üzerine atarak “Zafer! Heykelim, bana başka işler de verecek olan Dük d’Herouville’e satıldı.” dedi.
Tasavvur edilebilir ki Hortense’ın kesesini saklıyor, kalbi üstünde tutuyordu.
“O hâlde, bahtiyarız.” diye Lisbeth karşılık verdi. “Çünkü çalışmaktan harap hâle gelmiştim. Görüyorsunuz ya çocuğum, tuttuğunuz işten para pek ağır geliyor çünkü beş yıldır didindiğiniz hâlde, işte ilk defa elinize para geçiyor. Biriktirdiğim paralara karşılık senedi verdiğiniz günden beri size harcadığım parayı ödemeye ancak yetecek.” Parayı saydıktan sonra “İçiniz rahat olsun.” dedi. “Bu paranın hepsi size harcanacaktır, bir yıl para sıkıntısı çekmeyiz. İşler hep böyle giderse bir yılda hem borcunuzu öder hem de kendinize bir miktar para ayırırsınız.”
Hilesinin muvaffak olduğunu görünce Wenceslas, ihtiyar kıza Dük d’Herouville hakkında hikâyeler uydurmaya başladı.
“Sizi modaya uygun olarak siyahlarla giyindirmek, iç çamaşırınızı yenilemek istiyorum çünkü hamilerimizin karşısına derli toplu bir kıyafetle çıkmalısınız.” diye Bette karşılık verdi. “Sonra, şimdi size bizim bu korkunç tavan arasından daha büyük, daha ferah, iyi döşenmiş bir apartman lazım olacak. Ne kadar da neşelisiniz! Sanki o eski adam değilsiniz.” diye Wenceslas’ı tetkik ederek ilave etti.
“Heykelimin bir şaheser olduğunu söylediler.”
Tamamen gerçekçi olan, sanatlarda muzafferiyet sevincinden veya güzellikten hiç anlamayan bu kavruk kız “Daha iyi ya işte, onlardan birçok yapınız!” dedi. “Satılanla artık uğraşmayın, satılacak yeni şeyler yapınız. Bu Samson şeytanına, çalışma ve zamandan başka, iki yüz frank para harcadınız. Saatinizin yapılması da size iki bin franktan fazlaya mal olacaktır. Eğer beni dinlerseniz peygamber çiçekli küçük kızı taçlandıran o iki oğlanı bitirmeye çalışınız; bu, Parislileri teshir edecektir! Ben, Mösyö Crevel’in evine gitmeden önce Terzi Mösyö Graff’a uğrayacağım. Odanıza çıkınız, müsaade ediniz ben de giyineyim.”
Madam Marneffe için çıldıran Baron, ertesi gün Kuzin Bette’i görmeye gitti. İhtiyar kız, karşısında Baron’u görünce epey şaşırdı çünkü Baron’un onu ziyarete geldiği görülmüş şey değildi. Kuzin Bette kendi kendine şöyle söylendi: “Acaba Hortense’ın âşığımda gözü mü var?” Çünkü bir gün önce Crevel’in evinde, kral sarayı müşaviri ile evlenmenin bozulduğunu öğrenmişti.
“Kuzinim, siz burada ha? Hayatınızda ilk defa beni görmeye geliyorsunuz; herhâlde ziyaretiniz, kara gözlerim için olmayacak?”
“Güzel, doğru.” diye Baron karşılık verdi. “Senin gözlerin kadar güzelini sahiden görmedim.”
“Niçin geliyorsunuz? Sizi böyle bir mezbelede kabul ettiğim için yüzüm kızarıyor.”
Kuzin Bette’in apartmanındaki iki odadan birincisi hem salon hem yemek odası hem mutfak hem de atölye olarak kullanılıyordu. Mobilyalar vakti hâli yerinde amele evlerindeki mobilyalardandı; hasır, koyu cevizden birkaç sandalye, cevizden küçük bir yemek masası, bir çalışma masası, tahtaları kararmış çerçeveler içinde nakışlı gravürler, pencerelerde muslinden küçük perdeler, büyük bir ceviz dolap, iyi silinmiş, pırıl pırıl bir döşeme… Bütün bu eşyada bir toz bile yoktur ama evvelce mavimsi imiş de şimdi keten rengine dönmüş bir kâğıdın verdiği kurşuni rengine varıncaya kadar hakiki bir Terborg tablosuna yakışan soğuk renklerle dolu odaya gelince buraya katiyen kimse ayak basmamıştır.
