Читать книгу Büyülü şehir (Эдит Несбит) онлайн бесплатно на Bookz (3-ая страница книги)
bannerbanner
Büyülü şehir
Büyülü şehir
Оценить:
Büyülü şehir

5

Полная версия:

Büyülü şehir

Philip “Askerlerin hepsi sizi selamlar mı?” diye sordu komutana. “Yoksa yalnızca kendi askerleriniz mi selamlar sizi?”

“Askerler sizi selamlıyor,” dedi komutan. “Kanunlarımız, yaşadıkları talihsizlikler nedeniyle tutsaklara saygı göstermemizi ve onları selamlamamızı emrediyor.”

Hâkim, bronzdan yapılmış yüksek bir taht üzerinde oturmaktaydı. Tahtın iki yanında kocaman bronz ejderhalar ile siyah beyaz renkte, fildişinden yapılmış, geniş ve alçak basamaklar vardı.

İki hizmetçi hâkimin önündeki basamakların üzerine yuvarlak bir paspas serdi. Bu paspas sarı renkli ve epey kalındı. Sonra hâkim ayağa kalkıp tutsakları selamladı. “Yaşadığınız talihsizlikler nedeniyle sizi selamlıyor,” diye fısıldadı komutan.

Hâkim parlak sarı bir kaftan giymiş, beline yeşil bir kuşak bağlamıştı. Peruğu yoktu. Bunun yerine tuhaf biçimli bir şapka takmıştı. Şapkasını başından hiç çıkartmazdı.

Mahkeme uzun sürmedi. Komutan pek az konuşmuştu, hâkim ondan da sessizdi. Tutsaklara gelince, tek kelime etmelerine dahi izin verilmemişti. Hâkim bir kitabı karıştırdı. Sonra kraliyet avukatı ile siyah kıyafetli, ekşi suratlı birine dönüp alçak sesle danıştı. Ardından gözlüklerini takıp şöyle dedi:

“Sanıklar! Şehrimize izinsiz girmekten suçlu bulundunuz. Cezanız ölümdür, tabii hâkim tutsaklardan hazzetmediği takdirde geçerli bu. Eğer hâkim onları severse, cezaları müebbet hapse çevrilir. Ya da hâkim kesin bir karara varana dek hapiste kalırlar. Sanıkları götürün.”

“Ah olamaz!” diye bağırdı Philip neredeyse ağlamaklı.

“Korkmuyorsun sanmıştım,” diye fısıldadı Lucy.

“Sessiz olun,” dedi hâkim.

Sonra Philip’le Lucy’yi götürdüler.

Mahkemeye gelirken geçtiklerinden çok farklı sokaklarda yürüyorlardı. Sonunda bir meydanın köşesindeki simsiyah ve kocaman bir eve getirildiler.

“İşte geldik,” dedi komutan nazikçe. “Elveda. Bir dahaki sefere artık.”

Yakası fırfırlı siyah kadife bir kıyafet giymiş, keçisakallı gardiyan dışarı çıkıp onları samimi bir şekilde karşıladı.

“Nasılsınız canlarım?” dedi. “Burada rahat edeceğinizi umuyorum. Birinci sınıf kabahatliler olmalılar değil mi?” diye sordu.

“Elbette,” diye cevap verdi komutan.

“Üst kata çıkın lütfen,” dedi gardiyan kibarca. Sonra çocukların geçmesine izin vermek için geri çekildi. “Sola dönüp merdivenleri çıkın.”

Yukarı doğru kıvrılıp duran karanlık merdivenler bitmek bilmiyordu. En üst katta bir masa, sandalyeler ve sallanan bir atla sade biçimde döşenmiş büyük bir oda vardı. Daha fazlasını kim ister ki?

“Bütün şehir ayaklarınızın altında,” dedi gardiyan. “Hem burada bana arkadaşlık edeceksiniz. Ne? Ah, beni gardiyan yaptılar çünkü bu benim gibi beyefendilere yakışan kolay bir iş. Yazmaya da bol vaktim kalıyor. Anlayacağınız üzere, ben okuma yazma bilen bir adamım. Ama kendimi yalnız hissettiğim zamanlar da oluyor. Görüyorsunuz ya, gardiyanlık edeceğim ilk tutuklular sizsiniz. Müsaade ederseniz gidip sizin için akşam yemeği getirilmesini isteyeceğim. Akıl ziyafeti ve ruhun akışından memnun olacağınıza eminim.”

