
Полная версия:
Kuzin Bette
“İhtiyar bir dişi keçiyi seven adamın ne biçim bir insan olduğunu öğrenmek için mi?” diye Kuzin Bette karşılık vermişti.
Hortense annesine bakarak: “Sakın bu, teke sakallı ihtiyar bir memur bozuntusu olmasın?” demişti.
“İşte bunda yanılıyorsun matmazel.”
Hortense bir zafer edasıyla: “Ya, demek bir âşığın var?” diye sormuştu. Kuzin Bette öfkeli bir eda ile “Senin âşığın olmadığı ne kadar gerçekse…” diye karşılık vermişti.
Barones kızına işaret ederek: “Peki, Bette, bir âşığın var da niçin onunla evlenmiyorsun?” demişti. “Üç yıldır onun lafı ediliyor, onu deneyecek vaktin olmuştur. Şayet sana da sadık kalmışsa onun için yorucu olan bir vaziyeti uzatmamalıydın. Esasen, bu bir vicdan meselesidir; sonra, gençse bir ihtiyarlık dayanağını almanın zamanıdır artık.”
Kuzin Bette, Barones’e dik dik bakmış, güldüğünü görünce karşılık vermişti:
“Bu, açlıkla susuzluğu evlendirmek olurdu. O işçi, ben işçi, çocuklarımız olursa onlar da işçi olacaklardı… Yo, hayır, biz ruhça sevişiyoruz… Bu daha ucuz!”
“Onu niçin gizliyorsun?” diye Hortense sormuştu.
İhtiyar kız: “Sırtına giyecek şeyi yok da ondan.” diye gülerek mukabelede bulunmuştu.
“Onu seviyor musun?” diye Barones sormuştu.
“Ah! Muhakkak ki çok! Bu meleği kendisi için seviyorum. Dört yıldır onu kalbimde taşıyorum.”
Barones ağır bir eda ile: “Peki, öyle ise, onu kendisi için seviyorsan…” demişti. “Ve bu adam varsa ona karşı pek suçlu olacaksın. Sevmenin ne olduğunu bilmiyorsun.”
“Bu zanaatı hepimiz doğuştan biliriz.” dedi kuzin.
“Hayır, sevip de bencil olan kadınlar da vardır, sen de böylesin!”
Kuzin başını önüne eğmişti, bakışı kendisine bakanı titretirdi lakin o makarasına bakıyordu.
“Sözde âşığını bize tanıtınca Hector onu bir yere yerleştirir, servet yapacak bir vaziyete koyardı.”
“Bu olamaz.” demişti Kuzin Bette.
“Ya niçin?”
“O bir türlü Polonyalıdır, bir mülteci.”
“Gizli cemiyetlerden birinin azası mı?” diye Hortense bağırmıştı. “Mesut musun? Maceralar yaşamış mı?”
“Ama o Polonya için dövüşmüş. Talebeleri isyana başlayan lisede öğretmenmiş, oraya Büyük Dük Constantin tarafından yerleştirildiği için umulacak lütuf ve ihsan olmayınca…”
“Ne öğretmeni?”
“Güzel sanatlar!”
“Bozgundan sonra mı Paris’e gelmiş?”
“1833’te, yaya olarak Almanya’yı bir baştan bir başa geçmiş.”
“Zavallı delikanlı! Ya yaşı?”
“İsyan sıralarında yirmi dört yaşında ya var ya yokmuş, bugün yirmi dokuz yaşında…”
O zaman Barones, “Senden on beş yaş küçük desene.” demişti.
“Ne ile geçiniyor?” diye Hortense sormuştu.
“Kabiliyetiyle.”
“Ders mi veriyor?”
“Yo…” demişti Kuzin Bette. “Asıl ona ders veriyorlar, hem de ne dersler…”
“Ya göbek adı, güzel mi bari?”
“Wenceslas!”
“İhtiyar kızların ne yaman muhayyileleri var!” diye Barones bağırmıştı. “Konuşuşuna bakınca insanın sana inanacağı geliyor Lisbeth.”
“Anlamıyor musunuz anne, bu öylesine kırbaçlanmış bir Polonyalı ki Bette ona memleketinin o narin tadını hatırlatıyor.”