Baron bütün bunları bir bakışta kavradı, dökme demir sobadan kap kacağa kadar her şeydeki fukaralık damgasını gördü. Kendi kendine “Bu mu fazilet?” derken de midesi bulandı.
“Niçin mi geldim?” diye yüksek sesle karşılık verdi. “Sen bunu keşfedecek kadar kurnaz bir kızsındır.” Otururken katlı muslin perdeyi aralayarak avluya bakarken “En iyisi bunu sana söylemeli.” diye bağırdı. “Bu evde çok güzel bir kadın var.”
Her şeyi anlayarak “Madam Marneffe! Şimdi ayağım suya erdi!” dedi ihtiyar kız. “Ya Josépha?”
“Heyhat, kuzinim, artık Josépha yok… Bir uşak gibi kapı dışarı edildim.”
Namuslu geçinen ve vaktinden evvel hiddetlenen bir kadın vakarıyla Baron’a bakarak kuzin sordu:
“Peki, istediğiniz?”
“Madam Marneffe nazik bir kadın, bir memur karısı olduğundan, sen de kendini lekelemeden onu görebileceğin için…” diye Baron devam etti. “Onunla bir komşu gibi görüşmeni isteyecektim. Oh! Sakin ol, Müdür Beyefendi’nin kuzini hakkında büyük bir saygı besleyecektir o.”
Bu anda merdivende, iyi cinsten uzun konçlu ayakkabı giymiş bir kadının ayak sesleriyle birlikte bir elbise hışırtısı işitildi. Gürültü merdiven sahanlığında kesildi. Kapıya iki defa vurulduktan sonra, Madam Marneffe göründü.
“Matmazel, habersizce evinize geldiğim için affınızı dilerim. Dün sizi ziyarete geldiğim zaman evde bulamamıştım, komşuyuz. Eğer Devlet Müşaviri hazretlerinin kuzini olduğunuzu bilmiş olsaydım, çoktan onun nezdinde aracılığınızı rica ederdim. Müdür Beyefendi’nin buraya girdiğini gördüm de gelmek serbestliğini gösterdim çünkü Mösyö Baron, kocam bana yarın nazıra arz edilecek memurin kadrosundan bahsetti.”
Heyecanlanmış, çarpıntılı bir hâli vardı ama merdiveni çıkmıştı da ondandı.
“Güzel hanım, sizin yorulmanıza lüzum yoktu.” diye Baron karşılık verdi. “Sizi görmek lütfunu istemek bana düşerdi.”
“Çok güzel, matmazel bunu uygun bulursa buyurunuz?” dedi Madam Marneffe.
İhtiyatlı bir eda ile Kuzin Bette, “Haydi kuzinim, siz gidin; ben de geliyorum.” dedi.
Parisli kadın Müdür Bey’in ziyaretine, zekâsına o kadar güveniyordu ki böyle bir buluş için yalnız kendi tuvaletine değil, dairesinin tertibine de ehemmiyet vermişti. Sabahtan beri borca alınmış çiçeklerle evi süslemişti. Marneffe her şeyi sabunlayarak, fırçalayarak, tozunu alarak mobilyaları temizlemek, en küçük eşyayı bile parlatmak için karısına yardım etmişti. Valérie, Müdür Bey’i memnun etmek için taptaze bir hava içinde bulunmak istiyordu. Bu memnun ediş, merhametsiz davranmak hakkını kazanmak için yeni terbiye kaynaklarından faydalanarak bir çocuğa yapıldığı gibi kendini ağır satmak için lazımdı. Hulot hakkında tam bir kanaat edinmişti. Müşkül vaziyette Parisli kadına yirmi dört saat mühlet veriniz, bütün bir nezareti altüst eder.