Kapı gardiyanın siyah sırtının ardından kapanır kapanmaz Philip, Lucy’ye çıkıştı.



“Umarım artık mutlusundur,” dedi sert bir şekilde. “Bütün bunları sen açtın başımıza. Ne diye buraya geldin ha? Neden peşimden koşturup geldin? Senden hiç hazzetmediğimi biliyorsun!”

“Sen dünyanın en kinci, huysuz ve berbat çocuğusun,” dedi Lucy lafı hiç dolandırmadan. “İşte duydun!”

Philip bunu hiç beklemiyordu. Bu sözleri elinden geldiğince metin bir şekilde karşılamaya çalıştı.

“En azından istenmediğim yere gizlice giren sinsi beyaz bir farecik değilim,” dedi.

Sonra birbirlerine bakakaldılar. İkisi de sinirden hızlı hızlı nefes alıyordu.

“Zalim bir zorba olacağıma beyaz bir fare olurum daha iyi,” dedi Lucy sonunda.

“Ben zorba değilim,” dedi Philip.

Ortalığı yine sessizlik kapladı. Lucy burnunu çekiyordu. Philip boş odaya göz gezdirirken bu talihsizlikte Lucy ile yol arkadaşı olduklarının farkına vardı. Kimin suçu olursa olsun, hapse girmişlerdi. Bu yüzden şöyle dedi:

“Bak, seni hiç sevmiyorum. Seviyormuşum gibi de yapamam. Ama istersen şimdilik seninle barış ilan edeceğim. Buradan bir şekilde kaçmalıyız. İstersen sana yardım ederim. Yapabilirsen sen de bana yardım edersin.”

“Teşekkürler,” dedi Lucy, herhangi bir anlama gelebilecek bir ses tonuyla.

“O halde barış ilan ediyoruz. Pencereden kaçabilir miyiz bir bakalım. Bir sarmaşık olabilir. Ya da bize bir ip merdiven getirecek güvenilir bir uşak bulabiliriz. Çiftlik evinde uşağınız var mı?”

“İki seyis yamağı var,” dedi Lucy. “Ama güvenilir olduklarını sanmıyorum. Bence yaşadıklarımızda düşündüğünden çok daha fazla büyü var.”

“Elbette bütün bunların büyü olduğunu biliyorum,” dedi Philip sabırsızca. “Ama çok gerçekçi olduğu da doğru.”

“Ah yeterince gerçekçi,” dedi Lucy.

Pencereden eğilip baktılar. Ne yazık ki hiç sarmaşık yoktu etrafta. Pencere çok yüksekti. Dışarıdaki duvara dokunduklarında cam gibi pürüzsüz olduğunu gördüler.

“Böyle olmayacak,” dedi Philip. İkisi birlikte pencereden iyice sarkarak aşağıdaki şehre baktılar. Güçlü kuleler, zarif minareler, saraylar, palmiye ağaçları, çeşmeler ve bahçeler vardı. Meydanın karşısındaki beyaz bina tuhaf bir şekilde tanıdık geliyordu. Burası Philip’in çok küçükken gittiği ama bir türlü hatırlayamadığı Aziz Paul Katedrali olabilir miydi? Hayır, bunu şimdi bile hatırlayamıyordu. İki tutsak uzun süren bir sessizlik boyunca dışarı baktı. Şehir aşağıda uzanmaktaydı. Ağaçlar esintiyle beraber hafifçe sallanıyordu. Çiçekler göz alıcı, rengârenk bir mozaik oluşturmuştu. Büyük meydanları bölen kanallar güneş ışığında parıldıyordu. Günlük işleriyle uğraşan şehir halkı meydanlardan ve sokaklardan gelip gitmekteydi.

“Baksana!” dedi Lucy birden. “Bilmiyor musun yani?”

“Neyi bilmiyor muyum?” diye sordu Philip sabırsızlıkla.

“Nerede olduğumuzu. Bütün bunların ne olduğunu bilmiyor musun?”

“Hayır, bilmiyorum. Sen de bilmiyorsun.”

“Bunları daha önce görmedin demek?”