Üçü de gülmeye başlamışlardı. Hortense, Ey Mathilde yerine Wenceslas Ruhumun Putu şarkısını söylemişti. Bir aralık mütarekemsi bir şey olmuştu. Kuzin Bette tekrar Hortense’ın yanına gelince ona bakarak “Şu küçük kızlar da…” demişti. “Yalnız kendilerinin sevilebileceklerini sanırlar.”
Hortense, kuzinle yalnız kalınca: “Öyle ise…” diye karşılık vermişti. “Wenceslas’ın bir masal olmadığını bana ispat et, sana sarı kaşmir şalımı veririm.”
“Canım, o bir kont!..”
“Polonyalıların hepsi de konttur!”
“İyi ama o Polonyalı değil ki Li… Va… Lithli.”
“Litvanya mı?”
“Hayır.”
“Livonya mı?”
“Hah, işte o!”
“Adı ne ama?”
“Bakalım, sır saklayıp saklayamayacağını bir öğreneyim.”
“Oh! Kuzin, dilsiz olacağım.”
“Bir balık gibi?”
“Bir balık gibi!”
“Evvel ahir bütün ömrünce mi?”
“Evvel ahir bütün ömrümce!”
“Hayır, yeryüzündeki saadetinin başı için mi?”
“Evet.”
“Peki öyleyse, adı Kont Wenceslas Steinbock’tur!”
“XII. Charles’ın generallerinden bu adda birisi vardı.”
“Onun büyük amcası! Kendi babası İsveç Kral’ının ölümünden sonra Livonya’da yerleşmiş lakin 1812 Seferi sıralarında bütün servetini kaybetmiş, çocukcağızı da sekiz yaşında beş parasız bırakarak ölmüş. Büyük Dük Constantin onu Steinbock adı hürmetine himayesine almış, bir mektebe yerleştirmiş…”
“Sözümden dönmüyorum.” diye Hortense karşılık vermişti. “Varlığının bir delilini göster, sarı şalıma konarsın! Ah! O renk esmerlerin düzgünüdür.”
“Sırrımı saklayacak mısın?”
“Ben de sana sırlarımı söylerim.
“Peki öyleyse, bir dahaki gelişimde delili getireceğim.”
“Ama delil âşığın kendisi olacak.” demişti Hortense.
Paris’e geleli beri kaşmir hayranlığı tamah derecesine varan Kuzin Bette, 1808’de Baron tarafından karısına verilen ve bazı ailelerin âdetince 1830’da anadan kıza geçmiş olan bu sarı kaşmiri ele geçirmek düşüncesiyle efsunlanmıştı. On yıldır şal epey eskimişti lakin daima sandal ağacından bir kutu içinde duran bu kıymetli dokuma, ihtiyar kızın gözüne Barones’in mobilyası gibi daima yeni görünüyordu. Bu sebeple, Barones’in doğum yıl dönümü için vermeyi hesapladığı, kendince de fantastik âşığın varlığını ispat edecek gülünç bir hediye getirmişti.
Bu hediye, sırt sırta verip yapraklara sarılı, küreyi sırtlamış üç figürden oluşan gümüş bir mühürden ibaretti. Bu üç şahıs imanı, umudu ve insanseverliği temsil ediyordu. Ayakları, birbirleriyle boğuşan ve aralarında sembolik yılanın kımıldadığı ejderlerin üstünde idi. 1846’da Matmazel de Fauveauların, Wagnerlerin, Jeanestlerin, Froment Meuricelerin ve Lienard gibi ağaç heykeltıraşlarının Benvenuto Cellini sanatına attırdıkları büyük adımdan sonra, bu şaheser kimseyi hayrete düşürmezdi ama şu anda, mücevhercilikte bilgili olan bir genç kız, Kuzin Bette’in kendisine “Bak, nasıl buluyorsun bunu?” diyerek uzattığı mührü evirip çevirirken şaşırıp kalacaktır. Figürler, desenler, elbiselerin dökümü ve hareketi bakımından Raphael Mektebine mensuptu. İşlenişi Donatelloların, Brunelleschilerin, Ghibertilerin, Benvenuto Cellinilerin, Jean de Bologneların ve sairin kurdukları Floransa Bronzcuları Mektebini hatırlatıyordu. Kötü ihtirasları temsil eden bu ejderlerden daha hayal mahsulü olanlarını Fransa’da Rönesans bile kıvıramamıştır. Faziletleri saran hurma dalları, eğrelti otları, sazlar, kamışlar, meslekten olanları yeise düşürecek bir tesirde, zevkte ve tertipte idiler. Üç baş birbirine bir şeritle bağlanmıştı, her iki baş arasındaki düzlüklerde de bir “W”, bir dağ keçisi ve fecit7 kelimesi görülüyordu.