İmparatorluk devrinin usullerine alışık bu imparatorluk adamı zamane aşkının adap ve erkânını katiyen bilemezdi. Yeni kuruntular, 1830’dan beri icat edilmiş türlü konuşmalar… Bu devirde zavallı, zayıf kadın kendini, âşığının arzularına kurban gibi, yaraları saran bir hemşire gibi, kendini feda eden melek gibi görmeye başladı. Bu, yeni “sevmek sanatı” şeytan işinde melek sözleri harcar, ihtiras bir kurbandır. İdeale, sonsuzluğa büyük hasret duyuluyor her iki taraf da aşkla insanların en iyisi olmak istiyor. Bütün o güzel cümleler, fiiliyatta daha fazla ateşlilik, sükûtlara daha büyük bir ihtiras karıştırmak için bahanedir. Zamanımızın ayırıcı vasfı olan bu mürailik, hovardalığı hasta etmiştir. İki taraf da birer melektir ama ellerinden gelse bir iblis gibi hareket edecekler. Aşkın iki sefer arasında kendi kendini tahlil etmeye vakti yoktu; 1809’da aşk, imparatorluk kadar süratle zaferden zafere koşuyordu. Restorasyon Devri’nde güzel Hu-lot tekrar hovardalığa başlayınca önce siyaset âleminde sönen yıldızlar gibi, o zamanlar düşkün birkaç eski dostla gönlünü eğlendirmiş, ihtiyarlayınca da Jenny Cadinelere, Joséphalara gönül vermişti.
Kocasının kalemden öğrendiklerini uzun uzadıya dinleyip Müdür Bey’in eski aşkları hakkında epey şeyler bilince Madam Marneffe tuzağını iyiden iyiye kurmuştu. Zamane komedisi Baron’un gözüne bir yenilik gibi hoş görüneceğine göre, Valérie vaziyet almış hatta bu sabah kendi kudreti hakkında yaptığı deneme, umutlarını kuvvetlendirmişti. Romanesk ve romantik olan bu his manevraları sayesinde Valérie hiçbir vaatte bulunmaksızın kocasına şef muavinliğiyle, Legion d’honneur nişanını temin etti.
Bu küçük harp tabii Rocher-de-Cancale’deki ziyafetlere, tiyatrolara gitmeden, başörtüsü, eşarp, elbise, mücevher gibi birçok hediyelere konmadan olmadı. Doyenné Sokağı’ndaki apartman göze hoş görünmüyordu; Baron, Vanneau Sokağı’nda şirin, yeni bir evi mükellef bir şekilde döşemeye kalkıştı.
Mösyö Marneffe memleketindeki işlerini yoluna koymak için bir ay sonra kullanılmak üzere on beş gün izinle, bir de ikramiye kopardı. Kendi kendine, cinsilatifi incelemek için İsviçre’ye küçük bir seyahat yapmayı kurdu.
Baron Hulot himaye ettiği kadınla uğraşmakla beraber, himaye ettiği adamı da unutmadı. Ticaret Nazırı Kont Popinot sanatı severdi. Samson eserinin bir nüshasına, ortada kendi Samson’u ile Matmazel Hulot’nunkinden başkası kalmaması için kalıbı kırılmak şartıyla iki bin frank verdi. Saat modelini gören bir prens modele hayran oldu, kendisine bir tane ısmarladı lakin modelin bir tek olması şarttı, otuz bin frank da verdi. Aralarında Stidmann da bulunan, fikirleri sorulan sanatkârlar bu iki eserin müellifinin heykel yapabileceğini söylediler. Harbiye Nazırı ve Mareşal Montcornet abidesi için açılan, İane Defteri Komitesi Başkanı Mareşal Prens Wissembourg’un çıkarttığı bir kararla, heykelin yapılması Steinbock’a havale edildi. O zaman portföysüz nazır muavini olan Kont de Rastignac, şöhreti rakiplerinin alkışları arasında yükselen sanatkârdan bir eser istedi. Steinbock’tan küçük bir kızı taçlandıran iki küçük oğlan eserini aldı, sanatkâra Gros-Caillou’daki devlet mermer deposunda bir atölye vereceğine söz verdi.