“Hayır elbette görmedim. Sen de görmüş olamazsın.”

“Pekâlâ. Sana haberlerim var. Ben bu şehri daha önce gördüm,” dedi Lucy. “Sen de öyle. Ama bana iyi davranmadığın sürece nerede olduğumuzu sana söylemeyeceğim.”

Lucy’nin sesi biraz üzgün ama kararlıydı.

“Sana iyi davranıyorum zaten. Barış yaptık dedim ya,” diye cevap verdi Philip. “Lütfen söyle, neredeyiz sence?”

“Ben bana soğuk davranacağın, sahte bir barış istemiyorum. Gerçek bir barış istiyorum. Ah, lütfen bu kadar kötü olma Philip. Sana anlatmak için can atıyorum. Ama böyle davranmaya devam edersen söylemem.”

“Tamam,” dedi Philip. “Haydi çıkar baklayı ağzından.”

“Olmaz. Gerçekten barış yaptığımızı söylemelisin. Ben de buradan çıkana dek yanında duracağım ve asil bir dost olacağım. Senden hoşlanmak için elimden geleni yapacağım. Elbette çok uğraşmana karşın beni bir türlü sevemezsen öyle olsun. Ama denemek zorundasın. Şimdi söylediklerimi tekrar et.”

Ses tonu öyle kibar ve ikna ediciydi ki Philip farkında olmadan Lucy’nin sözlerini tekrar etti.

“Ben Philip; sen Lucy’yi sevmeye çalışacağıma, buradan kurtulana dek yanında kalacağıma ve sana karşı daima asil bir dost olarak davranacağıma söz veriyorum. Şimdi gerçekten barış ilan ediyorum. Haydi el sıkışalım.”

“Haydi söyle artık,” dedi Philip el sıkıştıkları sırada. Bunun üzerine Lucy konuştu:

“Görmüyor musun? Senin şehrindeyiz. Misafir odasındaki masaların üstüne kendi ellerinle kurduğun şehir burası. Büyü marifetiyle şehir büyüdü, böylece içine girebildik. Bak,” Lucy pencereden dışarıyı işaret etti. “Şu büyük altın kubbeyi görüyor musun? Pirinç el yıkama tasları onlar. Şu beyaz bina ise benim eski Aziz Paul Katedrali minyatürüm. İşte şuradaki Buckingham Sarayı, tepesinde oyma sincap ile satranç taşları ve mavi beyaz porselen biber saksıları var. İçinde bulunduğumuz bina ise Japon tarzı siyah etajer.”

Philip etrafa bakınca Lucy’nin söylediklerinin doğru olduğunu anladı. Burası gerçekten kendi kurduğu şehirdi.

“İyi ama ben binalarımın iç kısımlarını inşa etmemiştim,” dedi. “Hem sen benim yaptığım şehri ne zaman gördün?”

“Binaların içi büyüyle oluşmuş sanırım,” dedi Lucy. “Halam dün gece beni eve getirdi. Sen yatağa yollandıktan sonra. İşte o zaman gördüm yaptığın şehirleri ve bayıldım! Philip, barış yaptığımıza çok seviniyorum çünkü senin son derece akıllı olduğunu düşünüyorum. O güzel şeyleri yaptığını görünce halam da aynı fikirde olduğunu söyledi. Dadının her şeyi yıkacağını biliyordum. Bunu yapmaması için yalvardım ama kararlıydı. Bunun üzerine kalkıp giyindim ve ayışığında şehri bir kez daha görebilmek için aşağı indim. Tuğlalar ve satranç taşlarından birkaçı devrilmişti. Sanırım dadı yapmış olacak. Bu yüzden elimden geldiğince düzgün bir şekilde onları yerine koymaya çalıştım. Gerçekten çok hoşuma gitmişti bu oyun ama sonra kapı açıldı. Hemen masanın altına gizlendim. İçeri sen girdin.”

“Yani oradaydın? Peki büyü nasıl başladı gördün mü?”

“Hayır ama bir anda her yer çimenlerle kaplanmıştı. Sonra senin çok uzakta olduğunu gördüm, bir merdivenden çıkıyordun. Ben de peşinden geldim. Ama beni görmeni istemedim. Kızacağını biliyordum. Sonra muhafız odasının kapısından içeri baktım. Ayrıca hindistancevizi sütünü görünce çok canım çekti.”