“Kim yaptı bunu?” diye Hortense sordu.
“Kim olacak, âşığım tabii!” diye Kuzin Bette karşılık verdi. “Bunda on aylık emek var; bu kadar zamanda ben püskül yapsaydım, daha çok para kazanırdım… Bana dedi ki Steinbock, Almancada kayalıklar hayvanı veya dağ keçisi manasına gelirmiş. Eserlerine hep böyle imza atmayı kuruyor. Ah! Şalın benim olacak!”
“Nedenmiş o?”
“Böyle mücevheri ben satın alabilir miyim, ısmarlayabilir miyim? Bu imkânsız, demek ki birisi tarafından bana verildi. Bu türlü hediyeleri kim verebilir? Elbette ki bir âşık!”
Hortense, ruhları güzele karşı açık kimselerin kusursuz, tam, umulmadık bir şaheseri görünce duydukları o ani tesirle çarpılmışsa da eğer farkına varmış olsaydı Lisbeth Fischer’in ürkeceği bir mürailikle bütün hayranlığını ifade etmekten sakınmıştı.
“Doğrusu hoş bir şey.” dedi.
“Evet, hoş.” diye ihtiyar kız devam etti. “Ama portakal rengi bir kaşmiri daha çok severim. Ya, böyle işte yavrum, âşığım bu türlü şeylere emek sarf etmekle vaktini geçirir. Paris’e geleli beri bunun gibi üç veya dört ehemmiyetsiz şey yaptı; işte dört yıllık çalışmaların, emeklerin semeresi. Dökmecilerin, kalıpçıların, kuyumcuların yanında çıraklık etti… Ooo! Bu uğurda yüzlerce, binlerce frank harcadık. Mösyö bana diyor ki şimdi, birkaç ay içinde meşhur, zengin olacakmış.”
“Onu görüyorsun demek?”
“Bana bak! Masal mı anlatıyorum, sanıyorsun? Sana gülerek gerçeği söyledim.”
“Eee, seni seviyor mu?” diye Hortense telaşla sordu.
Kuzin, ciddi bir tavır takınarak “Bana tapıyor!” diye karşılık verdi. “Hem biliyor musun yavrum, hepsi de kuzeydeki kadınlar gibi solgun, tatsız birtakım kadınlar tanımış sadece; benim gibi esmer, ince endamlı genç bir kız onun gönlünü yaktı. Ama sus! Bana söz verdin.”
Genç kız, mühre bakarak alaylı bir eda ile “Korkarım ki bu da öteki beşlerin akıbetine uğrayacak!” dedi.
“Altı, matmazel; benim için hâlâ bugün bile dağları delecek birini Lorraine’de bıraktım.”
“Bu daha iyisini yapıyor.” diye Hortense karşılık verdi. “Sana güneşi getiriyor.”
“Bunu nerede paraya değiştirtebiliriz?” diye Kuzin Bette sordu. “Güneşten istifade etmek, çok toprak ister.”
Birbiri ardından söylenen, akla gelecek çılgınlıkları peşinden sürükleyen bu şakalar, Barones’e kızının istikbalini, onu yaşının bütün neşesine kendini kapıp koyvermiş gördüğü bugünüyle mukayese ettirerek dertlerini iki kat arttırmış olan o gülmeleri doğuruyordu.
Bu mücevherle derin düşüncelere sürüklenen Hortense, “Ama altı aylık bir emek isteyen mücevherler hediye etmesi için onun sana karşı büyük minnetler beslemiş olması lazım değil mi?” diye sordu.
