
Полная версия:
Büyülü şehir
Çok sıkı ve zekice çalıştı. Şehirler güzelleşip ilgi çekici hale geldikçe Philip eserlerini daha çok seviyordu. Artık mutluydu. Mutsuz olmak için zamanı yoktu.
“Helen gelinceye kadar bozmayacağım şehirleri. Bunlara bayılacak!” dedi.
İki şehir bir köprüyle birbirine bağlanmıştı. Bunun için bir cetvelden faydalanmıştı. Bu cetveli hizmetçilerin dikiş odasında bulmuş ve hiçbir itirazla karşılaşmadan almıştı. Zira evdeki bütün hizmetçiler arkadaşıydı artık. İlk önce Susan’la dost olmuştu ve bu her şeyi değiştirmişti.
Köprüyü yerleştirip şehir sakinlerini temsil etmeleri için Bay ve Bayan Nuh’u ana meydana koymuş, eserinin uyandırdığı hayranlık hissiyle kendinden geçmiş halde durmaktaydı ki omuzlarına dokunan bir çift sert el irkilip çığlık atmasına neden oldu.
Dadının ta kendisiydi bu. Beklendiğinden bir gün erken gelmişti. Gerçek şu ki ağabeyi yeni evlendiği karısıyla dönmüştü. Dadı ile yengesi birbirlerinden hiç hazzetmemişlerdi. Bu yüzden dadının keyfi pek bozuktu. Philip’i omuzlarından tutup sarstı. Bu, Philip’in daha önce hiç başına gelmemiş bir şeydi.
“Seni yaramaz kötü çocuk!” dedi dadı çocuğu sarsmaya devam ederek.
“Ama ben hiçbir şeye zarar vermedim. Hepsini yerine koyacağım,” dedi. Korkudan titriyordu, yüzünün rengi de solmuştu.
“Bir daha hiçbir şeye dokunmayacaksın. Sabah her şeyi kendi ellerimle yerine koyacağım. Sana ait olmayan şeyleri nasıl alırsın?”
“Ama istediğimi alabileceğimi söylemiştiniz,” dedi Philip. “Eğer yaptığım yanlışsa bu sizin hatanız.”
“Yalancı çocuk seni!” diye bağırdı dadı ve Philip’in parmak boğumlarına vurdu. Daha önce kimse Philip’e vurmamıştı. Çocuğun benzi iyice attı ama ağlamadı. Gerçi elleri hakikaten çok acıyordu. Çünkü dadı ona vurmak için sert ve köşeli cetveli kapmıştı.
“Siz bir korkaksınız,” dedi Philip. “Yalan söyleyen sizsiniz, ben değilim.”
“Kapa çeneni,” dedi dadı. Sonra Philip’i hemen yatağa yolladı.
“Akşam yemeği falan yok sana!” dedi öfkeyle, Philip’i yatırıp yorganının kenarlarını sıkıştırırken.
“Yemek falan istemiyorum zaten,” dedi Philip. “Hem güneş batmadan sizi affetmem gerek.”
“Affedecekmiş!” diye cevap verdi dadı bir hışımla dışarı çıkarken.
“Özür dilediğinizde, sizi affetmiş olduğumdan emin olabilirsiniz,” diye bağırdı Philip arkasından. Elbette bu sözler dadıyı eskisinden de çok sinirlendirecekti.
Philip’in yalnız kaldığında ağlamış olup olmaması bizi ilgilendirmiyor. Dadının Philip’i sarsıp dövdüğünü gören ama müdahale etme cesaretini gösteremeyen Susan, biraz sonra sessizce yukarı çıkıp Philip’e biraz süt ve kek getirdi. Ama Philip uyumuştu ve Susan’ın söylediğine göre kirpikleri ıslaktı.
Philip uyandığında oda öyle aydınlıktı ki önce sabah olduğunu sandı. Ama hemen sonra bu güzel aydınlığın kaynağının sarı güneş ışığı değil, beyaz ayışığı olduğunu fark etti.