“Peki burasının benim şehrim olduğunu ne zaman anladın?”

“Askerlerin benim kurşun askerlerime benzediğini düşündüm. Ama hâkimi görene kadar emin olamamıştım. Gemideki ihtiyar Nuh!”

“Gerçekten öyle!” diye haykırdı Philip. “Muhteşem bu! Hakikaten muhteşem! Keşke tutsak olmasaydık. O zaman şehri dolaşırdık. Binalara girip içlerinde ne olduğunu görürdük. Bütün insanları görürdük. Çünkü içeri insan koymamıştım.”

“Herhalde daha fazla büyü anlamına geliyor. Ama… Ah, zamanla öğreneceğiz.”

Lucy ellerini çırptı. O anda kapı açıldı ve gardiyan gözüktü.

“Bir ziyaretçiniz var,” deyip başka birinin içeri girmesi için kenara çekildi. Uzun boylu ve zayıf biriydi bu gelen. Siyah kapüşonlu bir pelerin giymişti, yüzünde insanların karnaval zamanlarında kullandıkları türden siyah ve yarım bir maske vardı.

Gardiyan kapıyı kapatıp gidince uzun boylu adam maskesini çıkarttı ve pelerini düştü. Karşılarında simasına aşina oldukları Bay Nuh’u, nam-ı diğer hâkimi gören çocuklar çok şaşırmıştı.

“Nasılsınız?” diye sordu. “Bu gayrı resmi bir ziyaret. Umarım yanlış bir zamanda gelmemişimdir.”

“Sizi gördüğümüze çok sevindik,” dedi Lucy. “Çünkü bize anlatabileceğiniz…”

“Sorulara cevap vermeyeceğim,” dedi Bay Nuh sarı paspasına dimdik oturarak. “Ama size bir şey söyleyeceğim. Sizin kim olduğunuzu bilmiyoruz. Fakat ben Kurtarıcımız olabileceğinizi düşünüyorum.”

“İkimizin de değil mi?” dedi Philip kıskançlıkla.

“Biriniz ya da ikinizin. Kehanete göre Yıkıcı kızıl saçlı olacak. Oysa sizin saçlarınız kızıl değil. Halkı Yıkıcı olmadığınıza ikna edene kadar düşünmek ve tartışmaktan benim saçlarıma aklar düşecek. Bazı insanlar öyle kalın kafalı ki! Ben de düşünmeye çok alışkın değilim zira bunu sık sık yapmam gerekmiyor. Bana sıkıntı veriyor düşünmek.”

Çocuklar çok üzgün olduklarını söylediler. Philip ekledi:

“Lütfen şehrinizden bahsedin bize. Bir soru değil bu. Yalnızca bütün bunların büyü olup olmadığını öğrenmek istiyoruz. Bu da bir soru değil.”

“Ben de onu anlatacaktım,” dedi Bay Nuh. “Ama sorulara cevap vermeyeceğim. Elbette bütün bunlar büyü. Dünyadaki her şey büyüden ibarettir, tabii siz bunu anlayana kadar. Şehrimize gelince, size tarihimizden biraz bahsedeceğim. Bundan binlerce yıl önce büyük ve güçlü bir dev, uzak diyarlardan getirdiği malzemelerle ülkemizin tüm şehirlerini inşa etti. Şehir halkı kısmen onun seçtiği insanlardan, kısmen de açıklaması çok güç olan ve kendiliğinden gerçekleşen bir büyü sonucu teşkil oldu. Şehirler kurulup sakinleri yerleştirilince şehir hayatı başladı. Burada yaşayanlar için her şey hep böyle olmuş gibiydi. Zanaatkârlar gece gündüz çalışıyor, müzisyenler çalarken ozanlar şarkı söylüyordu. Müneccimler bu amaçla inşa edildiği belli olan uzunca bir kulede buldular kendilerini. Yıldızları izleyip kehanette bulunmaya başladılar.”

“O kısmı biliyorum,” dedi Philip.

“O halde epey bilginiz var,” dedi hâkim. “Şimdi ikinizden de bir ricam olacak. Buradan kaçar mısınız acaba?”

“Keşke yapabilsek,” diye iç çekti Lucy.