“Yo, sen bir solukta lüzumundan fazla şeyler öğrenmek istiyorsun!” diye Kuzin Bette karşılık verdi. “Ama dinle… Bak, seni bir komploya sokacağım.”
“Âşığınla birlik mi olacağım?”
“Ah! Onu pek görmek isterdin, bilirim! Ama anlarsın ya, beş yıldır bir âşığı elinde tutmasını bilen Bette’iniz gibi ihtiyar bir kız onu iyi de saklar… Onun için bizi rahat bırak. Görüyorsun ya, benim ne kedim ne kanaryam ne köpeğim ne de papağanım var; benim gibi kart bir dişi keçinin sevecek, hırpalayacak küçük bir şeyi olmalı. İşte! Ben de kendime bir Polonyalı buldum.”
“Bıyıkları var mı?”
Bette, sırma iplik sarılı bir iği göstererek “Bunun gibi uzun.” dedi.
Kuzin Bette işini daima şehre yanında götürür, akşam yemeğini beklerken iş işlerdi.
“Durmadan bana böyle birtakım sorular sorarsan, hiçbir şey öğrenemezsin.” diye devam etti. “Daha yirmi iki yaşındasın ama kırk ikisinde, hatta kırk üçünde olan benden daha çenebazsın.”
“Dinliyorum, ses çıkarmayacağım…” dedi Hortense.
“Âşığım on iki parmak yüksekliğinde bronzdan bir heykel yaptı.” diye konuştu Kuzin Bette. “Bu, bir arslanı parçalayan Samson’u tasvir ediyor; onu şimdi, Samson kadar eski olduğuna herkesi inandırmak için gömdü, paslandırdı. Bu şaheser, Carrousel Meydanı’ndaki dükkânlardan, benim evime yakın binbir çeşit mağazalardan birinde teşhir edilmiştir. Şayet ticaret ve Ziraat Nazırı Mösyö Popinot’yu veya Kont de Rastignac’ı tanıyan baban onlara, gözüne ilişmiş güzel bir şaheser diye bu heykelin sözünü edebilse anlaşılan o büyük şahsiyetler bizim püsküllerle uğraşacak yerde, bu metaya ehemmiyet verirlermiş; şayet bu maskara bakır parçasını satın alırlar veya görmeye gelirlerse âşığım servet sahibi olacakmış. Oğlancağız bu ehemmiyetsiz şeyin antika sanılacağını, ona pek yüksek fiyat verileceğini iddia ediyor. Şimdilik, nazırlardan biri heykeli alacak olursa kendisi gidip huzura çıkacak, eseri yapan olduğunu ispat edecek, zafere de kavuşacak! Oh, kendini göklerde sanıyor, delikanlıda iki yeni kontun gururu var.”
“Bu Michel-Ange’ın taklidi ama o âşık olmasına rağmen aklını oynatmamış…” dedi Hortense. “Peki ne kadar istiyor?”
“Bin beş yüz frank!.. Tacir bronzu daha aşağıya vermeyecek çünkü o da komisyon alacak.”
“Babam…” dedi Hortense. “Şimdi krallık levazımındadır; iki nazırı her gün Mecliste görüyor, işini yapacak, ben üstüme alıyorum. Zengin olacaksınız, Madam la Kontes Steinbock!”
“Yo, erkeğim pek hem de pek tembeldir; bütün haftalarını kırmızı bal mumunu mıncıklamakla geçiriyor, hiç iş üretmiyor. Ah! Ah! Louvre’da, Bibliotheque’te estamplara bakmak, bunları çizmekle ömrünü geçiriyor. Senin anlayacağın, aylağın biri.”