Bu, Paris’te eşine rastlandığı gibi bir muvaffakiyet, yani çılgınca bir muvaffakiyet, onu taşımaya gücü yetmeyen omuzları, belleri olmayan kimseleri ezecek bir muvaffakiyetti. Gazetelerde, mecmualarda Kont Wenceslas Steinbock’tan bahsediliyordu. Oysaki ne onun ne de Matmatzel Fischer’in bunlardan haberi vardı. Her gün, Matmazel Fischer akşam yemeği için evden çıkar çıkmaz Wenceslas, Baron’un evine giderdi. Yalnız Bette, kuzini Hulot’ya geldiği gün hariç, orada bir iki saat kalırdı. Bu hâl, böylece birkaç gün devam etti.
Kont Steinbock’ın kıymetlerinden, hüviyetinden emin olan Baron; sanatkârın karakterinden, tabiatından çok hoşlanan Barones; anasının, babasının aşkını tasvip etmelerinden, sevgisinin büyük şöhretinden gurur duyan Hortense, evlenme işini konuşmakta artık tereddüt etmemişlerdi. Nihayet sanatkâr sonsuz bir saadet içinde idi. Oysaki Madam Marneffe’in bir boşboğazlığı her şeyi berbat etti. Bakın, nasıl…
Baron Hulot’nun Madam Marneffe ile -o evde bir gözü olsun diye-dost kılmak istediği Lisbeth, kendi hesabına Hulot ailesinde bir kulağı bulunsun isteyerek ihtiyar kızı pohpohlayan Valérie’nin evinde akşam yemeğini yemişti. Valérie yerleşeceği yeni apartmanın uğurlu kademli olsun ziyafetine Matmazel Fischer’i davet etmeyi düşündü. Akşam yemeklerine gidecek bir ev daha bulmaktan bahtiyar ve Madam Marneffe tarafından elde edilen ihtiyar kız, kalbinde ona karşı bir muhabbet duymuştu. Münasebette bulunduğu insanlardan hiçbiri kendisine bu kadar yaltaklanmamıştı. Gerçekten de Kuzin Bette, Barones’in, Mösyö Rivet’nin, Crevel’in ve evlerinde yemek yediği herkes karşısında ne ise, Madam Marneffe de istediğini anlayıp yerine getirmek için gözüne baktığı Matmazel Fischer’in karşısında o idi. Marneffeler evlerindeki sıkıntıyı, darlığı -ki bunu daima güzel renklerle boyamaya çalışırlardı- göstererek bilhassa Kuzin Bette’in merhametini tahrik etmişlerdi: Minnettar ve nankör dostlar, hastalıklar, sefaletini kendisinden sakladıkları ve çok büyük fedakârlıklar sayesinde kendini daima debdebe içinde sanarak ölen bir anne, Madam Fortin, vesaire vesaire…
“Zavallı insanlar!” diyordu kuzin, Hulot’ya. “Onlarla alakadar olmakta çok haklısın, buna o kadar lakayttırlar ki çünkü ne kadar cesaretli, ne kadar iyi insanlar! Şef muavini mevkilerinin temin ettiği bin ekü ile zar zor geçinebiliyorlar çünkü Mareşal Montcornet’nin ölümünden beri borçlanmışlar. Karısı, çoluğu çocuğu olan bir memurun Paris’te iki bin dört yüz frank maaşla geçinmesini istemek devlet hesabına barbarlıktır.”
Kendisiyle dostmuş gibi hareket eden, her şeyi danışan, koltuklayan, her şeyi söyleyen, kendisini ihtiyar kızın idaresine bırakmak ister görünen bu genç kadını, az zaman zarfında eksantrik Kuzin Bette bütün akrabalarından daha fazla sevmeye başladı.
Madam Marneffe’in ağırlığına, terbiyesine ne Jenny Cadine’de ne Josépha’da ne onların arkadaşlarında gördüğü tavırlarına hayran olan Baron; bir ay içinde ona bir ihtiyar ihtirasıyla, makul gibi görünen çılgın bir ihtirasla gönül vermişti. Gerçekten bu kadında, aktriste, şarkıcı kadında bütün bahtsızlıklarına sebep olan ne alay ne işret ne çılgınca israf ne fesat ne içtimai şeyleri hor görme ne de mutlak istiklal vardı. Kumun susuzluğuna benzeyen kibar fahişe tamahkârlığından da kurtulmuştu.