“Sinirlerim öyle gergin ki!” dedi Bay Nuh dokunaklı şekilde. “Kaçın sevgili çocuklarım. Sağlığı iyice kötüleşmiş ve keyfi hiç yerinde olmayan bu ihtiyar adam için yapın bunu.”

“İyi ama nasıl…”

“Ah, yürüyüp çıkın işte. Oğlum, sen sabahlığını giyip kılık değiştirebilirsin. Bak şu sandalyede. Sen de pelerinimi kullanabilirsin küçük kız.”

İkisi birlikte “Teşekkürler,” dedi. Sonra Lucy sordu. “Peki nasıl kaçacağız?”

“Kapıdan,” dedi hâkim. “Tutsakları kaçmayacaklarına şerefleri üzerine yemin ettirmek gibi bir kural vardır. Ama bugüne dek hiç tutsağımız olmadığından artık bu kuralın geçerli olduğunu düşünmüyorum. Bu yüzden kapıdan çıkıp gidebilirsiniz. Şehirde saklanmanıza yardım edecek pek çok şefkatli insan var. Ön kapının anahtarı kolayca çevrilir. Dışarı çıkarken ben bizzat yağlayacağım anahtarı. Hoşça kalın. Önerimi kabul ettiğiniz için teşekkür ederim. Yalnız gardiyana sakın bunu söylemeyin, yoksa beni asla affetmez.”

Sonra paspasını katlayıp gitti.

“Pekâlâ!” dedi Lucy.

“Pekâlâ!” dedi Philip. “Gidiyoruz yani? Peki ya gardiyan ne olacak? Kaçmaya çalıştığımızda bizi yakalamayacak mı?”

Philip böyle olmasından korkuyordu. Çok can sıkıcı bir şeydi bu. Şerefiniz üzerine yemin etmek zorunda kalmak kadar kötüydü.

“Hay aksi!” diyebildi sadece.

Sonra gardiyan geldi. Yüzü soluk ve endişeliydi.

“Çok ama çok üzgünüm,” diye başladı söze. “Burada olmanızdan mutlu olacağımı sanmıştım ama sinirlerim öyle gerildi ki! Sesleriniz bile rahatsız ediyor beni. Tek satır yazamıyorum. Beynim karman çorman. Benim için küçük bir iyilik yapar mısınız acaba? Buradan kaçsanız, olmaz mı, ha?”

“İyi ama biz kaçarsak başınız derde girmez mi?”

“Hiçbir şey şimdiki durumdan kötü olamaz,” dedi gardiyan dokunaklı bir sesle. “Çocuk seslerinin bu kadar keskin olduğunu hiç bilmezdim. Haydi gidin. Yalvarıyorum, kaçın buradan. Yalnız hâkime söylemeyin bunu. Beni asla affetmeyeceğinden eminim.”

Bu sözlerin ardından hemen hapisten kaçmayacak bir tutuklu var mıdır?

İki çocuk, merdivenden inen gardiyanın anahtarlarından gelen ses kaybolana dek bekledi. Sonra kapıyı açıp hızla merdivenden indiler ve hapishanenin büyük kapısından çıktılar. Bir süre sessizce yürüdüler. Etrafta çok insan vardı ama kimse onları fark etmiyor gibiydi.

“Hangi taraftan gideceğiz?” diye sordu Lucy. “Keşke şu iyiliksever, şefkatli insanlar nerede yaşıyor diye sorsaydık.”

“Bence,” diye söze başladı Philip. Fakat Lucy onun ne düşündüğünü öğrenemeyecekti.

Aniden bir bağırış ve at toynaklarının tıkırtısı işitildi. Meydandaki bütün gözler Lucy ve Philip’e dönmüştü.

“Bizi gördüler,” diye bağırdı Philip. “Koş, koş, koş!”

Philip koşmaya başlamıştı bile. Yukarı çıktıkları merdivenin tepesindeki bekçi odasına doğru koşturdu. Hemen arkasında onu takip edenlerin bağrışmaları ve gürültüsünü duyuyordu. Komutan girişte tek başınaydı ve Philip kapıya vardığında muhafız odasına gidip hiçbir şey görmemiş gibi davranmıştı. Philip ömründe hiç bu kadar uzun süre ve bu kadar hızlı koşmamıştı. Güçlükle nefes alıyordu ama merdivene ulaşmayı başarıp hızla indi. Yukarı çıkmaktan daha kolaydı.