İlk başta neden bu kadar üzgün olduğuna şaşırdı. Sonra Helen’ın uzaklara gittiğini ve dadının ona ne denli kötü davrandığını hatırladı. Dadının şehri yıkacağı geldi aklına. Helen kardeşinin eserini hiç göremeyecekti. Philip bir daha öyle güzel bir şehir kuramazdı. Sabah olduğunda hepsi yok olacaktı. Philip o şehri nasıl yaptığını hatırlayamayacaktı bile.
Ayışığı çok parlaktı.
“Acaba şehrim ayışığında nasıl gözüküyor?” dedi Philip kendi kendine.
Sonra büyük bir heyecan içinde aşağı inip şehrinin nasıl göründüğüne bakmaya karar verdi.
Hemen sabahlığını giyip odasının kapısını yavaşça açtı ve sessizce koridoru yürüyüp geniş merdivenden indi. Sonra iç balkondan geçip misafir odasına girdi. İçerisi çok karanlıktı ama el yordamıyla pencerelerden birini bulup perdeyi açtı. İşte kurduğu şehir, yoğun ayışığı altında tıpkı hayal ettiği gibiydi.
Âdeta kendinden geçmişti, bir süre eserinden ayıramadı gözlerini. Sonra kapıyı kapatmak için arkasını döndü. Bu sırada tuhaf bir baş dönmesi hissetti. Bu yüzden bir süre elini başında tutarak bekledi. Sonra dönüp yine şehrine doğru yürüdü. Yaklaşınca küçük bir çığlık kopardı ama kimseler duymasın diye hemen sustu. Biri gelip onu odasına yollayabilirdi. Geri çekilip şaşkınlık içinde etrafına baktı. Bir kez daha başı dönüyordu. Şehir göz açıp kapayıncaya kadar geçen o kısacık sürede ortadan kaybolmuştu. Misafir odası da öyle. Masanın yakınındaki sandalye de ortalıkta yoktu. Uzakta dağları andıran devasa tepelerin yükseldiğini görebiliyordu. Tepelerin üstüne ayışığı vuruyordu. Fakat kendisi geniş ve düz bir ovadaydı. Ayaklarını çevreleyen uzun çimlerin yumuşaklığını hissediyordu. Ama bu engin yeşilliği dağıtacak tek bir ağaç, ev, çalılık veya çit yoktu. Ovanın bazı bölümleri daha koyu renkliydi. İşte hepsi bu kadardı. Macera kitaplarında okuduğu uçsuz bucaksız çayırları anımsamıştı.
“Galiba rüya görüyorum,” dedi Philip. “Gerçi daha biraz önce kapı kolunu çeviriyordum. Hemen nasıl uykuya dalmış olabileceğimi anlamıyorum. Yine de…”
Bir şeyler olmasını bekliyordu hâlâ. Rüyalarda daima bir şey olur. İşte ancak o zaman rüya sona erer. Ama hiçbir şey olmuyordu. Philip oracıkta sessizce duruyor, ayak bileklerinin çevresindeki ılık ve yumuşak çimleri hissediyordu.
Sonra, tam gözleri ovanın karanlığına alıştığı sırada, biraz uzakta çok dik bir köprü olduğunu gördü. Bu köprü, üzerine beyaz ayışığı vuran karanlık bir tepeye varıyordu. Philip oraya doğru yürüdü. Yaklaşınca bunun bir köprüden ziyade bir merdivene benzediğini ve baş döndürücü bir yüksekliğe doğru uzandığını gördü. Sanki karanlık gökyüzünde çok yükseklerdeki bir kayaya dayanıyordu. Kayanın içi kocaman karanlık bir mağara şeklinde oyulmuş gibiydi.