İki kuzin şakalaşmaya devam ettiler. Hortense, insanın kendini gülmeye zorladığı zamanki gibi gülüyordu çünkü her genç kıza musallat olan bir sevda içini bürüyordu; bilinmeyen adamın sevdası… Şüphe hâlinde ve düşünceleri tesadüfün önlerine attığı bir çehre etrafında toplayan bir sevda, tıpkı bir pencere kenarına rüzgârın savurduğu saman çöplerine takılan kar çiçekleri gibi! On aydır, annesi gibi o da kuzininin ezelî bekârlığına inanması yüzünden, ihtiyar kızın hayalî âşığından gerçek bir varlık yaratmıştı; sekiz günden beridir de bu hayalet Wenceslas Steinbock oluvermişti. Rüyanın bir nüfus cüzdanı vardı, buhar otuz yaşında bir delikanlı şeklinde tecessüm etmişti. Dehanın bir ışık gibi parlayışının bir nevi müjdesi olarak elinde tuttuğu mühür, bir tılsım kudreti kazandı. Hortense kendini o kadar mesut hissetmişti ki bu masalın uydurma olmasından kuşkulanmaya başladı; kanı kaynıyor, kuzinini aldatmak için deli gibi gülüyordu.
“Ama salonun kapısı açık gibime geliyor…” dedi Kuzin Bette. “Haydi, gidip bakalım, Mösyö Crevel gitmiş mi gitmemiş mi?”
“Annem iki gündür pek tasalı, bahis mevzusu olan evlenme şüphe yok ki suya düştü.”
“Yok canım! Yine yoluna girer, adam krallık temyiz mahkemesi mülazım azalarından biridir (bunu sana söyleyebilirim); mahkeme reisi karısı olmayı pek arzu eder miydin? Eh, şayet bu iş Mösyö Crevel’e bağlı ise herhâlde bana bazı şeyler söyleyecektir ümit var mı, yok mu, yarın öğreniriz.”
“Kuzin, mührü bırak bana…” dedi Hortense. “Kimseye göstermem. Annemin doğum gününe bir ay var, sabahına yine sana veririm.”
“Yo, ver bana mührü… Ona bir kutu lazım.”
“Ama babam işi bilerek nazıra açması için mührü görmeli çünkü büyük memurlar mesuliyet altına girmemelidirler.” dedi.
“Peki ama bunu annene gösterme, senden bütün ricam işte bu. Çünkü bir âşığım olduğunu bilse benimle yine alay eder.”
“Söz veriyorum, göstermem.”
Barones bayıldığı sırada iki kuzin oturma odasının kapısının önüne geldiler, Hortense’ın kopardığı bir çığlık kadının kendine gelmesine elverdi. Bette ruh aramaya gitti. Döndüğü zaman anayla kızı birbirlerinin kucağında, anayı kızının kuşkularını yatıştırır ve konuşur bir hâlde buldu.
“Hiçbir şey değil, sadece bir sinir nöbeti.” Baron’un zili çalış tarzını tanıyarak “İşte baban!” diye ilave etti. “Bilhassa ona bunun sözünü etme.”
Adeline akşam yemeği hazırlanıncaya kadar kocasını bahçeye götürmek, kendisine suya düşen evlenmenin sözünü etmek, istikbal hakkındaki fikirlerini anlamak, bazı niyetlerini öğrenmek emeliyle onu karşılamak için kalktı.
Baron Hector Hulot, parlamento azası, Napolyonvari kıyafetiyle göründü çünkü imparatorluk mensupları (İmparator’a bağlı kimseler) askerce göğsü kabarık tavırlarıyla, boğazlarına kadar ilikli altın düğmeli mavi elbiseleriyle, siyah taftadan kravatlarıyla, bulundukları süratli ahvalin zorladığı müstebit idare alışkanlıkları içinde kazandıkları fazla otoriteli yürüyüşlerinden kolayca fark edilir. Baron’da hiçbir şey, itiraf etmek lazımdır ki ihtiyar kokusunu vermiyordu. Gözleri hâlâ o derece kuvvetli idi ki gözlüksüz okurdu. Ne yazık ki simsiyah zülüflerle çerçevelenmiş uzunca güzel yüzü, kanlı mizaçlıların alameti lekelerle canlı bir renk arz ederdi. Bir kemerle zapt edilen göbeği, Brillat Savarin’in dediği gibi haşmetini muhafaza ederdi. Azametli bir aristokratlık edası, fazla nezaket, Crevel’in birlikte nice tatlı eğlenceler yapmış olduğu hovardanın kalıbı hizmetini görürdü. O, güzel bir kadın görünce gözleri canlanan, bütün güzellere, hatta gelip geçici ve bir daha görmeyecekleri güzellere bile gülümseyen adamlardan biriydi.