Tam en alt basamağa varmıştı ki merdivenli köprü havada şiddetle sallandı. Bunun üzerine Philip yere düşüp uçsuz bucaksız çayırın kalın çimlerinde yuvarlanmaya başladı.

Etraftan bir sürü ses geliyordu. Sanki bu, güzel kocaman sarayları ve büyük ama çirkin fabrikaları yıkıp geçen zelzelelerin gürültüsüydü. Kulakları sağır edici, sonu gelmeyen ve dayanılmaz bir gürültü.

Ne var ki Philip buna ve çok daha fazlasına katlanmak zorundaydı. Önce ellerinde, sonra başında ve nihayet tüm vücudunda tuhaf bir şişlik hissetti. Çok canı yanıyordu. Acıdan yuvarlandı durdu. Sonra çok yakında kocaman bir devin ayağını gördü. Geniş, düz ve çirkin bir ayakkabının içindeydi bu ayak. Ayrıca iki yana sallanan gri renkli, alçak perdelerin arasından geliyor gibiydi. Bu griliğin önünde siyah ve devasa bir sütun vardı. Aşağı atılmış olan merdivenli köprü ise Philip’ten çok uzakta değildi.

Philip acı ve korkudan bitap düşmüştü. Artık hiçbir şey işitmiyor, hissetmiyor ve bilmiyordu.

Bilincini kazandığında kendini misafir odasındaki masanın altında buldu. Vücudundaki şişlik hissi geçmişti. Ayrıca yine kendi boyundaydı.

Dadının düztabanlı ayaklarını ve gri eteğinin ucunu görebiliyordu. Masanın üstünden gelen takırtılar ise dadının sözünü tuttuğunu, yani şehrini yıktığını gösteriyordu. Ayrıca siyah sütunu da gördü, masanın ayağıydı bu. Dadı, Philip’in şehri inşa ederken kullandığı şeyleri yerlerine koymak üzere gidip geliyordu. Sonra bir sandalyenin üstüne çıkıp parlak damla taşları avizeye geri takmaya koyuldu. Philip taşların çıkardığı çınlama seslerini duymuştu.

“Hiç kıpırdamazsam,” dedi kendi kendine, “Belki beni göremez. İyi ama buraya nasıl döndüm? Ne rüyaydı ama! Helen çok şaşıracak anlattığımda!”

Hiç kıpırdamadan orada bekledi. Dadı onu görmedi. O kahvaltı etmeye gidince Philip de gizlendiği yerden çıktı.

Evet şehir yok olmuştu. Geriye eser kalmamıştı. Masalar yerine konmuştu.

Philip de kendi yerine yani yatağına gitti.

“Ne harika bir rüyaydı,” dedi çarşafların arasına sokulurken. “Ama artık hepsi bitti!”

Elbette tamamen yanılıyordu.

Üçüncü Bölüm

Kayıp

Philip uykuya daldı. Rüyasında yine kendi evlerindeydi. Helen onu uyandırmak için yanına gelmişti. Üstelik ona hediye olarak bir midilli atı getirmişti. Her şeyi anlayacak kadar zeki bir hayvana benziyordu. Philip bu nedenle el sıkışmasına pek şaşırmamıştı. Ama midilli “Haydi, gitmemiz gerek,” deyip Philip’in ayakkabılarını ve çoraplarını giymeye çalışınca çocuk “Tamam bu kadarı yeter!” diye bağırdı. Gözlerini güneş ışığıyla dolu bir odada açtı ama etrafta midilli falan yoktu.

“Ah, pekâlâ,” dedi Philip, “Kalkayım bari.” Helen’ın ayrılırken verdiği hediyelerden biri olan yeni gümüş saatine baktı. Saat on olmuştu.

“Bence doğru söylemiyorsun,” dedi saate. Sonra onu bir kez daha düşünmeye teşvik etmek için saatini salladı. Ama saat hâlâ ve hatasız bir şekilde “on”u gösteriyordu.

Çiftlik evinde kahvaltı saati sekizdi ve Philip sofraya çağrılmadığından emindi.