Şimdi merdivenin başladığı yere yaklaşmıştı. Basamak yerine el ve ayaklarını koyabileceği çıkıntılar vardı. Philip hemen Jack ve Fasulye Sırığı masalını hatırlayıp macera özlemiyle yukarı baktı. Ama merdiven uzun mu uzundu. Öte yandan etrafta herhangi bir yere varmasını sağlayacak başka bir şey göremiyordu. Philip yeşil çayırda tek başına dikilmekten usanmıştı. Hakikaten epeydir burada bekliyordu. Bu yüzden ellerini ve ayaklarını merdivene yerleştirip çıkmaya başladı. Çok uzun bir tırmanış olmuştu bu. Tam üç yüz sekiz basamak vardı, teker teker saymıştı. Üstelik basamaklar merdivenin sadece bir yanında olduğundan son derece dikkatli davranması gerekiyordu. Bir basamak, sonra bir basamak daha çıktı. Böylece ilerlemeye devam etti ta ki ayakları ağrıyana ve yorgunluktan elleri sanki bileğinden kopmuş gibi hissedene dek. Yukarı pek bakamıyordu, aşağı bakmaya ise cesaret edemiyordu. Hiç durmadan tırmanmaya devam etmekten başka çaresi yoktu. Nihayet merdivenin dayandığı zemini görebildi: Düz çizgiler halinde ve görünüşe göre sert kayadan yontulmuş bir taraçaydı. Şimdi Philip’in başı zeminle aynı hizadaydı. Sonra elleri ve ardından ayakları zemine dokundu. Merdivenden kenara zıpladı ve kendini yüzüstü yere bıraktı. Burası soğuk ve mermer gibi dümdüzdü. Onca tırmanışın ardından hissettiği yorgunluk ve ferahlamanın etkisiyle derin derin nefes aldı.
Dinlendirici ve yatıştırıcı türden bir sessizlik hâkimdi çevreye. Philip hemen ayağa kalkıp etrafına baktı. Çok kalın sütunlarla dolu bir kemer gördü. Buraya yaklaşıp temkinli bir şekilde içeriye göz attı. Açık bir alana çıkan kocaman bir kapı vardı. Philip kapının ardında kiliselere ve evlere benzeyen bulanık yığınları seçebiliyordu. Ama hepsi terk edilmişti. Burası her neresi ise ayışığına ve Philip’e aitti.
“Sanırım herkes uyuyor,” dedi Philip. Bu tuhaf kemerin siyah gölgesinde biraz titreyerek ama aynı zamanda merakı ve ilgisi uyanmış olarak bekliyordu.

İkinci Bölüm
Kurtarıcı Ya Da Yıkıcı
Philip siyah kemerin gölgesi altında durup dışarı baktı. Karşısında yüksek ve asimetrik binalarla çevrili büyük bir meydan duruyordu. Ortada bir çeşme vardı. Ayışığında gümüş gibi parlayan suları hafif bir şırıltıyla yükselip düşüyordu. Kemerli girişin yakınında uzun bir ağaç, gövdesinin gölgesiyle yolu örtüp geniş ve siyah bir engel oluşturmuştu. Philip uzunca bir süre etrafı dinledi durdu fakat gecenin derin sessizliği ve çeşmenin çıkardığı inişli çıkışlı yumuşak ses haricinde dinleyecek bir şey yoktu.
Philip’in gözleri loş ışığa giderek alışıyordu. Biraz sonra büyük kare sütunlarla desteklenen kocaman bir kubbe çatının altında durduğunu fark etti. Sağ ve sol yanında ise sımsıkı kapatılmış, koyu renkli kapılar vardı.
“Bu kapıları gün ışıyınca keşfedeceğim,” dedi Philip. Korktuğu söylenemezdi ama tam olarak cesur da hissetmiyordu kendini. Öte yandan cesaretini toplama niyetinde olduğundan “Kapıların ardında ne var bakacağım,” dedi. “Yani en azından kararım bu,” diye ekledi. Çünkü sadece cesur olmamız yetmez, dürüst olmamız da şarttır.