Adeline kocasının çehresini tasalı görerek “Konuştun mu dostum?” dedi.
“Yo…” diye Hector karşılık verdi. “İki saat bir neticeye varmaksızın laf dinlemekten canım çıktı. Bir sürü laf ediyorlar, ediyorlar ama hiçbir şey yok, sadece laf savaşı ediyorlar! Ayrılırken de Mareşal’e söylediğim gibi, söz işin yerine geçti; bu, yürümeye alışmış kimselerin pek hoşuna gitmez. Eh, nazır sıraları üzerinde canımın sıkıldığı elverir, burada eğlenelim. Merhaba dişi keçi, merhaba keçi yavrusu!..”
Kızını boynundan yakaladı, öptü, ona takıldı, dizlerinin üstüne oturttu, o güzel altın saçları yüzünde hissetmek için başını Hortense’ın omuzuna dayadı.
“Canı sıkılmış, yorulmuş.” diye Madam Hulot kendi kendine söylendi. “Ben de şimdi canını sıkacağım, bekleyelim.”
“Bu akşam bizimle misin?” diye yüksek sesle sordu.
“Hayır, çocuklarım. Yemekten sonra sizi bırakıp gidiyorum; keçinin, çocuklarımın, kardeşimin günü olmasaydı beni göremeyecektiniz.”
Barones gazeteyi aldı, tiyatrolara baktı, Opera’da Robert-leDiable’ın oynandığını okudu, gazeteyi yerine bıraktı. Altı ay önce İtalyan operasından Fransız operasına geçen Josépha, Alice rolünü oynuyordu. Bu pandomima Baron’un gözünden kaçmadı, karısına dikkatle baktı. Adeline gözlerini indirdi, bahçeye çıktı, kocası da peşi sıra gitti.
Karısının beline sarılarak kendine çekerek, sıkarak “Söyle bakalım, ne var Adeline?” dedi. “Bilmez misin ki seni çok severim?”
Cesaretle kocasının sözünü keserek Barones, “Jenny Cadine’den de Josépha’dan da mı çok?” diye karşılık verdi.
Karısını koyverip iki adım gerileyen Baron, “Kim bunu sana söyledi?” diye sordu.
“Bana şimdi yakmış olduğum imzasız bir mektup geldi; bu mektupta deniyor ki dostum, Hortense’ın evlenmesi, içinde bulunduğumuz sıkıntı yüzünden suya düşmüş. Senin karın, Sevgili Hector’um, hiçbir zaman tek söz söylemezdi. Jenny Cadine ile alakanı öğrendi, hiçbir zaman sızlandı mı? Ama Hortense’ın annesinin boynuna borçtur, hakikati…”
Kalp çarpıntıları duyulan karısı için müthiş bir sükût anından sonra, Hulot kavuşturduğu kollarını açtı, karısını tuttu, kalbinin üstüne bastırdı, alnından öptü ve heyecanın verdiği taşkın bir kuvvetle ona “Adeline…” dedi. “Sen bir meleksin, bense bir sefilim.”
Barones, kocasını kendi kendisi hakkında kötü söz söylemekten menetmek için elini birdenbire onun dudakları üstüne koyarak “Yo! Hayır!” diye karşılık verdi.
“Evet, şu anda Hortense’a vereceğim tek meteliğim yok, çok bahtsızım ama mademki sen bana böyle kalbini açıyorsun, ben de beni boğan bütün dertlerimi oraya dökeyim. Fischer amcan bugün büyük bir darlık içinde ise onu bu hâle sokan benim, benim namıma yirmi beş bin franklık bir bono imzaladı! Bütün bunlar beni aldatan, arkamdan benimle alay eden, beni ihtiyar bir boyalı kedi diye çağıran bir kadın için! Ne yazık ki kötü bir huyu doyurmanın, bir aileyi beslemekten çok daha pahalıya mal olması korkunç bir şey!.. Hem de dayanılmaz bir şey… O iğrenç, Yahudi karısının evine hiçbir zaman ayak basmayacağıma şimdi sana söz versem de bana iki satırcık bir mektup yazması, imparatorluk devrinde ateşe gittikleri gibi onun yanına gitmem için kâfidir.”