“Bu çok tuhaf,” dedi. “Sorun saatte olmalı. Belki de durmuştur.”

Ama saat çalışıyordu. Dolayısıyla kahvaltı zamanını iki saat geçmiş olmalıydı. Bunu düşünür düşünmez aşırı derecede acıktı. Ne kadar aç olduğunu anlayınca hemen yataktan çıktı.

Etrafta kimse yoktu. Doğruca banyoya gitti. Sıcak ve soğuk suyu, kahverengi Windsor sabununu, tıraş sabununu, tırnak ve vücut fırçalarını, lifleri, duşu, üç süngeri kullanarak eğlenceli bir saat geçirdi. O zamana kadar bunları hakkıyla keşfedip kullanma imkânı olmamıştı. Ama şimdi ona karışacak kimse yoktu ortalıkta. Öyle çok eğlenmişti ki onu neden çağırmadıklarını düşünmek aklına bile gelmedi. Aklına Helen’ın onun için yazdığı banyoyla ilgili bir şiir gelmişti. Oyun oynamayı bitirince hakikaten çok sıcak olan suda sırtüstü yatıp şiiri hatırlamaya çalıştı. Nihayet şiiri hatırladığında su bayağı soğumuştu. Şiirin adı Dev Bir Yaşamdan Hayaller idi.

DEV BİR YAŞAMDAN HAYALLERBir zamanlar neydim ben?Bundan çok uzun zaman önce.Geriye baktığımda kendimi görüyorum.Büyüyoruz.Değişen yıllarla beraberben de öyle değişmişim kigeriye dönüp baktığımda bulduğum kişinasıl ben olabilirim,bilmiyorum.Görkemli ve muhteşem,âdeta bir dev gibi duruyordumüzeri karanlık ormanla kaplıbeyaz bir yamaçta.Aşağıda durgun ve pırıl pırıl suları akıyorgüzel mi güzel bir körfezin.Beyaz yamaçlarla çevrelenmiş,sakin ve berraktı.Uyuyordu sessiz, sıcak havada.Çıplak ve güçlü haldetek başıma dimdik duruyordum.Kollarım, bacaklarımsaf altını andıran ışıkta parlıyordu.Hemen altımdan akıp giden sularbir şey bekliyordu.İşte bekledikleri o şey bendim.Eğildim, sonra suya girdim.Dalgalar üzerime sıçrıyordu.Küçücük bir denizde bir devdim.Dört yanda tepeleri ağaçlarla kaplıbembeyaz yamaçlar vardı.Uzanırken sonlanmakta olangünün ihtişamını izliyordum.Denizimi huzursuz eden rüzgârlar yoktu.Gün ışığı altın camlı pencerelerden geliyordu sanki.Beyaz yamaçlar yükseliyordu başımın üzerinde,berrak denizin saflığı, mükemmelliğive enginliğiyle çevremde.Bense yamaçların ve denizin efendisiydim.Bir de üzerimde parlayan altın ışığın.Millerce uzakta dev ayaklarım,sessiz okyanustan çıkan kayalar gibi yükseliyordu.Üstlerine bir deniz feneri yapılabilir,yolcu gemilerinehangi yoldan gitmemeleri gerektiğini gösterebilirdi.Ben yamaçlarla kuşatılmışo denizin efendisiydim.Ellerimi çırptım, dalgalar üzerimi kapladı.Vücudumun çukurlarında küçük kayalık göletler oluşmuştu,küçük deniz hayvanlarının oynayabileceği yerlerdi bunlar.Bir diğer tekne gururla elime çıktı.Güvertesinde bin mızrak duruyor.Tekneyi harekete geçirdim,tam hızla fildişi direkli gemiye doğru gitti.Yün bir yelken ve delikli bir güverte.Her ikisi de suya batarak dehşet verici bir enkaza dönüştü!Dalgaların altından koşturdum.Hayali kumların üzerindeydi elim.Kaygan derili kahverengi deniz faresi,kaçmıştı, dizimin altındaki derin çukura.Sonunda onu yakalayıpsuya batmış göğsümün çukurlarına kapattım.Sonra oracıkta uzanmış,sıcacık ve yumuşak sulara sarınmışkenbir büyük ses haykırdı uzak bir kıyıdan.Ve artık bir dev değildim ben.“Çık dışarı, çık dışarı,” diye bağırıyordu kudretli ses.“On beş dakikadır içeridesin.Su soğudu. Haydi, Pip, Efendim.Dışarı çıkın. Saçlarınız sırılsıklam,artık yatma vakti.”Büyülü denizin sularından çıktım.Kölelerim olmuş gemileri bıraktım.Delikli güvertesiyle sabunluk,sulara gömülüp yıkılan tırnak fırçası,sabun bezinden yelken,geminin direği olan diş fırçasıve kaygan sabun -fare.Hepsini nihayet bıraktım.O büyülü denizden çıkıp seslendimçünkü kurulanmamve bir dev olmanın zevkinden vazgeçipyatağıma gitmem gerekiyordu.Güzelce yıkanıp temizlenmiş uslu bir çocuk olarak.