Dostu, sırdaşı olduğu hâlde, Madam Marneffe kendisinden küçük bir şey kabul etmek için bile inanılmayacak derecede naz ediyordu. “Mevkiler, ikramiyeler, bizim için hükûmetten kopardığınız her şey iyi ama sevdiğinizi söylediğiniz kadının namusunu lekelemeye kalkışmayınız…” diyordu Valérie. “Yoksa size inanmayacağım.” Göz ucuyla göklere bakan Sainte Thérèsevari bir göz işaretiyle “Size inanmak isterim.” diye ilave ediyordu.
Her hediye için bir tabya zapt ediliyor, bir vicdana taarruz ediliyordu. Zavallı Baron; nihayet bir fazilete rastladığı, hülyalarını gerçekleşmiş gördüğü için kendini alkışlayarak, zaten pek pahalı, ehemmiyetsiz bir şeyi takdim etmek için bile kurnazlıklara başvuruyordu. Pek sade (Baron öyle derdi) olan bu evde Baron evindeki kadar Tanrı’ydı. Mösyö Marneffe, nezaretteki Jüpiter’in, karısına altın yağmuru yağdırmak niyetinde olduğuna inanmaktan binlerce fersah uzakta gibi görünüyor, yüksek şefine kul köle oluyordu.
Yirmi üç yaşında olup halis, kötülükten korkar bir burjuva olan, Doyenné Sokağı’nın gizli çiçeği Madam Marneffe, şimdilerde Baron’a tiksinti veren kibar fahişelik fesatlarından, ahlak bozukluklarından uzaktı. Çünkü Baron, sırıtan faziletin henüz ulu taraflarını tanımamıştı; ürkek Valérie, şu şarkıdaki gibi “bütün yol boyunca” ona bunları tattırıyordu.
Hector’la Valérie arasında işler böyle olunca büyük sanatkâr Steinbock’la Hortense arasındaki evliliğin sırrını Valérie’nin Hector’dan öğrenmiş olmasına hiç kimse şaşmayacaktır. Hakları olmayan bir aşkla, metres olmaya kolay kolay karar vermeyen bir kadın arasında, tıpkı bir idman sırasında flörenin düello kılıcının hareketlerini alışı gibi, çoğu zaman sözün düşünceyi aştığı şifahi, manevi mücadeleler geçer. En ihtiyatlı adam, o zaman Mösyö de Turenne’ı taklit eder.
Bir defasında “Kendini tamamen bize vermeyecek bir adam için günah işlemeyi aklıma getiremem!” diye bağıran Sevgili Valérie’ye karşılık olarak Baron, kızının evlenmesinin kendisine tam bir hareket serbestî vereceğini ima etmişti. Zaten Baron, yirmi beş yıldan beri Madam Hulot ile kendisi arasında her şeyin bitmiş olduğuna bin defa yemin etmişti.
“Onun ne kadar güzel olduğunu söylerler.” diye Madam Marneffe karşılık verdi. “Delilini gözümle görmeliyim.”
“Göreceksiniz…” dedi Baron. Hem Valérie’sinin kendisini tehlikeye atan bu arzusundan dolayı mesuttu.
“Peki ama nasıl? Beni hiçbir zaman ihmal etmemeniz lazım.” diye Valérie karşılık verdi. O zaman Hulot, Vanneau Sokağı için tatbike başladığı projelerini sayıp dökmeye mecbur oldu. Bu suretle, Valérie’ye gece ile gündüzün medeni insanların varlığını paylaşması gibi, kendisinin de meşru bir kadına ait hayatının bir yarısını ona ayırmak düşüncesinde olduğunu ispat edecekti. Kızını evlendirir evlendirmez karısını yalnız bırakarak, kitabına uydurarak terk edeceğinden söz açtı. O zaman, Barones vaktini Hortense ile genç Hulotların yanında geçirecekti. Baron’un, karısının itaatine güveni vardı.
“O günden tezi yok, küçük meleğim, hakiki hayatım, hakiki evim Vanneau Sokağı olacak.”