Sonra birden ağır bir uyku bastırdı. Duvara dayandı. Ama oturmasının daha iyi olacağını düşündü. Sonra uzanmak pek rahat geldi. O sırada çok ama çok uzaklardan bir çan sesi duyuldu. Saat on ikiyi vurmuştu. Philip dokuza kadar saydı fakat Helen’ın geçen kış onun için diktiği içi pelüşlü kalın sabahlığa sarınıp derin bir uykuya daldığından onuncu, on birinci ve on ikinci çan sesini duyamadı. Rüyasında her şey eskisi gibiydi. “O adam” gelip Helen’ı götürmeden önce olduğu gibi. Kendi küçük evlerinde, kendi küçük odasında, kendi küçük yatağındaydı. Helen onu çağırmaya gelmişti. Kapalı göz kapaklarının arasından güneş ışığını görebiliyordu. Gözlerini kapalı tutuyordu çünkü ablasının onu uyandırmaya çalışmasını duymak çok eğlenceliydi. Birden gözlerini açıp çoktan uyanmış olduğunu söyleyecek ve birlikte gülüşeceklerdi. Kısa süre sonra uyandı ama evlerinde kendi yumuşak yatağında değil, tuhaf kapılı kocaman bir evin sert zemininde yatıyordu. Üstelik onu sarsarak “Hey, haydi uyan diyorum sana,” diyen kişi ablası Helen değil, kırmızı paltolu uzun boylu bir adamdı. Philip’in gözlerini kamaştıran ışık ise güneşten değil, adamın yüzüne doğru tuttuğu fenerden geliyordu.
“Ne oluyor?” diye sordu Philip uykulu bir sesle.
“Ben de sana soruyorum,” dedi kırmızılı adam. “Muhafız odasına gel de burada ne işin var anlat bakalım genç adam.”
Philip’in kulağını hafif ama sıkı bir şekilde sert başparmağı ve işaret parmağının arasına aldı.
“Bırakın beni,” dedi Philip. “Bir yere kaçacak değilim.”
Sonra ayağa kalktığında kendini çok cesur hissediyordu.
Adam, Philip’in kulağını bırakıp omzunu tutarak onu sabah olunca keşfetmeyi planladığı kapıların birinden geçirdi. Hava henüz aydınlanmamıştı. İki ucunda birer kemer, kenarlarında ise küçük ve dar pencereler bulunan mobilyasız geniş oda, kancalı fenerler ve kalay şamdanlara konmuş uzun ince mumlarla aydınlatılmıştı. Sanki oda askerlerle doluymuş gibi geldi Philip’e. Komutanları oturduğu sıradan kalktı. Kıyafetinde bir sürü altın vardı. Ayrıca gösterişli siyah bir bıyık bırakmıştı.
“Bakın ne yakaladım efendim,” dedi Philip’i omuzlarından tutan adam.
“Hım, nihayet gerçek oldu demek,” dedi.

“Neden bahsediyorsunuz?” diye sordu Philip.
“Senden tabii ki!” dedi komutan. “Korkma küçük adam.”
“Korktuğum falan yok,” dedi Philip. Sonra kibarca devam etti: “Ne demek istediğinizi söylerseniz çok memnun olacağım.” Adres soran insanlardan duymuş olduğu bir cümleyi ekledi: “Ben buranın yabancısıyım.”
Kırmızı ceketliler neşeli bir kahkaha kopardı.
“Yabancılara gülmek terbiyesizliktir,” dedi Philip.
“Sen kendi terbiyenle uğraş,” dedi komutan sert bir tavırla. “Bu ülkede küçük çocuklar söz verilmeden konuşmaz. Yabancısın demek, ha? Eh, bunu zaten biliyoruz!”
Philip bu şekilde terslenmiş olmasına karşın kendini çok iyi hissediyordu. İşte hepsi yetişkin adamlar olan bu askerlerle birlikte bir maceranın tam ortasındaydı. Göğsünü kabartıp cesur bir adam gibi gözükmeye çalıştı.
Komutan uzun bir masanın sonundaki bir sandalyeye oturup üstü tozla kaplı siyah bir kitabı kendine doğru çekti. Sonra küflü bir dolmakalemin ucunu temiz kılıcına sürtmeye başladı.
“Haydi bakalım,” dedi kitabı açarak. “Buraya nasıl geldiğini anlat. Yalan söyleyeyim deme sakın.”
“Ben asla yalan söylemem,” diye cevap verdi Philip gururla.
Bütün askerler ayağa kalkıp onu derin bir şaşkınlık ve saygı dolu bakışlarla selamladı.
“Şey, yani hemen hemen asla,” dedi Philip, heyecandan kulakları kızarmıştı. Askerler bir kez daha kahkaha atıp gürültüyle sıralara oturdular. Philip orduda daha fazla disiplin olduğunu sanıyordu.
“Buraya nasıl geldin?” diye sordu komutan.