Şiirin hepsini hatırladığında ikinci kez banyo yapmıştı. Dolaptan aldığı sıcak havlularla güzelce kurulandıktan sonra giyinmek için odasına döndü. Artık iyice acıkmıştı. Hemen kahvaltı yapmak istiyordu. Bu yüzden olabildiğince hızlı bir şekilde giyindi. Ayakkabı bağcıklarını bile doğru düzgün bağlayamamıştı. Öyle ki aceleden yakalığını yere düşürdü. Onu almak için eğildiğindeyse gördüğü rüyayı hatırladı. Biliyor musunuz, ilk kez düşünmüştü o rüyayı. Hakikaten düşünmeye değer bir şeydi o rüya.

Şimdi en önemli mesele kahvaltıydı. Philip gerçekten çok acıkmış olarak aşağı indi. “Aşağı iner inmez kahvaltımı isteyeceğim,” dedi. “Karşıma çıkan ilk kişiden bunu rica edeceğim.” Gelgelelim kimseyle karşılaşmadı.

Merdivenlerde kimse yoktu. Salonda, yemek odasında ve misafir odasında da öyle. Kütüphane ve bilardo odası bomboştu. Çocuk odasının kapısı ise kilitliydi. Philip çuha kaplamalı kapının ardındaki alana yöneldi. Burası hizmetçilere ayrılmış olan müştemilattı. Mutfakta, hizmetçiler odasında, kilerde, bulaşıkhane ve çamaşırhanede, ambarda tek bir kişi yoktu. O kocaman evde -karşıdan gözüktüğünden çok daha büyüktü çünkü arkaya doğru uzanan uzun kanatları vardı- Philip’ten başka kimsecikler yoktu. Yukarı çıkıp bütün yatak odalarına, küçük resim galerisine, müzik odasına, hizmetçilerin yatak odaları ve tavan aralarına bakmadan bundan emin olmuştu bile. O tavan aralarında ilginç şeyler vardı ama Philip bunu sonradan hatırladı. Şimdi merdiven basamaklarını üçer üçer iniyordu. Bütün odaların kapıları bıraktığı gibi açıktı. Ama her nedense o açık kapılar onu her şeyden çok korkutmuştu. Koridorlarda koşturdu. Merdivenleri indi. Sonra öteki açık kapıları geçip arka mutfaktan çıktı. Tuğla duvarın kenarındaki yosun tutmuş yolu yürüyüp üç porsuk ağacının etrafını dolaştı ve binek taşını geçip ahırın önüne geldi. Burada da kimse yoktu. Ne arabacı ne de seyis yamakları ortalıktaydı. Ayrıca ahırın içi, arabalık, koşum odası ve samanlık boştu.

Philip eve geri dönmemesi gerektiğini düşünüyordu. Korkunç bir şey yaşanmış olmalıydı. Acaba çiftlik evinin hizmetçilerini biri mi kaçırmıştı? Philip dadıyı düşündü. En azından onun için böyle bir şey ihtimal dışıydı. Belki de büyüydü bu! Uyuyan Güzel masalındaki gibi bir şey olmuştu! Ama bu sefer yüz yıl uykuya yatırılmak yerine herkes ortadan kaybolmuştu.

Bu düşünce aklına geldiğinde ahır bahçesinde yapayalnızdı.

“Belki de görünmez hale getirilmişlerdir. Ya da herkes burada ve beni izleyip alay ediyorlar.”

bannerbanner