O zaman Madam Marneffe “Tanrı’m, beni avucunuzun içine alıyorsunuz demek!” dedi. “Ya kocam ne olacak?” “
“O külüstür mü?”
Kadın gülerek “Doğrusu, sizin yanınızda öyle…” diye karşılık verdi.
Madam Marneffe, Kont Steinbock’ın hikâyesini öğrendikten sonra, onu mutlaka görmek sevdasına düştü. Aynı çatı altında yaşadığı müddetçe, belki de ondan birkaç mücevher koparmak istiyordu. Bu tecessüsten Baron o kadar hoşlanmadı ki Valérie, Wenceslas’a katiyen bağlanmayacağına yemin etti. Lakin bu küçük fanteziyi terk edişini, yumuşak porselen hamuruyla yapılmış Sèvres çay takımı ile mükâfatlandırdıktan sonra, arzusunu kalbinde, bir not defterine yazılmış gibi sakladı. Kuzin Bette’e, odasında beraber kahve içmeye gelmesini rica ettiği gün, ihtiyar kızın âşığını tehlikesizce görmenin mümkün olup olmayacağını öğrenmek için ondan söz açtı.
“Şekerim!” dedi. Çünkü birbirlerine karşılıklı olarak şekerim diye hitap ederlerdi. “Niçin hâlâ bana âşığını takdim etmedin? Biliyor musun ki kısa zamanda meşhur oldu?”
“O mu? Meşhur mu oldu?”
“Herkes yalnız ondan bahsediyor!”
“Ah, bak sen!” diye Lisbeth haykırdı.
“Babamın heykelini yapacak, eserinin muvaffak olması için ona çok faydalı olabilirim. Çünkü Madam Montcornet benim ona vereceğimi veremez. Bende Wagram Seferi’nden önce 1809’da yapılmış bir şaheser olup zavallı anneme verilmiş, Sain’in elinden çıkma bir minyatür vardı, genç ve güzel bir Montcornet…”
Sain’le Augustin, imparatorluk devrinde minyatür resmin asasını ellerinde tutuyorlardı.
“Bir heykel mi yapacak dediniz, şekerim?” diye Lisbeth sordu.
“Dokuz ayak boyunda, Harbiye Nazırlığı ısmarlamış. Dünyadan haberiniz yok! Bu havadisleri ben sizden öğrenecekken… Hükûmet Kont Steinbock’a Gros-Caillou Mermer Deposu’nda bir atölye, bir de ikametgâh verecek, Polonyalınız belki de oranın müdürü olacak. İki bin franklık bir mevki, parmakta da bir yüzük!..”
Şaşkınlıktan sıyrılan Lisbeth sonunda, “Ben bilmediğim hâlde, bütün bunları siz nasıl biliyorsunuz?” dedi.
Madam Marneffe iltifatlı, zarif bir eda ile “Beni dinle, Sevgili Kuzin Bette’im.” dedi. “Ne olursa olsun, sadık bir dost olabilir misiniz? İki ahretlik gibi olalım ister misiniz? Birbirimizden gizli sırlarımız olmayacağına, senin de benim sana olduğum gibi casusum olacağına yemin eder misin? Bilhassa ne kocama ne de Mösyö Hulot’ya hiçbir zaman beni ele vermeyeceğinize yemin eder misiniz ve yine yemin eder misiniz ki hiçbir zaman ağzınızdan kaçırmamaya benim size söylediğimi?”
Madam Marneffe bu picadorlara11 layık işte durakladı, Kuzin Bette onu korkuttu. Lorenlinin çehresi korkunçlaşmıştı. Kara, delici gözlerinde, kaplan gözlerinin sabitliği vardı. Yüzü büyücülerin yüzünü andırıyordu, birbirine çarpmasın diye dişlerini sıkıyordu, her tarafı korkunç bir ihtilaçla tir tir titriyordu. Çengel gibi eliyle takkesini ve saçlarını kavramış, ağırlaşan başını tutuyordu; başı biber gibi yanıyordu. Onu kasıp kavuran yangının dumanı, bir volkanın indifasıyla hasıl olmuş çatlaklara benzeyen buruşuklardan geçmiş gibiydi. Bu, görülecek yüce bir manzara idi.