“Şu büyük merdivenli köprüden çıktım,” dedi Philip.
Komutan deftere hararetle not alıyordu.
“Neden geldin?”
“Başka ne yapacağımı bilemedim. Uçsuz bucaksız ova dışında bir şey yoktu etrafta. Ben de yukarı çıktım.”
“Çok cesur bir çocuksun,” dedi komutan.
“Teşekkür ederim,” diye cevap verdi Philip. “Cesur olmak istiyorum.”
“Buraya gelmekteki amacın neydi?”
“Herhangi bir amacım yoktu. Sadece yukarı çıkıp buraya geldim.”
Komutan bunu da not aldı. Ardından komutan, Philip ve askerler sessizlik içinde birbirlerine baktılar.
“Şey!” dedi çocuk.
“Ne?” diye sordu komutan.
“Acaba ‘sonunda gerçek oldu’ derken neyi kastettiğinizi öğrenebilir miyim?” diye sordu çocuk. “Sonra evime nasıl döneceğimi söyleyebilir misiniz?”
“Nereye gitmek istiyorsun?” diye sordu komutan.
“Adres: Çiftlik Evi, Ravelsham, Sussex,” diye cevap verdi Philip.
“Orayı bilmiyorum,” dedi komutan lafı uzatmadan. “Zaten eve geri dönemezsin. Merdivenin üstündeki yazıyı okumadın mı? İzinsiz girenler yargılanacaktır. Buradan başka bir yere gidebilmen için önce davanın görülüp karara bağlanması gerekiyor.”
“O merdivenden bir daha ineceğime hapse girerim daha iyi,” dedi. “Hapse girmek çok da kötü bir şey olmasa gerek, değil mi?”
Philip hapse dair düşüncelerini kitaplardan edinmişti. Ona göre biraz nahoş bir şeydi ve hapisten kılık değiştirilerek kaçılırdı. Bu teşebbüs daima maceralarla dolu olup başarıyla sonlanırdı.
“Ne olacağına hâkim karar verecek,” dedi komutan. “Şehrimize izinsiz girmek ciddi bir suçtur. Bu muhafız alayı bilhassa bunu önlemek için görevlendirilmiştir.”
“Şehre izinsiz girenler çok mu?” diye sordu Philip. Komutan iyi birine benziyordu. Philip’in hâkim bir amcası vardı. Bu yüzden hâkim kelimesini duyunca aklına adalet ve cezadan ziyade tavsiye ve nasihat geldi.
“Ne demezsin!” diye cevap verdi komutan âdeta homurdanarak. “Sorun da bu zaten! Daha önce buraya gelen olmadı. Şehre izinsiz giren ilk kişi sensin. Yıllardır muhafız alayı burada bekler durur zira şehir ilk kurulduğunda müneccimler bir kehanette bulundu. Buna göre günün birinde şehre izinsiz giren biri olacak ve bu kişi eşi benzeri duyulmamış fenalıklar yapacaktı. Sonuç olarak şehre girmek isteyenlerin kullanabileceği tek yolda nöbet tutmak şerefini Polistopolis muhafızları olarak biz haiz olduk.”
“Oturabilir miyim?” diye sordu Philip birden. Bunun üzerine askerler onun için sırada yer açtı.
“Babam, büyükbabam ve bütün atalarım muhafız alayında görev yapmıştır,” dedi komutan gururla. “Bu büyük bir onur.”
“Neden merdivenin ucunu kesmiyorsunuz ki?” dedi Philip. “Yani en üst kısmını kastediyorum. Böylece kimse yukarı çıkamaz.”
“Bu hiç işe yaramaz,” dedi komutan. “Çünkü bir başka kehanet daha var. Büyük Kurtarıcımız da aynı yoldan gelecek.”
“Acaba,” diye söze başladı Philip çekinerek, “Şehre izinsiz gireceği değil de Kurtarıcınız olacağı öngörülen kişi olamaz mıyım? Bunu çok isterdim.”
“Bunu isteyeceğinden eminim,” dedi komutan. “Ama insanlar sırf öyle istiyorlar diye Kurtarıcı olamazlar biliyorsun.”
“Peki o ikisinden başka kimse merdivenden çıkamaz mı?”