Umutsuz kocasının gözlerinden yuvarlanan yaşları görünce kızını unutan kadıncağız, “Üzülme Hector!” dedi. “Bak, işte elmaslarım! Her şeyden önce amcamı kurtar!”
“Elmasların bugün yirmi bin frank ya eder ya etmez. Bu, Fischer Baba’ya yetmeyecektir; sen yine onları Hortense için sakla, yarın Mareşal’i göreceğim.”
Barones; Hector’un ellerini tutup öptü, “Zavallı dostum!” diye bağırdı.
Kadının bütün azarlaması bundan ibaret kaldı. Adeline elmaslarını teklif etmiş, baba da onları Hortense’a bırakmıştı. Barones bu gayreti pek yüksek telakki etti, kuvvetini kaybetti.
“Efendi odur, buradan her şeyi alabilir; elmaslarımı bana bırakıyor, o bir ilahtır.”
Başka bir kadının kıskanç bir öfke ile elde edebileceğinden daha fazlasını tatlılıkla elde eden bu kadın, işte böyle düşündü.
İyi terbiye görmüş, çok kötü huylu kimselerin faziletli kimselerden daha sevimli olduğunu ahlakçılar umumiyetle inkâr edemezler; onların temize çıkacak birtakım suçları olduğundan, haklarında hüküm verenlerin kusurlarına arka çıkmak suretiyle karşılıklı merhamet dilenirler; pek iyi olarak tanınırlar. Faziletli kimseler arasında sevimli kimseler bulunsa bile fazilet kendini beğendirmek için gayret sarf etmez çünkü kendi güzelliğini kâfi görür. Sonra, gerçekten faziletli kimselerin -çünkü riyakârları ayırmak lazım- hemen hepsinin kendi vaziyetleri hakkında biraz kuşkuları vardır; büyük hayat pazarında kendilerini aldatılmış sanırlar, değerlerinin tanınmadığını iddia eden kimseler gibi acı sözleri vardır. Ailesinin mahvına sebep olduğunu bilip kendine sitem eden Baron da karısına, çocuklarına, Kuzin Bette’e karşı zekâsının bütün imkânlarını, iğfalciliğinin bütün zarafetini kullandı. Oğlunun, küçük bir Hulot’yu emziren Célestine Crevel’in geldiğini görünce gelinine karşı pek güler yüz gösterdi. Célestine’i kibirinin alışmadığı bir gıda olan iltifatlara boğdu çünkü hiçbir görgüsüz kız ne böylesine bayağı ne de böylesine büsbütün manasızdı. Büyükbaba yumurcağı aldı, onu öptü, tatlı ve şirin buldu, onunla sütninelerin dilince konuştu, oğlu Hulot’ya söz rüşveti verdi. Çocuğu, kendisine bakan iri Normandiyalı kadına geri verdi. Célestine’le Barones “Ne tatlı adam!” demek isteyen bir bakışla birbirlerine baktılar. Tabiidir ki Célestine, kaynatasını babasının hücumlarına karşı müdafaa ediyordu.
Kendini sevimli bir kaynata, pek yumuşak büyükbaba olarak gösterdikten sonra Baron, sabahleyin baş gösteren nazik bir vaziyet üzerine Mecliste takınacağı tavır hakkında çok yerinde düşüncelerini bildirmek üzere oğlunu alıp bahçeye götürdü. Görüşlerinin derinliğiyle genç avukatı hayrete düşürdü. Dostça edasıyla, bilhassa bundan böyle onu kendi seviyesine çıkarmak ister göründüğü bir tür hatırşinaslıkla rikkate getirdi.