“Eee, niye lafı yarıda bıraktınız?” dedi boğuk bir sesle. “Onun için ne isem, sizin için de o olacağım. Oh! Ona bütün kanımı vermek isterdim…”
“Demek onu seviyorsunuz?”
“Çocuğum gibi!”
Madam Marneffe rahat bir nefes alarak “Peki, mademki onu böyle seviyorsunuz…” dedi. “O hâlde çok mesut olacaksınız, onun mesut olmasını istersiniz elbet?”
Lisbeth, bir delinin süratli baş işaretiyle karşılık verdi.
“Bir aya varmaz küçük kuzininizle evlenecek.”
İhtiyar kız alnına vurup ayağa kalkarak “Hortense’la mı?” diye haykırdı.
“Ya, öyle mi? Demek siz bu delikanlıyı seviyorsunuz?” diye Madam Marneffe sordu.
“Şekerim, sizinle aramızdaki şey ömürlük.” dedi Matmazel Fischer. “Evet, şayet sizin ilişkileriniz olsaydı bunlar da benim için mukaddes olurdu. Nihayet, sizin kötü huylarınız bana göre fazilet olurdu çünkü benim bunlara, kötü huylarınıza ihtiyacım var!”
“Onunla birlikte yaşıyordunuz, demek?” diye Valérie bağırdı.
“Hayır, onun annesi olmak istiyordum…”
“Ah, bu sözlerden hiçbir şey anlamıyorum.” dedi Valérie. “Çünkü ne size bir oyun oynanmış ne de aldatılmışsınız. Onun bu güzel evliliğini görecek olduğunuz için bahtlı olmanız lazımdı. Zaten yolunu tuttu. Siz akşam yemeğine çıkar çıkmaz sanatkârımız, her Tanrı’nın günü Madam Hulot’ya gidiyor.”
“Adeline!” diye Lisbeth kendi kendine söylendi. “Oh, Adeline! Bunu yanına bırakmayacağım, seni kendimden daha kötü hâle düşüreceğim!..”
“Niçin böyle ölü gibi sarardınız?” diye Valérie sordu. “Demek işin içinde bir şeyler var… Ah! Ne budalayım! Ana kızın, işi sizden gizlediklerine bakılırsa sizin bu aşka güçlükler çıkaracağınızdan kuşkulanmış olacaklar.” diye Madam Marneffe bağırdı. “Bu delikanlı ile şayet birlikte yaşamıyorsanız, bütün bunlar, şekerim, benim için kocamın gönlü kadar esrarlı şeyler…”
“Oh! Bilmezsiniz siz.” diye konuştu Lisbeth. “Siz bu dolapların ne olduğunu bilmezsiniz! Bu, son öldürücü darbedir! İçim kan ağlıyor! Kendimi bildim bileli Adeline’e feda edilmişimdir, bunu bilmezsiniz! Beni döverler, onu okşarlardı! Bir hizmetçi gibi partal giyinirdim, o bir hanım gibi giydirilirdi. Ben bahçe kazardım, sebze ayıklardım; onun parmakları şifon düzeltmek için kıpırdardı. Baron’la evlendi, İmparator’un sarayında herkesin gözünü kamaştırdı; ben ise 1809’a kadar dört yıl bir kısmet çıkacak diye köyümde kaldım. Beni köyden aldılar ama beni bir işçi kadın yapmak, kapıcılara benzeyen memurlarla, yüzbaşılarla baş göz etmek için!.. Yirmi altı yıl onların artıklarıyla geçindim. Tevrat’ta söylendiği gibi; fukarayı sevindirecek kendi malı bir kuzusu vardır, sürülere sahip zengin ise fukaranın kuzusuna göz diker, onu elinden almak ister!.. Hem de hiç sormadan, danışmadan… Adeline saadetimi çalıyor! Adeline!.. Adeline!.. Senin çamurlarda, benden daha aşağı olarak yuvarlandığını göreceğim! O kadar sevdiğim Hortense beni aldattı… Ya Baron? Hayır, bu imkânsız. Haydi bakalım, bu söyledikleriniz arasında doğru olabilecekleri bir kere daha tekrarlayınız!”