“Bilmiyoruz. Bize söylenenlerin hepsi bu. Kehanetler nasıldır bilirsin.”
“Korkarım tam olarak ne demek istediğinizi bilmiyorum.”
“Demek istediğim şu ki kehanetler muğlâk ve karmaşıktır. Sana sözünü ettiğim kehanet şöyle:
Merdivenden kim çıkacak?Sakının, sakının!Getireceği acı ve eziyetten,çelik gözlü bakır saçlının.Hepsi bir gün yukarı çıkacak.İşte görüyorsun ya, kehanette sözü geçen çelik gözlü bakır saçlı tek bir kişi mi yoksa birden fazla insan mı gelecek kesin olarak bilemiyoruz.”
“Benim saçlarım bildiğiniz çocuk saçı renginde,” dedi Philip. “Ablam öyle diyor. Gözlerim de mavi, sanırım.”
“Bu ışıkta seçemiyorum,” dedi komutan. Dirseklerini masaya yaslayıp dikkatle çocuğun gözlerine baktı. “Yok, göremiyorum. Neyse öteki kehanete gelince, şöyle diyor:
Aşağıdan, çok aşağıdan,Kral kendine ait olanı almaya gelecek.Büyülü şehri kurtaracak.Yaptığı her şey onun olacak.Sakının, dikkat edin.Sakının, hazırlanın.Kral merdivenden çıkıp gelecek.”“Ne kadar güzel,” dedi Philip. “Ben şiire bayılırım. Böyle başka kehanet yok mu?”
“Bir sürü kehanet var elbette,” dedi komutan. “Müneccimler para kazanmak için bir şeyler yapmak zorunda. Dinle bak, şu çok güzel:
Parlak yıldızların göz kırptığı her gece,saat ikiyi vurduğundamuhafızlar dışarı çıkıp bir içecek alacak.Yıldızsız gecelerdesaat ikiyi vurduğundamuhafızlar kendi kantinlerinde alacak içeceklerini.Bu gece gökte hiç yıldız yok. Bu yüzden burada içiyoruz içeceklerimizi. Meydanı geçip kantine gitmek daha zahmetli. Ama kural aynı. Üstüne bir kehanet eklenirse kural harika bir şey oluyor evlat.”
“Evet,” dedi Philip. Sonra uzaklardaki çan bir kez daha çaldı. Bir, iki. Dışarıdan hafif ayak sesleri geliyordu.
Bir asker ayağa kalkıp komutanı selamladı ve kapıyı açtı. Bir sessizlik oldu. Philip birinin üzeri bardaklarla dolu bir tepsiyle içeri girmesini bekledi. Büyük amcasının evinde toplanan beyefendiler yemek vakitleri dışında susadıkları zaman böyle olurdu.
Ama çok başka bir şey oldu. Bir anlık sessizliğin ardından on iki tazı, pamukla doldurulmuş gibi gözüken ve kedilerin patilerini andıran ayaklarıyla yumuşak adımlar atarak içeri girdi. Her köpeğin boynunda yuvarlak bir şey vardı. Resimlerdeki St. Bernard köpeklerinin boynuna takılan minik fıçılara benziyordu bunlar. Nihayet köpeklerin boynundaki şeyler çıkartılıp masaya konuldu. Philip yuvarlak nesnelerin fıçı değil hindistancevizi olduğunu görünce çok sevinmişti.
Askerler yüksek bir raftan birkaç tencere uzattılar. Süngüleriyle hindistancevizlerini delip sütünü döktüler. Hepsi içeceklerini almıştı. Böylece kehanet gerçekleşmiş oldu. Dahası Philip’e de içecek verdiler. Enfes bir içecekti bu, dilediği kadar alabilirdi. Ben hiç kana kana hindistancevizi sütü içmedim, ya siz?
Sonra oyuk hindistancevizlerini yine köpeklerin boynuna bağladılar. Bu zarif ve güzel köpekler ikili sıralar halinde ince kuyruklarını sallayarak dışarı çıktı. Son derece sevimli ve muntazam görünüyorlardı.