Oğul Mösyö Hulot, tam 1830 İhtilali’nin yetiştirdiği delikanlılar tipinde idi; işi gücü politika olan bir zekâ, emellerine karşı saygılı, bunları sahte bir ciddiyet altında zapt etmiş, kazanılmış şöhretlere çok hasetçi, Fransız konuşuşunun elmasları lakin incelik ve asalete karşı kibir yerine azamet takınan o dokunaklı sözleri kullanacak yerde cümleler fırlatmak… Bu insanlar, bir vakitlerin Fransız’ını ihtiva eden seyyar tabutlardır; zaman zaman Fransız kımıldanır, İngiliz kalıbını yumruklar lakin hırsı onu zapt eder, o da orada boğulmaya razı olur. Bu tabut her zaman siyah kumaştan elbise giyer.
Baron Hulot, Kont’u salonun kapısında karşılamaya giderek “Ah! İşte kardeşim!” dedi.
Merhum Mareşal Montcornet’nin muhtemel halefini öptükten sonra, muhabbet ve saygı tezahürleriyle koluna girerek onu içeri getirdi.
Kulağının sağırlığı yüzünden celselere gitmekten muaf bu Fransa âyan azasının, yılların çöktürdüğü, şapkanın tazyikiyle yapışmış gibi görünen ama hâlâ gür, kırçıl saçlı güzel bir başı vardı. Ufak tefek, tıknaz, bu kara kuru adam dinç ihtiyarlığını şakrak bir eda ile taşırdı. İstirahate mahkûm bu pek fazla hareketli insan, vaktini okumakla gezinti arasında paylaştırmıştı. Tatlı huyları beyaz yüzünde, duruşunda, özlü düşüncelerle dolu kibar konuşmasında sezilirdi. Hiçbir zaman ne harbin ne de seferin sözünü etmezdi büyüklük taslamaya lüzum duymayacak kadar büyük olmasını bilirdi. Bir salondaki rolü, kadınların arzu ve heveslerini sürekli gözlemlemek olurdu. Baron’un bu küçük aile toplantısına saçtığı canlılığı görerek “Hepiniz de neşelisiniz!” dedi. Yengesinin yüzündeki melankoli izlerini fark edince “Mamafih Hortense daha evlenmedi.” diye ilave etti.
Bette, heybetli bir sesle kulağına “Neredeyse o da olur!” diye haykırdı.
“Çiçek açmak istemeyen kötü tohum, sen de buradasın ha!” diye karşılık verdi Kont.
Forzheim kahramanı, Kuzin Bette’i epey severdi çünkü aralarında benzerlikler buluyordu. Terbiye görmemişti, halk içinden çıkmıştı. Cesareti askerî servetinin biricik kaynağı idi ve onda sağduyu zekânın yerini tutardı. Namuslu elleri temiz olduğu için kardeşinin henüz gizli kapaklı yolsuzluklarından kuşkulanmaksızın, içinde her türlü muhabbeti bulduğu bu aile arasında güzel ömrünü parlak bir surette sona erdiriyordu. En küçük bir geçimsizlik sebebinin baş göstermediği, erkek ve kız kardeşlerin aynı şekilde birbirlerini sevdikleri -çünkü Célestine hemen aileden telakki edilivermişti- bu toplantının güzel manzarasından hiç kimse onun kadar zevk duyamazdı. Babacan küçük Kont Hulot, Crevel Baba’nın da acaba niçin gelmediğini zaman zaman sorardı. “Babam köyde!” diye Célestine ona bağırırdı. Bu sefer de eski ıtriyatçının seyahatte olduğunu söylediler.
Ailesinin bu mükemmel bir aradalığı Madam Hulot’ya şunları düşündürdü:
“İşte saadetlerin en gerçeği, kim bizi bundan mahrum edebilir!..”
Gözdesi Adeline’in, Baron’un üzüntülerine mevzu olduğunu görünce general onunla o derece şakalaştı ki Baron, gülünç olmaktan çekinerek iltifatlarını, bu aile yemeklerinde kendisinin söz rüşvetlerine, alakalarına mevzu olan gelinine çevirdi çünkü gelini vasıtasıyla Crevel Baba’yı getireceğini, bütün intikam hislerini bertaraf edeceğini umuyordu. Bu aile harimini kim görmüş olsa babanın meyus vaziyetine, annenin umutsuzluk içinde olduğuna, oğulun babasının istikbali hakkında son derece tasalı olduğuna, kızın kuzininin elinden âşığını çalmaya uğraştığına inanmakta zorluk çekerdi.