“Hindistancevizlerini mutfağa götürüyorlar,” dedi komutan. “Ordunun kahvaltısı için hindistancevizli dondurma hazırlanacak. Hiçbir şey israf olmamalı. Biz burada hiçbir şeyi boşa harcamayız evlat.”
Philip komutanın daha önceki küçümseyici tavrını unutmuştu. Artık onunla erkek erkeğe konuştuğunu fark ediyordu.
Helen onu bırakıp gitmişti ama artık o olmadan yaşamaya alışıyordu. Çiftlik evi, Lucy ve o dadıdan kurtulmuştu. Yiğitler içinde bir yiğitti şimdi. Kendini son derece cesur ve önemli hissediyordu. Bir değil bin hâkimin karşısına çıkarılsa dahi vız gelirdi. İşte bu sırada muhafız odasının kapısına hafifçe vuruldu. Alçak bir ses işitildi:
“Ah, lütfen içeri alın beni.”
Sonra kapı yavaşça açıldı.
“Her kimsen gir bakalım içeri,” dedi komutan. İçeri giren kişi Lucy idi. Philip’in artık kurtulduğunu sandığı Lucy. Helen’ın Philip’i terk ederek seçtiği o iğrenç yeni hayatı temsil eden Lucy. Yün eteği ve kazağı, zarif şekilde örülmüş sarı saçları ve “Keşke arkadaş olabilsek” diyen o hevesli tebessümlüyle Lucy. Philip öfkeden deliye dönmüştü. Çok kötü olmuştu bu.
“Peki bu kim?” diye sordu komutan nazik bir sesle.
“Benim, Lucy,” dedi kız. “Onunla geldim.”
Parmağıyla Philip'i göstermişti.
“Görgüsüz!” diye geçirdi içinden Philip kızgınlıkla. Sonra “Hayır, benimle gelmedin!” dedi kısaca.
“Geldim. Merdivene tırmanırken hemen arkandaydım. O zamandan beri tek başıma bekliyorum. Sen uyumuştun. Peşinden geldiğimi öğrenirse Philip’in bana çok kızacağını biliyordum,” diye açıklama yaptı Lucy askerlere.
“Kızmadım,” dedi Philip suratını asarak ama komutan sessiz olmasını istedi. Sonra Lucy’ye sorular sorup verdiği cevapları deftere kaydetti. Bu iş bitince komutan şöyle dedi:
“Bu küçük kız senin arkadaşın mı?”
“Hayır,” dedi Philip şiddetle. “Hayır, bu kız arkadaşım falan değil. Onu bir kere gördüm hepsi bu. Bir daha da görmek istemiyorum.”
“Çok kabasın,” dedi Lucy.
Sonra Philip’in hiç hoşuna gitmeyen ağır bir sessizlik oldu. Bütün bunlar Lucy’nin hatasıydı. Ne diye içeri sıvışıp her şeyi berbat etmişti? Bir muhafız odasının kızlar için uygun bir yer olmadığını yine en iyi bir kız bilmeliydi. Philip kaşlarını çattı ve tek kelime etmedi. Lucy ise komutanın dizine dayanıp yanına sokulmuştu. Komutan çocuğun saçını okşuyordu.
“Zavallı küçükhanım,” dedi. “Hemen yatıp uyuman lazım. Böylece yarın sabah Adalet Sarayı’na dinlenmiş olarak gidebilirsin.”
Askerlerin paltolarını tahta sıraya sererek Lucy için bir yatak hazırladılar. Ayı derileri harika birer yastık olmuştu. Philip’e de bir asker paltosu ve ayı derisi verip tahta sıra üstünde yer açmışlardı ama neye yarar? Her şey mahvolmuştu artık. Lucy gelmeseydi muhafız odası âdeta açık alandaki bir çadır kadar güzel bir uyku yeri olacaktı. Ama gelmişti işte. Artık muhafız odasının, herhangi bir çocuk odasından farkı kalmamıştı. İyi ama Lucy nasıl öğrenmişti nerede olduğunu? Oraya nasıl ulaşmıştı? Merdivenli köprünün gizemli başlangıcını keşfettiği o uçsuz bucaksız ovaya nasıl varmıştı? Philip baştan ayağı can yakıcı memnuniyetsizlik ve bastırılmış öfkeyle dolu bir şekilde uykuya daldı.
Uyandığında her taraf güneş ışığıyla aydınlanmıştı. Bir asker şöyle diyordu: “Uyanın şehrimize izinsiz girenler! Kahvaltı zamanı!”
“Ne güzel!” diye düşündü Philip, “Asker kahvaltısı yapacağım!” Ama sonra Lucy’yi hatırladı. Oraya geldiği için Lucy’den nefret ediyordu. Bu kızın bir kez daha her şeyi mahvettiğini düşündü.
Hindistancevizi sütü, nane şekeri, ekmek, tereyağı ve sütten oluşan bir kahvaltı benim pek hoşuma gitmezdi. Fakat askerler yemeklerini büyük bir iştahla yiyordu. Lucy’nin de bu kahvaltının tadını çıkardığını görmemiş olsa, her şey tam Philip’in gönlüne göre olacaktı.
“Aç gözlü kızlardan nefret ediyorum,” dedi kendi kendine. Hani birine çok kızdığınızda o kişinin yaptığı, söylediği veya temsil ettiği her şeyden tiksinirsiniz ya; işte Philip o şiddetli öfke halindeydi.
Adalet Sarayı’na gitme vakti gelmişti. Muhafızlar dışarıda yerlerini aldılar. Philip her askerin yeşil bir paspas üzerinde durduğunu fark etti. Hareket emri verilince yeşil paspaslarını hızla ve ustaca kıvırıp kollarının altına aldılar. Kalabalık yüzünden her durduklarında askerler yeşil paspaslarını açıp yeniden hareket emri verilene dek üzerinde dikiliyordu. Şehrin hem büyük meydanları hem de dar sokakları çok kalabalık olduğundan defalarca durmak zorunda kaldılar. Bu olağanüstü bir kalabalıktı. Çeşit çeşit kıyafetler giymiş kadınlar, erkekler ve çocuklar vardı. İtalyan, İspanyol, Rus ve Fransız köylüler mavi bluzları ve tahta ayakkabılarıyla dikkat çekiyordu. İngiliz köylülerinin yüz yıl önce giydiği kıyafetlerdi bunlar. Norveçliler, İsveçliler, İsviçreliler, Türkler, Yunanlar, Hintliler, Araplar, Çinliler, Japonlar, hayvan derilerinden elbiseler giyen Kızılderililer ve üzerine para keselerini bağladıkları pilili etekleriyle İskoçlar oradaydı. Philip çoğu kıyafetin hangi millete ait olduğunu bilmiyordu. Ona göre bu kalabalık capcanlı renklerin oluşturduğu muhteşem bir mozaik gibiydi. Bir keresinde Helen’la gittikleri kıyafet balosunu anımsatmıştı. O gün giydiği palyaço kıyafeti içinde kendini pek şapşal hissetmişti.
Bütün o kalabalığın içinde kendisi gibi giyinmiş tek bir çocuk olmadığını fark etti. Erkek çocukları için uygun tek giysinin kendi üzerindekiler olduğunu düşünüyordu. Bu arada Lucy yanında yürüyordu. Yola çıktıktan hemen sonra “Sen korkmuyor musun Philip?” diye sormuştu. Ama Philip cevap vermemişti. Gerçi, “Elbette korkmuyorum. Yalnızca kızlar korkar,” demek istemişti. Fakat hiçbir şey söylemeyerek Lucy’yi daha çok rahatsız edeceğini düşündüğü için böyle yaptı.
Adalet Sarayı’na vardıklarında Lucy, Philip’in elini tutup birden yüksek sesle şöyle dedi: “Ah! Bu sana bir şey hatırlatmıyor mu?”
Philip hemen elini çekti ve onunla konuşmamaya karar verdiğini unutarak “Hayır,” dedi. Bu hayır cevabı yalandı çünkü gördükleri bina ona bir şey hatırlatmıştı ama ne olduğunu söyleyemezdi.
Tutsaklar ve gardiyanları muhteşem gümüş sütunlar arasındaki kocaman bir kemerden geçip geniş bir koridor boyunca ilerledi. Burada sıralanmış olan askerler onları selamlıyordu.